7 Nisan 2015 Salı

Lee Kuan Yew’ın Yeni Bir Ulus İnşasında Dil Olgusu / The Phenomenon of Language In the Process of A Nation-State Building of Lee Kuan Yew

Mehmet Özay                                                                                                                   7 Nisan 2015 

Dünyanın sayılı gelişmiş ülkeleri arasında yer alan Singapur Cumhuriyeti’nde Lee Kuan Yew’ın -kimilerince yadırgansa da- ‘kurucu baba’ sıfatını taşımasını haklı kılacak gerekçelerin başında onun ‘dil’ olgusu üzerinden sosyal-ekonomik dönüşümü plânlamış olması gelir. Bu bağlamda LKY’ın dil eğitimi üzerinden nasıl bir toplum modeli oluşturduğuna değinmeden önce, onun bizatihi kendisinin bir eğitim alıcı olarak ne tür bir dönüşüme maruz kaldığına bakalım.

Tıpkı Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşayan Çin diasporasına mensup aileler gibi Lee Kuan Yew ailesi de, 19. yüzyılda Singapur Adası’nın gelişme istitadına konu olduğu dönemde bölgeye göç etti. Bu ailevi köken, onu temelde Çin kültür ve medeniyeti ve de siyasetine ilişkilendirme noktasında doğal bir argüman olarak ileri sürülebilir. Ancak unutmayalım ki, Singapur Adası’nda İngiliz sömürgeciliği ve ona eklemlenen çeşitli misyoner gruplarının eğitim politikaları ve de faaliyetlerinin biçimlendirdiği yepyeni bir sosyal çevrenin LKY üzerinde bıraktığı tesir yabana atılamayacak önemdedir. Burada LKY’ın çocukluk ve ilk gençlik yıllarında nasıl bir sosyo-kültürel yapılaşmaya konu olduğunu detaylı bir şekilde ele almak yerine, özetle onun gelecekteki uzun siyasi kariyerini de belirleyen İngilizce eğitimi ve bunun kamusal alana nasıl taşındığına dair bazı görüşleri paylaşacağım.

Güneydoğu Asya genelinde olduğu üzere Singapur’da da Çinli olmakla Konfüçyüscü bağlam ve atalar dininin bir özelliği olarak güçlü aile bağları, geleneksel değerlerin öne çıkartılması kadar ideolojik olarak komünizme meyyal bir algı oluşturur. Bu algı, hiç kuşku yok ki, erken dönemlerde göç eden Çinli kitlelerin, aradan geçen zaman zarfında yaşayan kalkınmacı hamleler neticesinde şu veya bu şekilde kapitalizme eklemlenmesi, sadece dini bağlılıklarını değil, ideolojik yapılaşmalarını da önemli değişimlere maruz bıraktığına kuşku yok. Bu sürecin değişime konu olmasında, ailelerin İngilizce sömürge yönetiminin eğitimi büyük ölçüde misyoner grupları inisiyatifinde yapılaştırma politikasına paralel olarak Çin kökenli ailelerinin, en azından bir bölümünün çocuklarını bu eğitim kurumlarına gönderdikleri görülür. Bunda hiç kuşku yok ki, bu yönelimin bir tür Batılılaşma iştiyakıyla değil, aksine göçmen olmanın getirdiği zorlukları aşmaya matuf ekonomik geçerlilik gibi son derece pragmatik bir eğilimin büyük rolü var. Tıpkı LKY’ın Ada’daki üç önemli etnik yapının dillerini ulusal dil babul etmekle birlikte, ‘idari ve iş dünyasının’ “ana dil”ini İngilizce yapmasındaki pragmatiklik gibi.[1]  Ancak bu eğitim sürecinin, kültürel değişimde başat rol oynadığı da bugün gelinen noktada kendini ortaya koyar.

Tabii, LKY özelinde konuşacak olursak, onun sıra dışı bir kişilik olduğunun ilk işaretlerinden birini ortaya koyan gelişme, ailesinin onu Çin okuluna göndermesine karşın daha küçük yaşta verdiği bir kararla ısrarla İngilizce eğitim yapan bir okula gitmek isteyişinde ortaya çıkar. Burada hemen, LKY’ın o küçük yaşta nasıl olup da böyle bir kararı verebildiği de üzerinde durulması gerektiğini söylemeliyim. Bu anlamda, parlak zekâsı, toplumsal çevresini anlama ve analiz etme yetisinin oldukça erken gelişmişliğine atıf yapabiliriz. Toplumsal ilişkilerin yanı başında, ‘İngilizce’ konuşan sömürge liderleri ve imtiyazlı ‘beyaz adam’ın farkını herhalde LKY erken teşhis olmalı. Onu içinde doğup geliştiği geleneksel Çin toplumunun ‘dar kalıplarını’ aşmasını sağlayacak ve böylece dünyaya açacak süreç bu ‘dil hamlesi’yle gerçekleşti. Profesyonel siyasetçiliği döneminde sarf ettiği “Bizim -yani Singapurluların- dünyayla bağlarını sağlayacak yegane araç dil. Bizi yönetmiş olan İngilizlerin giderken arkalarında ‘dillerini’ bırakmış olmaları bizim için büyük bir şans” demesi[2], bir anlamda daha erken çocukluk yıllarında yaptığı stratejik hamlenin bir açılımıdır.

İşte LKY, böylesi bir diaspora gerçekliği içinde eğitim sürecini bizzat kendisinin belirlediğine tanık olunur. Bu bağlamda, kuruluşunda İngiltere Krallığı vatandaşlarının rolünün olduğu İngilizce eğitim veren kurumda öğrenim görmekle, diaspora topraklarında Çin dil-kültür ve medeniyetinin başat taşıyıcısı konumundaki Mandarince eğitim veren bir kurumda öğrenim görmek arasındaki fark, LKY’ın bireysel tarihi kadar Ada’nın kuruluş ve bugüne kadar ki serüvenini de belirleyici kıldı. LKY’ın ilk öğretim süreçlerinin ardından üniversite yıllarında da İngiltere’nin ‘saygın’ yüksek öğretim kurumlarından Cambridge hukuk eğitimi alması, onu bir anda daha küçük yaşlarda ‘gözüne kestirdiği’ beyaz adam statüsüne çıkarmış olmalı! Eğitim süreçlerinin her bir basamağında LKY’ın dil-kültür eklemlenmesine bu iç-tanıklık boyutları, onun 1954 yılında “Demokratik Eylem Partisi”ni (PAP) kurması ve akabinde bu parti içerisinde Çince eğitim görenler ile İngilizce eğitim görenler arasında giderek kendini belirgin kılan kutuplaşma sürecinde siyasi bir boyut kazandı. Örneğin, partinin kuruluşunda rol alan İngilizce eğitim almış olanlar ile Çince eğitim almış olanlar arasındaki çekişme, sadece bir parti içi kamplaşma olarak kalmadı. Bu çerçevede Çince eğitim alanlar kategorisindeki Lim Chin Siong gibi önde gelen liderlerin, aynı zamanda onların ‘komünistlikle’ suçlanmaları, partiden ihraçları, sürekli polis gözetiminde yaşamaları, hapse düşmeleri vs. bir tesadüf değildi.

Yukarıda değinmiştim… Diaspora Çinlileri, genel bir ‘ön yargı’ olarak da kabul edilebilecek bir şekilde ‘komünizm’le ilişkilendirilmeleri, en azından bu siyasi ideolojiye eğilim gösterme oranlarındaki yükseklik söz konusudur. Bu politiko-kültürel ilişkiyi kıracak olguların başında dil-kültür değişimine yaslanmak geldiğine göre, İngilizce eğitim almış LKY hiçbir şekilde ‘komünizm’ ile bağdaştırılamayacak bir yer edinmiştir. Bu bireysel konumlanışı, aynı zamanda Ada’nın siyasi-sosyal-kültürel yapılaşmasına kadar taşıyacak bütüncül bir harekete geçiciri gücü içinde barındırıyordu.

Bu noktada, bağımsızlık sonrasında Ada’da eğitim politikaları, tıpkı diğer politikaların belirlenmesinde olduğu üzere, bizzat LKY’ın karar vericiliğinde yönlendirildi. İngilizlerin kurduğu Ada’nın ruhuna uygun bir şekilde Ada’nın geleceğe taşınmasında Çince -veya Malayca ile Tamilce eğitim veren kurumların değil, İngilizce eğitim veren kurumların öncellenmesini temel bir politika olarak belirledi. Bu minvalde, Ada nüfusunun kahir ekseriyetini Çin kökenlilerin oluşturmasından hareketle, Çin okullarını dönüştürücü politikalara örnek, Mandarince altı yıllık ilk öğretim sürecini dört yıla indirme plânını gösterebiliriz.[3] Aslında bunun ipuçları daha bağımsızlık öncesinde 1955 yılında, Çince eğitim veren okullar yerine İngilizce eğitim veren öğretim kurumlarının öncellenmesinin gündeme getirilmesinde ortaya çıktı.[4] Bundan amaç, aileleri ve de çocuklarını İngilizce eğitimin önemine ‘ikna ettirmek’ ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu sürece eklemlemektir.
Peki bu süreçten ne nedeflenmiştir? Yukarıda bazı ipuçlarını vermiştik. Örneğin, geleneksel toplumun ‘sınırlarından’ çıkıp, kendini dünyaya açma, bir tür dil üzerinden modernleşmenin gerçekleşmesi. Ancak bu dil olgusu, değişim, modernleşmenin tümünün yegane hedefi ekonomik varsıllıkla kendi varlığını kanıtlamaktır. 

LKY, kendi çocukluk yıllarında başlattığı bu dönüşümü, ülkenin önde gelen siyasetçisi olarak tüm ulusa yayarken, çok-dilli/kültürlü/dinli bir toplumda bir ulus inşasının da payını ortaya koyuyordu. Tıpkı kendi çocukluğunda bizzat kendisinin verdiği kararı bu kez, tüm topluma enjekte ediyor ve ebeveynlere şöyle diyordu: “Ben hem ana dilinizi hem de İngilizce öğrenimi imkânını sizlere sundum. Gönüllü seçiminizle ve de piyasaların otuz yılı aşkın süre boyunca sunduğu ödüller sayesinde bugün İngilizce ana dilin önüne geçti.”[5] Tüm bu yaklaşımların ardından LKY’ın dil üzerinden hareketle çok dilli/dinli/kültürlü bir toplumda ulus bilincini inşa etmeyi başardığı söylenebilir. Ancak bu ‘yaratılan’ ulus, pragmatik kalkınmacılık uğruna araçsallaştırılmış bir ulustur. Temelde Singapur özelinde ortada bir sorun da bulunmamaktadır. Tıpkı 1819’da Thomas Stamford Raffles’ın başlattığı eğitim ‘hamlesi’ aradan geçen yüz elli yıllık sure sonrasında, bu sefer Lee Kuan Yew tarafından zamanın gereklerine uygun bir şekilde pratiğe geçirilmiştir. Güçlü lider LKY’ın bu dil ‘hamlesi’, Singapur Adası üzerinde yaşayan kitlenin ‘hayatta kalabilmesinin yegane’[6] şartını oluşturmasıyla da dikkat çeker.



[1]Shashi Jayakumar; Rahul Sagar. (ed.) (2015). The Big Ideas of Lee Kuan Yew, Singapore: Straits Times Press, s. 15.
[2]Lee Kuan Yew. (2013). One Man’s View of the World, Singapore: Straits Times Press, s. 73.
[3]Thum Ping Tjin. (2013). “Flesh and Bone Reunite As One Body’s: Singapore’s Chinese-Speaking and Their Perspective on Merger”, Poh Soo Kai, Tan Kok Fang; Hong Lysa. (ed). The 1963 Operation Coldstore in Singapore: Commemorating 50 Years, Petaling Jaya: Strategic Information and Research Development Center, s. 89.
[4]Hong Lysa. ( ). “Of Six-Day Weeks and 3-3 versus 4-2 Systems: Disciplining Teachers for the New State”, Poh Soo Kai, Tan Kok Fang; Hong Lysa. (ed). The 1963 Operation Coldstore in Singapore: Commemorating 50 Years, Petaling Jaya: Strategic Information and Research Development Center, s.125.
[5]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 83.
[6]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 11.

3 Nisan 2015 Cuma

Lee Kuan Yew ve Malezya’yla Birleşme Süreci / Lee Kuan Yew and The Merger Process with Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                     3 Nisan 2015

Lee Kuan Yew’in (LKY) vefatının ardından bazı değerlendirmeler yapmaya devam ediyoruz. Bu yazıda, LKY’nın Malezya ile olan bağlantısını ilk yıllarındaki özellikleri çerçevesinde ele alacağım. Bu anlamda, LKY’ı Malezya’ya bağlayan nedir sorusu sorarak başlayabiliriz. Kimileri için bu soru garip kaçabilir. Ancak Singapur Ada Devleti’nin kurucusunun Malezya’yla 1950’lilerde başlayan güçlü bir ilişkisi vardır. Bu ilişkinin ortaya çıkmasında birincisi coğrafi ikincisi de sömürge yönetimi olmak üzere iki unsurdan bahsedebiliriz. Malay Yarımadası’nın doğal bir uzantısı olan Singapur Adası’nın, tarih boyunca bu ana karadan bağımsız olmaması, LKY’ı hem bu coğrafyanın maddi değerlerine hem de insan stoğuna karşı kayda değer yapıcı-eleştirel bir bakış geliştirmesine neden olmuştur.

İkinci husus ise, hiç kuşku yok ki, Malay Yarımadası’nın 1786 yılında başlayan sömürgeleştirme sürecinde İngilizlerin oynadığı başat roldür. Bu iki antropolojik yapı, LKY’ı atalarının geldiği Çin’den ziyade bu topraklara ait hissetmesine ve burada kendi ‘dünyasını’ kurmasını sağladı. Bunun ötesinde, LKY’ı Malezya ile ilişkilendiren ise, 1946 yılında İngilizlerce ‘Crown Colony’ statüsü verilen Singapur Adası’nın bu statüyle var olmasının mümkün olmadığını görüp, kadim bağa, yani Malay Yarımadası’na siyasi eklemlenmeyi gündeme getirmesi oldu.[1] Bu yaklaşım, siyasi ve özellikle de ekonomik zorunlulukların bir sonucu da olsa, açıkcası tarih boyunca siyasi ve ekonomik anlamda büyük kopuşlara sahne olmamış Malay Yarımadası ve Singapur Adası ilişkisinin modern dönemde ulus devlet bağlamında yeniden ortaya çıkartılması düşüncesinin ürünüdür.

Tabii şimdi tüm bu bağlantılara bakıp ‘harika bir gelişme’ denilebilir. Ancak 1963’de başlayan birleşme, iki tarafın yani LKY ile dönemin Malay lider kadrosunun kan uyuşmazlığı neticesinde tüm büyük vaadlere rağmen, kısa sürede bir kopuşla sonuçlandı. Bu kopuşun izlerini takip ettiğimizde bir yanda LKY, öte yanda Malay liderleri suçu karşı tarafa atarken, acaba LKY’ın siyasi birleşmeyi Ada’nın İngilizlerden bağımsızlığını kazanmasında bir tür manivela aracı olarak kullanıp kullanmadığı da akla gelmiyor değil hani. Kurt politikacı LKY, yukarıda zikredilen tarihsel ve ekonomik nedenlerle elbette Malay Yarımadası’nın zengin kaynaklarına, insan iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Kaldı ki, bu iki temel şart ve yeni dönemin getirdiği gerek ‘komünistlerin etkin varlığı’[2] ve gerekse ‘güvenlik’ bağlamında[3], bağımsızlık sonrasında Singapur’un karşısına, aynı zamanda bir tehdit olarak çıkarken, bir yandan da nasıl bir Singapur inşa edileceğinin ipuçlarını veriyordu.[4] Ancak ihtiyaç duymadığı bir şey vardı ki, o da ‘ultra Malay milliyetçilerinin’ modern “Maleyza Federasyonu”nu sadece ‘Malay ırkına mensup olanlara hasredecek siyasi angajmanlarıydı. Ki bu angajman, Dr. Mahathir Muhammed döneminde giderek ivme kazanırken, bugüne kadar bir devamlılık arz ettiği de gözlemlenmektedir.[5] LKY, bu angajmanlara ‘evet’ demesi halinde Ada’yı sıkışıp kalmış bir tür ‘Robinson Cruose’dan farksız olacağını sezmiş olmalı. 

Bu noktada, Malayların ‘Müslüman’ olmasından ve de kardeşlik hislerinin depreşmesinden hareketle “Evet. Ne var ki bunda. Elbette böyle davranacaklar” minvalli yaklaşımları olabilir. Ancak burada Malayların İslamiyetle bağları kadar, 1511 yılından 30 Ağustos 1957 tarihine kadar sürmüş sömürgecilik tarihleri ve bu sürecin özellikle de, İngiliz Doğu Hint Sömürge yönetiminin 1786 yılında Penang Adası’ndan başlattıkları ‘İngiliz çıkartması’nın ürettiği korkuyu göz ardı edenlerin büyük yanılgı içinde oldukları unutmamalı. Bu hususun, bir başka yazı konusu olduğunu hatırlatarak şimdilik bu kadarla bir hatırlatmayla iktifa edeyim.

16 Eylül 1963 - 9 Ağustos 1965 yılları arasında, sadece iki yıl süren siyasi birliktelik sürecinde, ülkenin doğal etnik dağılımında çoğunluğu oluşturmakla birlikte ultra Malay milliyetçi liderlerin ‘Malay’ odaklı sosyal-siyasal ve de ekonomik yaklaşımlarına eleştirel yaklaşan ve Malay milliyetçilerinin ileri ileri sürdüğü ve pratiğe geçirme yolunda azimle çalıştığı bir ‘Malay Malezya’sı değil, aksine ülkenin doğal etnik mozayiğini bir arada tutmanın olmazsa olmazı siyasi bir çıkış olarak, ülkenin tüm etnik gruplarını bir potada eritmenin siyasi karşılığı olarak ‘Malezyalı Malezya’ kavramı üzerinde ulusal gündemi belirleme çabası sergiledi.[6] Ülkenin kurucu yapısı olarak öne çıkan “Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu” (UMNO) adlı partinin ülke siyasetinde belirleyiciliği ve milliyetçilik damarını alabildiğince harekete geçirebileceği bir Malay kitlesinin -ki bu Malay kitlesinin bugüne kadar geçirdiği modernleşme süreçlerine rağmen, kahir ekseriyetiyle UMNO siyasasından özgürleştirilebildiğini söylemek güç- varlığı LKY’nin hiç de öyle istediği gibi ‘aşık atabileceği’ bir siyasi zemin sağlamadı. Ve bunun sonucunda ‘ayrılma kararı’ kaçınılmaz bir sonu olarak gündeme geldi. Tabii bu noktada, LKY’nin o gün ısrarla altını çizdiği ve Malezya Federasyonu’nu oluşturan halkların ‘ulusal birlikteliğini’ öncelleyen ‘Melazyalı Malezya’ kavramsallaştırmasının, bugün Malezya’daki etnik-dini-siyasi haklar çerçevesindeki yalpalamalar dikkate alındığında, haklılık payının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bunun bir tür sağlaması ise, bugün hem Ada’ya hem de Malay Yarımadası’ndaki sosyo-politik şekillenişte ortaya çıkar.

1965 yılındaki ayrılışın ardından bağımsızlık sürecini ‘yeni bir ulus’, yani ‘Singapur’ inşasına adayan -ki bu düşüncesi daha 2. Dünya Savaşı sonrasında İngilizlerin yeniden Ada’ya çıkmalarından itibaren çoktan geliştiğini söylemek mümkün-[7] ve bunu etnik milliyetçilik üzerinden değil, aksine ortak vatandaşlık olgusundan hareketle gerçekleştiren LKY’nın politikaları karşısında, bugün Malezya Federasyonu’nun ultra Malay milliyetçi kadrolarının ayrıştırıcı politikaları, sözde tüm ekonomik kazanımlara rağmen, ülkede yaşanan huzursuzlukların temellerinden birini oluşturmaya devam ediyor. Bu ayrıştırıcı politikaların, salt ‘Malay Müslümanlarına’ hasredilmiş sosyo-ekonomik politikaların ürünü olmadığı, belki de bunun çok daha ötesinde kimilerince sözde Müslüman ve Üçüncü Dünya ülkelerine model olarak sunmaya çalışılan Malezya Federasyonu’nda başta yargı sistemi olmak üzere[8] şeffaf devlet, adil yönetim, yasaların üstünlüğü, etkin ve verimli yönetim, etnik ve dini haklar, yolsuzlukla mücadele gibi modern devlet nimazının olmazsa olmazlarında ne kadar başarılı olup olmadığının da soruşturulması gerekmektedir. 

Tabii bu noktada Dr. Mahathir Muhammed’in “Bağımsız Malezya’da yasalar herkese eşit şekilde uygulanmaktadır” dese de,[9] Malezya gerçeklerine az da olsa vakıf olanların tanık olduğu üzere, ortada soyut yasal ve prosedürel tasarımların varlığına karşın, eksikliği hissedilen olgu bu değerlerin pratiğe geçirilemeyişidir. LKY, bu noktada iyi bir yönetim nedir sorusuna verdiği bir cevapda, “hükümetlerin sorumluluğu sağlıklı kararlar alıp, bunları sağlam ve istikrarlı bir şekilde uygulamaktır” der.[10] Bu vecheden bakıldığında Singapur Cumhuriyeti ile Malezya Federasyonu’nun bugün geldiği noktayı değerlendirmek mümkün.




[1]Geoff Wade. (2013). “Operation Coldstore: A Key Event in the Creation of Modern Singapore”, Poh Soo Kai, Tan Kok Fang; Hong Lysa. (ed). The 1963 Operation Coldstore in Singapore: Commemorating 50 Years, Petaling Jaya: Strategic Information and Research Development Center, s. 29.
[2]Geoff Wade. (2013). “Operation Coldstore: A Key Event in the Creation of Modern Singapore”, Poh Soo Kai, Tan Kok Fang; Hong Lysa. (ed). The 1963 Operation Coldstore in Singapore: Commemorating 50 Years, Petaling Jaya: Strategic Information and Research Development Center, s. 19.
[3]Lee Kuan Yew.  (2014). The Battle For Merger, Singapore: Straits Times Press, s. xvii.
[4]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 82.
[5]Andrew Willford. (2013). “Every Indian is Burning Inside”, Bridget Welsh; James U. H. Chin. (ed). Awakening: The Abdullah Badawi Years in Malaysia, Petaling Jaya: Strategic Information and Research Development Center, s. 215.
[6]Lee Kuan Yew. (2013). One Man’s View of the World, Singapore: Straits Times Press, s. 159.
[7]Lee Kuan Yew. (2014). The Battle For Merger, Singapore: Straits Times Press, s. 10-11.
[8]Sudhir Thomas Vadaketh. (2012). Floating On A Malayan Breeze: Travels in Malaysia and Singapore, Hong Kong: Hong Kong University Press, s. 107.
[9]Mahathir Mohamad. (2011). A Doctor In the House: The Memoirs of Tun Dr. Mahathir Mohamad, Petaling Jaya: MPH Publishing, s. 559.
[10]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 112.

30 Mart 2015 Pazartesi

Lee Kuan Yew’i Eğitim Bağlamında Düşünmek /LKY In the Context of Education

Mehmet Özay                                                                                                                  30 Mart 2013

Lee Kuan Yew’in vefatı sonrasında hakkında daha çok konuşulacağını, daha da önemlisi akademik araştırmalara konu olacağını söylemiştim. Bu noktada bazı görüşleri paylaşmaya devam edelim. LKY’nin ülke idaresinde, bir tür eğitimci olarak da değerlendirilmeyi hak edecek düşünceleri ve icraatları olduğu konusunda bazı hususlara değinmekte fayda var. Hiç kuşku yok ki, küçük bir Ada’yı ulus-devlet nizamına taşıması dolayısıyla, 20. yüzyılın önemli devlet adamları listesinde adına yer verilecek bir liderden bahsediyoruz. Bu bağlamda, döneminin önde gelen devlet adamlarıyla etkileşimi, dostluğu onun ‘dikkate alınan’ bir Asyalı lider olduğunun kanıtıdır. Vefatının ardından Singapur’da bir hafta süren törenlere katılan 91 yaşındaki Henry Kissenger, “Yakın dostumdu. Ondan çok şey öğrendim” demesi, sadece Singapurluların gönlünü almak için söylenmiş bir söz değil. Hukukun üstünlüğü, yolsuzluğun kökünün kazınması, etkin ve verimli bir yönetim, kamu sektöründe meritokrasinin hakimiyeti gibi kavram ve uygulamaları ciddi manada gündeme taşıyan ve uygulamaya geçiren[1] LKY’a onu tanıyan ülke liderlerinde siyasi meşruiyeti kadar, sözü dinlenir bir ‘dost ta’ kazandırdı.

Bununla birlikte, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu kimi ülkelerde LKY’nin tanındığını ve öneminin anlaşılabildiğini söylemek güç. Bu noktada eleştirimizi çekinmeden paylaşalım. Acaba Türkiye’nin sadece siyasi ilişkiler bağlamında değil, akademisyeni, araştırmacısı, habercisi, köşe yazarı vb. unsurlarıyla da Malay Yarımadası ve tarihde Doğu Hint Takımadaları adıyla anılmış topraklarda 20. yüzyılda siyasi varlık kazanmış yapılarla ne kadar ilişkisi var ki, Malay Yarımadası’nın doğal bir uzantısı ve onsuz anılamayacak bir Ada olan Singapur’u ve de onun kurucu liderini anlama çabası sergilenebilsin. Bununla birlikte, Singapur Adası’nı dünyada öne çıkaran hususun ultra-gelişmişlik düzeyi olduğu açıkça görülüyor. Ancak bu gelişmişlik ‘sendromu’, ne Ada’yı ve üzerinde yaşayan halkları ne de LKY gibi bir lideri anlamaya yetiyor, aksine bu anlama çabasının önünde bir engel teşkil ediyor. Bu noktada, Ada’nın ekonomik kalkınmışlığının gökten zembille inmediği, bu gerçekliği yüzeysel bir şekilde tekrar etmenin ötesinde, onu bu noktaya taşıyan unsurları dikkate almak gerekir. Tam da burada LKY’nin, bir cümlesini hatırlatmakta fayda var: “Bir ulus, sadece üzerinde yükseldiği coğrafyanın genişliğiyle büyük bir ülke değildir. Toplumsal bağın güçlülüğü, halkının disiplini ve liderlerinin kalitesi ülkeleri büyük yapar.”[2]

Bu kısa değerlendirmenin ardından, Ada’da sıra dışı bir sistem oluşturulmasındaki katkılarıyla dikkat çeken isim olan LKY’nin siyaset felsefesi ve sosyolojisi gibi alanlarda incelemelere konu olmasının ötesinde, acaba onu bir eğitimci olarak anlayabilir ve analiz edebilir miyiz diye sormakta fayda var. LKY’nin güçlü liderliğinde Çin’den taşınan kültürel bir özellik olarak, ataerkil kökleri güçlü bir ‘baba’ duruşu vardır. Bu duruş, Ada’yı yönetirken, sanki bütün vatandaşları mutlak anlamda koruması altına alması gereken ‘yavruları’ mesabesinde görür. Ada’da en küçük bir hareketin nasıl kontrol altına alındığını LKY’nin yönetiminde, gündelik yaşamın en detay alanlarına yani bir apartmanda komşuları rahatsız etmemenin sağlanmasından, Ada’da sakız çiğnenmemesine kadar bir dizi ‘kurallar bütünü’ bağlamında görmek mümkün. Bu duruş, son derece iddialı bir yaklaşım olarak, herkes adına ‘en iyiyi düşünmenin’ getirdiği bir sonuçtur. Bunun faydası da yok değil. Hani Singapur’a yolu düşenlerin ‘çok düzenlisinden çok temizine’ kadar vurgulayageldikleri sosyal ve doğal çevre ile bürokratik alan nimazı dudak uçurtacak düzeyde değil mi?

Ada ve Ada üzerinde yaşayan farklı etnik-dini yapılara mensup kitleler, sömürge döneminin uzantısı parçalanmışlıklar vb. olgular dikkate alındığında LKY’nin bir toplum inşasına soyunduğu aşikârdır. Bu inşa, genel anlamıyla bakıldığında ırk-din-dil farkı gözetmeksizin Ada sakinlerini bir ‘potada eritmek’ için girişilen bir ‘eğitim’ faaliyetidir aynı zamanda. Bu eğitim işinde ne denli başarılı olduğunun kıyası, Malay Yarımadası yani bugünke Malezya Federasyonu’nun ana karada yükselen bölümünde yaşam süren Müslüman Malay toplumu ile Singapur Adası’nın %15’lik bölümünü oluşturan Malay Müslümanların gündelik yaşam pratiklerindeki duruşları arasındaki farkta görmek mümkün. Ada’da disipline, çalışmaya, okumaya, rekabete, değerler bütününe sarılmaya, temizliğe, saygıya dayalı yaklaşımlar ne kadar gelişmiş ise, tüm imkân ve kaynaklara rağmen Malay Yarımadası’ndaki bu ve benzeri alanlarda bir türlü eşiğin geçilememiş olmanın sancısı karşımıza çıkar.

Temelde uzun soluklu bir uğraş olan bir toplum inşası, örneğin Ada’nın kapladığı alanın küçüklüğü ve üzerinde yaşam süren kitlenin nüfusu bağlamında bir ‘mikro’ toplum niteliği taşıması gibi bazı somut gerekçelerle Ada toplumunun inşasının, orta büyüklükte bir ülkede sağlanabileceğinden çok daha kısa sürede sonuçlanabildi. LYK’nin Ada’da eğitim işine başlaması, daha bağımsızlık öncesinde Ada’nın siyasi geleceğinin komünizm mi, demokratik sosyalizm mi olacağı tartışmaları sırasında ortaya çıkar. 1950’li yılların şartları dikkate alındığında komünizm yanlılarının tıpkı Endonezya gibi Singapur’da da kayda değer bir gücü temsil ettiği görülür.[3] Buna karşın, LKY Ada gerçekliğinin böylesi bir siyasi geleceğe olanak tanımadığını ifade ederek, bunun nedenleri derinlemesine anlatmak suretiyle geniş kitlelere bir siyaset eğitimi verir. Bunu, ‘Malaya gerçekliği’ olarak adlandırmak da mümkün. Bu noktada, LKY’nin gündeminde Çinli-Hintli-Malay nüfusun birlikteliği ve bu toplumsal unsurlardan meczedilmiş bir ulus-devlet kurma düşüncesi vardır.[4]

1965’de bağımsızlığın kazanılmasının hemen ardından ise, LKY’nin önündeki zorluk her biri kendi dil-din ve kültürel geleneklerine bağlı ve bundan ferâgat etme niyetinde olmayan Çinli çoğunluk ile Hint-Malay azınlık kitlelerinin bir siyasal yapılaşma kadar, belki de en az bunun kadar önemli, kimi bağlamlarda belki de bundan da fazla önem taşıyacak şekilde eğitim olgusuyla bağlantılı olduğunu ileri sürebiliriz. Malezya Federasyonu’ndan ayrıldıktan sonra gözlerini Ada toplumuna çevirdiğinde LKY’nin önünde ‘toplumsal birlik’ duygusunu yeşertecek olguların azlığı, onu öncelikle toplumsal birlik duygusunu kabataslak bir ifadeyle üç farklı toplumsal grubun üzerinde bir ‘dil’ ile, yani İngilizceyle sağlama düşüncesi öne çıkar. Aslen Çin kökenli olmasına, Ada halkının %60’ı gibi yüksek bir oranının farklı alt-etnik gruplardan da olsa Çin kökenlilerin teşkil etmesine rağmen, Mandarincenin ana dil kabul edilmesi taraftarı olmadı. Adayı az çok tanımış olanlar hemen itiraz edip Mandarince-Malayca-Tamilce-İngilizce’nin dördünün de ulusal dil olduğunu söyleyip itiraz moduna geçebilirler. Ancak unutmalayım ki, LKY, İngilizceyi kamu yapılaşmasının tüm alanlarında öncelemesi, bunu pekiştirecek politikalarla bunda süreklilik kazandırması kayda değerdir.

İngilizceye bahşedilen bu ‘payenin’ LKY nezdindeki rasyonalitesi ise, Ada’nın daha 1819 yılında kuruluşundan itibaren bir uluslararası ticarette transit özellik taşıyan bir ‘nokta’ olması gibi çok pragmatik bir nedene dayanır. LKY, azınlık-çoğunluk kitlelerinin ‘ana dil’ noktasında duygusal ve rasyonel itirazlarına verdiği cevap hep şu olmuştur. “Alın size Mandarince-Malayca-Tamilce eğitim yapan okullar. Ancak unutmayın ki, bu okullardan mezun olup, İngilizceye hakim olmadan Ada’nın ekonomik ve yönetim sahalarında varlık sürmeniz mümkün değildir.” İşte bu duruş, özellikle geniş Çin kitleleri arasında olumlu karşılık bulması İngilizce’yi toplumsal hayatın odağına taşırken, bir yandan da geniş kitleleri eğitim kurumlarında ana dillerini öğrenebilecekleri imkânları oluşturmak suretiyle bir manevi tatmin sürecini de harekete geçirmiştir. Bugünden bakıldığında LKY’nin bu eğitim politikasının başarılı olduğunu ve de hemen yanı başındaki Malezya Federasyonu’nun halen İngilizce mi-Malayca mı ikileminden kurtulamamış olması ve bu durumun doğurduğu sosyo-ekonomik kırılganlıklar içerisinde boğulmuşluğu ortaya koyar. Malezya’nın bu durumuyla ilgili olarak LKY zaten, “Bu dil politikasıyla olmaz diye ben onlara söylemiştim” der bir eserinde.

Her ne kadar, Singapurlu bir akademisyenin, “Biz Singapurlular düşünmek ve görüşlerimizi ortaya koymak üzere eğitilmeyiz”[5] derken, ülke eğitim anlayışının hangi alanda odaklandığını ortaya koyduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte, LKY’nin görüşlerine bakıldığında bu akademisyenin duruşuyla çelişmeyecek bir yönü olduğu da görülür. LKY’nin eğitimi son derece pragmatik ve kısa sürede sonuca yansıyacak bir yapılaşmaya tabi tutması, liberal demokrasinin hakim olduğu kimi Batılı ülkelerdeki özgürlükler noktasındaki yaklaşımların Ada’da eğitim sektöründe ortaya çıkmaması doğaldı. Bu noktada, LKY’nin eğitim kurumlarını Ada’yı çevreleyen yakın/uzak siyasi ‘tehdit’ algılarının üstesinden gelecek  pragmatik bir araç konumunda görerek yapılaştırdığını unutmayalım.



[1]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 108.
[2]Graham Allison; Robert D. Blackwill; Ali Wyne. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on Chine, The United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 115.
[3]Shashi Jayakumar; Rahul Sagar. (ed.) (2015). The Big Ideas of Lee Kuan Yew, Singapore: Straits Times Press, s. 11.
[4]Lee Kuan Yew. The Battle For Merger, Singapore: Straits Times Press, s. 18.
[5]Sudhir Thomas Vadaketh. (2012). Floating On A Malayan Breeze: Travels in Malaysia and Singapore, Hong Kong: Hong Kong University Press, s. 9.

24 Mart 2015 Salı

Lee Kuan Yew ve Açe / Lee Kuan Yew and Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                  24 Mart 2015

Singapur’un kurucu babası Lee Kuan Yew’un ölümünün ardından, akla pek çok araştırma konusu geliyor. Kuşkusuz bunlardan bir bölümünün çoktan araştırmaya konu olduğu ve kaleme alındığını söylemek mümkün. Ancak bunlardan biri var ki, o da “Lee Kuan Yew ve Açe” başlıklı bir araştırma. Bu başlık nereden aklıma geldi acaba? Singapur’un kurucusu ve otuz yıla varan Başbakanlık görevinde bulunan LKY ile Açe’nin ne işi olur demeyin. LKY-Singapur demekse ve LKY’i anmak bize tartışmasız Thomas Stamford Raffles’ı hatırlatıyorsa, Singapur ve Açe ilişkisini egemenlik/bağımsızlık-‘eski/yeni’ sömürgecilik dikotomisinde gündeme taşımanın bir anlamı var demektir.

Aslında bu başlıkta bir yazı kaleme almayı LKY’nin 1999 yılında yaptığı bir açıklamaya yani, “Bağımsız Açe yalnızlaşmaya mahkumdur” ifadesine yıllar önce rastladığımda düşünmüştüm. LKY’nin Açe hakkındaki bu görüşü oldukça kışkırtıcı ve tartışmayı hak eden bir beyanat olduğunu düşünüyorum. Öncelikle LKY’nin niçin böyle bir açıklama yapma ihtiyacı duyduğuna değinelim ve ardından bu açıklamanın detaylarına bir bakalım.

Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) ile Endonezya merkezi hükümeti ordusu arasındaki savaşın yoğun olarak devam ettiği bir süreçte, LKY 13 Aralık 1999 tarihinde CNBC Asya televizyonuna bir mülâkat verdi -ki bu mülâkat Fransız Haber Ajansı’nca da kullanıldı. 1999 yılı sadece Açe için değil, bütün Güneydoğu Asya için önemli bir dönemece işaret ediyordu. Öyle ki, 1997-98 Güneydoğu Asya Ekonomik Krizi, başta Endonezya olmak üzere Malezya, Tayland gibi bölge ülkelerinde rejim ve hükümet değişikliklerini gündeme getirmişti. 1998 yılı Mayıs ayında Endonezya Cumhuriyeti’nin 32 yıldır devlet başkanlığını yürüten Suharto iktidardan çekilirken, akabinde BJ Habibi’nin geçici Başkanlığı ve nihayetinde 1999’da yapılan belki de modern Endonezya tarihinin 1950’li yıllardan sonraki ilk demokratik seçimi sonrasında Başkanlık koltuğuna Abdurrahman Vahid oturmuştu. Vahid’in kamusal alanı sivil yapılaşmalara açan politikaları bağlamında hiç kuşku yok ki, Doğu Timor’da otonom ve bağımsızlık yanlısı grupların ‘referandum’ çağrısına yeşil ışık yakması oldu.

1975 yılında Endonezya’nın ilhak ettiği ve Endonezya ordusunun ve polisinin pek çok insan hakları ihlâline neden olduğu 24 yıllık işgal sonunda 1999 yılında yapılan referandum Doğu Timor’da bağımsızlığın yolunu açtı. İşte bu süreç gözlerin Açe’ye çevrilmesine neden olsa da, Abdurrahman Vahid, Açe’ye bağımsızlık verilmesinin söz konusu olmadığını  dile getirdi. Bazı yazılarımda dile getirmiştim, o dönem Vahid’in danışmanlarından biri “Açe, Endonezya’sız yapabilir, ancak Endonezya Açesiz yapamaz.” ifadesi Endonezya merkezi yönetimindeki siyasi elitin duruşunu açıkça ortaya koyuyor. Açelilerin 1999 yılında kadim başkent Banda Açe’de bir buçuk milyonu bulduğu ifade edilen katılımcılarla referandum çağrısını tüm dünyaya haykırdı. İşte bu süreç sadece Endonezya merkezi yönetiminden değil, aynı zamanda bölge liderlerinden de açık-gizli beyanların ortaya çıkmasına neden oldu. Bunlardan öne çıkanı LKY’nın demeci oldu. LKY, bu demecinde şunları diyordu:

“Bağımsız bir Açe yalnızlaşmaya mahkumdur, çünkü hiçbir ülke Açe Eyaleti’nin Endonezya’dan ayrılmasına taraftar değil. Ve böyle bir gelişme olması halinde hiçbir ülke Açe’nin bağımsızlığını tanımayacaktır.  Güneydoğu Asya’da hiçbir ülke Açe’nin bağımsızlığının tanımaz. Amerika’nın, Çin’in veya Rusya’nın da tanıyacağından şüphem var. Hiçbir ülkenin bağımsızlığını tanımadığı Açe, olsa olsa Biafra gibi olur... Açe’nin bağımsızlık kazanacağına ihtimal vermiyorum. Ancak bir olasılık olarak ortada duruyor.”

LKY’nin benzetme yaptığı Biafra, Nijerya’nın güneyinde 30 mayıs 1967 bağımsızlığını kazanan ancak sivil savaş sonunda bastırılan ve 15 Ocak 1970 tarihinde varlığına son verilen bir siyasi yapı.  LKY’nin örneği Biafra ile sınırlı değildi. LKY, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1974 yılında ‘işgal edilen’ Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni örnek göstererek Açe’nin bağımsızlığının imkânsızlığını daha da kuvvetlendiriyordu. Mevzu okuyucularca yakinen bilindiğinde, KKTC’yi burada uzun uzadıya bahsedecek değilim. Tabii, burada önemli olan LKY’nin KKTC’den ne anlayıp anlamadığıyla alâkalı ki, bu da ayrı bir yazı veya araştırma konusu. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, LKY, “sadece Ankara’nın tanıdığını” söylediği KKTC için ‘uyuyan bir devlet’ (dormant) tabiri kullanarak, varlığı ile yokluğunun kimsenin umurunda olmadığı bir tür yarı-ölü bir siyasi yapıya atıfta bulunuyor. Ve Açe’nin de böyle olacağını söylüyor. Tam da burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern Singapur devletini algılamama sendromu, acaba LKY’nin bu KKTC atfından mı kaynaklanıyor diye de aklamı bir soru gelmiyor değil. Ancak o dönemler Türkiye’nin temel iç politika sorunları başından aşkın olduğundan ne Açe’nin bağımsızlık çabasına dair bir yorumu ne de LKY’nin bu bağımsızlık olgusu çerçevesinde KKTC vurgusuna verecek bir cevabı olmalı. Bu benzetmelerin ardından, LKY, Açe’nin Endonezya Cumhuriyeti’nden kopuşunu kimsenin istemediğini ve kimsenin de bundan bir yarar görmeyeceğini ve nihayetinde Açe’nin yalnızlaşacağını dile getiriyor.

LKY, Açe’yle ilgili bu açıklamasını yaptığında, Doğu Timor’la ilgili olarak da “Endonezya’dan ayrılmasına gerek yoktu” demesi şaşırtıcı değil. Tabii bu noktada, 24 yıl boyunca Doğu Timorlulara reva görülen hayata dair LKY’nın söz söyleyip söylemediğini tartışmak kı, yoksa kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya yönetiminin Doğu Timorluların hayatını kabusa çevirecek girişimlere nasıl onay verdiklerini mi gündeme getirmeli? Yoksa bugün Doğu Timor’un, on üye ülkeli Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği’ne (ASEAN) gözlemci sıfatıyla katıldığı ve yakında kesin üyeliğinin gündeme gelebileceğini mi söyleyelim?

LKY’nin Açe’nin olası bir bağımsızlığını KKTC ile benzeştirmesini hatırlarsak, bugün KKTC’nin hangi bloklar ve hangi ülkelerce tanınırlığının gerçekleştiğine bakmakta fayda var.

Yukarıda dile getirdiğim sorulara cevap vermeyi erteleyerek, Singapur-LKY ve Açe dendiğinde acaba tarihi bir referans noktamız var mı sorusunu gündeme getirmek istiyorum. Öyle ya, günümüzde kaslarını gevşetmekle meşgul ülkeler ve onların bu edimlerinde destekcileri olan stratejistler, tarihi referanslardan hareket ettiklerini ve tarihin ‘geçmişte kalmış hikâyeler bütünü’ olmadığını herkesin gözünün içine soka soka göstermiyorlar mı?

Güneydoğu Asya tarihini herhalde en iyi bilen isimlerden biri LKY olmalı. Öyleyse aynı LKY, 26 Mart 1873 tarihinde işgal eden Hollanda Krallığı’nın Güneydoğu Asya’daki uzantısı ‘Doğu Hint Şirketi’ ordularının işgalinin siyasi bir anlaşmayla sona erip ermediğini, Açe’nin 1945-1949 yılları arasında tüm Malay dünyası içerisinde tek egemen/bağımsız bir devlet statüsünde olduğunu, Endonezya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının kararının verildiği ve bayrağının göndere çekildiği yerin Açe olduğunu da biliyor olmalıydı.

Bir de tabii, daha önce de söylediğim gibi, LKY’i düşünürken akla Thomas Stamford Raffles’ın gelmemesi olanaksız. Lee Kuan Yew, 2. Dünya Savaşı sonrasının genel siyasi eğilimi olarak kabul edilen sömürgecilikten kopuş ve ulus-devlet inşası bağlamında Singapur Cumhuriyeti’ni dünya sahnesine taşıyan kişi olması hiç kuşku yok ki çok önemli. Ancak modern Singapur’u var eden kişinin Thomas Stamford Raffles olduğu hatırlandığında, bu Ada ülkesinin varlığının bölgede kendisine rakip olabilecek bir toprak parçası yani, Açe’yle bağını da hatırlamak ve tartışmak gerekir.
Thomas Stamford Raffles’ın 19. yüzyıl başlarında, İngiliz Doğu Hint Sömürge yönetimi adına, Penang Adası’nın ardından, Hindistan ve Çin arasındaki ticarete lojistik ve güvenlik desteği sunacak bir liman arayışında olduğunda, o dönem adına ‘Açe Darüsselam Sultanlığı’ denilen egemenliğin kayıtsız şartsız Açelilerde olduğu bir siyasi yapıyla limanların kullanımı konusunu ciddi bir alternatif olarak gündeme taşımıştı. Raffles, dönemin Açe sultanıyla yazışmalarının ötesinde Açe’ye bizzat giderek yetkililerle yüz yüze görüşmeler yapması onun Açe’nin jeo-stratejik ve jeo-ekonomik önemini ortaya koyan bir delil hüviyetindedir. O dönem, Açe iç siyasetinin karmaşası Raffles’ı bir başka ‘liman’ arayışında Singapur Adası’na taşıdı. Ondan sonrası malum... Gelişen/geliştirilen Çinlisinden-Hintlisine İngiliz sömürge yönetiminin ihtiyaç duyduğu insan gücünü karşılaması, sadece Malay Yarımadası’nın değil, Hindistan’ın-Sumatra’nın-Cava’nın mallarının küresel aktarım organı haline gelmesi bugün bölgenin en gelişmiş Ada ülkesi Singapur’un temellerini oluşturuyordu. Şimdi bunu bilen LKY, 1999 yılında Açe’nin bağımsızlığa giden yoldaki demecini gelişigüzel söylemiş olamaz. Doğu Timor-KKTC benzetmelerinde bugün ortaya çıkan duruma göz attığımızda, Açe’nin ne olup olmayacağını tahmin etmek belki birileri için güç olabilir ancak bölgenin tarih ve sosyolojine dair vurguları olanların bu noktada hiçbir kuşkusu yoktur.

Tam da burada birkaç yıl önce, Muhammed Nur Djuli’yle bir sohbetimde kendisine şöyle demiştim: “Şayet Raffles, Açe’yi İngilizlerin Asya ticaretinde odak noktalarından biri yapma kararını nihayete erdirseydi, Açe -Singapur’un aksine- kimliğini koruyarak bugün bambaşka bir konumda olurdu.” Tabii buradaki vurgum, Açelilerin aidiyet olgusu kadar, iki bölgenin insan-kültür ve medeniyet kaynaklarınaydı.


Açe’de bağımsızlık sürecinde bulunduğu bir dönemde, LKY, “Açe bağımsız olup da ne olacak” diyerek Açe’nin önemini küçümsemesi, hiç kuşku yok ki, uzun erimli bölgesel yapılaşmaların değişmemesini öngören bir yaklaşımın izlerini taşıyordu. 

23 Mart 2015 Pazartesi

Singapur’da Yüzyılın Sonu: Lee Kuan Yew Vefat Etti / The End of the Century in Singapore: Lee Kuan Yew Passed Away

Mehmet Özay                                                                                                                   23 Mart 2015

Lee Kuan Yew (LKY) vefat etti... 16 Eylül 1923 tarihinde doğan Singapur’un kurucu babası ve uzun dönem başbakan ve ‘danışman bakan’ olarak görev yapan LKY, 23 Mart 2015, Pazartesi günü sabah erken saatlerde tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. 91 yıllık yaşamının 57 yılını bilfiil Ada siyasetinin tam da odağında geçiren LKY, ülkenin kurucu Başbakanı olmanın ötesinde bir ulus inşa eden modern liderler arasında yerini aldı. Bu çerçevede, modern Singapur’un kuruluşu Thomas Stamford Raffles ile özdeşleştirilirse, bu Ada toplumunu bir ulus-devlete ve ardından kalkınmış ülke seviyesine çıkaran isim olmayı hak eden de LKY’dir.

LKY, hayatında ‘gri’ bölgeler olmayan bir şahsiyetti ve bunu inşacısı olduğu Ada devletine intikal ettirmeyi veya yansıtmayı bildi. Bu anlamda, sosyo-ekonomik politikaları siyah ve beyaz ayrımı netliğinde görüleceği bir ülke inşa eden LKY, dünya liderleri ve çeşitli uluslararası oluşumlardan takdirler kadar büyük eleştiriler de aldı. Takdirlerin büyük bölümü bir nesil gibi kısa bir süre zarfında, sosyo-ekonomik gelişmişlik bağlamında üçüncü dünya sınıfında yer alan Ada ülkesini, birinci sınıf kalkınmış ülke düzeyine çıkarması gelir. Eleştirilerin önemli bir bölümü de, bu kalkınmışlığı Batı siyaset düşüncesinin ürünü olan liberal demokratik değerlerle bezememesinden kaynaklanır. Hiç kuşku yok ki, başta Batılı liderler olmak üzere Singapur’u tanıyan çevrelerin gıpta ile baktığı LKY, aynı zamanda Batı’ya meydan okumasıyla da dikkat çeker.

Bu meydan okuyuşun temelinde, Batılı özgürlükler manzumesi olarak dünya toplumlarına sunulan veya dayatılan demokratik, liberal sosyo-politik unsurları hedef alır. Bu anlamda, LKY’nin, Graham Allison ve Robert D Blackwill’in kendisiyle yaptığı söyleşide dile getirdiği üzere “...Demokratisinin kalkınmayı getireceğine inanmıyorum. Bir ülkenin kalkınmasını gerçekleştirecek olan demokrasiden ziyade disiplindir.”[1] sözünde bulmak mümkün. Unutmayalım ki Lee, İngiliz sömürge yönetiminin bir ürünü siyasetçiydi. Bu anlamda sadece Ada’daki okul yıllarında değil, Cambridge’deki Hukuk Öğrenimi sırasında da İngiliz sömürge yönetiminin en azından Hindistan-Burma-Malaya eksenindeki varlığına dair dişe dokunur okumalar, tartışmalar ve dinlemeler yapmış olmalıdır. Bu nedenledir ki, “Bir Adamın Dünya Görüşleri”[2] adlı eserde iki yüz İngiliz üst düzey yöneticisinin iki yüz milyonluk Hindistan’ı iki asır boyunca yönetme becerisini dile getirirken, aynı zamanda İngilizlerin herhalde ‘demokratik idealleri pratiğe dökerek yapmadıklarını’ fark etmiş olmalıdır. Yani demokrasinin ‘beşiği’ İngiltere, koskoca Hindistanı ve öteki coğrafyaları ‘demokratik idealler’ yerine, ‘kamu disiplinine’ dayalı bir sistemle yönetebildiyse, LKY da bunu kanıtlayabilirdi!

Bu noktada, LKY, Batılı kalkınma-özgürlükler-demokratikleşme nosyonlarının etkileşimini Ada’da güncele taşımak yerine, bir Asyalı lider olarak içinde büyüyüp geliştiği ve yön verme istidadı gösterdiği Ada toplumunun tarihi ve modern gerçekliğinden hareketle kendine özgü bir yapılaştırıcılığa kapı araladı. Bunda hiç kuşku yok ki, LKY’nin aşırı öz güveninin payı büyüktür. Bu bağlamda, LKY’un kaleme aldığı veya röportajlar halinde yayınlanan çeşitli metinleri okuduğunuzda karşınızda çelik bir beyin durduğu hissine kapılırsınız. Bu zehir gibi dimağ her soruna çözüm bulan, bulduğu çözümü çözümlerin en iyisi olduğuna inanan ve bunu çevresindeki herkesin buna inanmasına çalışan ve de bunu büyük ölçüde başaran bir politik kişilik. Charles Darwin’in güçlünün ayakta kalabildiği, rekabete dayalı sistemde hayatta var olabilmenin koşulları bağlamında, herhalde Singapur örneği dünyadaki mevcutları arasında ilk sırada yer almayı hak eder. Çin kökenli ailesinden tevarüs ettiği Konfüçyüsçü etik ilkeler, çocukluk ve gençlik yıllarında yakinen tanık olduğu Ada’daki İngiliz sömürgesi ile çok-etnikli sosyal yapı ve İngiltere’de öğrenim gördüğü yıllarda tanık olduğu başta sosyalist ideoloji olmak üzere Avrupa siyasi akımları kişiliği üzerinde belirleyici etkiler taşırken, meslekten bir avukat ve politikacı olarak Ada’nın sosyo-politik sahasında rol alırken tüm bu süreçlerde bir direnişin, sorgulayışın ve ideal bir sistem kurma çabasının yeşermekte olduğunu da söylemek mümkün. LKY’un yaşam skalasında çok önemli yerleri olan bu birbirinden farklı ‘alanlar’ uzun uzun ele almak mümkün. Ancak bunun yeri bu kısa yazı değil.

Bu noktada modern Singapur’un oluşumundaki ilk adımlara göz ucuyla bakmakta fayda var. Böylece, LKY’u Singapur’un kurucu figürü olarak ortaya çıkmasının da göz ardı edilmeyecek köklerine bir nebze olsun temas etmiş oluruz. Adına ‘Singapur gerçekliği’ denilen olgu, 1819 yılında Ada’yı İngiliz dominyonu haline getiren Thomas Stamford Raffles’la ilintilidir. Bu noktada modern Singapur’un gündeme gelişi, 17. yüzyıl ortalarından itibaren İngiliz Doğu Hint Şirketi adıyla İngiliz Krallığı’nın Kalküta merkezli olarak hakimiyetini tesis ettiği ekonomik sömürgecilikte Asya’nın iki devi Hindistan ve Çin arasındaki ticaretle bağlantılı olduğunu baştan tespit etmek lazım. İngiliz sömürgeciliğinin bir yanda tekstil ve baharat, öte yanda çay-afyon başta olmak üzere doğal ürünler bağlamında oluşturduğu başat rolün devamı ve zamanla emperyalizme evrilecek ilişkiler zemininde teritoryal ‘zenginleşmeyi’ sağlayacak yapılanma ve Hindistan ile Çin arasındaki deniz yolu güzergâhında yüzyıllardır önemini koruyan Malaka Boğazı’nda güvenlik sorununu çözüme kavuşturmak üzere önce Penang Adası (1786) ardından, Malaka Boğazı’na bakan Malaka liman şehrine paralel olarak (1824), bir zincirin halkalarını tamamlarcasına Bengkulu mu, Açe mi, Singapur mu seçenekleri arasında dönemin şartları gereği Singapur öne çıktı. Bu anlamda, Singapur Adası, küresel ticaretin bir gereği olarak önemli arterlerden biri olarak öne çıktı. İngiliz sermayesi öncülüğünde kapitalizme eklemlenen Hintli, Çinli, Bugis’inden Cavalı’sına Sumatralı’sından Kalimantanlı’sına kadar ‘geniş anlamıyla’ Malay toplumlarındaki Asyalı ‘tüccar’ güçlerini de unutmamak gerekir.

2. Dünya Savaşı’nın İngiltere İmparatorluğu’na vurduğu darbeden Singapur’un da payını alması, bir anlamda Ada’da ‘sil baştan’ döneminin başlaması anlamı taşır. Savaş’ın bitiminde ortaya çıkan eko-politik çevrenin yarattığı şartlar içerisinde Singapur Adası’nın sosyo-ekonomik ve politik konumuna kısaca bakmakta fayda var. Böylece LKY’un neyi nasıl inşa ettiğini de kısmen anlama çabasını gerçekleştirmiş oluruz. 1950’li yıllarda Ada’ya otonom statüsü verilerek İngiltere Krallığı’na bağlı siyasi bir yapı olarak varlığını sürdürse de, İngiltere’nin ağırlıklı olarak dönemin Avrupa şartlarında kendi derdine düştüğü bir dönemde, Singapur’u yeniden kendi ayakları üzerinde tutacak bir sisteme olan ihtiyaç gündeme geldi. Bu ihtiyacı, Cambridge’de hukuk öğrenimi sonrası döndüğü Ada’da 1954 yılında kurduğu Halkın Eylem Partisi vasıtasıyla LKY gerçekleştirmeye adaydı. Bu süreçte, -yukarıda dile getirdiğim üzere Ada’ya neredeyse dini bir bağlılık sergileyen LKY’nin- kendinden emin, kararlı siyasi duruşu ve kalkınmacı gelecek vizyonu bir çare olarak ortaya duruyordu. LKY  gibi İngiliz eğitimi almış, komünist Çin’le aralarına mesafe koymakla kalmayan o dönem Singapur’unda etkinliği dikkat çeken komünist hareketleri ‘çerçeveleme’ sorumluluğuyla hareket eden siyasi elit 1954 yılında kurdukları Halkın Eylem Partisi’yle (PAP) Ada’nın geleceğini inşa sürecine başladılar. LKY’nin sorumluluk addettiği husus, İngilizlerin arkalarında bıraktıkları Ada’da toplumsal ve ekonomik barışın tesisinin nasıl olup da hayata geçirileceği meselesiydi. Bunu önce dil sorununu, ardından kamu yaşamında ‘meritokrasi’yi öne çıkarmasıyla ‘toplumsal barışın’ ve ‘şeffaf yönetimin’ temellerini atarken, bir tür korku psikolojisi yaratarak Singapur halkının PAP’a muhtaç olduğu da içten içe işleniyordu. Bu süreç, ‘tek parti’ yönetimini ‘demokratik seçimlerle’ Ada siyasetine monte etmenin de adıydı aynı zamanda.

Tabii bu noktada, LKY’nin Ada’ya karşı beslediği bir tür ‘dinsel’ bağlılık nedeniyle Ada’yı yakın ve uzak çevresinde somut ve hayali tehditlerle korumacı bir alana taşımasının da rolü olmadığını söylemek güç. Örneğin bu tehditlerden biri -ki Singapur’un Güneydoğu Asya’nın İsrail’i şeklinde tanımlanmasına da yol açacak şekilde- etrafının Endonezya-Malezya gibi kahir ekseriyeti ‘Müslüman’ olan ülkelerle çevrili olmasının da payı var. LKY’nin bu söylemine karşılık, 1990’lı yılların sonunda Endonezya’da geçici devlet başkanlığı görevini yürütürken Baharuddin Yusuf Habibi’nin, Singapur’u küçümsemek amacıyla kullandığı “Güneydoğu Asya’da kırmızı bir noktadan ibaret” ifadesi, sadece bir ‘söz’ olarak kaldı o kadar. Habibi’nin ‘kırmızıyla’ kastı LKY’nin sözde sol ideolojisine atıftır. Tabii, LKY’nin başını en çok ağrıtan Endonezya’dan ziyade, o dönemki adıyla ‘Malaya Federasyonu’ ile siyasi entegrasyon süreci ve nihayetinde bu sürecin başarısızlıkla sonuçlanması oldu. Malezya vechesinden bakıldığında Dr. Mahathir Muhammed’in anılarında dile getirdiği üzere “LKY, Federasyon içinde Çinli çoğunluğu tüm ülke genelinde -tabii ki Malaylar üzerinde- bir egemenlik kurma aracı olarak kullanmaya tevessül etti ve biz de gerekeni yaptık”[3] minvalindeki söylemini hatırlayarak “Singapur’u Federasyon’dan biz kovduk” argümanına tanık olunurken, işin Singapur tarafında da “Biz ayrıldık” söylemi öne çıktığı görülür. 1965 yılından bu yana geçen sürece bakıldığında Malezya Federasyonu’nun LKY’nin siyasi aklına ve ülke yönetimine gıpta edişine karşılık, ‘Ada’nın Malezya topraklarının mümbitliğine gıpta ettiğine dikkat çekmekte fayda var. ‘Malezya Federasyonu’ yaratma düşüncesinin sömürge efendilerinin gelecek projeksiyonu olduğundan hareket edecek olursak, LKY’nin bu süreci tüm zorluklara ve ‘tehditlere’ rağmen, Singapur lehine kullandığı sonucuna ulaşmak mümkün. Ardından, Ada halkı demokrasinin ‘özgürlükler’ denilen nimetlerinden feragat etse de, serbest piyasa ekonomisinin tüm ‘kapıları’ ve ‘yatırımları’ açan imkânlarıyla dünyevi zenginlikle tanıştılar. Singapur, bir Lee Kuan Yew özeti. Şimdi Singapur Lee Kuan Yew’suz.


[1]Graham Allison&Robert D. Blackwill. (2013). Lee Kuan Yew: The Grand Master’s Insights on China, the United States, and the World, Cambridge: The MIT Press, s. 27.
[2] Lee Kuan Yew. (2013). One Man’s View of the World, Singapore: Straits Times Press, s. 84.
[3]Mahathir Muhammad. (2011). A Doctor in the House: The Memoirs of Tun Dr. Mahathir Mohamad, Selangor: MPH Publishing, s. 37. 

18 Mart 2015 Çarşamba

Bir Asyalı Lider: Lee Kuan Yew / An Asian Leader: Lee Kuan Yew

Mehmet Özay                                                                                                                 18 Mart 2015

16 Eylül 1923 tarihinde dünyaya gelen Lee Kuan Yew, 20. Yüzyıla damgasını vurmuş bir liderdi. Tıpkı diğer Çin kökenli göçmenler gibi, dedeleri Çin’in güney bölgesinden İngiliz sömürgeciliğinin yayılmaya başlamasıyla Malay Yarımadası’nı göç etti. O dönemler adına Malaya denilen Yarımada’nın devamı olarak bilinen Singapur Adası’na yerleşen ailesi sayesinde Ada’da yaygın olan İngiliz okullarına devam eden Lee, kazandığı burs sayesinde Yüksek Öğrenimini Cambridge’de Hukuk Öğrenimi görerek tamamladı.

1959 yılında İngiltere’ye bağlı koloni olan Singapur’da özerk yönetimin başbakanı olarak koltuğa oturdu. Ardından Malaya ve Singapur’daki Komünist gerilla hareketi, Ada’nın ekonomik geleceği gibi siyasi ve ekonomik sebeplerle Malaya Federasyonu ile birleşme kararının alınmasında rol oynadı. Bu amaçla, bir yandan Malaya Federasyonu Başbakanı Tunku Abdurrahman öte yandan İngilizlerle yoğun görüşmelerde hep ilk sırada yer alan Lee, Singapur’un geleceğinin tarihsel ve jeo-stratejik olarak devamlılık olarak gördüğü Ada ve Malay Yarımadası’nın birliğinden geçtiği düşüncesini hep gündemde tuttu.

Bu anlamda, “Halkın Eylem Partisi” (PAP)’ın kurucularından ve 1959 yılından 1990 yılına kadar başkanı olan Lee, 1963 yılında Ada’nın Malaya Federasyonu’na katılmasında önemli rol oynadı. Ancak Malay liderlerle yaşanan krizin ardından 1965 yılında Singapur’un bağımsızlığını ilan etmesiyle Başbakanlık koltuğuna oturdu. 1990 yılına kadar bu görevini sürdürdükten sonra, uzun yıllar kabinede ‘üst düzey bakan’ konumuyla resmi görevini sürdürdü. 50 yılı aşkın bir süre Singapur yönetiminde yer alan Lee, ülkenin kurucu babası olarak biliniyor.

Lee, 1965 yılında Ada’nın Malaya Federasyonu’ndan ayrılışının ardından bağımsızlıkla birlikte yeni bir zorlu döneme adım attı. Ada’nın etrafını çevreleyen yüzmilyonlarca Müslümana ev sahipliği yapan Malezya ve Endonezya karşısında bir anlamda var olma mücadelesine soyunan Lee, bu süreçte uluslararası yapılaşmadan bağımsız bir konum takınıyor gibi gözükse de, ABD ile ilişkileri geliştirmesiyle ekonomik, siyasi ve de askeri varlığını sürekli yenileyen ve güncelleyen Ada’yı dünyanın en gelişmiş bölgelerinden biri haline gelmesinde başat rol oynadı.

Lee’nin aktif siyasi yaşamına son verişi ise 2011 yılı seçimlerinden sonra oldu. Bu seçimlerde muhalefetteki İşçi Partisi ilk defa bir seçim bölgesinin tüm milletvekillerini kazanması sonucu Lee kabinedeki görevinden istifa etti.

Lee’nin vefatı Singapur’un uzun 20. Yüzyılının da bitişi anlamına geliyor. Singapur’la özdeşleşen Lee, aktif siyasi yaşamında pek çok Batılı ve Doğulu devlet adamını görüşleriyle etkilemesiyle tanınıyor. Bir Amerikan Başkanı’nın dile getirdiği üzere şayet Singapur gibi küçük bir ada ülkesinde değil de bir Batılı ülkede olsaydı, dünya tarihine çok daha farklı bir şekilde geçecek bir siyasetçi olarak anılacaktı.

Mücadeleci ve azmi ile bir Ada’dan bir ulus inşa etmeyi ‘başaran’ Lee Kuan Yew şu anda Singapur’da bir hastanede komada bulunuyor.