Arakanlı Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arakanlı Müslümanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Akif Emre ve Arakanlı Müslümanlar Kitabı https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/05/23/akif-emre-ve-arakanli-muslumanlar-kitabi/

Mehmet Özay                                                                                                                         23.05.2020

Bugün 23 Mayıs... Bundan üç yıl önce Akif Emre vefat etti. Bugün Ramazan Bayramı arefesinde kendisine Allah rahmet diliyoruz.

Bu vefat yıl dönümünü gündeme getirmemizin nedeni, yakın geçmişte yayınlanmış olan Arakanlı Müslümanlar isimli çalışmanın ortaya çıkışında Akif Emre’nin doğrudan katkısı olmasından  kaynaklanıyor.

Arakan çalışmamızın gündeme gelmesi bundan yaklaşık on yıl öncesine dayanıyor. 2010 yılından itibaren Akif Emre’nin editörlüğünü yaptığı dünyabülteni’nde Güneydoğu Asya bölgesiyle ilgili analiz-haber yazıları yayınlanmaya başladı.

Bölgede yer alan tek tek ülkelerin yanı sıra, bölgesel ve küresel bağlamdaki gelişmeleri doğru kaynaklardan sürekli takip ederek, sahada ilgili uzman ve kişilerle görüşerek haber-analizleri kaleme alıyorduk.

Arakanlı Müslümanlar konusu da o dönem sadece bölgesel değil, küresel anlamda dikkat çeken bir nitelik kazanmıştı. Nitelik kazanmıştı diyorum, çünkü Arakanlı Müslümanların, yaşadıkları toprakları terk ederek okyanus sularında belirsizliğe açılmaları sonucu, Sumatra Adası’nın kuzeyinde karaya çıkmalarına 2008 yılı sonu ve 2009 yılı başlarında tanık olmuştum.

Açeli balıkçılar tarafından kurtarılarak Weh Adası Sabang Limanı’na getirilen Arakanlılar daha sonra bölgedeki askeri üs içerisinde “konuk” edilmişlerdi. Bu nedenle doğrudan görüşme fırsatı bulamasak da, hastaneye kaldırılan birkaç kişiyle görüşme ve mülâkat yapma imkânı bulmuştuk.

2012 yılı Haziran ayında ise bu sefer bütün dünyanın gündemine oturan gelişmeler gündeme gelmişti. Myanmar’ın batısında, Bengal Körfezi’ne bakan sahilleri boyunca uzanan Rakhine Eyaleti’nde, nüfusun yarısını oluşturan Arakanlı Müslümanlara yönelik Eyalet’teki Rakhine Budisleri ile merkezi yönetime bağlı güvenlik güçlerinin zulmü gün be gün izliyorduk.

Bu gelişme, hiç kuşku yok ki, pek çok kez tanık olunacak gelişmelerin giderek daha çok dünya gündeminde ve uluslararası kurumlar nezdinde ele alınmasının başlangıcını oluşturuyordu.

O güne kadar olduğu gibi 2012 yılı Haziran ve sonrasında Arakanlıların kendi vatanlarında maruz kaldıkları zulmü bölge kaynakları üzerinden takip ediyorduk. Burada dikkat çeken nokta, Arakanlılar ilk kez o dönemde zulme maruz kalmadıklarıydı. Bununla birlikte, Türkiye’de Myanmar ve Arakan konusunun takip edilmesi bir yana, kayda değer bilgi açığı olduğuna tanık olunuyordu.

Akif Emre’nin, Arakan’daki gelişmelerin derli toplu anlaşılması hususundaki yaklaşımı, “rapor hazırlayalım” önerisiyle gündeme geldi. Rapor, sadece o günlerde yaşanan zulüm ve bu zülme bölge ülkeleri başta olmak üzere küresel çevrelerin nasıl cevap verdikleri ile ilgili değildi. Daha çok işin tarihi vechesi, Myanmar veya daha önceki adıyla Burma Krallığı, İngilizlerin Bengal üzerinden bölgedeki varlığı ve ardından ulus-devleti sürecinde olmak üzere farklı dönemlerde Arakanlı Müslümanların durumunu ortaya koymaktı.

Böylesi bir yaklaşım, sorunun sanki bugünün bir sorunuymuş gibi algılanması tehlikesini ortadan kaldırmak, daha doğrusu toplumsal ve siyasal gelişmelerin köklü tarihsel nedenleri olduğuna işaret etmekti. Bu yaklaşım, aynı zamanda sorunun varsa çözümüne dair katkı yapacağı bir imkânı da içinde barındırıyordu.

Bölgenin önemli basın yayın organlarındaki bilgilerin dışında, Myanmar’ı Rakhine bölgesini, Arakanlı Müslümanları, bölge tarihindeki konumlarını, sömürgecilik dönemi ve ilişkileri, ulus-devlet sürecinde rolleri vb gibi süreçleri Malezya’daki kütüphanelerdeki zengin kaynaklardan istifade ile özet olarak ortaya koymuş olduk. 2012 yılında İstanbul’da uluslararası bir konferansta çalışmayı yeniden gündeme getirme şansı bulmuştuk. Akabinde, bazı düzeltilerle 2013 yılında Okur Yayınları tarafından yayınlandı.

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, Arakanlı Müslümanlar konusu 2012 ile sınırlı kalmamış, bugüne kadar etkisi giderek artan bir şekilde devam etmesi dolayısıyla bizim de gündemimizde yer almıştı. Böylece, merhum Akif Emre’nin öncülük ettiği raporun da içinde yer aldığı ve geçen yıl sonlarına kadar olan tüm yazıların bir araya getirildiği eser İbn Haldun Üniversitesi yayınları tarafından yayınlanmış oldu.

Akif Emre’nin o dönem Güneydoğu Asya Müslümanlarıyla ilgili çalışmalar konusundaki teşviki devam etti. Bu çalışmaların, genelde Güneydoğu Asya bölgesine özelde bölge Müslümanlarına yönelik ilginin ortaya çıkmasına vesile olmasını temenni ediyoruz.

Bu vesileyle, merhum Akif Emre’yi bir kez daha şükran ve minnetle anıyor ve Cenab-ı Allah’dan rahmet diliyorum. Ruhu şad olsun.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2020/05/23/akif-emre-ve-arakanli-muslumanlar-kitabi/

23 Ocak 2020 Perşembe

Uluslararası Adalet Divanı: Myanmar ordusu Arakanlı Müslümanlara karşı “soykırım niyetiyle” hareket etti


Mehmet Özay                                                                                                                        23.01.2020

foto:benarnews.com
Myanmar’da Arakan Müslümanlarına yönelik şiddet ve etnik temizlik/soykırım konusunda açılan davada uluslararası adalet divanı bugün, yani 23 Ocak günü kararını açıkladı.

17 kişilik uluslararası yargıç ekibi Myanmar hükümetinden Arakanlı Müslümanların baskı ve zülumden korunması hususunda acil tedbirler almasını istedi. Mahkeme ayrıca, özellikle 2017 Ağustos ayından itibaren işlenen suçlarla ilgili kanıtların korunmasına da dikkat çekerken, dört aylık bir süre tanıyarak bu sürenin sonunda mahkemeye rapor verilmesini istedi.
Mahkeme heyetinin aldığı bu karar, nihai karar olmadığı ve bunun için uzun bir döneme ihtiyaç olduğu belirtiliyor.

Mahkeme kararında en önemli ifade ise, Birleşmiş Milletler araştırma komisyonunun Myanmar ordusunun “soykırım niyetiyle askeri girişimde bulunduğu” ifadesi dikkat çekici.

Mahkemenin bugün öğlen saatlerinde kararı açılmasından saatler önce, Myanmar dışişleri bakanı ve devlet başkan danışmanı (state councillor) statüsüne sahip Suu Kyi’nin bir gazetede çıkan yazısında, “2017 yılında Arakan Eyaleti’ndeki askeri harekat sırasında ülkenin güçlü ordusuna mensup kişilerce savaş suçları işlenmiş olabilir” açıklaması dikkat çekiciydi.

Suu Kyi, ordu mensuplarınca işlenmiş olabilecek savaş suçlarının ordunun tabi olduğu adalet sistemine göre soruşturulacağını söyledi.

Mahkemece alınan bu kararın temyiz edilmesi mümkün değil. Öte yandan, alınan kararın uygulanması konusunda ise, bir yaptırım söz konusu değil. Bu durumda, uluslararası mahkemenin kararının, özellikle Myanmar üzerinde baskı kurabilecek ilgili devletlerin ve bazı uluslararası kuruluşların yaptırımlarının gündeme gelmesi mümkün gözüküyor.

Öte yandan, Myanmar’da 100’ü aşkın sivil toplum kuruluşu yaptıkları açıklamalarda uluslararası adalet kurumunun çalışmalarının olup biten gerçeği ortaya koymasını istediler.

Açıklamada, ülkede uygulanan siyasi ve askeri politikaların Myanmar halkının siyasi ve dini inançları ile etnik kimlikleri bağlamında sistematik ve kurumsal olarak güç ve tehdit kullanılmak suretiyle bugüne kadar uygulandığına dikkat çekiliyor. Ayrıca, uluslararası mahkemenin aldığı kararın Myanmar halkına yönelik değil, aksine siyasi ve askeri güçü elinde bulunduran sorumlulara yönelik olduğuna yer veriliyor.

Suu Kyi, 11 Aralık 2019’da başlayan ve yaklaşık bir hafta süren duruşmalara bizzat katılmış ve mahkemeden davanın düşürülmesini talep etmişti.

Suu Kyi’nin bugün kaleme aldığı yazı ve den Haag’dan gelen karar Myanmar hükümetinin Arakanlı Müslümanlar’a yönelik şiddet ve zulmünü kanıtlayıcı mahiyette.

İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) adına Gambia’nın Myanmar devletinin yaklaşık iki yıl önce Arakan Eyaleti’nde yaşanan Müslümanlara karşı Myanmar ordusunun (Tatmadaw) soykırıma kadar varan şiddet uyguladığı iddiasıyla açılan davanın görüşülmesine 11 Aralık 2019’da başlanmıştı.

25 Ağustos 2017 tarihinde başlayan ve kısa süre zarfında resmi rakamlara göre 750.000’e yakın Arakanlı Müslümanın topraklarını terk ederek komşu ülke Bangladeş’e sığınmalarına neden olan şiddet olaylarında insan hakları kuruluşlarının çalışmalarına göre yaklaşık 10.000 kişi hayatını kaybetmişti.

Bu gelişme üzerine harekete geçen uluslararası kuruluşların, Myanmar ordusunun soykırım uyguladığı yönündeki görüşleri gündeme gelmişti.

Bu gelişme üzerine Gambia’nın 2019 Kasım ayında Birleşmiş Milletler nezdindeki girişiminin ardından BM’nin en üst düzey organı kabul edilen uluslararası adalet divanı konuyu 11 Aralık’ta görüşmeye başlamıştı.

Bu karar, adalet arayışındaki Arakanlı Müslümanlar başta olmak üzere Arakan’daki gelişmeleri yakından izleyen çevreler tarafından da memnuniyetle karşılandığını söylenebilir.

Bu karar bir nihai durum arz etmiyor. Aksine mahkeme sürecinin devamını ve bunun uzun süre alacağına dair görüşler bulunuyor. Bu yönde gündeme gelecek en önemli gelişme hiç kuşku yok ki, bir başka bağımsız mahkeme olan Uluslararası Suçlar Mahkemesi’nde konunun görüşülecek olmasıdır.

Bununla birlikte, Suu Kyi’nin gerek hak ihlallerine karşı 2017’den bu yana sergilediği tutum, gerekse mahkeme sürecindeki yaklaşımları özellikle ele alınmayı hak ediyor.

Suu Kyi, duruşma sırasında Gambia’nın başvurusunun kabul edilmesi halinde bunun Myanmar’da sorunun çok daha derinleşmesine yol açacağı konusundaki açıklaması önemliydi. Benzer bir açıklamayı mahkeme sürecinden önce Arakan Eyaleti’nde yaşananların oldukça kompleks bir yapı arz ettiğini söylemesi akıllara uluslararası sistemin bilmediği ancak ülkeye özgü bazı siyasi konuların ve/ya sorunların olduğuna işaret ediyor.

Sorunu Arakan Müslümanlarının yaşadığı bağlamda ele almak gerekirse, ortada bir dışlamanın olduğu ve bunun sadece aynı eyalette yaşayan Budist kitlelerle sınırlı olmadığı kesin.

Bu yapının, devlet organları tarafından da şu veya bu şekilde desteklendiği ve örneğin vatandaşlık yasasında yapılan değişiklikle Arakanlıların ülkenin diğer etnik yapılarına tanınan haktan yararlandırılmadıkları ortada.

Bir diğer hususu, sadece 2017’den itibaren değil, 2012’den itibaren vatanlarını terk eden ve başta Bangladeşle bulunan Arakanlı Müslümanların ülkelerine dönmeleri konusunda bugüne kadar Myanmar hükümetinin olumlu adım atmamış olması.

Tüm bu hususlar, Suu Kyi’nin den Haag’daki mahkemede ortaya koyduğu argümanlarla çelişen hususlar içeriyor. Elbette den Haag’da sadece “soykırım” bağlamı ele alınmış olsa da, Myanmar’daki sorunun bugün bu safhaya varmasında hiç kuşku yok ki, yukarıda dikkat çekilen süreçlerin rolleri yadsınamaz.

Öte yandan Suu Kyi’nin mahkeme sürecinde, ülkesi hakkında açılan davanın soykırım sözleşmesine binaen gündeme getirildiğini, ancak Myanmar ordusunun silahlı bir gruba karşı mücadele ettiğini  söyleyerek açıklama getirmesi önemliydi.

Uluslararası adalet divan’nın bugün açıklanan kararı, Myanmar hükümetinin ve ordusunun Arakanlı Müslümanlara karşı uygulamalarının soykırım niyeti taşıdığını açıklaması yeni bir sürecin başlaması anlamına geliyor. Mahkemenin, Myanmar devletine tanıdığı dört aylık süre sonrasında yeni belgelerin ortaya çıkmasıyla mahkeme sürecinin devam etmesi bekleniyor.


3 Nisan 2018 Salı

Arakan’a bahar ne zaman gelecek? / When spring comes to Arakan?

Mehmet Özay                                                                                                                        03.04.2018

Geçen Ağustos ayında bir grubun ülkenin batısındaki Arakan Eyaleti’nin kuzeyinde, birkaç güvenlik noktasına yaptığı saldırı sonrasında Myanmar ordusunun Arakanlı Müslümanların yaşadığı bölgelerde estirdiği terör, 2012 yılı Haziran ayından bu yana yaşananların bir devam niteliği olmakla önem taşıyor.

En son açıklanan rakamlarla sayıları yedi yüz bini bulan Arakanlı’nın etnik soykırım tehdidi altında kurtuluş umuduyla Bangladeş sınırını geçmesiyle son dönemlerin en önemli sığınmacı akınına tanık olunmuştu. Bangladeş’e yönelik bu akın ilk defa gerçekleşmemesine rağmen, Myanmar ordusunun Müslümanlara yönelik saldırısının boyutları ve sınırı geçen sığınmacıların sayının çokluğu küresel gündemde yer etmişti. Kendi iç toplumsal ve ekonomik sorunlarıyla boğuşan Bangladeş yönetiminin, bu kadar çok sayıda sığınmacıya kol kanat geremeyeceği aşikârdı.

Ayrıca, küresel ilginin ortaya çıkmasının da verdiği bir itici güçle Bangladeş yönetimi, belki pek de beklenmedik bir şekilde, çeşitli kamplara yerleştirilen Arakanlılara yönelik uluslararası yardımları kabul etmeye başladı. Ardından geçen Kasım ayının sonlarına doğru Bangladeş ve Myanmar hükümetleri arasında imzalanan bir ‘ön’ anlaşma ile Arakanlı sığınmacıların ‘ülkelerine’ gönderileceği haberi bir ‘bahar’ havasının doğmasına neden oldu. O dönem yazdığımız yazılarda bu ‘ön’ anlaşmanın temkinli karşılanması gerektiğini belirtmiştik.

O günden bu yana, bölgeyi izleyenler tarafından bu kamplardaki en azından bir bölüm Arakanlının, yine derme çatma teknelerle okyanus sularına açılması ihtimali olabileceği gündeme getirilmişti. Ancak dün, Bangkok merkezli Fortify Right’ın açıkladığı basın açıklamasının ardından ve bugün bölge basınındaki haberlere göre, sadece bir iki teknenin bölgeye ulaşma çabası içerisinde olması, akıllara temelde iki hususu getiriyordu. İlki, teknelerin birincil hedefi olan Tayland ve Malezya yönetimlerinin deniz sınırları boyunca gerekli tedbirleri aldıklarıydı. İkincisi ise insan trafiğini yöneten uluslararası çetelerin Güneydoğu Asya ülkeleri sahilleri yerine, yeni rotalar ve güzergâhları gündeme aldıkları yönündeydi.

Geçen hafta sonu Tayland makamlarının, içinde 56 kişinin bulunduğu bir teknenin karaya yanaşmasına izin vermemesi ve Krabi eyaleti sahillerinden denize geri çevirmesi üzerine konu bir kez daha gündeme geliyor. Bunun ardından tekne Malezya’nın kuzeyindeki Langkawi Adası açıklarında Malezya sahil güvenlik birimlerince belirlenmesi üzerine daha güneye, örneğin Kedah veya Perak bölgesine inmesine izin verilmeden karaya çekilerek ilgili birimlere teslim edildiler. Malezya sahil güvenlik birimleri, teknedekilerin insani nedenlerle karaya çıkmalarına izin verildiğini açıkladı. Malezya makamlarından şu ana kadar detaylı açıklama gelmese de bu ‘insani’ olgunun neye tekabül ettiği ve bunun söz konusu Arakanlıların neyle karşılaşacaklarını şimdilik belirsiz kılıyor.

Bu iki gelişmeyi burada kısaca üç açıdan değerlendirmek mümkün. İlki, Bangladeş ve Myanmar hükümetleri arasında yapılan ve sığınmacıların ‘ülkelerine’ dönmesini öngören anlaşmada gelinen nokta. Söz konusu anlaşmanın ardından teknik çalışmalarla varılan sonuç 15 Mart’ta basına taşınmış ve yedi yüz bini bulan Arakanlı sığınmacıdan sadece 374’ünün Myanmar makamlarınca geri alınacağı belirtilmişti. Myanmar dışişleri bakanlığı Bangladeş hükümetince kendilerine ulunan 8032 Arakanlının belgelerinin incelenmesinin ardından sadece 374’ünün geri dönüşüne izin verileceğini açıkladı. Gerek anlaşma şartları gerekse süreçte yaşananlar her iki ülkenin bu soruna yaklaşımlarındaki farkları, belirsizlikleri ve ciddiyetsizliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici.

İkinci husus, sığınmacıların hedef ülkesi olduğu görülen Malezya ve Tayland’ın bugüne kadar Arakanlı sığınmacılar konusunda sergilediği tavır, birbirinden bağımsız olmadığı gibi, sadece bu iki ülke ile de sınırlı değil. Genel itibarıyla bakıldığında, bölge ülkelerinin siyasi eğilimlerden bağımsız bir yönü olduğu da söylenemez. Sadece Myanmar’ın değil, temelde Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerini içine alan bir sığınmacı sorunu yaşanıyor. Bu durum, bölge ülkelerinde kökleri 2. Dünya Savaşı sonrasına dayanan ve özellikle, 1990’lardan itibaren başat bir gelişmeye konu olan kalkınmacı ekonomilerin bölge ülkelerinde demokratikleşmeye ve bu siyasi rejimin temelleri olan insan hakları, özgürlükler kadar çatışma bölgeleri, sığınmacılar vb. konularında olumlu açılımları beraberinde getireceği yönündeki öngörülerin -en azından- şu ana kadar gerçekleşmediğini ortaya koyuyor.

Bunda, bölge ülkelerinin 2. Dünya Savaşı öncesinde konu oldukları sömürge dönemlerinden bugüne sarkan ve bu anlamda gerek sömürgeci güçlerin gerekse kendi iç toplumsal sorunlarının katmerleşerek büyümesinin önemli bir rolü bulunuyor. Oysa, sadece ekonomik kalkınma bağlamında değil, eğitim, kültür, medeniyet gibi alanlarda da ilk öğretim kurumlarından yüksek öğretime; siyasi partilerden sivil oluşumlara ve geniş toplum kesimlerine yönelen ‘insani kalkınmacı’ bir anlayışın hakim olması beklenirdi. Ancak bu süreçlerin bırakın ilgili ülkelerin kendi halkları arasında birliği tesisi, hakların korunması ve gözetilmesini öncelemek değil, aksine çatışmacı bir ortamı körüklediğine tanık olunuyor.

Bu süreçte atılamayan adımlarla ilgili en açık örnek, soruna kaynaklık teşkil eden ülke yani Myanmar’dır. Demokratikleşme sorununun olup olmaması bir yana, Arakanlı Müslümanlara yönelik etnik soykırım kavramının ortaya çıktığı sürecin, Nobel Barış Ödülü’ne sahip ve gölge devlet başkanı statüsündeki, Dışişleri Bakanı ve devlet başkanlığından sorumlu bakan Suu Kyi’nin bulunduğu bir hükümet döneminde olması manidar. Sözde ‘Myanmar sosyalizmi’ adı verilen bir ‘deneysel bir siyasi rejimin’ diktatoryal bir uygulamanın aracı kılındığı ve on yıllarca süren pratikleri sonunda, 2010 yılı Kasım ayında yapılan seçimlerinin ardından, yarı-demokratik yötenime geçen ve ardından 2015 yılında yine Kasım ayında yapılan seçimlerle on yıllarca demokrasinin sözcüsü kabul edilen Ulusal Demokrasi Birliği Partisi’nin (NLD), yani tamamen sivil bir siyasi hareketin ülkeyi demokrasi şölenine dönüştüreceğini elbette kimse beklemiyordu.

Ancak, Suu Kyi’nin öncülüğünde NLD’nin ülkede ekonomik, kültürel hakların önünü açacak kararlar alması en beklenir gelişmelerden biri olabilirdi. Burada yine tekrarlamakta fayda var ki, o da Myanmar’ın sorununun, sadece Arakan Müslümanları ile sınırlı olmadığıdır. Böylesi bir algının oluşturulması yine Myanmar denilen ülkeyi oluşturan tarihsel ve toplumsal gerçeklerden bağımsız hareket edilmesini yani gerçek dışı mitolojik bir yaklaşımın bilerek veya bilmeyerek ortaya konulması anlamı taşımaktadır.

Üçüncü husus Müslüman toplumlarla ilintilidir… Bir an için bölgedeki Budist toplumlar bir yana bırakıldığında, geri kalan Müslüman toplumların Arakan sorununa gerek siyasi yapılar gerekse STK’lar marifetiyle nasıl yaklaştıkları da bir sorun yumağı olarak önümüzde duruyor. Öyle ki, okyanus sularında kaderlerine terk edilmiş binlerce sığınmacıyı takip ve izleme yeteneğine dahi sahip bulunmayan bölgedeki yapıların korku ile karışık içe kapanmacı bir ruh hali sergilediklerini söyleyebiliriz. Siyasi yapılar bağlamında ‘ulusal güvenlik’ sorunu gibi son dönemde popülarize edilen bir olgu olarak kabul edilerek sergilenen bu ‘psikolojiyi’ meşrulaştırmak mümkün. STK’lar nezdinde ise, işin çokça dillendirilen profesyonellik olgusu bir yana, bilgi ve analiz süreçlerinden yoksunluğunun öne çıktığına ise şüphe yok.

Bu son olayda da görüldüğü üzere, Tayland makamlarının bir yılı aşkın süre zarfında ilk defa gerçekleştiğini ileri sürdükleri sığınmacı vak’asının, aslında ikincisi olduğunu belirten faaliyetlerini Bangkok merkezli olarak yürüten ‘yabancı’ bir STK. Bu yapı/lar/ın bu yöndeki çalışmalarını, sadece sahip oldukları insan ve maddi kaynaklarla açıklamak mümkün değil. Aksine, bu yapısal gelişmeyi ortaya koymada birincil önem arz eden bilgi ve donanım konusunda sahip oldukları özelliklerdir.

Bu gelişmeler Arakan’da tarihin tekerrür etmekte olduğunu ortaya koyuyor. Sınırı geçen yüzbinlerce Arakanlı, tıpkı 1980’li ve 1990’lı yıllardakine benzer şekilde bu ülkede ‘yerleşik’ hale gelmeye aday konumundalar. Cunta rejimlerine konu olan dönemlerde yaşanan ve yine yüzbinlerce insanın evini barkını terk etmek zorunda kaldığı gibi bugün de ‘demokratikleşmekte’ olduğu belirtilen Myanmar’da Nobel Barış Ödüllü Suu Kyi hükümetinde yine yüzbinler benzer bir sürecin eşiğinde. Bu sürecin Arakanlılara yönelik ‘etnik soykırımın’ bir parçası olduğuna şüphe yok. Her seferinde yapılan çıkışlarla Arakanlılara vaat edilen ‘baharın’ gelip gelmeyeceği ise belirsizliğini koruyor.


1 Ocak 2018 Pazartesi

Arakanlıların eve dönüş (!) muamması / The Rohingya riddle while preparing back to home(!)

Mehmet Özay                                                                                                                        01.01.2018

Arakan Müslümanları yeni yılın başında bir seçimin daha arefesindeler. 25 Ağustos’tan itibaren başlayan ‘büyük göç’ sonrasında Bangladeş ve Myanmar hükümetlerinin geçen Kasım ayında vardıkları ‘ön anlaşmaya’ göre sayıları yarım milyonu aşkın Arakanlının şimdi geri dönme sürecine girileceği belirtiliyor. Bangladeş yönetiminin geri dönüşle ilgili öngörüsü ise, bu sürecin Ocak ayı sonunda başlaması yönünde.

Bangladeş hükümetinin ilk etapta kayıt işlemleri yapılan yüz bin kişiden oluşan listeyi Myanmar makamlarına devri, vakıanın çeşitli veçhelerinden habersiz olanlar için iyiye yorumlanabilecek bir durum. Ancak bu sürecin hemen başlarında Arakanlı Müslümanlar modern tarihlerinde üçüncü büyük göç dalgasına maruz kalmalarının ardından, nasıl bir yakın gelecekle karşı karşıya kalacakları endişesini çoktan duymaya başladılar bile.

Bu endişe, sadece Bangladeş’in sahil boyunca uzanan irili ufaklı köy ve kasabalarındaki yüzbinlerce kişi tarafından değil, dünyanın değişik bölgelerindeki Arakan diasporası tarafından da hissediliyor. Bangladeş makamlarının kayıt işlemleri sırasında ufukta bir dönüş imkânından ziyade, tehlikesini sezen Arakanlılar ‘bizi göndermeyin’ yalvarışına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bölgedeki gelişmeleri yakinen bilen uluslararası sivil toplum kuruluşları ve diplomatlar da zaten bu geri dönüş ‘hikâyesinin’ gerçekliği konusunda şüphelerini ortaya koyuyorlar.

Öte yandan, Bangdaleş hükümeti kendi topraklarına girmek zorunda kalan bu yüzbinlere ‘iyilik olsun’ diye geri dönüş sürecini başlatmış değil. Aksine, Bangladeş’in güneydoğu sahil şeridinde yaşanan göç kaosuna bölgenin sosyo-ekonomik ve özellikle de siyasal gerginliğini ateşleyebilecek bir unsur olarak bakıldığındandır ki, Arakanlılar bir an önce Myanmar sınırlarına geri döndürülmek isteniyor. Bangladeş yönetiminin aklında 90’lı yıllarda yaşanan bir başka dev göç dalgası sonrasında yaşanmış olanlar var…

Bangladeş yönetimi geri gönderileceği belirtilen yüzbinlerce kişinin “kimlik tespitinin” yanı sıra, geri dönüşlerinin kendi rızalarıyla olduğu yönünde bir belge imzalatması ülke yönetimini olası aksi gelişmeler karşısında uluslararası çevrelerden gelecek eleştirileri engellemeye matuf bir yönü olacaktır. Akıllara, 2014 yılında Myanmar hükümetinin uzun bir aradan sonra yaptığı nüfus sayımı geliyor. Önlerine konulan belgede ‘Rohingya’ (Arakan) seçeneği bulunmadığından Arakanlıların önemli bir bölümü belgeleri imzalamazken,  bu kitle içinde baskılardan kaçma adına kendilerine sunulan seçeneği imzalayanlar da olmuştu.

Doldurulacak formlar, kimlik tespiti gibi hususlar aslında kafa karıştırmaya yetecek boyutta. Kimin, hangi yetkili makam tarafından verilmiş ve tanımlanmış nasıl bir kimlik belgesine sahip olup olmadığı başlı başına bir muamma. Diyelim ki, Bangladeş makamları kendi ‘yöntemlerine’ göre formları doldurmaları halinde, bunun Myanmar yönetimince kabul edileceğinin de garantisi bulunmuyor.

Kaldı ki, ortaya çıkabilecek bir tür toplumsal kaosun, sadece Bangladeşliler ile Arakanlı sığınmacılar olduğunu düşünmek kadar, önceki yıllarda bu bölgeye gelmiş yüzbinlerce Arakanlının zor koşullarda yaşamakta oldukları kamplardaki ‘insani’ konumun daha da kötüleşmesiyle oluşabilecek olumsuz gelişmeleri de hesaba katmak gerekir.

Bangladeş sınırlarına sığınan Arakanlılar bu noktada acılardan hangisini tercih etmeleri ile karşı karşıya bırakılıyorlar. Yukarıda dikkat çekilen nedenden ötürü Bangladeş yönetimi bir an önce ‘yüzbinlerden’ kurtulmanın hesabını yaparken, geri dönmek istememeleri üzerine bir tür direniş gösterecek olan Arakanlıları zorla gönderme çabası sergilemesi, uluslararası gözlemcilerin dediğine göre hiç de “güvenlikli” olmayan bir süreç kapıda.

İşin öte yanında, Ağustos ayında yaşananlar sonrasında, aralarında küresel kurumların da dahil olduğu çevreler, bu insanların ‘etnik temizliğe’ maruz kaldıklarını artık yüksek sesle ve sürekli bir şekilde gündeme taşımasına rağmen ve örneğin ABD dışişleri bakan Rex Tillerson Kasım ayında “soykırımdan sorumlu olanlar hesap vermeli” türünden açıklamalar yapsa da, bugüne kadar Myanmar resmi makamlarından veya ordu mensuplarından herhangi bir kişinin bu yönde bir suçlamayla mahkemeye çıkartıldığına tanık olunmadı.

Öte yandan, Myanmar topraklarına geri dönüşlerinde Arakanlıları insani muameleyle karşılayacak bir siyasi ve toplumsal ortam olduğunu düşünmek saflık olur. Terk ettikleri toprakların Budist yerleşimciler ve hükümet kurumları tarafından el konulup konulmadığı bilinmese de, daha önceden bu yönde var olan uygulamalar benzer bir sürecin hayata geçirilebildiğini veya geçirileceğini akla getiriyor.

Örneğin 2012 yılında yaşananların ardından bölgedeki kamplarda yaşayanlar yeniden evlerine ve topraklarına dönememişti. Bu noktada, Bangladeş ve Myanmar arasında imzalandığı söylenen anlaşmaya rağmen, yüzbinlerce insanın geri dönüşüne ‘yeşil ışık’ yakma anlamı taşıyacak herhangi bir hazırlığın Myanmar yönetimince yapıldığına dair şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmış değil.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/01/01/arakanlilarin-eve-donus-muammasi-the-rohingya-riddle-while-preparing-back-to-home/

29 Kasım 2017 Çarşamba

Bangladeş ve Myanmar’dan ‘ön anlaşma’ veya çaresizlik / Preliminary Agreement between Bangladesh and Myanmar or Despair

Mehmet Özay                                                                                                                        29.11.2017 

Myanmar hükümetinin Arakan politikası bu ülkeyi uluslararası gündemde tutmaya devam ediyor. 25 Ağustos’ta başlayan şiddet Güneydoğu Asya bölgesinde son onyılların en büyük göç hadisesine neden oldu. Bu göç, iki silahlı ordunun veya grubun çatışması değil, aksine etnik soykırıma konu olan bir halkın göçü olmasıyla dikkat çekiyor. Bu süreçte, sayıları yarım milyonu aşkın Arakanlı Müslüman vatan topraklarında maruz kaldıkları şiddet ve soykırım tehdidiyle bir kez daha komşu ülke Bangladeş sınırlarını geçerek canlarını kurtarma çabasındaydılar.

Bugünlerde Katolik Hıristiyanlığın ruhani lideri Papa Francis, Myanmar ve Bangladeş’e yapmakta olduğu ziyaretler önemli. Bu ziyaret, bölgede yaşanan şiddet ortamının artık seküler küresel yapıların yanı sıra, büyük dinlerin temsilcileri ve hatta liderleri tarafından da gündeme alındığının göstergesi. Bu noktada Papa’nın Myanmar ziyareti bu süreci denk geliyor.

Gündemin popüler tarafını hiç kuşku yok ki, Papa’nın bu ziyareti oluşturuyor. Ancak bu ziyaretten sadece birkaç gün önce, yani geçen Perşembe günü, Myanmar ve Bangladeşli yetkililer biraraya gelerek, 25 Ağustos’dan bu yana Myanmar’daki etnik soykırımdan Bangladeş’e kaçan Arakanlıların ülkeye geri dönmelerini sağlayacak bir ‘ön anlaşma’ imzalandı. Böylesi bir anlaşmanın ortaya konulmasında ilk etapta olumlu bir intiba edinilebilir.

Myanmar dışişleri ve devlet başkanlığından sorumlu bakanı Suu Kyi, yaptığı açıklamada anlaşma çerçevesinde yapılacak verifikasyonla yerlerinden yurtlarından edilmiş bu insanların geri dönüşünün mümkün olabileceğinin sinyali verdi. Bu anlaşma, Arakanlı Müslümanların 1970’lerin sonlarında maruz kaldıkları benzeri bir zorunlu göçün ardından, kısa bir süre sonra vatan topraklarına geri dönebilmelerini akla getiriyor. Ancak bugün gündeme getirilen ‘ön anlaşma’, Arakanlıların ‘özgür’ bir şekilde daha önce yaşam sürdükleri yerleşim yerlerine dönmeleri ve burada hayata yeniden başlamalarına imkân tanımayacak. Arakanlılar, şayet dönmeleri halinde, ancak kurulacak yeni kamplara yerleştirilecekler. Bu topluluğun, 25 Ağustos öncesinde yaşadıkları toprakları, mal-mülkleri ne olacak sorusuna ise çoktan cevap bulunmuş ve bunun maddi alt yapısı da hazırlanmış gözüküyor. Bu süreçte, ordu ve sivil yönetimler aracılığıyla Arakanlı Müslümanların halen ellerinde kalan mülkleri ve tarlalarına da el konularak hiçbir hak iddia edemeyecekleri bir konuma sürükleniyorlar.

Aradan geçen süreye ve uluslararası kamuoyundan gelen tepkilere rağmen, Myanmar hükümetinin Arakan eyaletinde çatışma ortamını tersine çevirecek olumlu politikalar ortaya koyduğu ve bölgede barış ve huzuru sağlamaya yönelik adımlar attığını söylemek mümkün değil. Aksine, yöneltilen suçlamaları savunmacı bir tarzda geri çevirme uğraşı içerisinde olması, söz konusu bu ‘ön anlaşmanın’ ne kadar gerekli olduğu ve mevcut soruna ne türden bir çözüm getirebileceği konusunun sorgulanmasına neden oluyor.

Öyle ki, bu anlaşmanın ‘ön anlaşma’ niteliği taşıması ve anlaşmaya şart olarak konan ‘verifikasyon’ sürecinin neye tekabül ettiği konusu bir imkân olarak gözüktüğü gibi, belki de bundan daha fazla muğlaklığı da içinde barındırıyor. Ön anlaşma olması, tarafların henüz konunun detaylarını görüşmedikleri ve ilerleyen süreçte yeniden biraraya geleceklerini ortaya koyuyor. Bu noktada, Myanmar yönetiminin iki ay içerisinde geri dönüş sürecinin başlatılacağı yönündeki açıklamasını ciddiye almak mümkün olmadığı gibi, bu girişimin nasıl bir takvimde uygulanabileceğini kestirmek de bir o kadar zor.

Myanmar’da sivil hükümetin bu ‘çabasına’ karşılık ordu mensuplarının açıklamaları aslında ülkede kimin sözünün geçtiğini de şekilde ortaya koyuyor. Bir üst düzey ordu mensubunun açıklamasında, ‘ön anlaşma’nın gerçekleşebilmesi için ‘anlaşmada’ yer almayan bir şarta işaret ediyor ve bu eyaletteki Budist Arakan halkının Müslümanları kabul edip etmeyeceklerini bir ölçü olarak gündeme getiriyor.

Bugüne kadar sadece Arakanlı Müslümanlara karşı değil, ülkenin diğer irili ufaklı etnik azınlıklarına yönelik devlet şiddeti uygulayan bir ülkenin, Arakan eyaletinde görüldüğü üzere Budist halkı toplumsal barışın tesisi konusunda harekete geçirmek ve teşvik etmek yerine, aksine bir tür manipülasyon aracı olarak kullanmaktan çekinmediğini bir kez daha kanıtlıyor.

Öte yandan, Myanmar tarafının şart koştuğuna kuşku olmayan ‘verifikasyon’ süreci de bir başka muğlaklığı içinde taşıyor. Myanmar hükümetinin vatandaş olarak tanımadığı Arakanlı Müslümanlar hatırlanacağı üzere, 2014 yılında yapılan nüfus sayımında da önlerine konulan seçeneklerde etnik Arakanlı Müslüman seçeneği bulunmadığından, belki çok az bir bölümü hariç, ülke vatandaşı statüsünü kazanamadığı gibi ‘vatansızlık’ durumları devam ediyordu.

Bu anlaşma çerçevesinde, Bangladeş yönetiminin aksine, Myanmar hükümeti üçüncü tarafların, yani başka ülke veya küresel kuruluşların bu sürece müdahale etmesini istemiyor. Myanmar, genel anlamda sorunun çözümünde hiçbir ülke ve uluslararası birliğini katkısını veya müdahalesini reddetme konusunda da kararlılığını sürdürüyor.

Bangladeş yönetiminin ise, daha pragmatik davranarak bu konuda ağır bir maddi yükün altına girmek istemediğinden böylesi bir şartı masaya getirmiş olmalı. Ancak her halükârda Bangladeş ve Myanmar’ın yarım milyonu aşkın kitlenin verifikasyonu, bir yerden bir başka noktaya taşınması, Arakan eyalet sınırlarında oluşturulacağı belirtilen kampların nasıl kurulacağı gibi son derece komplike bir süreci nasıl yönetebileceği konusunda da kuşkular uyandırıyor.

İki ülke yetkililerinin anlaşması halinde bile, gelişmelerin nesnesi konumundaki Arakanlı Müslümanların şiddet ortamı anlamına gelen Arakan eyaletinde oluşturulacak kamplarda mı yoksa Bangladeşte ki kamplardaki yaşamımı seçecekleri de dikkate alınması gereken bir hususu.

Burada cevabı beklenen bir başka soru, tüm şüphelere rağmen, bu projenin başarıyla gerçekleştirilmesi halinde benzer bir sürecin örneğin, başta Malezya ve Tayland olmak üzere, Hindistan, Arap Yarımadası, Avustralya gibi ülkelerde temel haklardan yoksun bir yaşam süren Arakanlılar için de gündeme gelip gelmeyeceğidir.


24 Ekim 2017 Salı

Arakan’ı Bitirme Projesi / Project to terminate Arakan-Rohingya Muslim

Mehmet Özay                                                                                                                        24.10.2017

Birleşmiş Milletler’in Cenevre ofisince dün yayınlanan haber, Arakanlı Müslümanların karşı karşıya kaldıkları sorunun ne denli derin ve denli çözümsüzlüğe doğru itildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Cenevre’de BM, Avrupa Birliği ve Kuveyt’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen üst düzey konferans sonrasında Bangladeş’e sığınan Arakanlı müslümanlara 340 milyon dolarlık yardım kararı alındı. Ancak, BM’nin benzer hadiselerdeki tecrübelerinden hareketle söylemek gerekirse alınan bu karar, söz konusu meblağın toplandığı anlamı taşımıyor. Zaten BM insani yardım bölümü müdürü Mark Lowcock da birkaç ülkenin ‘keş’ yardımına rağmen, bu hususu açıkça dile getirerek bir anlamda kaygısını ortaya koyuyor.

Arakan eyaletinden sınırı geçerek Bangladeş’e sığınan ve sayısı 900 yüz bin olarak verilen bu kitlenin -ve de bu insanlara ‘kucak açtığı belirtilen 300 bin Bangladeşlinin- Şubat ayına kadarki temel insani ihtiyaçlarına gidermeye yönelik olarak talep ettiği 434 milyon dolardan düşük olması da pek o kadar önemli değil. Aksine burada üzerinde durulması gereken husus, bir başarı olarak ilân edilen bu gelişmenin, hem bizzat BM hem de medya aracılığıyla Myanmar’ın Arakan eyaletindeki Müslüman nüfusun eritilmesine imza atmak anlamı taşıdığıdır.

Toplanacağı ‘müjdesi’ verilen bu meblağ ile Bangladeş’ın Myanmar ile sınır bölgesinde ayakta kalmaya çalışan yüzbinlerce -hatta daha önceki sığınmacılar da dikkate alınacak olursa milyonu aştığı tahmin etmek zor değil- Arakanlı Müslümana bir umut bahşedilmiş olabilir. Bahsi geçen yardım meblağının tamamı toplanabilse bile, sadece ve sadece Şubat ayına kadarki temel giderleri karşımaya matuf bir sınırlılığa sahip olacak.

Bu nedenle, hiç şüphe yok ki, BM mültecilerden sorumlu biriminde çalışan iyi niyetli bireyler, şimdiden Şubat sonrasını kara kara düşünmeye başlamışlardır bile. Çünkü Lowcock, bunun ipucunu da dün yaptığı basın açıklamasında gündeme getirdi. Yani anlaşılacağı üzere BM’de işler tahmin edilebileceği üzere ‘yolunda’ gidiyor...

Ancak BM gibi küresel bir kuruluşun, diğer benzer kuruluşları da yanına alarak, Arakanlı Müslümanların ana vatanlarına dönmeleri konusunda çalışmalar yapması gayet doğal ve beklenen bir durum olsa gerek. Arakan’da 25 Ağustos ve sonrasında yaşanan gelişmeden bu yana geçen zaman zarfında, BM gibi uluslararası kurumların veya küresel güç olduğu iddiasındaki ülkelerin veya siyasi blokların Myanmar hükümeti nezdinde ne gibi adımlar attıklarıysa bilinmemektedir. Bu durum, açıkçası Arakan Müslümanlarının Myanmar hükümeti, ordusu ve radikalleş/tiril/miş Budist halkdan gördüğü zulüm ve baskıyla görünür bir benzerliği olmamakla birlikte, nihai noktada Arakanlıların içinde bulunduğu durumu manipüle etmeye, siyasi ve toplumsal varlıklarını parçalamaya yönelik bir teşebbüsün izleri olarak değerlendirilme ihtimalini içinde taşımaktadır.

Sorun şu... Arakanlı Müslümanlar ne bu yıl, ne 2015 Mayıs ayı, ne 2012 Haziran ayında ilk kez şiddet ve kimi gözlemcilerin ifadesiyle etnik soykırıma maruz kaldı. Geçmişte 1980’li ve 1990’lı yılların ikinci yarıları da benzer süreçlere konu olmuştu. Öyle ki, birkaç ay önceki gelişme dışarda tutularak ifade etmek gerekirse 1980’lerde yine yüzbinlerle ifade edilen zorunlu göç bir gerçeği açık seçik ortaya koymaktadır. O da, Myanmar devletinin elli yıla varan askeri cunta rejimleri döneminde, 2010’dan sonra ise ‘demokratikleştirilmiş’ Myanmar hükümetleri eliyle Arakanlı Müslümanlara yönelik yok edici teşebbüslerde neredeyse ‘normalleştirilen’ bir süreklilik olduğudur.

Arakan eyaletinde uzunca zamandır bir buçuk milyon civarında olduğu belirtilen Müslüman nüfusun şu an ne kadar olduğu meselesi, sadece istatistiki bir veri olarak önem taşımıyor. Bundan daha da önemlisi, Arakanlıların vatan bildikleri topraklara bir daha dönüp dönemeyecekleri ve bir millet olarak var olup olamayacakları meselesidir bugün konuşulması gereken.

Sorunun diğer bir can alıcı yanı ise, tüm bu olan biten zorunlu göçler ve mültecilik koşulları karşısında Arakanlı Müslümanları temsil kabiliyetinde bir siyasi hareketin varlık ortaya koyamamış olmasıdır. Malaya Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Jatswan Singh’in de ileri sürdüğü üzere, Myanmar devleti ve aşırı milliyetçi Budist toplum elinden çokça çekmiş olan Arakanlı Müslümanlar normal bir ülke vatandaşının hak edebileceği ve normal bir ülkenin vatandaşlarından esirgemeyeceği hakların tümü gibi eğitim hakkından da mahrumdur. Bu mahrumiyet, medyacıların sıklıkla ‘expose’ ettikleri yarı aç ve sefil vaziyetteki kadınlı erkekli, yaşlı çocuk Arakanlıların bu duruşlarının gizli-açık ortaya koyduğu ‘cehalet’ kapanına kısılmış olmaları durumudur.

Ancak burada şunu da hatırlatmakta fayda var. Belki de 1980’li yıllar öncesinden başlatılabilecek bir süreç boyunca sürekli vatan topraklarından çıkartılan veya kaçmak zorunda bırakılan bu kitlenin Bangladeş’ten Suudi Arabistan’a, İngiltere’den Amerika’ya, Malezya’dan Avustralya’ya kadar çok farklı bölge ve ülkede var olan diasporasının da yaşanan gelişmeler karşısında sessizliğe gömüldüğü meselesidir. Bununla, diasporadaki Arakanlıların hiçbir şey yapmadıklarını söylemek istemiyorum.

Bizatihi tanık olduğum üzere, elbette küçük gruplar, komüniteler halinde gittikleri ülkede var olmaya çalışırken, aralarından aklı eren, eğitimli, dirayetli bireylerin içlerinden çıktıkları topluma liderlik yapma vasıfları taşıdıkları ve bunu pratiğe geçiriyorlar. Bunun manipülasyonlara kapı aralayan yönleri olduğu gibi, çözümü geniş bir toplum veya millet olarak birlikte hareket edebilmede görememe gibi bir basiretsizliğe de düçar olduklarını göz ardı etmemek gerekiyor.

Arakan Müslümanları konusu 2. Dünya Savaşı sonrasında Güney ve Güneydoğu Asya topraklarında ulus devlet kuruluşları sürecinde yaşanan sorunlardan asla bağımsız değildir. Bu nedenle, Arakan sorununu hemen bugün ortaya çıkmış bir insanlık dramı yerine, kökeni geçmişe dayanan vatan, kimlik ve aidiyet üzerinden ele almak ve değerlendirmek gerekir.


28 Eylül 2017 Perşembe

Arakan’a doğru sorular sormak (III) / Asking Right Questions to the Rohingnya (III)

Mehmet Özay                                                                                                                          28.09.2017

Myanmar’ın Arakan Eyaleti’nde 25 Ağustos’da başlayan şiddet olaylarının ardından bir kez daha büyük bir göç hadisesi yaşanıyor. Şu ana kadar beş yüz bin civarında Arakanlı (Rohingya) Müslüman, başta Naf Nehri’ni aşmak suretiyle Bangladeş sınırının öte yakasına geçti. 1997 yılında yaşanan göç hadiselerinin ardından dönem dönem yaşanan şiddet olayları sonrasında yine benzer bir durum yaşanıyor.

Bu süreçlerde ‘imkânını’ bulan grupların takalarla okyanusa açılarak hedeflerinin özellikle Malezya olduğu biliniyor. Bir ayı aşkın bir süredir devam eden göç hadisesinin ardından beklenen haber bugün manşetlere düştü. Aslında ortada şaşılacak bir durumun olmadığı, bir kez daha bu haberle kanıtlanmış oldu. Bölgenin önde gelen yayın organları Myanmar’dan başlayarak, en azından şu ana kadar ki göstergeler ışığında Malezya ve hatta Endonezya’nın Sumatra Adası’na kadar uzanan bir insan trafiği olgusunu yine gündeme taşıyorlar.

Arakanlı Müslümanların sorununun başta siyasal tanınırlık olmak üzere çok boyutlu nitelik taşıdığı ortada. Bununla birlikte, Arakanlıların ‘vatan’ topraklarında karşı karşıya kaldıkları her şiddetin ardından, halkının çoğunluğu Müslüman olan bazı komşu ülkeler dahil olmak üzere ayak basabilecekleri güvenli bir toprak arayışını sürekli sürdürdüler. Ve bunu, ulaşım imkanları, maddi kazanç, eğitim gibi yoksunluklarına rağmen, içinde bulundukları açmazların zorlamasıyla önlerine çıkan her imkânı kurtuluş vesilesi sayarak ya da buna kendilerini inandırarak yaptılar.

Zorunlu göçe tabi tutulan bu halka, ne yanı başlarındaki Bangladeş, ne de uzak/yakın komşu diğer ülkelerin ilk elden ve gönülden el uzatma çabası içerisinde olduklarına tanık olunduğu söylemek mümkün. Aksine, yine bugüne kadar tanık olunduğu üzere, ya günün getirdiği uluslararası baskıların zorlamasıyla ya da iç politikada ‘zulme uğramış bir Müslüman kitleye yardımın’ sağlayacağı popülaritenin getirisi bağlamında pragmatik çıkışlardan başka bir yaklaşım görülmüyor. Bu halk, ya takalarla yaptıkları zorlu deniz yolculuğunun ardından çıkabildikleri kara parçası üzerinde zoraki konuk edilme veya 2015 yılı Mayıs ayında olduğu gibi, bizzat ilgili ülke sahil güvenliklerince okyanusa geri gönderilme kaderini yaşadılar.

İlk durumda yani zoraki kabul edilmenin şartlarını ASEAN kurallarıyla, ilgili ülkenin Birleşmiş Milletler’in mültecilerle ilgili yasalarını kabul edip etmedikleri çerçevesindeki yaklaşımları belirleyici oldu bugüne kadar. Ancak bu durum, uzun vadeli sığınacak güvenli bir yer arayan bu kitle için anlık bir çözümden öte bir anlam taşımıyor. Öyle ki, tıpkı Myanmar merkezi yönetiminin vatandaşlık vermemesi nedeniyle kendi anavatanlarında varlık ile yokluk arasında, bir başka deyişle aidiyet krizini hem mekân hem uzam noktasında yaşayan bu halk, karaya çıktıkları andan itibaren yine benzer bir varoluş sorunuyla yüz yüze kalıyorlar.

İlgili ülke yetkilileri ve uluslararası kurumlar, bu insanların nasıl olup da onca yoksulluk ve yoksunluk içerisinde derme çatma teknelere binebildiği, büyük tehlikeleri göze alabildiğini sorgulama cesaretini gösteremiyor. Oysa bu insanları, daha şiddete maruz kaldıkları topraklardan başlayarak, zorunlu mülteci konumuna düşdükleri yanı başındaki ülkeden giderek daha fazla sömürü aracı kılınmalarına neden olan ‘hedef ülke/ler’de, adına insan kaçakçıları denilen bir mafia organizasyonu karşılıyor. Sanki bilerek bu mafia organizasyonunu bizzat görünmez kılan hayaletimsi bir varlıkmışcasına tanımlamaya çalışan da yine ilgili ülke yetkilileri ve uluslararası kurumlar oluyor.

Oysa güvenliği öncellediklerini her daim ilân eden, ellerinde ordu, polis, göçmen bürosu gibi güvenlik birimlerine sahip ülkeler bu tür gelişmelerin önünü alma konusunda sağlıklı bir politika geliştir/e/miyorlar.

Bölge ülkelerinin, örneğin sahil güvenlik gibi birimlerinin yeterli olmayışı, alt yapı imkânlarının kısıtlılığı gibi mazeretlerin zaman zaman gündeme taşınması ise durumun felâketini ortaya koyan bir başka gösterge. Bugüne kadar takalarla güneye seyreden Arakanlıların hedefinde Malezya olduğu herkesin malumu. Zaten bunu Malezya’lı makamlar da dile getirmişti. Son yaşayan gelişme üzerine küresel tepkiler Malezya makamlarını ‘olası göç dalgası için önlem almaya’ itmiş ve Malezya’nın bu insanlar için ‘geçiş noktası’ olabileceğini açıklamışlardı.

Arakanlıların hedefinde Malezya var demişken… Bununla ilgili olduğu düşünülebilecek bir örnek vermekte fayda var. 2015 yılı Mayıs ayında Endonezya’nın batısında Açeli balıkçıların yardımlarıyla karaya çıkabilen yaklaşık bin kişilik Arakanlı, Endonezya merkezi hükümeti tarafından Açe’deki üç farklı kampta bir yıl boyunca yerleştirilmelerine izin verildi. Ancak daha bir yıl dolmadan kamptakilerin yaklaşık dörtte üçünün ‘kaçtığı’ belirlenirken, diğer geri kalanları da yıl sonuna doğru ABD’nin Medan’daki konsolosluğunda mülâkata alındıktan sonra bu ülkeye götürüldükleri yönünde haberler gündeme geldi. Kamplardan sorumlu kişilerin ifadeleri kadar, bazı yayın organlarında da çıkan bu haberlerin doğruluğu herhalde öncelikle birinci elden konuyla ilgili yetkilileri sarsmalı. Çünkü kampların öyle gelişigüzel yerlerde seçilmediği, kamplarda kalanların kendi başlarına bırakılmadığı zaten ortada(ydı).

Öte yandan, bu ayın ortalarında, Malezya’nın Borneo Adası’ndaki Saravak Eyaleti başbakanı, Arakanlı Müslümanların geçici olarak eyalete yerleştirilebilecekleri yönünde çıkan bazı haberler üzerine yaptığı açıklamada, ‘Eyalet’te etnik güvenliği tehdit edeceği’ gerekçesiyle böylesi bir olasılığın mümkün olmadığını söylemişti. Ancak Malezya’nın bu ‘kararlı duruşuna’ rağmen, nasıl olup da ülkede on binlerce Arakanlının barınabildiği sorusunu sormak gerekiyor. Sahil güvenliği yetersiz kabul edilerek sınır geçişlerindeki ‘kolaylıktan’ istifade eden Arakanlıları, oldukça modernize olmuş intibaı veren güvenlik birimlerinin nasıl tespit edemediği de herhalde cevaplanabilir bir soru olmalı.

Ancak Malezya makamları, aralarında Arakanlı Müslümanların da olduğu ülkedeki kaçak göçmenlerle ilgili kapsamlı bir çalışma yap/a/mazken, ülkede faaliyet gösteren BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nce Ağustos ayında yapılan açıklamada ‘mülteci datasına’ sahip olduklarını gündeme getiriyordu. Bu açıklama, haliyle hükümet yetkilileri ile BMMYK Richard Towle arasında bir gerginliğe de neden oldu. Komiserliğin kayıtlarında mülteci ve sığınmacı olarak toplam 150.000 kişi bulunurken, Towle, hükümetin kendilerine iki yıl önce BM’nin bu tür çalışmasında yer almayacaklarını hatırlatması ise işi daha ilginç kılıyordu.

Tabii işin Bengal Körfezi ve Malaka Boğazı boyutu öne çıkarken, insan tacirlerinin başka bir rotası da Bangladeş’in batısından Hindistan’a ve oradan da Batı Asya topraklarına doğru uzanıyor. Peki Arakanlılar bu tehlikeli ve meşakkatli yolculuklara çıkabilecek maddi imkânı nereden bulabiliyor. İyi niyetli düşünceyle hareket ederek, bu halkın zaten daha önce örneğin Malezya’ya gelip yerleşmiş yapılabilecek en zor ve tehlikeli işlerden kazanılan paraların insan tacirlerine aktarılması ilk sırada bulunuyor. Ardından ise belki de günümüzün köle ticareti olarak da adlandırılabilecek bir yapı karşımıza çıkıyor ki, bunun üzerinde durup biraz daha düşünüp gerekiyor.


24 Eylül 2017 Pazar

Arakan’a doğru sorular sormak (II) Asking Right Questions to the Rohingnya (Arakan) (II)

Mehmet Özay                                                                                                                          25.09.2017

Batı ve Doğu Bengalde yaşayan halkla benzerliklerine dikkat çekilmekle birlikte, Bangladeş hükümetinin Rohingnya (Arakan) Müslümanlarına empati beslediği söylenemez. Kaldı ki,  Bangladeş halen 1971 bağımsızlığı sürecindeki gelişmelerle tıkanmış iç politikası, yanı başında bu bağımsızlığı bizzat Bangladeş siyasi liderlerine sunan Hindistan’ın ülkenin dış politikasında bile belirleyici olabileceğini tahmin etmek güç değil.

Son dönemde, 1971 yılındaki bağımsızlık sürecindeki gelişmelerin gündeme taşınmasıyla Bangladeş siyasetinde yaşanan sorunlar nedeniyle ve toplumsal kutuplaşmanın had safhaya vardığı bir ortamda ülke politikacılarını içe kapanmaya zorluyor. Bu bağlamda, özellikle toplumun bir bölümüne yönelik baskıcı politikaların doğurduğu korku ortamı Bangladeş kamuoyunu, yanı başındaki komşuda yaşanan insanlık dramını meşru siyasal mekanizmaları kullanarak kendi hükümetini hareket geçirtebilmesine de olanak tanımıyor.

Yoksulluğun en belirgin toplumsal sorunlardan biri olduğu ve kamuoyunun azımsanmayacak bir bölümünde önemli sosyal politikaların hayata geçirilmesi beklentisinin olduğu bir dönemde, yanı başındaki komşudan göç eden kitleye Bangladeş devletinin herhangi kapsamlı ve hedef içerikli yardımından söz edilemiyor.

Bu durumda, göç eden kitlelerin yaşadığı bölgedeki Bangladeş halkının yerel bazda sivil toplum kuruluşları marifetiyle -ki bir bölümü uluslararası kuruluşlarla işbirliğiyle ancak bunu yapabiliyor- Arakanlılara yönelik ilgisi ve yardımı söz konusu olsa da, bunun adı üstünde yerel kaldığı ve sorunun üstesinden gelecek boyutta olmadığı da ortada.

Bir an için, Bangladeş hükümetinin yüzbinlerce Arakanlı Müslümanın ağrısını dindirecek bir takım çözümler gündeme getirme çabasında olduğunu düşünsek bile, bunun kendi ülke vatandaşları arasındaki geniş yoksul kitleler nezdinde nasıl bir karşılık bulacağı ve bunun ulusal politikada seçim süreçlerine nasıl yansıyacağı da siyasi elitin dikkate aldığı bir husus olsa gerek. İç sorunlarını çözmekten uzak, aksine siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın alabildiğine arttığı bir Bangladeş siyaseti ve toplumsal yapısı içerisinde, Bangladeş hükümetinin Arakanlı Müslümanlar sorununu Myanmar yönetimiyle siyasi görüşmelerle çözüme kavuşturma gibi bir çabasına da imkân ve ihtimal vermiyor.

Bu noktada, Arakan Müslümanlarının durumu ‘etnik temizlikle’ anılsa da, Bangladeş hükümetinin izlediği politika Myanmar ‘içişlerine’ karışmama ‘ilkesi’ çerçevesinde seyrediyor. Bu anlamda Bangladeş ASEAN üyesi olmasa da, tıpkı ASEAN sözleşmesindeki meşhur madde, “üye ülkeler bir diğerinin içişlerine karışamaz” kuralına tabi olduğunu bu politika/sızlığı ile ortaya koyuyor.

Arakan’da olup bitenler karşısında anlamlı bir duruş ve eylem sergilemek yerine, benzetmelerle veya işi ‘ümitlere’ bağlayarak süreci götürmeye çalışmak mümkün değil. Örneğin ‘Arakanlılar bir başka Filistin’ demekle, belki uğranılan ‘zulm’ün neye tekabül ettiği ortaya konmak isteniyor olabilir. Filistin’de en azından bir yüzyıla yaklaşan süreçte olup bitenler sonrasında bugün Filistin halkının maruz kaldığı durumun hiç de iyiye gittiği söylenemeyeceğine göre, bu benzetme ile belki de Myanmar’ın batısındaki Arakan Eyaleti’nde istenmeyen yönüne atıfta bulunuluyor olabilir.

Ve açıkçası bu yaklaşımın Arakan için doğrulanabilecek bir duruma işaret ettiği söylenebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, adına İslam dünyası denilen bütünün Filistin için ne yaptığı ve bu yaptıkları (!) sayesindedir ki, Filistin bugünkü haldeyse, o zaman Arakan’a yapılan göndermelerin aslında Arakan’ın sorununu çözmek yerine, çözümsüzlükle birlikte anılması anlamı taşıdığı ortaya çıkıyor.

Öncelikle Arakan’a insiyaki tepkiler vermek durumu geçiştirmek anlamı taşıyor. Ancak yapılması gereken olan biteni doğru ve yerli yerinde anlama çabası olmalı. Bunun için de, önce empatiyle başlayan ve araştırma hevesiyle devam eden, sorgulamayı ve görmeyi, gözlemlemeyi içeren uzun ve zorlu bir çaba ortaya konmalı. Bu noktada, tarihi referasların işe yararlılığından hareketle, bu toplumu hem kendi asli vatanlarında hem diasporada neye toplumsal, siyasal, kültürel ve dini bağlamlarda neye tekabül ettiğini ortaya koymak icab ediyor.

Diyelim ki, son beş yılda yaşanan dramlara rağmen, Myanmar hükümetinin etnik temizlik girişimleri karşısında Arakanlı Müslümanları siyaseten temsil edebilecek bir yapının olup olmadığı sorusuna bugüne kadar tumturaklı bir cevap verilebilmiş değil. Malaya Üniversitesi’nde Myanmar uzmanı olarak tanınan bir hocayla görüşmemde, “Arakanlı Müslümanların cahilliğine” vurgusu dikkat çekiciydi. Bu ‘cahillik’ tabii ki bir aşağılama içeren bir kullanım değil, aksine Arakan toplumunun on yıllar boyunca maruz kaldıkları zulüm ve baskılarla ellerinden alınan veya kendilerinden esirgenen eğitim, iş, serbest dolaşım, doğum hakkı gibi çok temel haklarından mağduriyetinin bir rolü var. Ve tüm bu unsurların bu toplumun ellerinden alınan ‘vatandaşlık hakkı’ ile doğrudan ilintili olduğu aşikâr.

Ancak bugün, girişte dikkat çektiğimiz üzere, Bangladeş başta olmak üzere, Malezya, Tayland ve Arap coğrafyasının farklı ülkelerinin yanı sıra, Avrupa ve ABD’de yaşadığını bildiğimiz diasporanın temsil imkanı niçin yoktur sorusuna bugüne kadar sağlıklı cevap alınamamıştır. 2012 yılındaki gelişmenin akabinde o dönem İslam ülkelerini temsil ettiği iddia edilen kurumun girişimiyle ABD’de Arakanlı bir profesörün lider olarak belirlendiği ilân edilse de, ne bu profesörden ne de o günlerde ilân edilen hedeflerin hayata geçirilmesi konusunda bir sonuç alınamadığı, yaşanan sorunun bugün geldiği boyuttan ortada. Yukarıda zikredilen hocanın ‘cahillik’ vurgusu, sorunun Arakanlı Müslümanlar kadar, onlara kucak açması gereken İslam coğrafyasının da bu konuda ne denli ‘etkin’ ve ‘etkili’ bir çaba gösterdiğini de ortaya koyuyor olmalı.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2017/09/24/arakana-dogru-sorular-sormak-ii-asking-right-questions-to-the-rohingnya-arakan-ii/