9 Temmuz 2024 Salı

NATO geleceğini Hint-Pasifik’te arıyor / NATO looks for its future in the Indo-Pacific

Mehmet Özay                                                                                                                            09.07.2024

Batı dünyasının güvenlik şemsiyesi olarak bilinen NATO 75. yılını kutlarken, Atlantik merkezli yapılaşmasını Hint-Pasifik’e yönetmek suretiyle güvenlik paradigmasında önemli bir değişime gidiyor.

Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization) yani, NATO bu süreçte güvenlik şemsiyesini, Atlantik’in iki yakası ve özellikle de, Batı Avrupa’dan, Hint-Pasifik’e doğru genişletiyor.

Bu süreçte, NATO’ya Avrupa kıtasından -ki, en son örneğini İsveç teşkil ediyor- ve Pasifik bölgesinden yeni üyelerin eklenmesi küresel güvenlik olgusunun yeni bir evreye girdiğinin kanıtı olarak kabul etmek gerekiyor.

Savaş sonrası ve NATO

2. Dünya Savaşı sonrasının, önemli uluslararası güvenlik örgütlerinden biri olan NATO’da, bir süredir gözlemlenen değişim emarelerinin olgunlaşmaya başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

1949 ilâ 1989 yılları arasında, yani yarım yüzyıllık sürede, Atlantik merkezli gelişen güvenlik ekseninde özellikle, Avrupa’nın -bir başka deyişle Avrupa Birliği’nin- güvenliğini sağlayan NATO, Soğuk Savaş sonrasında bir dönem yaşanan barış umutlarıyla çevrili yapılaşmada bir tür belirsizlik sürecine girmişti.

Bu yüzyılın başındaki küresel terör hadiselerinin faturasının Afganistan’a çıkartılmasıyla, bu ülkenin NATO için, Hint-Pasifik bölgesiyle teorik ve pratik etkileşimin bir laboratuvarı olarak belirlendiğini söyleyebiliriz.

Bu güvenlik yayılımcılığı, NATO’nun geleneksel sınırlarının dışına çıkışı kadar, bloğa yeni üyelerin adının yazılması anlamına da geliyordu.

Pasifik’e açılış

O dönem, adı daha güçlü bir şekilde zikredilen Asya-Pasifik bölgesinin, ABD ile ittifak halindeki güçleri yani Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Afganistan’daki varlığı, NATO yayılımcılığının sınanması için gayet elverişli bir ortam sağladı.

Bu dört ülke NATO ile resmi üyelik anlaşmaları imzalarken, buyapılaşmada kendi bölgelerindeki tehditten Kuzey Kore’den hareket ederken, aradan geçen süreçte, Kuzey Kore’nin yerini çok daha güçlü bir şekilde Çin’in aldığı ortadadır.

Bu gelişmeler bize, 2010’dan itibaren Asya-Pasifik veya bugünlerde, çokça kullanıma girdiği üzere Hint-Pasifik bölgesindeki gelişmeler çerçevesinde, Atlantik merkezli ve Avrupa yönelimli güvenlik bloğu NATO’nun yönünü gayet güçlü bir şekilde Doğu’ya çevirdiğini gösteriyor.

Bu süreçte, özellikle Çin’in, sıradan bir ekonomik kalkınmacı ülke olarak kalmayıp, varsıllığını askeri yatırımlar ve ulusal güvenlik eksenli jeo-politik yatırımlara yöneltmesiyle, Batı’da ve Batı’nın Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleri tarafından, bir tür tehdit unsuru olarak değerlendirilmeye başlandı.

Öte yandan, 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna işgaliyle Avrupa ve özellikle, Batı Avrupa için yeniden bir tehdit unsuru haline gelmesi, NATO’nun hem, üyelik ve hem de, teritoryal bağlamda güncellenmesi konusunda, hiç kuşku yok ki, önemli bir etki yaptı.

Bir yandan, Çin’in Güney Çin Denizi’nden başlayan teritoryal egemenlik iddiaları öte yandan, Rusya’nın bitme emaresi göstermeyen Orta Avrupa’daki askeri varlığı NATO’yu, her iki açıdan da yenileşmeci süreci agresif bir şekilde devam ettirmeye sevk ettiği ortadadır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Çin ve Rusya’nın son dönemdeki jeo-politik belirlenimciliklerine karşılık olarak NATO, klasik veya geleneksel Atlantik ekseninden Doğu’ya yönelmekle kalmadı, aynı zamanda, çoğunluğunu Avrupa ülkelerinin oluşturduğu üyeleri arasına Doğu’dan yenilerini de ekledi.

Savaş sonrası ABD faktörü

NATO’nun kuruluşunun 2. Dünya Savaşı’nın ve/ya Asya-Pasifi’teki gelişmeler bağlamında söylemek gerekirse Pasifik Savaşı’nın galibi konumunda oluşu, siyasal ve askeri güç yoğunlaşmasının Kıta Avrupası’ndan ve İngiltere’den Atlantik’in öte yakasına taşımıştı.

ABD, özellikle 19. yüzyıl boyunca ürettiği zenginliği bir yandan da, askeri güç şeklinde tezahür eden yapılaşmasıyla klasik egemen güçler arasında yepyeni bir unsur olarak ortaya çıktı.

Bunun ne anlama geldiğini belki de, son yirmi yılda Çin’in ekonomik kapitalizminin zorunlu bir sonucu olarak askeri yapılaşmaya kayıtsız kalmayan ve bu alanda sürekli yenilenmesinde tanık olmak mümkün.

NATO’da sarsıntı

ABD’nin yirminci yüzyıl ikinci yarısı boyunca ürettiği ve yönettiği bu güvenlik şemsiyesinin ağır yükünü üzerinde taşımasının, yakın geçmişte ABD iç siyasetindeki gelişmelere kurban verilebilecek bir dış etki olarak kabul edildiğine tanık olduk.

Bu noktada, ABD’de 2016-2020 yılları arasında Donald Trump iktidarı, ekonomik gelişmeleri gerekçe göstererek, NATO’ya maddi desteği gözden geçirme ve maddi sorumluluğun paylaşımını gündeme getirmesi NATO’da soğuk duş etkisi yarattığına kuşku yok.

Trump’un, böylesine cüretkâr ve neredeyse, bir yüzyıllık Batı Avrupa ile olan güvenlik ilişkisini rafa kaldırma anlamına gelen güvenlik politikasında eksen kayması olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Trump iktidarında söylem düzeyinde başlayan ayrışmanın, Joe Biden iktidarıyla birlikte düzelme eğilimi sergilemesine rağmen, ABD iç politikasında yakında gerçekleşmesi gayet muhtemel değişimin, NATO’da akılları karıştırmaya yetecektir.

NATO’da aktör değişir mi?

Yukarıda kısaca dile getirildiği üzere, 20. yüzyıl boyunca Batı veya Batı eko-politiği dendiğinde akla gelen ülkenin ABD olduğuna kuşku yok.

ABD’nin bu yapılaşması, etkisini ve de nüfuzunu NATO’ya da yansıtıyor...

ABD, 19. yüzyıl boyunca ekonomik varsıllığı veya kapitalizmde eriştiği yüksek düzeyin küresel egemenliğe yansımasında askeri gücü, teritoryal hakları belirleme, teorik ve pratik yaklaşımlardaki konumu ile 2. Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenini bizatihi, kendi gelişim düzeyine benzeterek ve/ya kendini bir model olarak sunarak NATO’nun kuruluşunu “güvenlik, kalkınma ve barış” üçgenine yerleştirdi.

Bu noktada, NATO’nun ABD’nin maddi ve askeri açıdan doğrudan bağımlılığı ile Avrupa’nın daha doğrusu Avrupa Birliği’nin güvenliği konusunun gayet açık bir ikilem olduğuna kuşku yok.

Avrupa Birliği güvenliğini tesisde kendine yeter kaynakları kadar, başka bölgelerden destek arayışında olduğunu ileri sürebiliriz.

Son gelişmeler bize, bu desteğin Japonya ve Avustralya gibi bölgesel aktörlerin varlığından hareketle, Asya-Pasifik bölgesinden gelmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Olası bir Trump zaferinin ardından zayıflayacak ABD desteği karşısında, AB ve Pasifik merkezli ülkeler arasındaki yakınlaşmanın artacağını düşünmek yanlış olmayacaktır.

Bu anlamda, bugün belki teorik anlamda değil, fakat çokça pratik alanda yapılacak epeyce iş olmasına karşın, NATO aklının, Pasifik’deki geleneksel ve tarihsel müttefikleriyle buluşmasını yakından takip etmek gerekiyor.

Son 75 yılda Atlantik güvenliğini sağlayan NATO’nun, son dönemde Hint-Pasifik açılımında kendini ortaya koyduğu üzere, en azından gelecek elli yıllık süreci yönetmeye aday girişimleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/nato-gelecegini-hint-pasifikte-ariyor-nato-looks-for-its-future-in-the-indo-pacific/

7 Temmuz 2024 Pazar

Hicret ve Müslüman toplumda anlam oluşumu / Hijrah and the construction of meaning in Muslim society

Mehmet Özay                                                                                                                            07.07.2024

Bugün, İslam yılbaşısı bir başka deyişle, Hicri yılın 1446. yılının ilk günü. Bu tarihi gelişme, İslam alemine ve tüm insanlığa hayırlı olsun.

Bu hayır temennisinin, olmuş bitmiş bir vakı’aya dönük irrasyonel bir alana tekabül etmediği aksine, bu vakı’anın oluşturduğu dinamizmden neşet eden bir yapılaşmaya bir başka deyişle, bugüne ve yarına yani, gelecekle ilgili bağlama dikkat çekmekte yarar var.

Tarihte yeni bir evre

Son 1445 yıllık zaman diliminin, insanlık tarihi açısından, kısa sayılabilecek bir döneme tekabül ettiği söylenebilir. Bununla birlikte, bilinen tarihi süreçler içerisinde, bu zaman diliminin en dinamik dönemlerden biri olduğuna da kuşku yok.

Söz konusu bu dinamizm, İslamiyetle birlikte veya bir başka deyişle, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke’den başlayan ve Medine’de sona eren göç hadisesi sonrasında, kendinde bir Müslüman toplumu inşasıyla birlikte, farklı insan toplumlarının ve kültürlerinin birbirleriyle etkileşiminde sergilenen gelişme seyridir.

Bunun ilk nüveleri bizatihi, farklı din-toplumsal grupları bünyesinde barındıran Medine toplumsal yapısında micro düzeyde ortaya çıkarken, ilerleyen yüzyıllarda, bu etkileşim bölgeler ve okyanuslar ötesi boyutlara taşınmıştır.

Bu çerçevede, bir vahiy dini (revealed religion) olarak İslam’ın, insan toplumlarına sunduğu mesaj, bu mesajın kabulü, anlaşılması ve bu mesaj üzerinden, bir kültür ve medeniyet evrenin oluşturulması, hiç kuşku yok ki, insanlık adına gayet önemli bir gelişmedir.

Toplumların tarihselleşmesi

Daha önceki bir yazımda dile getirdiğim üzere, yeryüzünde yaşam sürmüş ve bugün yaşam sürmekte olan insan toplumlarının, kendi din ve kültür evrenleri içerisinde benimseyip geliştirdikleri takvim, zamanı salt bir sayısal sınırlarla anlama çabası değildir.

Bunun dışında ve ötesinde, söz konusu takvimlerin başlangıçları üzerinden geliştirilen, bir kültür ve medeniyet bağlamı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Yani, zamanın tek düze, lineer bir ilerleyişi zannına rağmen, aslında ilgili kültür ve medeniyet çevrelerinin bu zaman üzerinden kendilerini yeniden ve yeniden inşaları (recursive construction) gündeme gelmektedir.

Böylesi oluşumların adına bizatihi, ‘tarihi gelişmeler’ denilmesinin de tesadüfi olmadığı aşikârdır.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, zamanı ölçen ve bu anlamda, insan faaliyetlerinin diyelim ki, tarım, denizcilik, ticaret vb. çeşitli süreçlere bağlı olarak ölçülebilmesinin takvimler vasıtasıyla olması, toplumların tarihselleşmesi anlamına da gelmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ve insanlık

Böylesi bir süreçten, Müslüman toplumların da nasipdarlığı söz konusudur.

Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye göçüne tekabül eden süreç ve bunun doğurduğu yapılaşma sadece dönemin Arap toplumu ve sadece tarihsel süreçte Müslümanlaşan toplumlar ile sınırlı değildir.

Aksine, 1445 yıl önce başlayan yapılaşma, farkında olunsun veya olunmasın, tüm insanlığı içine alan bir boyuta sahiptir. Ve bu özelliğiyle, Hicri yeni yıl veya bir başka deyişle Hicri takvim, tüm insanlığı ilgilendiren özelliğiyle dikkat çekmektedir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şahsından hareketle, bu tarihsel devamlılığı değerlendirmek gerektiğinde karşımıza, ‘Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen’ (Rahmat’al li’l alamin) kavramının çıktığını görürüz.

Bu kavramın, birden fazla boyutu olduğunu unutmadan, en azından Hicri yılbaşı yazısı çerçevesinde değerlendirmek gerektiğinde, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) varlığının, salt Müslüman bireyler ve toplumlarla sınırlı olmadığını aksine, tüm insanlığı içine aldığını söylemek gerekiyor.

Hicret ve düzen

İslam’ın bir din olarak Arap Yarımadası’ndan başlayan serüveni, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye göçü vasıtasıyla kendine bir nizam çizme amacını taşıyordu.

Bir maddi gerçeklik olarak, arkada bırakılan yolsuzluklarla anılan şehir yani, Mekke ile Müslüman toplumun birlikteliği kendinde bir yapılaşma olarak ortaya koyma hedefine matuf inşacı unsurlarla gündeme gelen Medine arasında, temel bir ayrım bulunmaktadır.

Bu gelişmenin yanı sıra, burada temel bir farkın altını çizmekte yarar var.

O da, Medine’nin Müslüman toplum için temsil gücünün büyüklüğü kadar, Müslüman toplumun kuruluş sürecinin daha ilk evrelerinde, ‘öteki’lerle ilişkilerini belirlemeye matuf bir yaklaşım sergilemesidir.

Bu çerçevede, söz konusu göç hadisesinin, Kabe’nin yani, insanlık tarihinin ilk mabedinin bulunduğu Mekke’den ayrılışa tekabül etmesiyle, bir tenakuz içerdiği ileri sürülebilir.

Bununla birlikte, Hz. İbrahim’i merkeze alarak söylemek gerektiğinde, İbrahim’i inancın merkezi hükmündeki Kabe’nin, İslam’ın yeni bir vahyi bir din olarak ortaya çıkışına kadar, aradan geçen süre zarfında maruz kaldığı işlevselsizlik (dsyfunctionality), geri dönülmesi ve yeniden diriltilmesi gereken bir yapıyı da ortaya koyuyordu.

Bu anlamda, Hz. Peygamber’in Mekke’yi terk ile Medine’ye göçünü birbirinden ayrışan değil, belki te, tastamam birbirini tamamlayan iki gelişme olarak görmek gerekir.

Hicri 1447. yılın Müslümanlara ve tüm insanlara hayırlar getirmesi temennisiyle...

https://guneydoguasyacalismalari.com/hicret-ve-musluman-toplumda-anlam-olusumu-hijrah-and-the-construction-of-meaning-in-muslim-society/

İngiltere’de seçim ve “değişim başlıyor” / Elections and “change begins” in England

Mehmet Özay                                                                                                                            06.07.2024

İngiltere’de (Birleşik Krallık) geçtiğimiz Cuma günü yapılan parlamento seçimlerini, uzun bir aradan sonra İşçi Partisi kazandı.

Bir İngiltere siyaset klasiği olarak, İşçi Partisi ve Muhafazakar Partisi arasında geçen yarışta, İşçi Partisi büyük bir başarıya imza atarken, Muhafazakar Parti’nin, -uzmanların dikkat çektiği üzere- ciddi bir siyasal kimlik kriziyle karşı karşıya olduğuna kuşku yok.

İşçi Partisi, 650 sandalyeli parlamentoda 410 milletvekilliği kazanarak, asgari limit olan 326 barajının çok üstünde bir başarı elde etti.

Yaşanan bu iktidar değişikliği, Ada’da 2016 yılındaki Avrupa Birliği’den çıkıştan sonraki en önemli gelişme kabul etmek yanlış olmayacaktır.

Şimdi değişim zamanı

İşçi Partisi genel sekreteri ve çiçeği burnunda başbakan Keir Starmer, “şimdi değişim başlıyor” sloganıyla, temelde muhafazakar eğilimleriyle bilinen İngiliz toplumuna yeni bir siyasal ve toplumsal enerji vermeye aday gözüküyor.

İşçi Partisi’nin ve parti başkanı Starmer’ın değişim vurgusunun meşruiyetini aslında bizatihi, 14 yıllık uzun bir Muhafazakar iktidarının varlığı oluşturuyor.

Starmer’ın, sıradan kabul edilebilecek değişim çağrısının gelişimine veya arka plânına bakmak gerekiyor.

Öyle ki, Starmer, İşçi Partisi genel sekreterliğine geldiği beş yıl öncesinden itibaren, partiyi yeniden yapılandırmada sergilediği başarının, onun tekil bir siyasetçi olarak başarısı olduğuna kuşku yok.

Starmer, şimdi partisi içinde değişim eksenli oluşturduğu özgüveni, ulusal düzeyde yani, İngiliz toplumunun geneline yayma amacında.

Öyle ki, Cuma günkü seçimler en düşük katılımcı seçimler kategorisinde yer alması, Ada toplumundaki karamsarlığın ve de bununla birlikte, yenilenme ihtiyacının bir göstergesidir.

Hedefin büyük olduğuna kuşku yok...

Ancak, zaten büyük hedefler de İngiltere’deki İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti gibi gayet köklü siyasal hareketlerin ve kurumların işidir.

Siyasette yenileşme

Bu seçim’i standard bir zafer olarak yorumlamanın dışında, bazı anlamlarıyla birlikte ortaya koymak gerekiyor.

Bunlardan ilki, istatistiki bir veri olarak Muhafazakar Parti’nin on dört yıllık iktidarını sona ermesidir.

Bir diğeri ise, İşçi Partisi’ne geç dahil olan ve kısa sürede parti başkanlığına kadar çıkan Keir Starmer’ın sergilediği liderliktir. Starmer’ın bu anlamda, İşçi Partisi’ne bir istikrar ve bununla birlikte bir disiplin getirdiği anlaşılıyor.

Bu sürecin önümüzdeki dönemde İngiliz hükümeti ve siyasetine neler getireceğini, belki şimdiden söylemek güç. Ancak, İngiliz seçmeninin Muhafazakar iktidarın illüzyonlarından kurtulmanın ilk adımını bu seçimde ortaya koyduğu kesin.

İşçi Partisi için aslında şatafatlı yenilikçi politikalardan ziyade, Muhafazakar Parti hükümetinin hatalarından sıyrılabilmek, işlerini en çok kolaylaştıracak unsur olacaktır.

Bunların başında, ilk etapta seçmene veya halka güven; etkin yönetim; hükümette ve bürokraside şanslara yer tanımama gibi olguları sıralamak mümkün.

Kaybeden Muhafazakarlar

Seçimi kaybeden taraf olan Mufazakar Parti’de ise yapılması beklenen gayet önemli bir hesaplaşma olduğu anlaşılıyor.

Temelde, Muhafazakar Parti’ye yönelik eleştirilerin beş yıl önce kovid-19 sürecinde dönemin başbakanı Boris Johnson’un “pandemiyi yönetememiş” olmasından başlatmak gerekir.

O dönem yazdığımız kısa bir kritik yazımda, kovid-19 sürecini iyi yöneten siyasetçilerin ve bürokratların kovid-19 süreci sonrası kazananları olacaklarına değinmiştim.

Bu gözlemimi, bugün İngiliz siyasetinde hem dönemin başbakanı üzerinden yapılan değerlendirmeler hem de genel itiarıyla Muhafazakar yönetimin siyaset yapma biçimi, bürokraside kararlılık ve istikrar gibi olgularla birlikte tanık oluyoruz.

Borris sonrasının önemli yıkımı ise Liz Truss’un ülke ekonomisini dağıtmaya yetecek kısa başbakanlığı dönemi oldu.

Sonrasında, Hindistan kökenli Rishi Sunak’a bırakılan ise, tabiri caizse ortalıktaki pisliği temizlemekti...

Bir üçüncü dünya kökenli olarak Sunak bu işi yapabileceğine kanaat getirmiş veya o kanaat kendisine aşılanmış olmalı ki, başbakanlık görevini üstlendi.

Ancak, seçim sonuçlarının da ortaya koyduğu üzere, Muhafazakar Parti’de birbiri üstüne birikerek gelen sorunların altından kalkılabilmesi mümkün değildi.

Son dönemde, İngiliz kamu kurumlarının yönetilemiyor olmasında ipuçlarını güçlü şekilde yerel hükümetlerde, sosyal güvenlik sisteminde ortaya koyuyordu.

Her ne kadar kimi gözlemciler, Muhafazakar Parti’nin kamu yönetimi ideolojisinde hatayı Borris Johnson ve Liz Truss’da değil de, 2010’lı yıllarda parti sekreteri Geroge Osbourne’na gönderme yapsalarda, bu durum bile, Parti’nin Johnson ve Liz dönemin de iyi yönetilmetiğinin gayet açık bir göstergesidir.

İktidar yitimi olgusu

Bu anlamda, 15 yıl önce Tony Blair’ başkanlığındaki İşçi Partisi’nin iktidarı kaybedişiyle, bugün Muhafazakar Partisi’nin iktidarı yitirişi arasında bazı benzerlikler bulmak mümkün.

Tony Blair’in en büyük kaybının, Ortadoğu siyasetinde ABD’nin kurbanı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

ABD siyasetinin ve toplumunun hazmedebileceği bu tür eğilimlerin Kıta Avrupası ve İngiltere’de toplumların güçlü geleneklerle inşa edilmişliği karşısında pek tutmayacağını, Blair örneği kanıtlamış durumdadır.

Haksızlık üzerine inşa edilmiş bu uluslararası politika İngiltere’de halkının dikkatinden kaçmamıştı.

Oysa, Blair, yanındaki Anthony Giddens gibi sosyoloji dünyasının son dönemde öne çıkan teorisyen-akademisyeninin danışmanlığında önemli işlere adım atıyordu.

“Üçüncü Yol” (The Third Way) gibi klasik kapitalism ile sosyalizm arasında eko-politikalarda alternatif arayışını akademik olarak ortaya koymuş olan Giddens için danışmanlığı bu teorik yaklaşımını İngiliz toplumu özelinde pratiğe geçirebilme ve belki de, Kıta Avrupa’sına doğru yaygınlaşacak yeni bir paradigma ortaya koyabilmeye adaydı.

Sosyoloji’de ölü doğan teoriler olduğu gibi, ölüm uykusuna yatmış ancak, zamanı geldiğinde diriltilen teoriler olduğunu hatırladığımızda, bugün İşçi Partisi’nin yeni yüzleri ile İngiliz siyasetini yenileştirme çabasında kanımca Giddens’in teori yaklaşımlarının yeniden ele alınabileceğini söyleyebilirim.

https://guneydoguasyacalismalari.com/ingilterede-secim-ve-degisim-basliyor-elections-and-change-begins-in-england/

Amerikan bağımsızlığı ve zihniyet dünyası / American independence and the world of mentality

Mehmet Özay                                                                                                                            05.07.2024

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunun 248. yıldönümü dolayısıyla geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.

Havai fişeklerin sembolikliğinde şenlikli bir toplum olma özelliğiyle öne çıkartılan ABD’nin bu yapısının dışında ve ötesinde bizi ilgilendiren husus, Kuzey Amerika’da böyle bir toplumun nasıl inşa edildiğiyle alâkalıdır. 

Yeni bir toplum

Bu inşanın, Batı Avrupa’dan yapılan göçlerin ürünü olması kadar, bu göçlerin hangi boyutlarının Kuzey Amerika’da yeni bir toplumun inşasında başat bir rol oynadığı dikkate alınması gereken bir sorudur.

Göçler öncesinde ve de sürecinde, Avrupa’da ve de özellikle, Batı Avrupa’da düşünce plânında kayda değer değişimler yaşanırken, bu sürecin okyanus ötesinde, yeni dünya’ya aktarımının nasıl olduğu bir başka önemli soruyu teşkil eder.

Öyle ki, şayet Kuzey Amerika’da yeni bir toplumun inşa edilmesinin ve bu toplumun bugüne kadar gayet önemli kurumsallaşmalar noktasında istikrarlılığını ve de varsıllığını, şu veya bu şekilde sürdürdüğü hatırlanacak olursa, kurulan yeni toplumun öyle sıradan bir nitelik arz etmediği ortadadır.

Kültürel taşıyıcılar ve ‘yeni dünya’

Tam da bu noktada, “Batı Avrupa’daki değişimi, Kuzey Amerika’ya taşıyanlar kimlerdir?” sorusunu gündeme getirebiliriz.

Öyle ya, Kuzey Avrupa yerlilerinden geriye pek bir şey kalmadığına göre, yeni bir toplum inşasında siyasal, kültürel ve dini aktarımlardan başka seçenek var gözükmüyor...

‘Yeni Dünya’ kavramıyla birlikte anılan Amerika kıtası veya kıtalarına karşılık bu kavramın, çokça Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderme yaptığına tanık olunur.

Bunun nedeni, Güney Amerika Kıtası’nda kurulan devletlerin diyelim ki, Avrupa Kıtası’ndaki geleneksel devlet ve toplum yapılarından pek de ayrışmamış olmasında görülebilir.

Buna karşılık, Kuzey Amerika Kıtası’nda özellikle, kendine özgü nitelikleriyle ortaya çıkması ABD’nin, ‘yeni dünya’ kavramına anlam kattığı ortadadır.

Amerikan bağımsızlığı söyleminde özellikle, bu nitelikler üzerinde durulmaya değerdir.

‘Özgürlük’

Yeni dünya kavramına eşlik eden bir diğer gönderme ise, ‘özgürlük yurdu’ kavramıdır.

Bu ve benzeri kavramların diyelim ki, Asya ve Afrika’daki toplumlar bir yana, Avrupa kıtasında özellikle de, Kıta’nın batı bölgelerinde ve de İngiltere’nin içinde yer aldığı Adalar kümesinde tecrübe edilen düşünce sistemlerindeki değişimlerin izlerini taşıdığına kuşku yoktur.

Bununla birlikte, dikkat çeken husus, Batı Avrupa’daki düşünce sistemleri değişimine karşılık, ABD’nin ‘özgürlük yurdu’ kavramında olduğu gibi farklılaşmacı yönleriyle ortaya çıkması temelde, Batı’daki düşünce akımlarının kendi içinde de evrilmelere maruz kaldığını gösterir.

Atlantik Okyanusu üzerinde gerçekleşen göç hareketleri dikkate alındığında, göç kümelerini oluşturan grupların, benzer sosyal ve siyasal köklere sahip olduğunu düşünmek güç.

Göç ve sınıflar

Bu çerçevede, Tocquivelle üç temel toplumsal yapıya atıfta bulunarak, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya yapılan bu göçlerin neye tekabül ettiğine dikkat çekiyor.

Bunları sırasıyla, şu şekilde adlandırmak mümkün. İlk dönem göç kitlelerini oluşturan maceraperestlerdir.[1]

Bu grup, dağınıklığı kadar akışkan materyalistliğiyle öne çıkarken, yeni topraklarda yeni toplum inşasında belirleyici olamayacağı ilk etapta akla gelmiyor.

Nihayetinde, keşfe yönelik bir tutumun bu grubu da başat gruplar arasında zikretmeyi gerektirse de, belirleyicilik noktasında önemlerini belki de en sonlarda görmek gerekir...

Bunun yanısıra, bu grup içerisindekiler öyle anlaşılıyorki, tıpkı Portekiz ve özellikle de, İspanyolların Güney Amerika’nın maden zenginliklerine erişmeleriyle ilgili söylemlere kapıldıklarını iddia etmek olmayacaktır.

İkincisi, çiftçiler ve zanaatkârlar...[2] Bu toplumsal grupların ilk etapta, yeni bir toplumu inşa etmede gayet işlevsel ve dinamik bir rol oynayacakları düşünülebilir.

Bununla birlikte, fiziki plânda katkılarına kuşku olmasa da, bunun ötesine geçebilecek bir düşünce sistemine sahip olmadıkları görülür.

Üçüncü grup ise, idealleri uğruna Batı Avrupa’dan ‘yeni dünya’ya göçü göze alan gruplardır.[3]

Bu grubu önceki, iki gruptan farklı kılan zihniyet dünyalarını ve bunun güttüğü toplumsal yapılaşma hedefiyle, Okyanus’u aşma cesareti gösterebilmiş olmalarıdır.   

Bu üç grup üzerinde detaylı açıklamalar sonrasında, girişte gündeme getirdiğim, “Batı Avrupa’daki değişimi, Kuzey Amerika’ya taşıyanlar kimlerdir?” sorusuna rahatlıkla cevap verebilmek mümkün gözüküyor.

Zihniyet ve inşa

Üçüncü grubu, kendileri dışındaki ve Kuzey Amerika’nın geniş coğrafyasındaki diğer bölgelerini de etkileyecek şekilde güçlü kılan husus, manevi bağı öncelleyen birbirine kenetlenmiş toplum olmasıdır.

Ancak bu yaklaşım bile, aslında ortaya konulan gayet önemli değişimi açıklamaya ne kadar el verdiği hâlâ tartışma konusudur.

Öyle ki, kendilerin püritenler denilen bu dini yapının, klasik anlamda sadece, dini alanı inşa etmekle kalmadıkları ortadadır.

Bu noktada, karşımızda yeni bir toplumsal zemin ve bu zemin içerisinde var olmalarına imkân tanınmış pek çok toplumsal grupların varlığıyla karşılaşıyoruz.

Tocqueville’nin dikkat çektiği bu sınıflamada kurucu unsur olarak öne çıkartılan üçüncü grup bize tam da, Max Weber’in, Batı Avrupa’da başlayan zihniyet dünyasındaki dönüşümün ve bunun doğurduğu rasyonal düşüncenin, aslında yeni dünya’da nasıl kendine münbit bir ortam bulduğunu ortaya koyuyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/amerikan-bagimsizligi-ve-zihniyet-dunyasi-american-independence-and-the-world-of-mentality/

 



[1] Tocqueville, Alexis de. (1990). Democracy in America, Volume I, New York: Vintage Books, s. 29, 30.

[2] A.g.e., s. 30.

[3] A.g.e., s. 31. 

3 Temmuz 2024 Çarşamba

Amerikan bağımsızlığı: Avrupa’dan farklılaşma ve modern dönem / American independence: Differentiation from Europe and modern era

Mehmet Özay                                                                                                                            03.07.2023

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bağımsızlık günü olan 4 Temmuz, bize gayet yabancı bir gelişme olarak gözükebilir. Söz konusu bu gelişmenin bize yabancılığı sadece, Amerika Kıtası’nın coğrafi uzaklığıyla açıklanamaz.

Bundan daha ötede, belki de, Kuzey Amerika’da gerçekleşen bu gelişmenin tam anlamıyla, -bizim hâlâ anlamakta zorlandığımızı veya anlamak istemediğimizi düşündüğüm- iç içe geçmiş bir sömürgecilik süreçlerine ait olmasının payını dikkat almak gerekir. 

Bununla birlikte, bu gelişmenin Batı medeniyeti içerisinde önemli değişimlere konu olmasıyla gayet önemli olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Modern bir durum

Amerika Birleşik Devletleri, 1776 yılında İngiltere Krallığı’na bağlı 13 sömürge yapısının, federal bir siyasal çatı altında biraraya gelmesiyle kurulan bir ulus devlettir.


Bu ulus-devletin, kendine özgü nitelikleri dikkate alındığında, daha çok Kıta Avrupası ve kısmen Birleşik Krallık’la (United Kingdom) özdeşleşen gelişmelere ilgi duyanlar için ’yenilikçi’ yönleriyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

 

Bu noktada, söz konusu bağımsızlık sürecinde sömürgecilik, din, siyasal sistem gibi alt başlıklar altında toplanmaya elverecek yeniliklerin, 18. yüzyıl sonunda Amerika Kıtası’nda ortaya konduğu görülür.

 

Sömürgecilik dendiğinde akla kaçınılmaz olarak, ’beyaz Batı Avrupalı’ ile ’siyah Afrikalı/sarı Asyalı ve Latin Amerikalı’lar geliyor.

 

Bununla birlikte, Kuzey Amerika’da sömürgecilikten kopuşta ise ’ötekileştirilen’ ve ’nesnelleştirilenin’ bizatihi, Avrupa özellikle de, Batı ve Kuzey Avrupa göçmenlerinden oluşan kitleler bulunuyor.

Yani, bir grup beyaz adam’ın diğer bir grup beyaz adam’ın sömürgesinden kurtuluşuna tanık olunuyor...

Kuzey Amerika’da ’bağımsızlık’ olgusunun gündeme gelmesinde, sömürgeciliğin doğasında yatan ve örneğin, ekonomi alanında vergiler ve zorunlu yasalara karşılık gelen ’sömürme’ olgusunun (exploitation) boyutlarının dayanılmaz boyutlara taşınması rol oynadı.

Kuzey Amerika’da yaşanan bu durum, Batı Avrupa sömürgeciliğinin sadece, ’siyah/sarı’ ırklardan oluşan ’öteki’sine karşı değil, kendi içinden çıkan çeşitli toplumsal gruplara karşı da, ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir düşünceyi sergilemiş olduğuna işaret ediyor.

Bu noktada Amerikan bağımsızlığı, hiç kuşku yok ki, ’beyaz sömürgecilerin tiranlığa karşı isyanı’na tekabül ediyor.[1]

Monarşi’den kopuş

ABD bağımsızlığı, tarihsel anlamda köklü ve kurulu bir düzene gönderme yapan İngiliz Monarşisi’nden (British monarchy) kopuş olduğu kadar, hem Ada’nın, hem de Kıta Avrupası’nın sosyal ve dini sistemlerinden de kopuş anlamı taşıyor.

Monarşi’den kopuş, çok farklı milli yapılardan gelen Amerikalıların Cumhuriyet yani, bireysel ve toplumsal temsiliyeti öncelleyen bir siyasal sisteme geçişine işaret ediyor.

Bu durum, Ortaçağ şehri ve bu şehirdeki temsiliyet yapılarından farklılık taşıyordu. Bu nedenledir ki, ”modern devlet” ve ”modern demokrasi” Amerika’da -ve ardından Fransa’da- gerçekleşen devrimlerle bütüncül bir temsiliyet için mücadele anlamı taşır.[2]

Burada dikkat çeken husus, Cumhuriyet’in Amerika’ya göç etmiş Avrupalıların, geçmişte bağlı oldukları kendi milli siyasal kimliklerinden uzaklaşmaları ve ’Amerikalılık’ (The American) siyasal kavramı altında birleşmeleridir.

Bu durumun, antropolojik olarak incelenmeye değer yanları olduğuna kuşku yok. Bu toplumların bir anda eski/kadim kimliklerinden ferâgat etmenin, sıradan bir niyetin ötesinde gerekçeleri ve anlamları olmalıdır.

Yukarıda dikkat çekilen özelliklerin, ABD’yi dün olduğu gibi bugün de, ilgili akademik çalışma alanlarında ’ayrıcalıklı’ bir yerde ele alınmasını sağlayacak tartışmalara yol açtığını söylersek yanılmış olmayız.

Aydınlanma düşüncesinin genişlemesi

Amerika’da 13 farklı sömürge yapısının temsilcilerince, bağımsızlığa giden süreçte gerçekleştirilen kongrelerde alınan kararların başında bireye (individual) yapılan vurgu, Amerikan bağımsızlık düşüncesinin Avrupa’da gelişme gösteren Aydınlanma Düşüncesi’nin (Enlightenment Thought) doğrudan bir yansımasıdır.

Bu düşünce sistematiğini oluşturan felsefecilerin ortaya koydukları görüşlerin İngiltere ve Kıta Avrupası’nda bulduğu yankılar kadar, belki de en dikkat çeken boyutu, bu görüşlerin çok daha ’liberal’ bir evrende veya böylesi bir evreni oluşturan bir coğrafyada yani, bir başka kıtada sömürge topraklarında, -Kuzey Amerika’da- karşılık bulmuş olmalarıdır.

Bu durumun dolaylı olarak, söz konusu felsefi düşünce (philosophical thought) hareketlerinin Avrupa boyutunda, bir dizi sınırlılıklara tabi olduğunu da gizli/açık göstermektedir.  Bir başka şekilde söylemek gerekirse, Amerika özelinde Aydınlanma düşüncesinin genişlemesine tanık olunur.

Amerikan modernleşmesi

Aydınlanma bağlamında dikkatle vurgulanması gereken bir diğer husus, Avrupa modernleşmesi dışında ve ötesinde bir Amerika modernleşmesinin (American modernization) gündeme gelmiş olmasıdır.

Bir kez daha vurgulamakta yarar var...

Diğer bazı hususlar bir yana, son birkaç on yıldır yaşanan gelişmelerin gölgede bıraktığı bir gerçeklik olarak Amerika modernleşmesinin en başat yönünü ’bireyselcilik’ oluşturuyor.

Amerikan toplumsal yapısının şekillenmesi sürecinde, pek çok özelliğin gelişmesine yol açan bireyselcilik 1776 yılında bağımsızlık bildirgesinde, ”İnsanlar eşit yaratılmıştır” (all Men are created equal) ifadesinde karşılık buluyor.

Bu ifade, ’insan/birey’ ile ’yaratılmış’ olma hali, bize bu dünyacı ve öte dünyacı bağlamların biraradalığını göstermesiyle hayli ilginç bir duruma gönderme yapıyor.

Bu dünyacı bağlamın, sömürge topraklarına belirli amaçlarla gelmiş bireylerin tek tek önemine ve anlamına dikkat çekilirken, söz konusu bireylere bu önemi ve anlamı verenin bir ’Yüce Varlık’ (Supranatural Being) olduğu vurgusu öne çıkar.

Burada dikkat çekilmesi gereken iki temel husus bulunuyor.

Bunlardan ilki, Kuzey Amerika’ya göç etmiş Avrupalıların bizatihi yaşadıkları ve aktörü oldukları değişimlerle bağlantılı olmasıdır.

İkincisi ise, yaşanan değişimlere rağmen, söz konusu Avrupalı kitlelerin Kıta’dan miras aldıkları ’dini inanç’ yapısının devamlılığına ve -belki de- asıllarına dönüşü imlemesidir.

Bu çerçevede, Aydınlanma düşünürlerini, -büyük bir genellemeye tabi tutarak- materyalist sınıflamasına koyamayacağımızı dikkate aldığımızda, Avrupa Aydınlanma düşüncesinde ve/ya modernitesi’nde karşımıza çıkan bireyselcilik ve dini yapılarla ve unsurlarla gayet önemli sınırlılıklar taşıyan yaklaşımın aksine, Amerika özelinde farklı bir anlayışın ve bakış açısının geliştirildiğine tanık olunuyor.

Bir anlamda, söz konusu bu yeniliğin (novelty), niçin Avrupa Kıtası’nda değil de, büyük ölçüde Amerika’da ortaya çıktığı konusu, dün olduğu gibi bugün de araştırma konusu olmaya devam ediyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/amerikan-bagimsizligi-avrupadan-farklilasma-ve-modern-donem-american-independence-differentiation-from-europe-and-modern-era/



[1] John Ferling. (2010). “Myths of the American Revolution”. https://www.smithsonianmag.com/history/myths-of-the-american-revolution-10941835/

 

[2] Guenther Roth. (1978). “Introduction”, Economy and Society: An Autline of Interpretive Sociology, Max Weber, (ed.), Guenther Roth, Claus Wittich, Berkeley: University of California Press,  s. xcix. (xxxiii-cx).

1 Temmuz 2024 Pazartesi

Güney Çin Denizi’nde Filipinler ve Çin arasında gerginlik / The tension between the Philippines and China in the South China Sea

Mehmet Özay                                                                                                                            01.07.2024

Güney Çin Denizi’nde, son birkaç yıldır Filipinler ve Çin arasında yaşanan gerilim, bugün iyice artmış gözüküyor.

Öyle ki, artan bu gerilimin, herhangi bir sıcak çatışmaya dönüşmesinin an meselesi olup olmadığı konuşumuyor.

Tartışmanın merkezinde ise, Güney Çin Denizi’nde Thomas Shoal olarak adlandırılan bölgede 17 Haziran günü, Filipinler ve Çin sahil güvenlik birimlerinin karşı karşıya gelmesi bulunuyor.

Bu anlamda, o günden bu yana, bölgede gerilimin arttığını söylemek yanlış olmayacak...

En azından tarafların yaptığı açıklamalar böylesi bir izlenimi oluştuğunu ortaya koyuyor.

Şans eseri...

Kimi gözlemcilerin, “büyük bir şans eseri sıcak çatışma çıkmadı” şeklinde değerlendirdiği söz konusu gelişme sonrasında, taraflar sadece 'bekle-gör' politikası takip etmiyor.

Çin tarafının açıklamalarına bakıldığında, sorunun kökeninde Filipinli sahil güvenlik birimlerinin, Çin balıkçılara ait ağları kesmesi bulunuyor. Filipinler tarafı ise, bu gelişme üzerine Çin sahil güvenlik birimleri Filipinler’e ait ve 1999 yılından bu yana, sığlık bölgede bulunan ve Filipinler ordusunca, bir tür karargâh olarak kullanılan gemiye çıkarak çeşitli malzemelere el koymasına dikkat çekiyor.

Taraflar arasında böylesine fiziki gelişme ilk defa yaşanırken, Filipler sahil güvenlik birimlerinin, silahlı karşılık vermemiş olmaları sergilenen “profesyonel” davranışla izah ediliyor...

Öte yandan, gelişmelere dair, bu iki farklı açıklama ne olursa olsun, en azından konuya tarafsız olan çevreler herhangi bir sıcak çatışmanın çıkmaması bir şans olarak değenlendiriliyor.

Çin sahil güvenliğinden baskın

Tarafların, görece sıradan kabul edilebilecek bu gelişmenin tehlike içeren boyutu ise, Filipinlere ait tekneye Çin sahil güvenlik birimlerinin baskın yapması geliyor.

Bu durum, Filipinler güvenlik hattının ihlâli olarak yorumlanırken. Belki de bundan daha önemli yorum ise, olası bir çatışma halinde Amerika Birleşik Devletleri ordusu’nun Filipinlerin yanında yer alacak olmasıdır.

ABD’nin bu gelişmelerin neresinde durduğu meselesi ise, Filipinler ve ABD arasında var olan “Ortak Savunma Antlaşması” ile kendini ortaya koyuyor.

Çok değil, sadece bir ay önce Singapur’da düzenlenen, Shangri-La savunma zirvesinde açılış konuşması yapan Filipinler devlet başkanı Ferdinand Marcos’un, “sivil veya askeri herhangi bir Filipinli’nin hayatını kaybetmesinin kırmızı çizgileri olduğunu” söylemişti.

Marcos’un bu açıklaması ile 17 Haziran’daki gelişmeyi birlikte ele aldığımızda, taraflardan hangisi olursa olsun, sıcak çatışmaya yol açmamış olması büyük bir gelişme olarak görmek gerekiyor.

Filipinler blöf mü yapıyor?

Bu durumda, gelişmelere ve söylemlere farklı bir perspektiften bakılabilir. Örneğin, Filipinler devlet başkanı Marcos’un “blöf” yaptığı ileri sürülebilir. Veya Filipinler ile ABD arasındaki ‘Ortak Savunma Antlaşması’na rağmen, olası bir sıcak gelişmede ABD’nin, Filipinlerin yanında yer almayacağı ve Filipinler’in kurban edilebileceği söylenebilir.

Bu her iki tutuma dair, elimizde farklı bölgelerde ve farklı ülkelerde yaşanan gelişmelerin olması, bu hususların yabana atılır görüşler olmadığını kabul etmemize neden oluyor.

Öte yandan, Filipinler’in 2013 yılındaki başvurusu üzerine, Uluslararası Daimi Tahkim Mahkemesi’nin (Permanent Court of Arbitration) söz konusu kıta sahanlığı sorununda, Çin’in iddialarının temelsizliği ve dolayısıyla, Filipinler’i Çin karşısında haklı bulmasının, küresel kamuoyu önünde Filipinleri haklı kılmaya yetecek bir nedeni olduğunu teknik olarak söylenebilir. Ancak, bu yöndeki görüş ve yaklaşımların reel bir gelişme durumunda sınanması gerekiyor.

Filipinler’in Birleşmiş Milletler nezdinde 15 Haziran’da yeni bir girişimi ise uluslararası kurumlar nezdinde haklılığını kanıtlama konusunda ısrarcı olduğunu gösteriyor. Buna göre,

Güney Çin Denizi’nde kıta fay hattı uzantısının Filipinler’in doğal sınırlarını teşkil ettiği iddiasına BM’nin nasıl karşılık vereceği merak konusu. Filipinlerin bu iddiası, BM Deniz Yasası Sözleşmesi’ne dayanırken, özellikle sualtı doğal kaynaklarının kullanım hakkı konusunda oldukça önemli.

ASEAN konunun neresinde?

Güney Çin Denizi sorununun temelinde, Çin’in, neredeyse tüm bu geniş suyolunda hakimiyet iddiası bulunmasına rağmen, örneğin Malezya, Bruney ve Endonezya ile herhangi bir sıcak gelişme -en azından şimdilik- yaşamıyor. Üstüne üstlük, Malezya ve Endonezya ile ikili ilişkileri gayet üst düzeyde devam ediyor. Bu ülkelerle birlikte, ASEAN üyesi bir ülke olan Filipinler ile Çin arasında bu türden ilişkilerin neredeyse tamamen rafa kaldırılmış olması da aslında, bugün gizli/açık var olan tehdit atmosferinin ciddiye alınmasını gerektiren bir başka yönünü oluşturuyor. ASEAN üyesi ülkelerden son gelişmeye dair herhangi kayda değer bir çıkış olmaması, dönem başkanlığını Kamboçya’nın yürütüyor olmasıyla izah edilebilir. Önümüzdeki yıl, dönem başkanlığının Malezya’ya geçecek olması ve şimdiden verilmeye başlanan sinyaller ASEAN içerisinde farklı siyasi yaklaşımların ortaya konulabileceğinin habercisi niteliğinde.

Bu noktada, Filipinler yönetiminin sağ duyuyu bir kenara bırakmamış olmasını takdir etmek gerekiyor. 17 Haziran gelişmesi sonrasında Marcos’un, 23 Haziran’da askeri birliklere yaptığı konuşmada, “savaşı başlatan taraf olmayacağız” yönündeki ifadesi gayet önemliydi.

Öte yandan, Filipinler yönetimi temkinliliği de elden bırakmıyor. Güney Çin Denizi’nde veya Filipinlileri’in tanımlamasıyla Batı Filipinler Denizi’nde gerçekleşecek olası bir çatışmada deniz kuvvetleri kadar, süreçte orta ve uzun menzilli füzelerin kullanılacağına kuşku yok.

Filipinler yönetimi bunun hazırlıklarını, Luzon Adası’nın batı sahilinde inşası süren süpersonik füze sistemleriyle ortaya koyuyor.

Güney Çin Denizi’nde Filipinler ve Çin arasında yaşanan gelişmelerde kıta sahalığı ile Çin’in bölge denizine egemenlik iddiası arasında temel bir fark bulunuyor.

Thomas Shoal adıyla anılan bölge, Çin’e 1100 km mesafede iken, Filipin sahillerinin ise sadece, 194 km açığında. Bu durum, -diğer nedenler bir yana-, Filipinler için doğrudan ulusal güvenlik meselesi derecesinde ele alınmasının haklılık payını ortaya koyuyor.

Güney Çin Denizi’nde yaşanan hak iddialarına karşılık, özellikle Filipinler ve Çin sahil güvenlik birimleri arasında gerçekleşen doğrudan karşılaşma bölgede barış atmosferinin zedelenmesine yönelik bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.

Başta ASEAN olmak üzere, bölge ülkelerinin olası bir sıcak gelişme karşısında ne tür tavır alacakları bilinmese de, küresel ekonominin dinamosu hükmündeki Doğu ve Güneydoğu Asya kadar dünyanın farklı bölgelerinin de bu gelişmeden etkileneceğine kuşku yok.

Bu durumda, özellikle ASEAN içerisinde ilgili taraflarla görüşmelerin giderek daha çok önem arz ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/guney-cin-denizinde-filipinler-ve-cin-arasinda-gerginlik-the-tension-between-the-philippines-and-china-in-the-south-china-sea/