Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2025 Pazar

Çin’de 4. Plenum ve yeni tüketimcilik politikası / The 4th Plenum and the new consumerism policy in China

Mehmet Özay                                                                                                                             01.11.2025

Çin’deki gelişmeleri takip edenler tarafından merakla beklenen ve ülkenin önümüzdeki dönemdeki kalkınma süreçlerine dair önemli kararların alındığı, 4. Plenum 20-23 Ekim günlerinde Pekin’de gerçekleştirildi.

20. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 4. Plenum’da, 2026-2030 kalkınma sürecine dair önemli ekonomi-politik kararlan alındı.

Çin’de onbeşinci, beş yıllık kalkınma plânı anlamına da gelen toplantı, ülkenin yakın vade geleceğini doğrudan ilgilendiren toplantı, Çin yönetiminin siyasal ve ekonomik güvenini pekiştiren yaklaşımlara konu olmasıyla dikkat çekiyor.

20. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 4. Plenum’u 20-23 Ekim günlerinde, Pekin’de gerçekleştiril.

Önceliklerin, ekonomik kalkınmada devamlılık üzerine kurgulandığını ortaya koyan veriler, aynı zamanda siyasal ideolojik yapılanmanın yani, Komünist Partisi’nin yapılanmasının da bir anlamda, istikrarlı devamlılığı açısından önem arz ediyor.

Geçtiğimiz Temmuz ayındaki Polütbüro toplantısının devamı olarak da anlaşılmaya elverecek veriler içeren 4. Plenum, kalkınma ilişkisi ile sınırlı olmayan aksine bir yandan, bilimsel ve öte yandan, yeni tüketim yapılaşmalarını belirlemedeki rolü ile dikkat çekiyor.

Bilim, teknoloji ve ekonomi

4. Plenum, ekonomik kalkınma ve bilimsel araştırma ve geliştirme ilişkisini kayda değer ölçüde ortaya koymasıyla önem arz ediyor.

Bu durum, Çin’in ekonomik kalkınmasının ‘konvansiyonel’ olarak adlandırılabilecek dünkü yöneliminden farklı olarak, bugün kendine yeterlilik ve bunu sağlayacak öge olarak bilimsel ve teknoloji alana yatırım ve bilimsel gelişmeleri ülkenin tüm bölgelerinde yaygınlaştırma gibi bir hedefle ortaya çıkıyor.

Bölgesel ve küresel gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, ekonomi alanının öne çıkmasına rağmen, söz konusu ekonomik gelişmeleri tetikleyen, geliştiren ve evrilmesine neden olan bilimsel yapılaşmanın öneminin göz ardı edilmemesi gerekiyor.

4. Plenum, bilim ve teknolojiye vurgusuyla kanımca, önümüzdeki dönemde Çin ekonomik kalkınmasının yöneliminde yenilikçi bir olguyu ortaya koymuş gözüküyor.

Kendine yeterlilik

Çin’in kapılarını dünyaya açtığı 1970’lerin ortalarından itibaren, Batı’da Çin’in siyasal değişime maruz kalacağı konusundaki beklentinin -en azından- bugüne kadar gerçekleşmemiş olmasını, Çin’in sadece ekonomik yatırımlarına ve bunun temellerini oluşturan, ucuz iş gücü, hammadde kaynakları varlığı ve erişimi ile iç ve dış sermaye yayılımına bağlamak, hiç kuşku yok ki, gelişmeleri yanlış yorumlamak anlamına gelecektir.

Bu bağlamda, Çin’in ekonomik gelişmesini ortaya koyan yukarıda zikredilen ögelerin dışında, adına bilimsel faaliyetler denilen ve bu çerçevede, çokça araştırma ve geliştirme süreçlerine verdiği önem ve bunu sürdürülebilir bir şekilde ortaya koymasıyla doğrudan bağlantılıdır.

Geçen hafta yapılan 4. Plenum sonunda ortaya konulan 12 maddelik, bir anlamda sonuç bildirgesinde, bu husus belirleyici faktör olarak yer aldı.

Bilimsel faaliyetlerin, “modern endüstri sisteminin oluşturulmasında” ve bu sürecin, Çin’in kalkınmasındaki başat alanı teşkil eden imâlat sanayiinin, “kendine yeterliliği”ndeki devamlılığın farkında olunuşu, önümüzdeki beş yıllık kalkınma süreçlerinde aynı yöntemin devam ettirileceği anlamına geliyor.

Burada bir kez daha hatırlatmakta yarar var ki, Çin’in kalkınma hamlesinde, Batı karşısında öne geçmesi veya ciddi bir rakip haline gelmesinde, “kendine yeterlilik” olgusu vurgulanmaya değer bir husustur.  

Merkeziyetçi kalkınma

Bu husus, geçtiğimiz Temmuz ayında Politbüro toplantısında, yaşadığımız dönemin en önemli bilimsel ve teknolojik gelişmesi olarak dikkat çeken “yapay zekâ” ve ilintili bilimsel ve teknolojik yapıların belirli alanlarla sınırlandırılmak yerine, sürecin ekonomi boyutuna vurguyla çok daha dinamik bir şekilde gündeme geldiği görülüyor.

Bu çerçevede, söz konusu bu gelişmelerin, Çin’in tüm eyaletlerinde aynı önem ve hızda ortaya konulması hususundaki önemin, komünist partisinin bir ‘emri’ olarak yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Bu gelişme, Komünist Partisi’nin merkeziyetçi rolünün devamı ve hatta, genişlemesi anlamında, siyasal bir önem taşıdığını da söylemek gerekir.

Burada, gizli açık vurgunun “her eyalet” olduğu görülüyor...

Öyle ki, bu durum, ilgili çevrelerce dile getirildiği üzere, “birleşik bir ulusal piyasanın oluşumu” anlamına geliyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin “topyekün kalkınma” sürecine odaklanmış gözüküyor.

Küresel belirsizlik – iç piyasa

Söz konusu bu güncellenen ve geliştirilmesi konusunda, ciddi bir iradenin sergilendiği kalkınmacı yapılanmanın, son dönemde küresel ticaret ve yatırım süreçlerinde yaşanan gelişmelerle ilgili bir yanı olmadığı söylenemez.

Bu çerçevede, yukarıdaki yapılaşma sürecine ilâve ve hatta destek olarak, Çin yönetimi, bugüne kadar iç piyasa veya tüketim politikasında uygulamış olduğu “tedarik odaklı talep” yöntem yerine,  bir anlamda kapitalist sistemi ‘taklit’ olarak da değerlendirilebilecek olan “talep odaklı tedarik” yönetime geçiyor.

Bununla birlikte, Çin resmi kanallarının açıklamalarında, bu yeniden yapılaşması, kapitalist toplumdaki “tükekimcilik” süreciyle bağlantılandırmama adına gayet önemli bir çaba sarf edildiği de gözlemleniyor.

Ve bu yeni süreç, “yenilikçilik”le bağlantılandırılarak bir anlamda, devlet-halk arasında bağın farklı bir şekilde kuruluşu olarak sunuluyor.

“Güçlü iç piyasa” teşkiline yönelik yeni politikanın, Komünist Partisi kurmaylarının düşünceleri ötesinde yapılaşmalara konu olabileceğini söylemek mümkün.

Bu çerçevede, yukarıda dikkat çekilen hususu, Çin’in siyasal ideolojisinin belirleyiciliği ve ekonomik gelişmeleri, bu ideoloji çerçevesinde yapılandırma konusunda bilinçli bir olgu olarak görmek gerekir.

Ve bu çerçevede ortaya konulan kavramsallaştırmaları ekonomi alanındaki terminolojinin geliştirilmesine katkı kadar, bir tür ‘dil oyunu’ olarak da yorumlamak mümkün!

Bu, küresel ticaret süreçlerinde yaşanan belirsizlik, durağanlık gibi süreçlerin öngörülemezliğe yol açması üzerine ekonomik üretim ve tüketim akışkanlığının, iç piyasaya odaklanılması vasıtasıyla, yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.

Çin’de, temelde iki farklı eğilimin biraradalığı anlamına gelen siyasal sistemde komunizm, ekonomik sistemde temeller itibarıyla, Batı liberalizmiyle karşılaştırılması mümkün olmamakla birlikte, liberal ekonomik sistemin değer ve yönergelerini bir anlamda, pragmatik bir bağlamda ve de kendine özgü siyasal sistemi içine sindirerek ve adapte ederek geliştiren bir ülkeyle karşı karşıya olduğumuza kuşku bulunmuyor.

Söz konusu bu gelişmede, bugüne kadar toplumsal yapı içerisinden ekonomi başta olmak üzere ve buna eklemlenebilecek siyasal tepkiselliklerin ortaya çıkmamış olması, Çin’in oluşturduğu ekonomi- politikanın başarısı olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bu hususu, son gelişmeler ışığında değerlendirmek gerektiğinde, Çin’in ekonomik kalkınmasının geniş Çin toplumunda, refah kavramı ve olgusunun pratikte karşılık bulması sayesinde, Çin Komünist Partisi içerisinde çeşitli düzeylerde yaşanan yolsuzluk vakalarının halk katmanlarında, toplumsal hareketler şeklinde tepkilere yol açmamasında temel bir neden olarak görmek mümkün.

Bu hususu pratik olarak, örneğin, geçen hafta yapılan 4. Plenum’a un Çin Komünist Partisi ve Çin Ordusu yönetim kadrolarından oluşan Merkez Komite’nin toplam, 205 üyesinden 168’in toplantılara iştirak etmesi ve geri kalanının, çeşitli yolsuzluklar nedeniyle soruşturmalara konu olmalarında görmek mümkün.

Çin komünist partisi genel komitesinin ülkenin ekonomi-politik gelişim süreçlerine dair aldığı kararları, son dönemde yaşanan küresel gelişmelerden bağımsız ele almak mümkün değil.

Bu çerçevede, 20-23 Ekim günlerinde Pekin’de gerçekleştirilen 4. Plenum’da alınan kararları, bir iç ekonomi-politik gelişme olarak okumak kadar, bunu küresel belirsizlikler dönemine verilen bir karşılık olarak görmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-4-plenum-ve-yeni-tuketimcilik-politikasi-the-4th-plenum-and-the-new-consumerism-policy-in-china/

20 Eylül 2025 Cumartesi

Çin’in askeri gücü ve hedefleri / The military might of China and its targets

Mehmet Özay                                                                                                                             20.09.2025

Çin’de. 80. yıl kutlamalarının yankıları üzerinde durmaya devam ediyorum...

Pasifik Savaşı’nda, Çin kuvvetlerinin Japonları sınır dışı etmesi anısına, 3 Eylül’de Tianenman Meydanı’nda gerçekleştirilen 80 yıl kutlamalarında dikkat çeken, başkan Şi Chinping’in konuşmasında da yer alan ve görsel olarak küresel toplumunda tanık olduğu, çok boyutlu askeri araç gereçlerdi.

İlgili ülkelerce, 80. yıl kutlamalarının şatafatından ziyade, özellikle 3 Eylül’de sergilenen Çin askeri varlığına yönelik yaklaşımlar üzerinde konuşulmaya devam edecektir.

Bunun temel nedenlerinden biri, 3 Eylül günü Tianenman Meydanı’nda geçiş töreninde sergilenen askeri varlığa, bugüne kadar hem nicelik ve hem de nitelik olarak ilk defa karşılaşılıyor olmasıdır.

“Çoklu cephe”

Özellikle, meydanda yer alan, değişik boyutlardaki nükleer füzelere yapılan vurgu akıllara, Çin’in “çoklu cephe” hazırlığı yaptığını getiriyor.

Bunlar arasında, “kıtalararası balistik füzeler”e sahip olduğu anlaşılan Çin’in, bu ve benzeri uzun menzilli füzelerle hedefe aldığ ülke veya ülkeler olmalı...

Söylemler ve tepkiler ilk hedefin, ABD olduğunu gösteriyor. Bu birinci cephe..

Bir diğer cephe Tayvan...

Tayvan, elbette coğrafi konumu itibarıyla bir kıta ötesi bölge değil.

Aksine, Çin’in yanı başında yer alan Ada olmasına rağmen, Tayvan’a yönelik veya Tayvan’da olası bir bağımsızlık girişimi karşısında yanında olması yüksek bir ihtimal olarak gözüken ABD’nin varlığı bize, “kıtalararası balistik füzeler”den kastın Tayvan’dan ziyade, yine ana hedefin ABD olduğuna işaret ediyor.

Üçüncü cephe, Japonya diyebiliriz.

ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin olası bir gelişmeden pay almayan tabiri caizze yakayı sıyırabileceklerini düşünmek ise, Çin başkenti Pekin’den zaman zaman yapılan açıklamalar dikkate alındığında, mümkün gözükmüyor.

Bu durum, başta Japonya olmak üzere, ABD’nin bölgedeki irili ufaklı müttefiklerinin de Çin tarafından askeri anlamda hesap edilebilir bir anlamı bulunuyor...

Çin’in askeri varlığı

Japonya Savunma Bakanlığı’na bağlı düşünce kuruluşundan yetkililer yaptıkları açıklamalarda, 3 Eylül’de sergilenen askeri techizatın bir bölümünün ABD Savunma Bakanlığı raporlarında yer almadığına vurgu yaparken, Çin’in özellikle, nükleer başlıklı füzeler konusunda önemli bir aşama kaydettiğini açıklaması gayet dikkat çekicidir.

Bu ve benzeri açıklamalar, Çin’in küresel kamuoyu veya küresel güçlerin ve de kurumların gözlemi ve kontrolü dışında nükleer silahlanmaya, önemli bir pay ayırdığı ve gelişme kaydettiği anlaşılıyor.

Ve bu durum, bugün başta, ABD ve ABD’nin müttefikleri olmak üzere, tüm dünya tarafından bilinir konuma gelmiş durumda.

Öte yandan, geçen yazıda dile getirdiğim üzere, ABD devlet başkanı Donald Trump’ın, Çin’deki “gösteriyi” doğru bir şekilde anladığını ortaya koyan, “... Bize saldırmaya cesaret edemezler” sözünü bir kez daha ancak, yukarıda dikkat çekilen Japon uzmanın yaklaşımıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Ticaret savaşlarının arka plânı

Çin-ABD arasında yaşanan ve görünürde, “ticaret savaşları” şeklinde zuhur eden gelişmelerin arka plânında Çin’in her boyutuyla askeri teknolojik gelişiminin varlığı yadsınamaz.

Son on yılda, hızı giderek artan şekilde gündeme gelen “ticaret savaşları” söylemini ortaya çıkaran Çin’in ekonomik kalkınmasıdır.

Ve Çin’in, söz konusu bu kalkınma hamlesini, salt ekonomi alanıyla sınırlandırdığını düşünmek ise yanıltıcıdır.

Bunun böyle olmayacağı, işin doğası gereğiydi. Ve tüm dünya şu an tam da bununla yüzleşmektedir.

Çin ve ABD arasındaki rekabet ve gizli/açık ortaya konulan potansiyel savaş söyleminin dışında, Çin’in, özellikle son kırk yıla yayılan ekonomik kalkınmasının gelişim aşamalarının teorik ve pratik bağlamları dikkate alındığında aslında olan biteni, başta ABD olmak üzere Batı ekonomi-politiğini çerçeveleyen kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olarak kabul etmek gerekir.

Evet bu yaklaşımın, Çin gibi siyasal rejiminde ‘komünizmi’ öncelleyen ve bundan taviz vermediğini, en azından bugüne kadar ortaya koyan bir devletin, nasıl olup da bu duruma gelebilmiş olmasıdır.

Bu gelişmeyi bir anlamda, “Çin mucizesi” olarak adlandırmak mümkün.

Kapitalizmin açmazı

Nihayetinde, Çin’in tamamına yayılmamış da olsa ve de daha çok geleneksel ve tarihsel deniz ve kara yolları üzerindeki eyaletler ve şehirleri içine alan ekonomik kalkınma süreçlerinde, Çin halkının maddi anlamda ‘refah’la buluşmasını sağlayan ABD’nin açtığı, diğer Batılı ülkelerin ve Batı’ya endeksli Asya-Pasifik’deki Japonya, Güney Kore ve Singapur gibi ülkelerin desteklediği gelişmelerin bir ürünüdür.

Batı ekonomi-politiğinin doğurduğu bir durumla karşı karşıyayız.

Ve ortaya çıkan bu durum, Çin’in tarihi referanslarından bağımsız olmaması dolayısıyla bugün Batı’ya ve Batı’nın temsilcisi konumundaki ABD ile içerisinde sıcak çatışmayı da barındıran bir rekabet ortamında hızla yer alıyor.

3 Eylül’de Çin’de gerçekleştirilen 80. yıl kutmalarından amaç, başkan Şi Chinping’in Çin’in nereden nereye geldiğini sadece, dostlara sergilemek ve paylaşmak değildi.

Bunun ötesinde, Çin bugüne kadar elde ettiği ekonomik başarına ilâve olarak ve de, bu gelişmenin askeri alana yansımasının verdiği güçle küresel sistemde söz sahibi olmak arzusunda.

Çin’in bunu kendinde bir hak olarak görmesinin, ABD’nin Çin’in kapısını çaldığı 1976’dan itibaren beklentilerinin dışında ve ötesinde bir duruma işaret ettiğine kuşku yok.

Yukarıda ifade ettiğim üzere Çin yönetimi, tarihi referansları güncelleyerek toplumuna sahip olduğu ‘onuru’ yeniden kazandırma peşinde.

Ancak, tarihsel boyutuyla düşünüldüğünde Çin’in bu siyasal ve de askeri yöneliminin doğru bir hedefte ilerleyip ilerlemediği sorgulanmaya değerdir. Bunu bir başka yazının konusu olarak burada zikrediyorum.

Bu çerçevede, Batı’da kafaların bir anlamda karışık olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır.

Çin, ekonomik ve askeri kalkınmasıyla yeni bir fenomen olarak kendini ortaya koyarken -ki, bunda başarılı olduğuna kuşku yok, Batı’dan farklılaşacak ve de Batı’yı karşısına alacak şekilde kendine yeni bir alan açma uğraşında.

Bu alanın paylaşılıp paylaşılmaması, küresel güçler arasında günün en önemli sorunu olarak ortada duruyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinin-askeri-gucu-ve-hedefleri-the-military-might-of-china-and-its-targets/

17 Eylül 2025 Çarşamba

Çin ve Batı karşısında “yükselen eksen” / China and “axis of upheaval” against the West

Mehmet Özay                                                                                                                             15.09.2025

Çin’de, 3 Eylül’de, Pasifik Savaşı’na atıfla gerçekleştirilen 80. Yıl kutlamalarının Batı’da nasıl karşılık bulduğunu, Trump’ın birkaç cümlesine atıfla dair önceki yazılarda kısaca değinmiştim.

Kutlamaların, 1989 yılı ‘acı anısını’ üzerinde taşıyan Tianenman Meydanı’nda gerçekleştirilmesi hiç kuşku yok ki, önemliydi. 

Bu önem, bir yandan, Çin toplumuna 1989 yılı gelişmesinin belki de, bir daha olmayacağını hatırlatırken, Batı için ise, dev askeri görkemiyle gösterilerin salt, ‘ulusal birlik ve güç’ algısının dışında anlamlar olduğuna işaret ediyordu.

Dostların birlikteliği

Söz konusu törene 20’yi aşkın ülkeden değişik düzeylerden katılım olurken, daha önceki bir yazıda dile getirdiğim üzere üzerinde sıklıkla durulan Rusya, Kuzey Kore ve Endonezya devlet başkanlarının törende, Çin devlet başkanı Şi Chinping ile aldıkları konum ve görünümdü.

Gözlemlediğim kadarıyla, Batı basını, Tianenman Meydanı’ndaki kutlamaları daha çok, ilgili ülkelerin ve özellikle de, yukarıda dikkat çekilen ve Şi Chinping tarafından ‘öncelik tanınan’ ülkelerle ilişkileriyle ele alındığı görülüyor.

Bu konuda, Batı basınına hak vermek gerekiyor...

Nihayetinde, Çin’in son dönemde ortaya koyduğu ikili ve uluslararası ilişkilerde yeni bir stratejik oluşumun yapılandırıldığı konusunda, neredeyse hiç kimsenin bir endişesi bulunmuyor.

Yükselen eksen

Time’de çıkan bir değerlendirme yazısı, bize 2024 yılında yayınlanan bir raporu hatırlatarak, Çin’in etrafında oluşan “yükselen eksen”in (axis of upheaval) varlığına işaret ediyor.

Ve 3 Eylül günü yapılan dev kutlamanın arka plânında, bu oluşumun güçlü bir şekilde varlığına vurgu yapıyor.

Gözlemlediğim kadarıyla -yanılıyor da olabilirim-, kimsenin Endonezya devlet başkanı Prabowo Subianto’nun Şi Chinping, Vladimir Putin ve Kim Yong-un’un yanında, aynı hiza ve görünümde yer almasına, pek de anlam vermedi.

Onun yerine, tıpkı Time‘daki yazıda olduğu üzere İran devlet başkanı Mesud Pezeşkiyan öne çıkartılıyor.

Batı için, ilk üç ülkenin yani Çin, Rusya, ve Kuzey Kore’nin yanına, İran’ın konmasının hiç kuşku yok ki, anlaşılır bir yanı bulunuyor.

Herhalde, başta biz olmak üzere, Batılı basın, Prabowo’nun orada niçin bulunduğunu daha doğrusu ona niçin o konumun verildiği biraz çalışmamız gerekiyor!

Tehdit ve karşı çıkış

Yukarıda dikkat çekilen ‘eksen’in niçin oluştuğu ve de hiç kuşku yok ki, güçlü bir şekilde gelişmekte olduğu konusu, Çin’in uluslararası arenada kendisini kaçınılmaz bir tehdit altında bulmasıyla açıklanabilir.

Şi Chinping oldukça, kısa ancak, içeriği gayet zengin konuşmasında sadece, 80 yıl önce Japonları nasıl Çin topraklarından çıkardıklarına değinmiyordu.

Gerçi, yine önceki yazılarıma referansla bu söylemin gayet kurmaca olduğu gayet aşikâr!

Zaten, kimse de ‘faşist Japonya’ söylemi üzerinde durmuyor... Kanımca, Şi Cpinping de mesajının Japonya ile ilgili bölümünü önemsememiştir.

Ancak, bu söylemden hareketle bugünkü gelişmelere yönelik vurgusu yabana atılır gibi değil...

Nihayetinde, Şi Chinpging’in hedefinde Batı ve özellikle de, Batı’yı uzunca bir süredir yöneten ve temsil eden ABD’den gelen ve içerisinde mücadele ve karşı çıkış içeren mesajlar olduğuna kuşku yok.

Barış-savaş dikotomisi

Şi Chinping’in konuşmasında sarf ettiği, “İnsanlık, bugün yeniden barış ve savaş, diyalog ve çatışma seçimi ile ... karşı karşıya” cümlesi Çin’in içinde bulunduğu durumu izah ederken, niçin ‘yeni bir eksenin veya var olan eksenin niçin yükselmekte olduğuna da açıklama getiriyor.

Bu gelişmeden sadece birkaç gün sonra, ABD başkanı Donald Trump, Şi Chinping’in hem sözlü ifadesi hem de yukarıda adı geçen ‘dünya liderlerinin’ sembolik varlığından hareketle niyeti açık seçik ortaya koymaktan çekinmedi.

Ve Trump, “bize karşı savaşamazlar... Böyle bir şeye teşebbüs ederlerse -karşısındaki mülakat yapan Scoot Jennings’e-, “emin ol ki, böylesi bir teşebbüs yapabilecekleri en kötü bir iş olur”  diyerek karşılık verdi.

Trump’ın, Şi Chinping’in konuşmasında, barış’a da yer veren mesajlar yerine, niçin ‘savaş’ üzerine konuşlandığı önemli.

Trump’ı ve onun siyaset yapma biçimini biraz yakından bilenler, Trump’ın bu seçimi bilinçli olarak yaptığını söyleyebilir...

Peki, ya Şi Cpinhing gerçekten de söyleminde yer verdiği, “savaş ve barış dikotomisi”nde önceliği barış yerine değil de savaş yerine vermemiş olabilir mi?

Kanımca, bu gayet önemli bir soru... 

Eksen’in Çin merkezi

Bugün ortada Çin-merkezli bir jeo-politik’le sınırlı olmayan işin içine jeo-askeri boyutunda girmekte olduğu bir sürece tanık oluyoruz.

Bu sürecin, 2022 yılına kadar yani, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline kadar ki boyutunda neredeyse on yıllık süreçte giderek yükselen bir şekilde karşımıza sürekli ‘Güney Çin Denizi’ ve ‘Tayvan Boğazı’ sorunu çıkıyordu.

Ve Batı’nın ve özellikle de, ABD’nin Asya-Pasifik ve ardından, Hint-Pasifik söylemine ulaşan boyutuyla, -bu iki olgu olgudan hareketle-, Çin karşıtı politikalarını sürekli olarak ve “AUKUS”, “Quad” yapılaştırmasıyla, kendi eksenini yeniden hazırlamakla meşguldü.

Rusya’nın önce Ukrayna ve ardından, Avrupa ve NATO’ya değin uzanan askeri çıkışının, bugüne kadar barışa evrilmemesinde hiç kuşku yok ki, Batı ve de özellikle, ABD karşıtlığıyla yapılanan yeni bir sürecin gelişmenin etkisi göz ardı edilemez.

Bu durum bize, aktörü sanki Rusya’ymış gibi gözüken ancak gerçekte ise, merkezinde Çin’in bulunduğu bir eksen oluşumunun varlığını gösteriyor.

Bu eksene, Batı’nın nasıl karşılık vereceği ise bir başka konu. Bununla birlikte, Batı’nın, bugün için güçlü bir blok olma niteliğini yitirmiş gibi gözüken yapısının bizi yanıltabileceğini söyleyebilirim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cin-ve-bati-karsisinda-yukselen-eksen-china-and-axis-of-upheaval-against-the-west/

10 Eylül 2025 Çarşamba

Çin ve askeri modernleşme / China and military modernization

Mehmet Özay                                                                                                                             09.10.2025

Çin’de geçen hafta yapılan ve Japonlara karşı kazanılan zaferin 80. Yıl kutlamalarını ele almaya devam ediyorum.

Çin devlet başkanı Şi Chinping’in anma günü dolayısıyla yaptığı konuşmada dile getirdiği ‘zafer’, Pasifik Savaşı döneminin sonlarında, Japon ordusunu kendi topraklarından çıkarmasıyla ilgiliydi.

Bu mücadelenin, 1931 yılında başlatığını ve yaklaşık 14 yıl sürdüğünü hatırlamakta fayda var.

Bu çerçevede, geçen haftaki yazıda dile getirdiğim üzere, bölgede olan biten 2. Dünya Savaşı olarak adlandırılabilecek bir savaş değildi. Bu savaşın adı ‘Pasifik Savaşı’ydı.

Çin devlet başkanı Şi Cinping’in konuşmasında “2. Dünya Savaşı” vurgusunu nasıl anlamak gerekir?

Bunu, gelişigüzel kullandığını söylemek herhalde, mümkün değil...

Vurgu

Çin Devlet başkanı Şi Cinping, uzun bir konuşma yapmadı... Sadece, yedi dakika konuştu...

Faşizm karşıtlığından adalete, Çin modernleşmesinden dünya barışına, tarihi yapanın insan olmasından tarihden hikmet çıkarmaya kadar farklı bağlamlara oturtulabilecek kavramlarla donanmış bir konuşmaydı.

Elbette, Şi Chinping’in konuşmasını dinleyenler ve ardından, yazılı metin olarak okuyanlar, herhangi bir ülkeye karşı, açık bir tehditi görmüyordu.

Sadece, bazı göndermelerle küresel güç oluşumuna, Çin’in bu oluşum içerisindeki yerine ve 80 yıl öncesi gibi benzeri gelişmeler olması halinde, ne türden tepkilerin olabileceğine dair bazı yaklaşımları anlamak mümkündü.

Çin’in benzeri bir ‘faşist saldırı’ veya olası bir ‘orman kanunlarıyla hareket edilmesi’ne, ne türden karşılık vereceğinin görünür mesajını ise askeri törende yer alan ve son askeri teknolojik unsurları olarak sunulan yapılardı.

‘Faşist saldırı’, Çin’in bağlı bulunduğu ideolojik temellerinden hareketle gündeme getirilir ve bu anlamda, ideolojik boyuta gönderme yaparken, ‘orman kanunları...’ söylemi ise, küresel sistemde belirsizliklere yol açan ve gelişigüzel eylemleri tanımlamaya yönelik bir ifade olduğuna kuşku yok.

Trump’dan tepki

Çin’de, geçen hafta gerçekleştirilen askeri gösteriye ABD başkanı Donald Trump’dan aktif tepkinin gelmesi gecikmedi.

Trump’ın, “oldukça etkileyici...” diyerek tasvir ettiği Tianenman Meydanı’ndaki gösterileri doğru okuduğunu düşünmek gerekiyor.

“Oldukça etkileyici” derken, Çin’in içinde nükleer de olmak üzere askeri kapasitesindengerçekten şaşırmış olailir mi?

Ya da, bu ifadesiyle gizli/açık Çin’in askeri varlığına yönelik bir istihza yapmış olabilir mi?  

Ancak, Trump’dan geldiğini düşündüğüm ikinci tepki, Savunma Sekreterliği (Bakanlığı) ile ilgili, daha kurumsal bir tepkiydi.

Trump, geçtiğimiz Cuma günü Savunma Sekreterliği’nin (Bakanlığı) adını Savaş Sekreterliği (Bakanlığı) olarak değiştirmesi, sıradan bir isim değişikliğine tekabül ediyor olabilir mi?

Sanmıyorum...  Bunun nedeni, karşımızda Trump’ın olması...

Trump’ın böylesi bir değişiklik için, bir süredir hazırlık yaptığı belirtiliyor.

Ancak, bu değişiklik ilânının Çin’deki kutlamaların hemen akabinde gündeme gelmesi, bir rastlantı olmamalı...

Trump gibi bir siyasi pragmatistin Çin’de ortaya çıkan ve sadece, Çin’le de sınırlı olmayan gelişmeleri doğru okuyarak, bir tür karşı hamlede bulunmasına şaşırmamak gerekir.

Trump-Hegseth ikilisinin bu isim değişikliğinden kastın, ABD’nin askeri gücünün caydırıcılığını dünya aleme sembolik olarak göstermek olduğu da Amerikan basınında yer alıyor...

Buna eklenmesi gereken bir diğer husus ise, Savaş Bakanlığı adının, tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda kullanıldığı şekline geri döndürülmesi...

Hegseth bundan böyle Savunma bakanı yerine, Savaş Bakanı olarak anılacak...

Tianenman Meydanı’nda tarihe yapılan atfın bir benzerini bu sefer Washington’da bakanlık isminin değişimiyle tanık olduğumuz ortada.

Yukarıda, Trump’ın ya da ABD’nin tepkisinin, “Çin’le sınırlı olmadığı”nı söylemekten kastım, kutlamalarda Çin’in yanındaki diğer ülkelerdi.

Bu noktada, kutlamalar Çin’de sadece, Çin ulusunu değil, son dönemde Çin’in yanında yer alan ve -en azından yakın gelecekte de yanında yer alacağı intibaını güçlü bir şekilde veren ülkelerle çevrili bir zafer kutlamasının gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Çin, geçen yirmi beş yıllık süre zarfında sadece, ekonomi alanında önemli bir mevkiye gelmekle kalmadığını, aynı zamanda askeri gücü bakımından da, -en azından- Şi Chinping’in söylemine bakarsak,  caydırıcılık yönü yüksek bir askeri yapılanma sergilediği ortadadır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin halkına, üst düzey konuklara ve dünya kamuoyuna konuşan ise Şi Chinping yerine, Çin ordusuydu...

Ordunun, dünden bugüne nereye geldiği, kutlamalarda açık seçik ortaya konuluyordu.

Dünyanın iki süper gücü konumundaki ABD ve Çin’in farklı gerekçelerle 80 yıl öncesine yaptıkları göndermeler, bugünün küresel sisteminin çatışmacı yönünün ikmali anlamına geliyor.

Askeri varlıkların caydırıcılık yönü olduğu söyleminden öte, bugün olan bitenler bize daha çok çatışmacı yöne doğru evrilen bir sürecin olduğunu gösteriyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cin-ve-askeri-modernlesme-china-and-military-modernization/

7 Eylül 2025 Pazar

Çin’de bir fotoğraf üzerine yorum... / A comment on a photo in China...

Mehmet Özay                                                                                                                             05.09.2025

Çin’in, Pasifik Savaşı sürecinde kendi topraklarında Japonya’ya karşı elde ettiği başarının 80. Yılı dolayısıyla gerçekleştirilen törenin yankıları sürüyor.

Tianjin’de gerçekleştirilen törenlerde, askeri gücü ön plâna çıkartılan Çin’in aynı zamanda davetliler listesi, ortada salt bir ulus-devletin yani, Çin’in tarihsel hafızasını yenileme ve halkına gurur ve mutluluk tattırmaktan ibaret olmadığını ortaya koyuyor.

Güç temerküzü

Çin devlet başkanı Şi Cinping’in davetlisi olarak, seçkin izleyici kitlesinin bulunduğu platformda yer alan davetli liderlerin ise alkışlarının neye tekabül ettiği sorgulanmayı hak ediyor.

Görkemine kuşku olmayan askeri geçit töreni sürecinde alkışlarla eşlik edilenin, “bir ulus-devletin 80 yıl önce gerçekleştirdiği bir başarıya mı?”, yoksa, “80 yılın ardından, Çin’in ulaştığı teknolojik modernleşmenin ürünü olan araçlara yöneltilen hayranlık mı?” olduğu yolundaki sorunun cevabını herhalde bu liderler herkesten daha çok biliyordur.

Bu durumda, bize kalan ise sadece, göstergeler üzerinden yorum yapmaktan ibarettir.

Çin’de, 80 yıl kutlamaları ile aynı sürece denk getirilen, ‘Şangay İşbirliği Organizasyonu’ (Shangai Cooperation Organisation-SCO) zirvesi, Çin’in -bir süredir gelişmekte olan- küresel imajını yeniden ve sembolik unsurları güçlü bir şekilde dünya aleme ilan etmeyi hedefliyordu.

Bu gelişme, aynı zamanda Çin’in -halen gelişmeye devam eden- küresel gücünü yeniden yapılandırma anlamına gelen farklı süreçlerin, birbirine eklemlenmekte olduğuna işaret ediyor.

Bu noktada, bölgede ilgili basın organlarında dikkat çekildiği üzere, gelişmekte olan beş ülkenin üyesi olduğu BRICS ve ile daha çok Doğu ve Orta Asya merkezli bir bölgesel yapılaşma olan SCO’nun kurucu üyesi olan Çin’in, 2013’den bu yana yani, Şi Cinping’in devlet başkanlığı ile birlikte gündeme getirilen -ve büyük ölçüde tarihin yeniden inşası anlamına gelen- deniz ve kara ipek yolları projeleri, bir başka ifadeyle, Kuşak-Yol Projesi (Belt and Road Initiative-BRI) Çin’in, kendi coğrafyasından başlayarak tedrici olarak genişleyen yeni bir ekonomi-politik inşası anlamına geliyor.

Davetliler ve temsil

Bölge medyasında çokça dikkat çekilen bir fotoğraf karesi bize, Çin merkezli gelişmekte olan yeni jeo-politiğin Asya-Pasifik’den başladığına vurgu yapmamıza olanak tanıyor.

İlgili fotoğraf karesi, Çin devlet başkanı, Şi Cinping, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin, Kuzey Kore devlet başkanı Kim Yong-un ile Endonezya devlet başkanı Prabowo Subianto’dan oluşuyor.

Bu dörtlünün yer aldığı kadraj bize, Doğu ve Güneydoğu Asya üzerinden geliştirilmek istenen bir jeo-politiğin varlığını ortaya koyuyor.

Çin ve Rusya ile ilgili değerlendirmelere alışkın olmamıza rağmen, bu fotoğrafda yer alan Kuzey Kore ve Endonezya devlet başkanlarının böylesi bir küresel yapılaşmada ne gibi rolleri olduğu veya olacağı ilgiyle çalışılmaya değer.

Kuzey Kore

Kuzey Kore’nin tek başına bir değere tekabül etmediği, Çin ve Rusya gibi Soğuk Savaş döneminin iki önemli ülkesi tarafından desteklenmiş olmakla kalmayan bugüne kadar bu desteğin sürdüğü bir ülkeden bahsediyoruz.

Kuzey Kore denildiğinde ilk akla gelen ise, ‘nükleer silahlara sahip olma’ ve ABD düşmanlığı şeklinde tezahür ediyor...

Bu siyasal olgunun, 1950’lerin başlarında yani, Pasifik Savaşı’nın hemen ardından Kore Yarımadasının yönetimi konusunda, Kuzey Kore – Güney Kore çekişmesi ve savaşının doğurduğu güvenlik politikalarından bugüne uzanan tarihsel bir boyutu olduğu ortada.

Yukarıda dikkat çekilen yakın ilişki veya müttefiklik olgusu, Kuzey Kore’nin bugün Avrupa’nın ortasında süren savaşta, Rusya’nın yanında aktif olarak yer almasına neden olacak denli, yeni bir evreye evrildiğine işaret ediyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Kuzey Kore kendisini sadece, Kore Yarımadası ve Doğu Asya’da örneğin, ABD’nin en yakın müttefiki olan Japonya’ya karşı askeri varlığıyla değil, bugün bizatihi Avrupa içlerinde var olabilecek bir kapasiteye sahip olmasıyla herkese gösteriyor.

“Kuzey Kore ile ilgili hatırlamamız gereken bir başka husus var mı?” sorusuna -halkının fakirliği ve yoksulluğu hariç!- maalesef olumlu bir cevap vermek mümkün olmuyor.

Bunun yanı sıra, Kuzey Kore’nin, Güney Kore’den bağımsız ele alınamayacak bir ulus-devlet olması, Doğu’dan veya Batı’dan Kore Yarımadası’nda barış teşkilini arzu eden çevrelerin sürekli akıllarında tutmaları gereken bir husus olduğunu unutmamak gerekir.

Bununla kastım, Kuzey Kore’yi kendilerine “bir askeri destek” hükmünde görmek isteyen ya da kendilerine kullanışlı bir ‘piyon’ olarak kabul etmek isteyen örneğin, Çin ve Rusya gibi devletlerin, Kore Yarımadası gerçekliğinin öteki yarısını göz ardı etmemeleri gerektiğine vurgu yapıyorum.

Prabowo

İlgili kadrajda yer alan bir diğer isim ise Endonezya devlet başkanı Prabowo Subianto...

Çin’de Şangay İşbirliği Organizasyonu zirvesi ve 80. Yıl kutlamalarından bir hafta önce Endonezya’da başta, başkent Cakarta olmak üzere belli başlı şehirlerde patlak veren protesto gösterilerinin ulaştığı ciddi boyuttan ötürü ‘Çin’e gitmeme kararı alan Prabowo’nun fotoğraf karesinde yer alması oldukça şaşırtıcıydı.

Bu gelişmeyi, Prabowo yönetiminin Endonezya’da geniş toplum kesimlerinin ortaya koyduğu gösterileri hal yoluna koyduğu ve bir anlamde, ulusal güvenliği tesis ettiği sonucu çıkartılabilir.

Ancak, Endonezya’da en azından bugüne kadar göründüğü kadarıyla, işler maalesef bu yönde gelişmiş değil..

O zaman, “Peki, Prabowo’yu fotoğraf karesinde yer almaya sevk eden güç neydi?” sorusunu sormamız gerekiyor.

Bu gelişmeyi, selefi Joko Widodo’nun aksine, ulusal platformlarda yer alma konusunda başkan Prabowo’nun agresif bir ilgisi olduğunu söylemekle izah etmek biraz yüzeysel bir cevap olur...

Bölge basınında çıkan haberler dikkate alındığında, bu gelişmenin ortaya çıkmasında, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in “seni aramızda görmek istiyoruz” anlamına gelen ısrarlı davetinin etki boyutu kendini güçlü bir şekilde hissettiriyor.

Pajajaran Üniversitesi’den Teuku Rezasyah’dan alınan açıklamaya bakılırsa, Prabowo’nun ya da Endonezya yönetimi, Batı’dan Doğu’ya bir başka ifadeyle ABD’den Çin’e doğru gerçekleşmekte olan küresel çapta yaşanan güç evrilmesinde tıpkı diğer üç ülke yani, Çin, Rusya ve Kuzey Kore ile aynı görüşte ya da kampta yer alıyor...

Kanımca, bu yorumda bir tuhaflık var. Söz konusu üç ülke -yukarıda dikkat çektiğim üzere- uzunca bir süredir zaten ‘aynı kampın elemanları’...

Endonezya’nın bu fotoğraf karesinde yer almasını izah edecek başka gerekçeler bulunması daha doğru olur.

Bu yaklaşımı destekleyecek husus ise, devlet başkanlığı koltuğuna oturmasından itibaren Prabowo’nun, ‘Trump’la daha 20 Ocak’da Beyaz Saray’da yerini almadığı bir dönemde’ ABD’ye yaptığı ziyaret sırasından başlayarak ısrarla görüşmek istemesi’, onun en az Şi Cinping’le görüşmek istemesi kadar anlamlı ve gerçekçi(ydi).

Bu noktada, Endonezya’nın üzerinde yükseldiği coğrafyanın yani, Pasifikler’in batısında bir yanıyla, Güney Çin Denizi’ne öteki yanıyla, Hint Okyanusu’na açılan denizleriyle jeo-stratejik bir konumda olması herhalde, Çin’in geliştirmekte olduğu bölgesel jeo-politik ve jeo-askeri yapılaşmada ilgi gösterilmesi gereken bir ülke olduğunun mantıklı bir izahı olsa gerek.

Bununla birlikte, son gelişmeler bir yana, daha geçen yılki başkanlık yarışından itibaren hem, ülke içinde hem de, ülke dışında Prabowo’ya karşı gösterilen siyasal tepkinin geçtiğimiz birkaç haftada meydan gösterileriyle ciddiye alınması gereken bir boyuta sıçraması Endonezya’nın yukarıda dikkat çekilen -kendisi istesin veya istemesin- uluslararası rolünü nasıl oynayacağı konusunda daha farklı soruların gündeme getirilmesine neden oluyor.

Güvenliğin mahalleden önce ev içinde gerçekleştirilmesi gereken bir ödev olduğunu birilerinin Endonezya yönetimine hatırlatması gerekiyor.

Çin’in hafta başından bu yana küresel siyasette ve medyada öne çıkan Tianenman Meydanı gövde gösterisi, bize yaklaşımların sadece tarihi bir hatırlatma olmadığını gösteriyor.

Bununla birlikte, bu sembolik gösterilerin içerdiği gizli/açık militarist tutum ve söylemlerin bir yanıyla ders alınacak ve küresel barışa hizmet edecek yaklaşımları ortaya koyması en büyük temennimdir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/cinde-bir-fotograf-uzerine-yorum-a-comment-on-a-photo-in-china/