25 Ağustos 2024 Pazar

Kamala Harris ve Amerikan değerlerinin yeniden inşası / Kamala Harris and the reconstruction of American values

Mehmet Özay                                                                                                                            24.08.2024

Demokrat Parti başkan adayı Kamala Harris, 22 Ağustos Perşembe günü, ulusal kongrenin son günündeki adaylık konuşmasının ilk bölümlerinde, güçlü bir şekilde Amerikan değerlerine vurgu yaptı.

‘Yeni bir yol haritası’ sloganıyla başladığı konuşmasında Harris, parti ve hizipcilik yapmak yerine, bütün Amerikan toplumunu kucaklayan bir bağlama dikkat çekti.

Başkan seçildiğinde, herkesi dinleyeceğini, sağduyulu hareket edeceğini ve her şekilde Amerikan toplumuna hizmet edeceğini söyledi.

Adaylığı kabul

Demokrat Parti başkan adayı Kamala Harris, partinin Şikago’da dört gün süren ulusal kongresinin son gününde yani, 22 Ağustos Perşembe günü yaptığı konuşmada, başkanlık adaylığını resmen kabul ettiğini ilân etti.

Böylece, Kasım ayında yapılacak olan başkanlık seçimlerine Demorat Parti, yeni bir solukla ve sinerjiyle sarılmaya başladığını söylemek mümkün.

Bu hususu, bir önceki yazıda ‘öngörülemezlik’ kavramı çerçevesinde kısmen dile getirmiştim...

Bu noktada, Harris’in Cuma günü yaptığı, yaklaşık 45 dakika süren konuşmasındaki bazı hususlara değinmekte yarar var.

Partiler üstülük

Açıkçası, doğrudan bir seçim konuşması olmamakla birlikte,  ülke genelinde sadece Demokrat seçmene değil, tüm Amerikan toplumuna hitap ettiği dikkate alındığında, Harris’in söyleminin partiler üstü bir bağlama oturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu durumun, aynı zamanda, yüzünde geniş bir gülümseme ve daha doğrusu, hatta kahkaha formatıyla küresel basında karşımıza çıkartılan Harris’in, ‘Acaba bu kadının ne tür siyasal bir iddiası var ve bu çerçevede bize ne söylemek istiyor?’ vb. sorulara da bir şekilde yanıt vereceğini düşünüyorum.

Harris’in konuşmasını açıkçası tam da, bu çerçevede dinlemeye çalıştım...

Bu tür parti kongrelerinin profesyonel bir zeminde oluşturulduğuna, seçmen kitleleri arasından ‘en ateşli taraftarların’ salona yerleştirildiği malum...

Harris’in, konuşmasına başlamadan ve konuşmasının ilk evrelerindeki yoğun slogan desteğini buna bağlamak mümkün.

Bununla birlikte, dili, düşüncesi, duygusu 81 yaşın verdiği ağırlığı tamamıyla üzerinde taşıyan Joe Biden’ın ardından, karşımızda 59 yaşındaki dinç, direngen, bilinçli, söylem gücü yüksek bir kadın adayın platformda yer alması arada önemli bir farkı doğrudan hissetmemize neden oluyor.

İşinin ehli bir görünüm

Harris’in söylem ve hitabet gücünü tanık olunduğunda, “işine gayet iyi çalışmış bir siyasetçi” demek geliyor insanın aklına...

Ancak, meslekten hukukçu olduğu ve hayatının önemli bir bölümünü, ‘kadın ve çocuklara yönelik istimsar ve adaletsizlikler üzerine’ hasretmiş bir ‘adalet’ arayıcısı olduğu hatırlandığında, Harris’in söylemindeki doğallık ve akışkanlığın yapmacıklıktan ziyade, kendinde ve anlam bütünlüğü içeren bir yaklaşımın ifadesi olduğu kanaati hasıl oluyor.

Harris, bu doğallığın gayet temel bir ifadesi olarak ‘kendisinin kim olduğunu’ açıklayarak başladı konuşmasına.

Bu çerçevede, köken, aile, değerler vb. bağlamlar ile Harris, Amerikan toplum yapısının birkaç yüz yıl öncesinde çok daha başat hususlarına göndermede bulunuyordu.

Hiç kuşku yok ki, bu söylem ile bugün içinden çıktığı toplum yapısının ve bunun, Amerikan toplumundaki öz ilkelerle bağdaşıklığı, onun bir başkan adayı olarak Amerikanlılık kimliğini yansıtıyordu.

Aile değerleri ve toplumsal yapı

Önce, annesinin 19 yaşında Hindistan’dan kalkıp, epeyce bir güçlükle ABD’de sağlık alanında öğrenim görmesine değindi.

Memleketine dönüp, aile büyüklerince karar verilmiş -gizli/açık feodal toplum ilişkilerini hatırlatıyor Harris burada- evlilik ile hayatına Hindistan’da kaldığı doğallıkla devam etmek yerine, Jamaika’lı bir beyle evlenerek ABD’de kalıyor.

Aile sıcaklığını hatırlıyor/hatırlatıyor Harris, ailecek gittikleri parkta ‘korumacı’ anne ile ‘özgürlükçü’ baba karşılaştırmasına yer veriyor. ‘Aman dikkat et, orama buraya koşuşturma’ diyen anne ile, ‘Koş Kamala koş’ diyen bir baba...

‘Koşma’ fiili/kavramı ile Harris, hayatını geçirdiği alt/orta-alt sınıf yapısından Kalifornia’da savcılığa kadar yükselen mesleki kariyeri ve Demokrat Parti’den başkan yardımcılığı ve ardından bugün, başkan adaylığına kadar olan yükselen bir toplumsal statünün gelişim seyrini izah ediyor sanki...

Hindistan olmasa da, Jamaika akla, 16. yüzyıldan başlayarak ABD’de tedrici olarak gelişen Avrupalı beyaz göçmen sınıfının işçi ihtiyacı için Afrika’dan getirtilen ‘kölelerin’ yerleştiği mekânlardan birini hatırlatıyor...

Bir süre sonra, boşanma ile sonuçlanan evlilik kızkardeşiyle birlikte, tek-ebeveynli aile yaşam tecrübesine değindi Harris.

Bir üçüncü dünyalı olarak, Amerikan sosyal yapısında, çocuklarına bakmak ve okula göndermek için çalışan/çalışmak zorunda kalan anne, bu aidiyetin bir anlamda, doğrudan göstergesi olarak ‘getto’ denmese de, alt sınıfları içinde barındıran bir bölgede yaşam sürmesi, çocukluk ve erken gençlik yıllarının Harris’in zihninde oluşturduğu ‘toplumsal bilinç’ haline tekabül ediyor.

Sınıf eksenli bu söylem, demokrat parti ulusla kongresinin ilk günü başkan Biden’ın konuşmasında dile getirdiği, “ABD toplumunun ırkçılığa ve beyazların egemenliğine terk edilemeyeceği” yönündeki açıklamasıya örtüştüğünü söylemek gerekiyor.

Öte yandan, öteki cenahtan bakıldığında, tam da bu durum, Cumhuriyetçi parti adayı Donald Trump’ın, Harris’e yönelik gizli/açık ‘solcu/komünist’ eleştirilerinin kimlik oluşumundaki izlekleri olarak anlamlandırılmaya değer.

Harris, yaşadığı bu toplumsal yapıda çeşitle alt/orta-alt meslek gruplarını zikrediyor.... ‘Kardeşimle birlikte bize dadılık yapan teyzeler, hemşireler vs. vs.

Ev babasız olsa da, aile sıcaklığını hissettiren aynı kültürel yapıya mensup bakıcıların, komşuların, mahallenin birleşik ve bütünleşik hali...

“Biz kan bağıyla aile değildik ancak, ‘sevginin’ birleştirdiği bir aileydik” diyen Harris, burada hiç kuşku yok ki, ikinci nesil bir dışarlıklı olarak Amerikan toplumunda nasıl var olduğunu, Amerikan değerlerini nasıl benimseyip bunların savunucusu olduğunu ve bu var oluşun temel parametlerinden biri olan ‘aile’ ve ‘sevgi’ kavramlarını gündeme taşıyordu.

Ve böylece, gizli/açık Amerikan toplumununun bugün parçalı tpolum gerçekliğine atıfta bulunarak, ‘biz yine birleşebiliriz ve kenetlenebiliriz’ mesajını veriyor güçlü bir şekilde...

İstismar ve haklar

Harris, konuşmasının ilerleyen bölümünde -lise yıllarında olsa gerek- üvey babasının cinsel istismarına maruz kalan bir kız arkadaşı üzerinden niçin hukuk mesleğini seçtiğini ve kariyerini kadın ve çocuk istismarı konusuna adadığına değindi...

Cinsellik... istismar... erkek egemen... içerikli bu mesajda doğrudan temas ettiği bir diğer husus ise Donald Trump’dı. Trump’ın, hem toplumsal sınıflar içindeki üsünlükçü konumu, beyaz, erkek egemen ve cinsiyetçi fiil ve söylemi...

Bu söylem, meslekten hukukçu olan Harris’in meslekten beyaz, Anglo-Sakson, erkek ve egemenlik iddiasını sürekli ve her daim tekrarlayan ve hissettiren Trump ile karşı karşıya gelmesinin temel bir anlamı kadar, her iki lider tipinin Amerikan toplumunda oynadıkları rol ve temsil ettikleri çerçeveyi de bir şekilde ortaya koyuyor.

Adaletsizlik karşısındaki duruşunu öylesine keskinleştirmiş ki, tam da bu noktada yüzündeki geniş gülümsemenin yerini gergin bir duruş, şiddetli bir karşı çıkış ve direnç alıyor... Bu gayet açık...

Dikkat etmişsinizdir, ne aile değerleri ne de haklar konusunda herhangi bir ‘din’e referansta bulunuyor Harris...

“Toplumdaki her birey onura, güvene ve adalete sahiptir” diyor Harris... Bu duruş, özellikle Anglo-Sakson dünyasında gelişme gösteren ‘doğal hukuk’ düşüncesinin bir yansımasıdır...

Toplumdaki her bireye, onurlu olduğunu ve güvende olduğunu hissetirmek ve her daim adaletin hakim olduğunu belirtmek...

Ve ekliyor... Adalet sisteminin varlığının birey için olduğu kadar toplum geneli içinde ne denli bir ve aynı ölçüde önemli olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor...

“İçimizden herhangi birine gelecek zarar, temelde hepimize gelmiş demektir.” Bireyi koruyan yapının temelde bireyselcilik ile bağı kadar burada belki de büyük ölçüde sadece Amerikan toplumunda görülebilecek olan birey-toplum dikotomisine değil, birleşikliğine tanık olmak mümkün...

Ve Harris, bu yapıya olan inancı dolayısıyladır ki, Amerikan toplumunun yeryüzündeki “en büyük millet” olarak tanımlıyor... 

Demokrat parti başkan adayı Kamala Harris’in adaylığı kabul konuşmasını kısmen bir seçim manifestosu olarak değerlendirmek mümkün.

Konuşmasının ilk bölümünde bireysel yaşamı, mesleki tecrübesi ile Amerikan değerleri arasında bağdaşıklık kuran Harris’in hem, iç politika hem de, dış politikada somut ve uygulanabilir yenilikçi politikalara dair geniş açıklamaları önümüzdeki günlerde yapara, söyleminin ‘retorik’ düzeyinde kalmayacağını kanıtlaması gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/kamala-harris-ve-amerikan-degerlerinin-yeniden-insasi-kamala-harris-and-the-reconstruction-of-american-values/

22 Ağustos 2024 Perşembe

Endonezya ve Avustralya’dan savunma işbirliği anlaşması / Indonesia and Australia signs security cooperation

Mehmet Özay                                                                                                                            22.08.2024

Endonezya ve Avustralya arasında, savunma işbirliği anlaşması imzalanması konusunda karara varıldı.

Endonezya savunma bakanı Prabowo Subianto’nun Canberra ziyaretinde yaptığı görüşmeler sonrasında, iki ülke arasında savunma işbirliği anlaşması imzalanmasına karar verildi.

Bu gelişme, Prabowo’nun başkanlık süreci öncesinin önemli gelişmelerinden biri olarak değerlendirmek gerekiyor.

Geçmişte, zaman zaman sorunlar yaşayan iki ülke arasında böylesi bir anlaşmanın imzalanacak olması, bölgenin iki önemli ülkesinin güvenliğinin ve istikrarın sağlanmasının ötesinde değerlendirmek gerekiyor.

Öyle ki, tarihi öneme sahip olacağına kuşku bulunmayan anlaşma, iki ülkeyi birbirine yaklaştırması kadar, ASEAN ve Asya-Pasifik bölgesi güvenlik politikalarını doğrudan etkileyebilecek bağlamları içinde barındırıyor.

Öte yandan, Ekim ayında başkanlık koltuğuna oturacak olan Prabowo Subianto, söz konusu güvenlik anlaşmasıyla, başkanlık sürecine yönelik bir meşruiyet kazanmakla kalmıyor.

Bunun yanı sıra, “Endonezya dış siyasetinde yeni bir evreye mi giriyor?” sorusunun güçlü bir şekilde sorulmasına neden oluyor.

Prabowo’dan dış politika ayarı

Endonezya’nın, seçilmiş yeni devlet başkanı Prabowo Subianto’nun, başkanlık koltuğuna oturmasına daha iki ay olmasına rağmen, hem savunma bakanı olarak ve hem de, gölge devlet başkanı sıfatıyla yurt dışı seyahatlerine devam ediyor.

Prabowo, 20 Ağustos’ta Canberra’ya yaptığı ziyarette, savunma bakanı Richard Marles ve başbakan Anthony Albanese ile biraraya geldi.

Prabowo’nun gerçekleştirdiği görüşmelerin, iki ülke arasında savunma işbirliği anlaşmasının imzalanması kararına varılması, bu gezinin nezaket ziyareti olmadığını, aksine bunun dışında bir anlam ifade ettiğini ortaya koyuyor.

Geçmişte, dış ilişkilerde zaman zaman karşı karşıya gelen iki ülkenin, Avustralya savunma bakanının yakında Cakarta’ya yabacağı ziyaretle imzalanması beklenen bu anlaşmayla birbirlerine daha da yakınlaşmakta olduklarına kuşku yok.

Prabowo, görüşmeler sonrası yaptığı açıklamada bu hususa değinerek, “Endonezya ve Avustralya, siyasal ve jeo-politik gelişmelere bağlı olarak inişli çıkışlı süreçler yaşıyordu. Ancak, son birkaç on yıldaki işbirliği sonrasında bu anlaşmayı imzalamış olduk” dedi.

Meşruiyet gücü

Bu anlaşma, aynı zamanda geçmişte ordudaki görevi sürecinde insan hakları ihlâllerine konu olan gelişmelerde adı geçen Prabowo’nun, başkanlık sürecinin başlamasına az bir süre kala, Batılı ülkeler ve Batılı ülkelerin bölgedeki güçlü müttefiki Avustralya nezdinde meşruiyet kazanması anlamına da geliyor.

Hatırlanacağı üzere bir süre önce Prabowo, ABD dışişleri bakanı Anthony Blinken ile Ortadoğu’da biraraya gelmişti.

Bugün, Endonezya-Avustralya arasındaki güvenlik işbirliği anlaşması kararına varılması, Endonezya’yı Prabowo döneminde ABD’ye daha çok yaklaştıracağı yorumunu yapmak mümkün.

Her ne kadar, uluslararası ilişkiler ve dış siyasette ‘bağlantısız’ konumunu sürdüren Endonezya’nın, son yıllarda Asya-Pasifik coğrafyasında ortaya çıkan gelişmeler karşısında Batı’dan gelen baskılara ne kadar direniş gösterebileceğinin de aslında, sınanmakta olduğunu varılan bu anlaşmanın gösterdiğini söyleyebiliriz.

Stratejik güven

Geçtiğimiz Salı günü imzalanması kararı alınan savunma işbirliği anlaşması, Asya-Pasifik bölgesinde en uzun deniz sınırına sahip Endonezya ve Avustralya’nın ulusal güvenliklerinin teyidi anlamına geliyor.

Bunun yanı sıra, bu gelişme sadece, Endonezya ile Avustralya ikili ilişkileri açısından değil, hem bölgesel hem de küresel ilişkiler açısından gayet önemli bir adım sayılmalıdır.

Endonezya’nın, ASEAN’ın en büyük üye ülkesi olması, Avustralya ile varılan güvenlik anlaşmasının şu veya bu şekilde ASEAN ile ilişkilendirilebilecek boyutları olduğunu ortaya koyuyor.

ASEAN içerisinde askeri güvenlik konsepti bugüne kadar ciddi anlama gündeme getirilmemiş olmakla birlikte, Endonezya gibi güçlü bir üyenin Batı müttefiki Avustralya ile yakınlaşmasının ASEAN üzerine olası etkileri incelenmeye değerdir.

Uluslararası güvenlik stratejistlerinin yakından takip ettiğine kuşku olmayan bu anlaşmanın, Güney Çin Denizi gibi küresel boyutta ilgiyle takip edilen sorunla ilintili bir alanı da kapsadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu anlaşmanın imzalanmasıyla, Endonezya ve Avustralya arasındaki uzun deniz sınırının ulusal ve uluslararası gelişmelere karşı ‘güvenlik altına alınacak olması’ hiç kuşku yok ki, akıllara, Çin’in bölge denizlerine yönelik giderek artan sivil ve askeri boyuttaki eğilimlerine yönelik bir önleyici tedbir olabileceğini getiriyor.

Bu yorumu destekleyen yaklaşım ise, Avustralya başbakanı Albanese’in görüşme sürecinde yaptığı açıklamada kendini ortaya koyuyor.

Başbakan Albanese, görüşmeler sonrası yaptığı açıklamada, söz konusu güvenlik anlaşmasının her iki ülke kadar, bütün bir bölge -yani, Asya-Pasifik- için hayati değerde olduğuna işaret etti.

Endonezya ve Avustralya arasında imzalanan güvenlik anlaşması, iki ülke ordusunun ortak tatbikatı ile ilgili birliklerin diğer ülkede faaliyette bulunması gibi maddeleri içeriyor.

Öte yandan, Avustralya savunma bakanı Richard Marles konuyla ilgili yaptığı açıklamada, iki ülke arasındaki uzun deniz sınırına atıfta bulunacağı belirtilen savunma işbirliği anlaşmasının, “iki ülke ortak kaderi paylaşıyor ve bu kader daha çok derin stratejik güvenle tanımlanıyor” açıklaması gayet önemliydi.

Avustralya’nın, ABD ve İngiltere ile AUKUS adıyla 2021 yılından bu yana var olan askeri işbirliği anlaşmasında yer alması, Endonezya’nın gizli/açık bu oluşum içerisine doğru çekilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Devlet başkanı Joko Widodo’nun son beş yıllık iktidarında savunma bakanı olarak görev yapan Prabowo’nun, Avustralya ile savunma işbirliği anlaşması imzalaması kararı, zaman zaman gergin ilişkiler yaşayan iki ülke ilişkilerinin yakınlaşması noktasında, gayet önemli bir gelişme olarak yorumlamak gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/endonezya-ve-avustralyadan-savunma-isbirligi-anlasmasi-indonesia-and-australia-signs-security-cooperation/

20 Ağustos 2024 Salı

ABD seçimleri ve Kamala Harris’in yükselişi / The U.S. elections and the ascent of Kamala Harris

Mehmet Özay                                                                                                                            20.08.2024

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kasım ayı başlarında yapılacak ulusal seçimlere az bir süre kala, adaylar kadar siyaset dilinde de önemli değişimler yaşanıyor.

Son dört yıldır ülkeyi yöneten 81 yaşındaki Joe Biden’ın, 20 Ağustos’a yaptığı konuşmada, başkan adaylığından çekildiğini ve yerine. yardımcısı Kamala Harris’ın Demokrat Parti adayı olarak başkanlık yarışını sürdüreceğini resmen ilân etti.

Öngörülemezlikler

Biden’ın, dört gün sürecek Demokrat Parti ulusal kongresi’nin ilk günü yani, 20 Ağustos’da yaptığı bu açıklamalar, seçim sürecinin en önemli kilometre taşlarından birini oluşturuyor.

Bu gelişme kanımca, Donald Trump’ın, hakkında açılan düzinelerce davaya rağmen, -beklenmedik şekilde- bu yılın başlarında, seçimlere Cumhuriyetçi aday olarak katılma şansını yeniden yakalaması kadar önemlidir.

ABD’nin köklü demokrasi geleneğinin temsilcisi bu iki partide, öngörülemeyen bu iki temel gelişmenin, seçimin tamamlanacağı son ana kadar şu veya bu şekilde, benzeri ‘öngörülemezliklerin’ ortaya çıkacağının bir işaretidir.

Bu iki temel hususun, zamanı geldiğinde siyaset tarihçileri tarafından dikkatle ele alınacağını düşünüyorum.

Siyaset dili

Bir diğer önemli husus, ortaya konulan siyaset dilinde kendini gösteriyor.

Demokratların, ABD’nin ‘ırkçılık’ ve ‘beyazların üstünlüğü söylemine reddiye niteliğindeki çıkışları ile, Cumhuriyetçilerin -Trump’ın söylemlerinde ortaya çıktığı üzere, ‘Demokratların, ülkeyi batağa götürdüğü’ yönündeki söylemlerinin öyle gelişigüzel söylenmiş sözler olmadığı ortada.

Temelde, bu iki zıt yaklaşım, ABD’de siyasetin ve bu kurumun temsil ettiği toplumun ayrıştığının bir ifadesidir.

Demokratlar nezdinde Trump’ın, ‘ırkçı’ ve ‘beyazların üstünlüğü dillendiren bir lider olduğu konusundaki en görünür belge, 2020 seçimlerinin hemen ardından, 6 Ocak 2021’de Capitol Hill baskınıdır.

Trump’ın, Demokratlara yönelik suçlamasında ise genel itibarıyla, göçmen politikaları, enflasyon ve dış politiadaki gelişmelerinin önemli bir yeri bulunuyor.

Ortaya çıkan bu bölünmüş yapı karşısında her iki tarafda, ‘birlik’ söylemini gizli açık ortaya koyuyor. Bu çerçevede, Demokratlar, ‘ABD’nin kurucu ideallerini’ gündeme getiriyorlar.

Cumhuriyetçi aday Donald Trump ise, geçenlerde yaptığı açıklamada gözlemlendiği üzere, “ABD toplumunu birliğe davet ederken”, bu bölünmüşlük olgusunun gizli/açık farkında olduğunu ortaya koyuyor.

Kamala Harris

Bu gelişmelere paralel olarak, Harris’in başkan adaylığı ve seçimlerdeki şansı konusu da, öne çıkan hususlar arasında.

Başkan Biden’ın özellikle, Haziran ayında Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’la tartışma programında sergilediği olumsuz performansın, Demokratlar arasında uyandırdığı ciddi endişe verici durum, yerini kısa sürede yeni başkan adayı arayışına bırakmıştı.

Özellikle, ABD demokrasi pratiklerinin önemli unsurlarından kabul edilen seçim bağışçılarının, bu süreçte kayda değer bir rol oynadıkları anlaşılıyor.

Ve bugün, Joe Biden başkanlık yarışından çekilirken, yerine Asya/Afrika kökenli Amerikalı Kamala Harris  başkan adayı olarak gündemde yer işgal ediyor.

Demokrat Parti içerisinde alınan bu kararın sağlamasını yine, yukarıda dikkat çekildiği üzere, demokrasi pratiği içerisindeki yeriyle bağışçıların Harris’e olağanüstü bir destek vermiş olmaları kanıtlıyor.

Bu durum, kendi mantığı içerisinde değerlendirildiğinde, Demokratların ‘doğru yolda’ olduklarının işaretidir.

Daha önceki bir yazıda dile getirdiğim üzere, Biden -ve de Trump, ilerlemiş yaşları ile bir tür dezavantaj oluştururken, Harris’in 59 yaşında olmasının getirdiği avantaj, her halükârda ABD’li seçmen nezdinde olumlu bir karşılık bulacağı düşünülebilir.

Bu bağlamda, kimi gözlemcilerine gündeme getirdikleri üzere, Harris adının yeni başkan adayı olarak dillendirildiği son birkaç haftada genç, kadın ve siyah seçmenlerin desteğini çekmekte olduğu görülüyor.

Ancak, kimi ölçülerde ‘marjinal’ denilebilecek bu seçmen eğiliminin, Trump’ın ‘beyazların egemenliği’, ‘büyük Amerika ideali’ gibi söylemleri karşısında ne denli belirleyici olacağını önümüzdeki birkaç aydaki gelişmeler gösterecektir.

Her ne kadar, Temmuz ayında kendisine yönelik suikast girişimi, o günlerde, güçlü bir şekilde Trump’ı seçim başarısına götüreceği varsayılan ‘olağanüstü’ bir gelişme kabul edilse de, Harris faktörünün gündeme gelmesi aslında, yukarıda dile getirdiği ‘öngörülemezlikler’ içinde değerlendirilmeye adaydır.

Bu durum, Harris’in adının Demokrat başkan adayı olarak gündeme geldiği, yaklaşık son bir aylık süre zarfında yapılan seçmenlerin eğilimlerini ölçmeye yönelik anketlerde, Trump’ı yakalama yönünde ciddi eğilimde ortaya çıkıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın, Demokrat aday Harris’e ve de Demokrat Parti iktidarının politikalarına yönelik olarak, yeni stratejiler belirleme ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekir.

Kimi gözlemcilerin Demokrat Parti tarihinin son dönemlerini dikkate alarak, Harris’in en zayıf aday olduğunu söylemelerinin neye tekabül ettiğini görmek için biraz daha beklemek gerekiyor.

ABD’de söylem ve küresel kamuoyu

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Demokrat Parti içerisinde yaşanan değişim bir yandan, ülkeyi ve öte yandan da, bir ölçüde küresel kamuoyuna gizli/açık mesajla içeriyor.

Bu çerçevede, başkan Biden’ın, Şikago’da başlayan ve dört gün sürecek Demokrat Parti ulusal seçim toplantısında, ABD toplumunun “ırkçılığa” ve “beyazların egemenliğine” terk edilemeyeceği yönündeki açıklaması önemliydi.

İç politikada Trump’ın geliştirdiği siyaset dilini tanımla ve buna karşı alınabilecek en önemli bir girişim kabul edilebilecek bu açıklamada, ‘ırkçılık’ ve ‘beyazların egemenliği’ söylemi küresel toplum için, özellikle de, ‘küresel güney’ için gayet anlamlı bir veri sağlıyor.

Bu durum, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin dolmakta olduğu bu dönemde, gelişmiş bir Batı toplumu olan ABD’de, ırkçılık ve beyazların üstünlüğü olgularının hakim bir nitelik kazanmasının getirdiği ciddi bir kaygı bulunuyor.

Biden’ın konuşmasının ilerleyen bölümlerinde, Trump’un, “ABD’nin başarısızlığa giden bir toplum olduğu” yönündeki yaklaşımından hareketler geliştirdiği söylem aslında, dile getirdiği ırkçılık ve beyazların üstünlüğü iddiasını destekler mahiyettedir, -her ne kadar, Trump bu ifadeyi, Demokratların politikaları çerçevesinde kullanmış olsa da...

Kasım seçimlerine az bir süre kala, ABD’de kampanya dönemi tarafların birbirlerine yönelik ağır suçlamaları kadar, öngörülemeyen gelişmelerin dikkat çekici bir özelliği bulunuyor.

Bu durum bize, önümüzdeki iki ayda diğer bazı öngörülemezliklerin olabileceğini hatırlatması bakımından dikkat çekicidir. Birlik olgusu ve söylemi kadar, olağandışı gelişmelerin de ABD seçimlerinde bir faktör olduğunu hesaba katmak gerekir. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/abd-secimleri-ve-kamala-harrisin-yukselisi-the-u-s-elections-and-the-ascent-of-kamala-harris/

 

17 Ağustos 2024 Cumartesi

Endonezya bağımsızlığı’nın 79 yıl dönümü üzerine bazı görüşler / Some ideas on the 79th anniversary of Indonesian Independence

Mehmet Özay                                                                                                                            17.08.2024

Bugün, Endonezya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının 74. yıldönümü...

Bu yazıda, bağımsızlık olgusunu genel itibarıyla, coğrafya ve antropolojik sınırları ile ilişkisi bağlamında kısaca ele almaya çalışacağım.

Coğrafya ile adına, Malay Takımadaları denilen bütünün önemli bir bölümünü içeren yapıyı kastediyorum. Ve bu yapı üzerinde, tarihsel olarak varlık süren ve antropolojik olarak aynı, ancak çeşitli kültürel ögeler bağlamında birbirinden ayrışan unsurların varlığına tanık olunuyor.

Coğrafya ve demokrafik yapı

Bir ulus-devletin adı olarak, Endonezya adı ile bu adın maddi unsurları yani, coğrafya üzerinde kendini ortaya koyan boyutlarının, şu ya da bu şekilde ilintili olduğu iki husus bulunuyor.

Bunlar, sömürgecilik dönemi tecrübesi ile Batı Avrupa’da geliştirilmiş olan ulus-devlet kavramının, bölge toplumları ve siyasal yapılaşmaları üzerindeki karşılığıdır.

Uzun sömürgecilik sonrası dönem, 20. yüzyıl başlarındaki küresel gelişmeler ve geniş Malay toplumlarının siyasal, ekonomik ve kültürel varlığı gibi unsurlar söz konusu olduğunda, Endonezya’nın bağımsızlığını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor, hiç kuşku yok ki.

Bununla birlikte, söz konusu bağımsızlığı ülkenin, coğrafi ve demografik sınırları ile değerlendirmek te mümkün.

Bir başka deyişle, hem coğrafi nitelikleri ve hem de, etnik yapıları göz önüne alındığında, bağımsızlığın akademi çevrelerinde hâlâ tartışılan yönleri olduğuna da kuşku bulunmuyor.

Öte yandan, bu tartışmanın, ulus-devlet merkez yapılarında ve de çevresinde, gizli/açık bir tartışma ortamında devam ettiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.

Aslında bu durum tam da, Endonezya bağımsızlığına giden süreçte, bağımsızlığı teşkil eden unsurlar arasında çok yönlü, dinamik yatay ve dikey etkileşimlerin ne denli hayati olduğunun bir göstergesidir.

Bütünlüklülük

Yukarıda geliştirilen düşünceyi desteklemesi mahiyetinde bir parantez açarak, şu görüşü de paylaşmakta yarar var.

O da, yukarıda kısaca değinilen ulus-devlet kavramının ortaya çıkışı ve gelişimi ile bunun Takımadalar toplumlarına ve coğrafyasındaki karşılığının sorunlu boyutları, Endonezya ile sınırlı değildir.

Aksine, bu sorunlu boyutların, şu veya bu şekilde sömürgeleştirilmiş toprakların genel ve yaygın bir özelliğini teşkil ettiğini söylemek gerekiyor.

Temelde, Takımadalar coğrafyasının teritoryal genişliğinin ve bu genişliğin bütüncül bir kara parçası olmaktan uzak oluşu problemin azımsanmayacak bir bölümünü teşkil ediyor.

Tecrübi olarak bunun karşılığını, örneğin ulaşım -ve yakın döneme kadar iletişim noktasında-, bağımsızlık sonrası onyıllar içerisinde ve hatta bugün dahi kendini ortaya koyacak şekilde ‘merkez’ ile ‘çevre’ ilişkililiğinin doğallığındaki ve sürdürülebilirliğindeki zorluklar üzerinden tanık olunuyor.

Bir başka ifadeyle, bu cografi yapının Kalimantan, Sulawesi, Sumatra, Cava, Lombok, Bali vb. Adalar ile özellikle de, ülkenin doğu’sunu -bölgesel olarak düşündüğümüzde- Takımadacıkların oluşturduğu devasa ve birbirinden ayrışan fiziki yapılar olarak karşımıza çıktığı görülür.

Ulus-devlet kavramı

Bu geniş coğrafyayı ve üzerinde yaşam süren farklı toplumsal yapıları, Batı Avrupa’da geliştirilmiş olan ve dil, toprak bütünlüğü, siyasi irade, dini/mezhebi yapı vb. gibi parametrelerle ortaya koyan ulus-devlet kavramına ve oluşumuna zemin teşkil eden siyasal anlayışın, Takımadalar geneline şamil olup olmadığı, önemli bir teorik sorudur ve bu bağlamda, kendi başına anlamlılık taşımaktadır.

Bunun sağlamasını yapabilmek için Takımadalar coğrafyası ve toplumları ile Batı Avrupa toplumlarının sosyolojik temellerinin karşılaştırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Bununla birlikte, bugün bağımsız bir ülke olan Endonezya’nın ulus-devlet oluşumu sürecinin temellerinin yakın geçmiş sömürgecilik süreciyle bağı olduğu konusunda bir konsessus bulunuyor.

Bu çerçevede, Indonesia yani, ‘Doğu Adaları’ veya sömürge döneminde adlandırıldığı şekliyle, “Hindistan’ın Doğusu” (East Indies) bağlamlarının yukarıda dile getirilen ve Batı’da üretilmiş ulus-devlet konseptine uyumluluğu noktasında, bir veri olarak kabul edilebilir.

Öte yandan, sömürge dönemi özellikleri yani, sömürge yönetiminin ürettiği siyasal, ekonomik ve kültürel yapılaşmaların kapsamı konusunda, söz konusu bu bağlamın gerçeklik ile kurgu arasında durduğu da, bir o kadar gerçektir.

Bu hususun, yukarıda dikkat çekilen ve sömürge döneminden ilhamla oluşturulan coğrafi sınırlarla bir çelişkisi olup olmadığı tartışmaya açıktır.

Bu tartışmanın bir yanında, sınır ve etkileşim olguları yine birer ilginç alan olarak karşımıza çıkıyor.

Yani, Takımadalar’ın sömürgeleştirilme tarihini 350 yıl olarak zikderen literatür içerisinde, buna alternatif teşkil edecek şekilde, Takımadalar’ın sadece, ulaşıma ve iletişime elverişliliğiyle dikkat çeken belirli sahil şeridlerinde ve bununla birlikte, sınırlı olarak iç bölgelerde kendini ortaya koyan ve bu çerçevede, bütüncüllükten uzak bir sömürge tecrübesi olduğu da vurgulanagelen hususlar arasındadır.

Dolayısıyla, sömürgecilik sürecinin, -en azından belirli alt coğrafya parçaları için- 350 yıl değil, aksine daha az sürelerle ifade edilmeye matuf bir yönü bulunuyor.

Nihayetinde bugün karşımızda, Malay Takımadaları adıyla anılan, geniş Malay toplumlarını temsil kabiliyetinde olan bir coğrafya ve bu coğrafya üzerinde yaşam süren çeşitli toplumların varlığı bulunuyor.

Bugün ulus-devlet çatısı altında bağımsızlık olgusuna muhatap olan bu coğrafya ve toplumlara anlamlılık kazandırma adına, yukarıda dikkat çektiğim sömürge dönemi yapılaşmalarının gizli/açık reddine karşılık, yeni bir tarihsel, coğrafi ve kültürel bütünlüğe referansı gerekliliği ortaya çıkıyor.

Buna, örneğin diyelim ki, Srivijaya ve Majapahit dönemleriyle ortaya çıktığı üzere, sömürge öncesi dönemin siyasal gerçekliğiyle açıklık getirme çabasının anlamlı olduğu söylenebilir.

Tarihi devamlılık olarak algılanabilecek olan bu durumun Batı Avrupa ulus-devlet yapılaşmasıyla örtüştürmeye yeter bir neden olup olmadığı, yine üzerinde durulmaya değer bir konudur.

https://guneydoguasyacalismalari.com/endonezya-bagimsizliginin-79-yil-donumu-uzerine-bazi-gorusler-some-ideas-on-the-79th-anniversary-of-indonesian-independence/

15 Ağustos 2024 Perşembe

Açe Barış süreci hakkında Türk akademisi ne der? / What does the Turkish academy say about the Aceh Peace process?

Mehmet Özay                                                                                                                            15.08.2024

Bugün, Açe Barışı’nın 19. yılı...

Bu yazıda, Açe Barışı’nın aradan geçen süre zarfında nereden nereye geldiğini ele almayacağım...

Aksine, ‘biz’ bu gelişme karşısında ne yaptı, ne yapıyoruz, neyi nasıl yapıyoruz bağlamında kısa birkaç değinide bulunacağım.

Ve bunu da, Türkiye’de akademi dünyasının, -var olan birkaç yaklaşım üzerinden- konuyu nasıl ele aldığı üzerinde bazı yorumlarda bulunacağım.

Ve bunu destekleyici mahiyette, birkaç hususu gündeme getireceğim...

Barış süreci ve akademi

15 Ağustos 2005 tarihinde  Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de Endonezya merkezi hükümeti ve Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) arasında varılan anlaşma, uluslararası anlamda gazetecilik başta olmak üzere farklı alanlarda akademik ve entellektüel çalışmalara konu olmasıyla dikkat çektiği ortada...

Bu çerçevede, Türkiye’de bu konuda ele alınmış akademik eserlerin varlığından söz etmek, birkaç çalışma hariç mümkün gözükmüyor.

Bu çalışmaların yazarlarının da, bölgeye dair kapsamlı akademik ve entellektüel eğilimleri gözlemlenmediği gibi, doğrudan ve sürdürülebilir bir şekilde bölgeyi ele almadıkları da ortada.

Özellikle, sorunu ele alma eğilimi sergileyen bir iki çalışmanın yazarı, Açe sorununu, çatışma ve barış süreçlerini sanki, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’ndaki sorunla özdeşleştirme eğilimlerini  gizli/açık kendini ortaya koyuyorlar.

Bu durum sezginin ötesinde, ortaya konulan çalışmaların dilinde/söyleminde belirgin demek yanlış olmayacaktır.

Üstüne üstlük, Açe gibi “gayet uzak bir coğrafyadaki” gelişmeleri, akademik beceri ile okuma uğraşının, ne denli sağlıklı olacağı ve ortaya konulan ürünlerin, ne denli sağlıklı veriler sağlayacağı ve anlamlı yorumları üreteceği de tartışmaya açıktır.

Buna dair, yıllar önce TÜBİTAK araştırma bursuyla, Türkiye-Endonezya ilişkilerini ele alan kısa bir araştırma makalesinin, ne denli onulmaz hatalarla dolu olduğunu yazdığım eleştiri yazısıyla ortaya koymuştum...

Epistemolojik uyumsuzluk ve kafa karışıklığı

Benzer bir durumun, Açe çatışma-barış süreçlerini okumaya uğraşan ve bunu, -bir tekrar olarak-, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sundaki kendine özgü sorununa gizli/açık eklemleme çabasında gündeme geldiğini ifade etmek istiyorum.

Bunun ötesinde ve de kaldı ki, Türkiye’deki sorunun ideolojik temellerindeki anlamsızlık, tarihsel anakronizim ile uluslararası çevrelerce kullanışlı bir aygıt haline getirilmişliği vb. boyutları görmezden gelerek, Kuzey Sumatra’daki gelişmeden kendine, kendi sorununa pay çıkarmaya çalışmanın temelde, epistemolojik bir yanlışlığa düçar olduğunu söylemek gerekiyor.

Bu noktada, Açe’yi yakın ve orta vade geçmişi ile modern dönem koşullarındaki siyasal ve toplumsal olgularla anlamak ve tüm bu süreçlerde, Açe’yi bir siyasal ve toplumsal bütünlük olarak gündeme gelmesini sağlayan epistemolojiyi ortaya koymak yerine, aklı ve duygusu Türkiye özeline konuşlanmış bir “akademik” tutumla  konuyu gündeme taşıma eğiliminin, öncelikle akademik etikle, araştırmanın ruhuyla çatışır bir yönü olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Kulağa fısıldanan...

Temelde, bu soruna, bazı benzerlikleri dolayısıyla yıllar önce dikkat çekmiştik...

O dönem, Türkiye’den STK’ların yardım amaçlı olarak Açe’de bulunmaları ve bunun bölgedeki çatışma ortamından barış ortamına geçiş sürecine rastlaması kafaların karışmasına neden oluyordu...

Nihayetinde fiili çatışma ortamından, barışa henüz yeni geçmiş bir toplumsal yapı içerisinde faaliyet yürütme çabasındaki STK’ların Açe’yi, Açe’deki hareketi ve süreçleri nasıl anlamaları gerektiği konusunda belki de, birileri birilerinin kulağına birşeyler fısıldamış da olabilirdi.

O dönemde, bilgiden yoksun bazı kişiler, Açe’deki var olan sorunu onulmaz bir hata olarak Türkiye’nin ‘Doğu’sundaki olguyla karşılaştırma başarını sergiliyordu.

Bunu bilinçli yaptıklarını düşünmemekle birlikte, bilinçsizce yapılmış olmasının da affedilebilir bir yanının olmadığı aşikârdı.

Oysa, yapılması gereken, Açe’yi kendi siyasal ve toplumsal gerçekliği ile anlama çabası olmalıydı ve bu anlamda Açe’deki tüm çevrelerde doğrudan ilişkiler geliştirilmeliydi...

Kanımca, bu denli ciddi bir uğraş için, kimsenin pek de harcayarak vakti yoktu...

Yukarıda yazmış olduğum “birilerinin kulağına birşeyler fısıldamış”lık olgusuna biraz açıklık getireyim...

Örneğin, tsunamiden yıllar önce yani, bir başka deyişle, daha çatışma dönemi sürerken gazeteci Coşkun Aral, Açe’ye yapmak istediği ziyareti gündeme getirdiğinde, bölgedeki Türk ilgililerden nasıl ‘fırça’ yediğini anlatmıştı...  Ve bunu da kaleme almıştı.

Akademik etik

Diplomatik nezaket çerçevesinde, ülkelerarası ilişkileri geliştirmenin, sürdürmenin rasyonalitesi ortada.

Ancak, ortada akademik ve entellektüel ilgiye mazhar olan bir yapının olması ve bunun anlaşılabilirliğinin önemini, bazı irrasyonel kaygılara kurban etmenin önemli bir kayıp olduğunu da görmek gerekiyor.

Bu söylemin sağlamasını şu şekilde yapabiliriz... Tsunami sonrasında Doğu’dan ve Batı’dan yüksek lisans, doktora ile düşünce kuruluşları bağlamında Açe’yi çalışan pek çok akademisyen oldu...

Ancak, Türkiye akademisi, bu alanda çalışma yapma yönelimi sergileme becerisi, marifeti, yaklaşımı sergileyemedi.

O zaman, “Bilmediğiniz bir alanda, nasıl hüküm vereceksiniz ve gelişmeleri nasıl anlamlandıracaksınız? sorusuna muhatap olunduğunda elimiz bomboş kalacak ya da, üretilen irrasyonel kaygılar ve çıkarımlarla hareket etme gibi bir alana sapılacak demektir.

Velhasılı kelam, Türkiye’de akademi dünyasında geniş Malay dünyası çalışmalarına yönelik ilginin azlığı ve genel itibarıyla, derinlikten yoksunluğu, modern dönemde Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe’deki çatışma süreçlerini, tsunami sonrası barış süreçlerini, toplumsal ve siyasal talepleri ve değişimleri anlama yönünde çabaların olmamasında gözlemliyoruz.

Bu boşluktan istifadeyle ortaya çıkan birilerinin de, var olan gerçeklikleri -bileyerek veya bilmeyerek manipüle etme çabaları içinden çıkılması gayet güç durumlar oluşturuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/ace-baris-sureci-hakkinda-turk-akademisi-ne-der-what-does-the-turkish-academy-say-about-the-aceh-peace-process/

Japonya’da iktidar partisi LPD’den istikrar arayışı / Japan’s ruling party LDP seeks stability

Mehmet Özay                                                                                                                            14.08.2024

Japonya’da iktidardaki Liberal Demokrat Parti (Liberal Democrat Party) genel başkanı ve başbakan Kishida’dan gizli/açık istifa açıklaması...

Başbakan Fumio Kishida, bugün yaptığı basın açıklamasında, Eylül ayında yapılacak olan parti başkanlık seçimlerine katılmayacağını söyledi.

Söz konusu bu açıklama, 67 yaşındaki Kishida’nın başbakanlıktan da ayrılacağı anlamına geliyor...

Parti içi seçimler

20 ilâ 29 Eylül arasında yapılması öngörülen parti içi başkanlık seçimlerinin ardından Kishida’nın Ekim başlarında görevini bırakacağı kesinleşti...

Kishida’nın dikkat çektiği konulardan bir diğeri ise parti içi desteği yitirmiş olması...

İktidar partisi olarak ülkeyi uzunca bir süredir yöneten Liberal Demokratların başbakan’a olan desteklerini çekmeleri, hükümet politikalarının fiiliyata geçirilememesine neden olduğu vurgusu öne çıktı.

Bu nedenle, partinin yeniden güç kazanması için, güçlü bir adayın şart olduğunu ifade etmesi önemliydi.

Önümüzdeki dönemde parti başkanlığı için isimleri öne adaylar arasında LDP genel sekreteri Toshimitsu Motegi, eski savunma bakanı Shigeru Ishiba ve dijital bakan Taro Kono bulunuyor.

Yeni parti başkanı ve dolayısıyla başbakanı bekleyen en önemli süreç hiç kuşku yok ki, 2025 Ekim ayında yapılacak olan genel seçimler...

Bu anlamda, Kishida’nın başkanlık yarışından çekilmesi, parti içi gerginliğe son vermesi kadar ve partinin gelen seçimlere daha sağlıklı koşullarla hazırlanması anlamına geliyor.

Güven bunalımı

Kishida’nın bizzat yaptığı açıklama, parti yönetimi ile başbakan arasındaki gerginleşen ilişkileri su yüzüne çıktığının bir göstergesidir.

Gizli/açık bu istifa kararı, bir süredir gündemde olan “güven” bunalımının ifadesidir.

Ülke siyasetinde güven sorunu karşısında başbakanın aldığı kararı, siyasal etik ve demokratik yapılaşma bağlamında ele almak gerekiyor.

Öyle ki, Kishida’nın açıklamasındaki ana vurgu, “siyasetin halk desteği olduğu sürece mümkün olduğu yönündeki güçlü inanç” söylemiydi.

Bu söylem, siyaset kurumunun hangi şartlarda olgunlaşabileceğini ve siyasetçilerin hangi şartlarda görevlerini hakkıyla icra edebileceklerinin iyi bir göstergesi olduğuna kuşku yok.

Temel nedenler

Kishida’nın başkanlık yarışında yer almayacağı konusundaki gelişmenin ardında, iki temel bulunuyor.

Bunlardan ilki, son bir yıldır parti ve hükümet gündemini meşgul eden husus, partiye sağlanan fon sağlama süreçlerindeki skandallar...

Bir başka deyişle yolsuzluklar...

LDP’ye mensup yaklaşık 80 milletvekilinin karıştığı belirtilen yolsuzluk skandalı sonrasında Kishida ile parti yönetimi arasında gerginlik yaşanmıştı.

Kishida, bugün yaptığı açıklamada bu gelişmenin farkında olduğunu ve istifa için uygun zamanı beklediğini söyledi.

Kishida’nın ‘etik bir siyasal yaklaşım’ olarak, bu nedeni de göz önüne alarak yeni dönemde aday olmayacağını açıklamasını dikkatle incelemek gerekiyor.

Bu uygun zamanın, 20 ilâ 29 Eylül aralığında yapılacak parti başkanlık seçimleri öncesine gelmesi oldukça anlamlı.

Bu durum, partide var olan güven sorununun derinleştirmesini veya bir başka açıdan bakılacak olursa, parti içi demokrasi teamüllerinin en azından, ritüel olarak yerine getirilmesi çabasına matuf olduğunu söyleyebiliriz.

Bu açık istifa açıklamasının dayanak noktası olan ikinci husus, başbakan Kishida’nın parti içi desteği yitirmesidir.

Reformcu bir parti olarak bilinen LDP’de, parti desteğinin yitirilmesi hiç kuşku yok ki, iktidardaki hükümetin politikalarının hayata geçirilebilmesinin önündeki engeli teşkil ediyor.

Son üç yıl

Son üç yılda ülkeyi yöneten Kishida, istatistiklere bakıldığında en uzun süreli başbakanlık koltuğunda oturan 8. Başbakan olarak anılıyor.

Bununla birlikte, özellikle sabık başbakan Shinzo Abe ile kıyaslanarak, güçlü siyasal söylem diline sahip olmayan bir siyasetçi tipi olarak tanımlanıyor.

Kishida ve başında bulunduğu hükümetin kamuoyun yoklamalarında yüzde 20’lik bantlarda seyreden desteği, onu, 1947’den bu yana görev yapan başbakanlar arasında en az popüler başbakan statüsüne sahip olarak göstermesi ortada kayda değer bir çelişkinin olduğuna işaret ediyor.

Kishida icraatları

Kishida hükümetinin üç yıllık süre zarfında Japonya’yı özellikle, ekonomik yenilenme ve bölgesel güvenlik konusunda etkin bir aktör olarak öne çıktığını söylemek gerekiyor.

Benzeri ülkeler gibi ekonomisi durgunluk yaşayan Japonya Kishida hükümeti sürecinde ekonomiyi canlandırmayı başarırken, aynı zamanda özellikle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güney Çin Denizi bağlamında bölgesel bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkması; Kuzey Kore’nin Rusya ile yakınlaşması ve bu üç ülkenin yani Çin, Kuzey Kore ve Rusya’nın ortak askeri tatbikatları Japona’nın ulusal güvenlik stratejilerinde önemli yenilikler yapmasını gerektirdiği aşikâr.

Bu çerçevede, özellikle Pasifik Savaşı’ndan bu yana, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefik olan Japonya’nın bizatihi ABD tarafından daraltılan askeri yapılaşmasının önünün açılması anlamına geliyor.

Aradan geçen üç yıllı süre zarfında ABD, Güney Kore ve Japonya arasındaki üçlü güvenlik işbirliği yapılaşmasında gözle görülür artışın, önümüzdeki dönemde de devam edeceğini söylemek kehanet olmayacaktır.

Bu çerçevede, Kishida hükümeti, 2022 yılında aldığı kararla 2027 yılına kadar beş yıllık süre zarfında, ulusla savunma harcamalarını 43 trilyon Yen (yaklaşık 253 milyar Dolar) artırmayı plânlamış olsa da, ultra savunma bütçesinin nasıl karşılanacağı henüz netlik kazanmış değil.

Bu sürecin, suikast sonucu hayatını kaybeden Şinzo Abe döneminde başladığı hatırlanacak olursa, Kishida döneminin bu süreci konsolide etmede önemli bir aşama olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

2021 yılı Ekim ayından bu yana, Japonya başbakanı ve Liberal Demokrat Parti başkanı olarak görevini yürüten Kishida bugün yaptığı açıklamada, Eylül ayında yapılacak olan Parti başkanlık yarışında yer almayacağını açıklaması hem, hükümet hem de, parti cephesinde istikrarsızlığın son örneği olarak dikkat çekiyor.

Eylül ayında yapılacak parti içi başkanlık seçimleri sonrasında başbakanlık koltuğunda yeni bir isim yer alacak.

https://guneydoguasyacalismalari.com/japonyada-iktidar-partisi-lpdden-istikrar-arayisi-japans-ruling-party-ldp-seeks-stability/