11 Nisan 2012 Çarşamba

Açe’de Depremin Hatırlattıkları (I)




Açe’de her deprem oluşunda Türk medyasında bir hareketlenmenin baş göstermesi doğal. Bunu defaatle gündeme getirdik. Tekrar etmeyeceğiz... İlk etapta dikkat çeken husus, sürekli 26 Aralık 2004 depremine -daha doğrusu tsunamiye- atıf yapılarak vefat edenlerin sayısıyla ilgili bilgiler geliyor. Kimi 120.000, kimi 130.000 kimileri de sayısı epeyce yukarıya çekerek 200.000 kişinin vefat ettiğini belirtiyor. Anlaşılan o ki, aradan geçen yedi yıla rağmen, ilgililer henüz ortak bir sayı etrafında buluşabilmiş değil.

Temelde depremler ürkütücüdür. Açe için bunun bir başka boyutta hissedildiğine kuşku yok. Güneydoğu Asya veya en azından ilgi alanımızın odağında olması hasebiyle Açe depremlerinin, yani tektonik hadiselerin ortaya çıkışı örneğin Türkiye’deki depremlerden farklılık arz eder. Bu farkı bilmeyen ya da bildiği halde paylaşmayan organlar, halk arasında heyecanın yükselmesine neden olabilirler. Nedir iki coğrafyadaki depremlerin farkı? En temel itibarıyla Açe depremleri yatay eksende gerçekleşir, Türkiye’de ise dikey olduğu ifade edilir. Yatay eksenli depremlerin şiddeti yüksek olsa da, kayıplar ve yıkımlar noktasında şiddetine oranla “görece” minimal düzeyde kalır. Bu çerçevede, daha henüz yeni gerçekleşen 11 Nisan’daki Açe depremi boyut olarak neredeyse 26 Aralık 2004 depremine yakın: 8.9 (şu anki veriler 8.6 ila 8.9 arasında değişiyor). Bu bilgileri Türk (ve de dünya) kamuoyu ile paylaşılmasıyla olağanüstü bir “heyecan dalgasının da” harekete geçirilmediğini kim söyleyebilir.

Evet, depremler korkutucudur. Öte yandan, deprem bölgesinde yaşayan insanların hissiyatları ve maddi ortamın getirdiği şartları algılamak için kafi miktarda tecrübe sahibi olduğumuzu düşünüyorum. Elbette Açeliler canhıraş bir şekilde evlerini, ofislerini terk ederek kendilerini sokağa atıyorlar; motosikletlerine, arabalarına binerek yakınlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu doğal bir refleks. Doğal olmayanı ise bu reflekse uygun bir tepki oluşturulamaması olduğu gözlemleniyor.

Öyle gözüküyor ki, hâlâ Açeliler kadar Açe’yi de tanımaya ihtiyacımız var. 

Açe’de Halk Kazandı


Mehmet Özay                                                                              10 Nisan 2012

Dr. Zeyni Abdullah (sağda) ve
Müzekkir Manaf
Açe’de dün yapılan seçimlerde zafer Açe Partisi’nin (PA). Yaklaşık üç milyon seçmenin oy kullandığı ve kesin sonuçların 17 Nisan’da açıklanacağı seçimlere dair Endonezya Araştırma Enstitüsü yaptığı araştırmada, Açe Partisi adayları Dr. Zeyni Abdullah ve Müzekkir Manaf’ın (Muallim) %54.4’ünü kazandığını ilân etti. Dün akşam kendisiyle görüşme fırsatı bulduğum PA’nın üst düzey bir  yetkilisi bu oy oranını doğrulayarak Zeyni ve Müzekkir’in yeni dönemde görev yapacaklarını ifade etti. Her ne kadar seçimlere rakip olarak girmiş olsalar da Dr. Zeyni Abdullah ve rakibi İrvandi Yusuf’un (%29) aldıkları oylar hesaba katıldığında, Açe halkının yaklaşık %90’ının oylarını yerel parti ve adayları için kullandığı sonucu ortaya çıkıyor. Bu husus, Açe siyasetinde yerel dinamiklerin gücünü kanıtlaması bakımından oldukça dikkat çekici.

Bu sonuçlarla Açe 2012-2017 yılları arasında Açe Partisi adaylarınca yönetilecek. Dünkü seçimler 2005’den bugüne kadar yaşanan otonomi sürecinde önemli bir kilometre taşı ve sürecin sağlıklı bir şekilde işletilmesinde güçlü bir dayanak noktası nisbetinde değerlendirilebilir. Seçimleri yakından izleyen Avrupalı gözlemcilerin kanaati seçimlere barışın hakim olduğuydu. Özellikle Açe Barışı’nı hayata geçirilmesinde önemli rolü olan bireylerin başında gelen Finlandiyalı Juha Christensen, ilk sonuçlara göre ortaya çıkan siyasi fotoğrafın Açe Barışı için umut verici olduğunu ifade etti. 2005 yılındaki barış görüşmelerinin hayata geçirilmesinde perde arkasında oynadığı rolle tanınan ve bugün PACTA’nın (Peace Architecture and Confilct Transformation Alliance) başında yer alan Juha, seçilen yeni valinin farklı yönetim felsefesi ile sürece önemli katkıda bulunacağından emin olduğunu ileri sürdü. Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir devam eden seçim sürecinde zaman zaman giderek artan atmosfer nedeniyle merkezi hükümetin “özel birlikleri” Açe’ye konuşlandırması çatışma dönemini anımsatan görüntülere yol açması dolayısıyla pek çok çevrenin eleştirisini çekmişti.

Güneydoğu ve Doğu Asya’nın önemli medya organı Channelnewsasia Açe’deki seçimlerini ilk haber olarak geçti. Öte yandan, Türk-Açe ilişkilerine toz kondurmayan kimi çevrelerin Açe realitesine sıra geldiğinde söyleyecek sözlerinin olmaması, üstüne üstlük Açe gerçeğine kayıtsızlıkları, onların tarihsel ilişkileri mitsel boyutuyla öne çıkarmaktan başka bir işlevlerinin olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Bu mitsel ilişkiler üzerinden devşirdikleri “kazanımları” bu çevreleri olsa olsa tarih önünde mahcup etme işlevi görecektir. Niçin bu kesinlikte ifade ediyoruz? Çünkü Açe, tarihinin görece erken dönemlerinden bugüne kendisine yapılan haksızlıkları hiçbir zaman kabul etmemiş ve bunun hesabını sormuştur. Bu tüm dışarlılıklılar ve yerli işbirlikçilerinin tümü için geçerlidir… Bir yıla yakın bir süredir Açe seçimlerinin önemine vurgu yapmayı sürdürürken ve aktörleri tek tek değerlendirirken PA’sız bir Açe siyasetinin Açe’ye yarar değil, zarar getireceğine vurgu yapıyorduk. Seçim sonuçları, argümanlarımızın haklılığının kanıtı olarak da okunabilir elbette. Önümüzdeki süreçte takipte olacağımız unsurların başında, Açe’de şampiyonluk yapan çevrelerin -merkeze eklemlenmiş oldukları halde- Açe’de nasıl bir oyun sergileyecekleri olacak.

Seçim sonucunda ne oldu kısaca bir bakalım… Açe Partisi’ne meydan okuyan İrvandi Yusuf  ise, 2006’da aldığı oydan daha az (%29.8) oy alarak en azından şimdilik siyasi yaşamına ara verdiğini düşünebiliriz. Beş yıllık icraatı, birikimi ile güçlü liderlik vasfına sahip olduğu ileri sürülebilecek İrvandi Yusuf, elbetteki bugün maruz kaldığı siyasi mağlubiyete dair iç muhasebeyi yapacaktır. Mizah gücü yüksek kişiliği ile tanınan İrvandi Yusuf, oy kullandıktan sonra yaptığı kısa açıklamada, seçimi %1 farkla kazanacağını dile getiriyordu. Bu cevap İrvandi’nin umutla umutsuzluk arasında duruşunu sembolik olarak ifade ediyordu aslında. Öte yandan, işin ciddi tarafında ise her ne olursa olsun seçim sonucunu kabul edeceğini ve önemli olanın Açe’de barışın devamı olduğunu söylüyordu. Ancak İrvandi kaybetti. Onu kayba götüren sebepler nelerdi? Hiç kuşku yok ki, PA’ya cephe alması ilk sırada geliyor. Birkaç yıl öncesine kadar içinde yer aldığı harekete cephe alması daha çok tartışılacak ve eminiz ki, akademisyenlerce araştırmaya değer bulunacaktır. İrvandi, seçim boyunca beş yıllık icraatlarında ücretsiz sağlık hizmetini hayata geçirmesini, Açe genelindeki 115.000 yetime (evet yanlış okumadınız tamı tamına YÜZONBEŞBİN yetim) fon bağlaması gibi unsurların dışında dayanak bulacağı köklü bir icraatı olmamıştı. Sürekli yakından takip ettiğimiz üzere ekonomik yaşamda köklü değişiklikler getirecek projeleri ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla anlaşmalar imzalaması dikkat çekiyordu. Ancak bir türlü bunların somutlaştığına tanık olunamadı. Helsinki Barış Anlaşması’nın olmazsa olmaz şartlarını hayata geçirmemesi sadece siyasi bir boşluk değil, Açe’de barışın devamlılığı için de sorunlu bir durum yaratmıştı.

Vali yardımcısı Muhammed Nazar kaybeden diğer önemli liderlerden biri. Nazar seçimlerde sadece %7.8 oranında oy aldı. Genç Nazar’ı kayba götüren nedenlerin başında, ulusal siyasetin odağındaki partilerle doğrudan ittifak kurmasında yatığını söyleyebiliriz. Böylece Nazar siyasetin sıcak atmosferine ara verip, 15 yıl önceki sivil aktivistliğe geri dönecektir. Böylece düşünceleri ile Açe siyasi ve toplumsal yaşamına katkı yapacağına kuşku yok. Şah Kuala Üniversitesi Rektörü kıymetli Prof. Dr. Darni Davud Hocam ise seçimde varlık gösterememesiyle beni yanıltmadı. Hoca’nın halkın diline uzak politik söylemi salt “bireysel yanılgıyı” ortaya koymuyordu elbette. Çok daha ötesinde, Açe’deki akademi dünyasının Açe siyasetini okuyamamasının sembolik bir göstergesi olarak ortaya çıkıyordu. Seçim öncesi süreçte çeşitli vesilelerle görüştüğüm akademi dünyasının önemli isimleri Davud Hoca’yı destekleyeceklerini açık/gizli dile getiriyorlardı. Akademi niçin hep böyle yanlış kararlar alıyor sorusunu bir kez daha burada soralım o zaman... Ortaya çıkan sonuçlardaki bir diğer ilginç nokta, biraraya gelmeleri pek de mümkün olmayan akademi ile “ulema” çevrelerinin kayıpta benzer noktada buluşuyor olmalarıdır. Akademi çevreleri kadar, ulema çevresinin de siyaseten nasıl bir duruş benimsediği ve bunun ne gibi problemleri içinde barındırdığı üzerinde düşünmeye devam diyoruz…

Peki bu seçimde Endonzya ne öğrendi? Her zaman söylüyoruz Açe siyaseti Endonezya’nın her zaman önünde olmuştur. 2005’den sonra yapılan seçimlerde bunu açıkça gözlemlemiş ve kaleme dökmüştük. Bu seferki seçimde de ilkler söz konusuydu. Bir tanesi üzerinde duralım kısaca… Geçen hafta, Endonezya geneli için de örnek olmaklığı ile öne çıkan bir olguya tanık olduk. Endonezya’nın önde gelen özel kanalı Metro Tv’de 6 Nisan’da vali adaylarının katılımıyla açık oturum gerçekleştirdi. Açe siyasetinin kalitesinin göstergelerinden biri olan ve tüm Endonezya’ya misal olacak bu gelişmede adaylar çapraz sorularla birbirlerini yokluyorlardı. Bu programda can alıcı sorulardan biri PA adayı Dr. Zeyni’den geldi. Dr. Zeyni, Helsinki Barış Anlaşması’nın önemli maddelerinin yürürlüğüne konulmamasını eleştirerek, bu konudaki sorularını son beş yıldır valilik görevini yürüten İrvandi Yusuf’a yöneltiyordu. Yusuf’un bu soruya nasıl cevap verdiği bir yana, Dr. Zeyni’nin niçin bu hususları gündeme getiriyordu? Nedenlerin başında bu hususların, uluslararası tanınırlığına konu olan bir anlaşmayla organik ilişkisi kadar, elbette ki, Endonezya Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nın 2005 yılındaki 15 Sayılı kararı ile sabit olmasına dayanıyor. 15 Ağustos 2005’den bu yana yönetim mekanizmasının en üstünde yer alan İrvandi Yusuf ve yardımcısı Muhammed Nazar’ın Helsinki Barış Anlaşması maddelerinin hayata geçirilmesinde yavaş davranmalarıyla eleştiriliyordu. Evet yukarıda değindiğimiz unsurlar ve benzerleri Endonezya siyaseti için öğretici oluyor ve olacak da. İleride diğer eyaletlerde Açe’dekine benzer siyasi otonom hakların edinimi konusunda talepler çıkarsa hiç süpriz olmayacak…

Açe’yi nasıl bir Açe Partisi yönetimi bekliyor? Bu sorunun cevabını süreçte detaylı bir şekilde kaleme alacağız. Ancak burada ifade etmek gerekirse, Açe Partisi bir “hizip” partisi değil. Açe’deki tüm toplumsal sınıfları ve grupları içine alan bir yapı olduğunu ortaya koyması ile diğer unsurlardan ayrılıyor. İkinci husus, geçen beş yıl zarfında vali ile parlamento arasında yaşanan gerilimlerden uzak bir siyasi atmosferin ortaya çıkacağıdır. Yani yasama ve yürütmenin eşgüdümlü çalışmaları Açe’ye siyasi, sosyal ve ekonomik yapılanmada büyük katkı sağlayacaktır. Bununla ne demek istediğimizi şu örnek üzerinden aktarmak mümkün. 2006-2009 arasında Vali İrvandi Yusuf -ki o dönemde Açe Partisi mensubu olarak politikalara imza atmaya çaba gösteriyordu- ulusal parti temsilcilerinin hakim olduğu Eyalet Parlamentosu akabinde, 2009-2012 yılları arasında Açe Partisi’nin çoğunluğu oluşturduğu parlamento ile çekişmesi Açe’nin yasama ve yürütme arasında gerilimlerden uzak kalmadığını ortaya koyuyordu. Yani, sürtüşmesiz bir süreçte PA’nın, Açe’yi bir baştan bir başa saran dev projelerinin hayata geçirileceğine tanık olacağımızı ifade edebiliriz. Detaylar bilâhare…

Elbette, Açe’de istisnasız herkes barışın istikrarlı bir şekilde devamı ve Açe halkının ekonomik, sosyal haklarının kazanımıyla eşgüdümlü olduğunun farkında. Peki bunu sağlayacak faktörler neler? Barış şartlarının istikrarlı bir süreçte nasıl gerçekleştirileceği konusunda siyasi bir karar mekanizmasının varlığı kaçınılmaz. Dünyanın çatışma yaşanan bölgelerinde barış süreçlerinin varlığı altına imza atılan anlaşmaların hayata geçirilmesiyle kaim olduğunu gösteriyor. Ancak bu sürecin Açe’de ne denli gerçekleştirildiği sorusuna geldiğinde kimi açmazların olmadığını söyleyemeyiz. Öyle ki, gerek İrvandi Yusuf, gerekse diğer adaylar, seçim propagandası sürecinde Helsinki Barış Anlaşması’nı ne kadar gündeme taşıdıkları tartışmalı. Açe’nin barışını “ekonomik göstergelere” indirgemek olsa olsa Açe’nin geçmişten bugüne taşıdığı değerlerin farkında olmamakla izah edilebilir. Ya da bile isteye Açe’yi “uydu” bir yapılanmanın ürünü olmaya itmek anlamına gelir.

Bu bağlamda istisna olarak öne çıkan PA olduğu gözlerden kaçmıyor. Yerel ve uluslararası gözlemciler PA’nın GAM’ın bir devamı olduğunu ve bu nedenle Helsinki Barış Anlaşması üzerinden politika yaptığını ileri sürüyorlar. Bunda yanlış bir durum yok aslında. Aksini düşünmek işin doğasına aykırı. Kaldı ki, bu PA’nın varlık nedeni… GAM siyasi eliti Helsinki’de anlaşmaya imza atarken, kendi bireysel takdirlerini değil, gücünü aldıkları Açe halkı adına orada bulunuyorlardı. O döneme geri dönüp baktığımızda Açe’de siyasi veya sivil oluşumların hiç birinin “Hayır o anlaşmaya imza atmayın” dediği duyulmuş değil. O zaman sorun söz konusu anlaşmanın Açe’deki her kesim tarafından ne kadar algılandığı, Açe’nin bugüne ve yarını için ne anlam ifade ettiği ile ilgili olduğu düşüncesi üzerinde durmak gerekir.

Açe Valilik seçimlerinde ortaya çıkan bir başka husus Endonezya ulusal siyasi oluşumlarının Açe’de varlık gösterememeleri olduğu yönünde. Aslında bu yeni bir olgu değil. 2005 yılından sonra yapılan seçimlerde bunu görmek mümkün. 2006 yılı Valilik seçimleri, 2009 yılı Parlamento seçimleri Açe halkının yerel partilere inisiyatifi verdiğini ortaya koyuyor. Bu anlamda, Açe siyasetinde karar verici konumundaki halkın tercihi merkez değil, çevrenin kendi yönetim hakkını bizatihi kullanması olarak vuku buluyor.
Bu sonuçlar Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono tarafından da memnuniyetle karşılandığına kuşku yok. 2014 yılındaki seçimlere yaklaşılmasıyla ulusal siyaset kazanının yavaş yavaş kaynamaya başladığı Cakarta bir süredir İrian Caya’da (Papua) başgösteren gelişmelere parallel olarak- olası bir “Açe sorununun” nüksetmesiyle başı oldukça ağrıyacaktı. Şimdi ise, derin bir nefes aldığı kesin. Öte yandan, Açe Barışı’nda istikrarın yakalanması ve sürecin hızla halkın lehine işlemeye başlamasının, başta Güneydoğu Asya olmak üzere dünyanın diğer bölgelerindeki çatışma alanlarına örneklik edeceğini sürekli vurgulayageliyoruz. Tabii bu çerçevede, bölgelerin kendine has karakteristiklerini gözardı ediyoruz değiliz.


Peki bu sonuçlar tsunamiden sonra Açe’de konuşlanan uluslararası kuruluşları nasıl etkileyecek? Bugüne kadar kendi kurallarını oynadıklarını düşünen çevrelerin kendilerine ve programlarına “çeki-düzen” vemek zorunda kalacaklarına kuşku yok. Açe’yi tarihiyle, İslam hukukunu uygulamasıyla, ekonomisiyle ve sosyal değişmesiyle anlamak, anlamlandırmak ve olanca naifliğiyle pozitif katkı yapmak yerine, kendi çıkarlarına olacak bir malzeme zannedenler büyük yanılgı içerisindeler. Yeni sömürgeciliğin bir türü olarak Açe yoksulluğu ve yoksulları üzerinden pirim yapanları ve hele bunlar arasında yasal kovuşturmalara konu olmaları nedeniyle bu süreci sahip oldukları yasa dışı bağlantılarla ortadan kaldırmaya kalkışmış olanları zor günler beklediği gözlemcilerin ortak kanaati. Bu bağlamda Açe’deki A’dan Z’ye yapılanmada dışarlıklıların arzu ettikleri gibi oynayamayacakları kesin. Açe Barışı’nı izlemeye devam diyoruz…

Açe’de Deprem


Mehmet Özay                                                                                                                  11 Nisan 2012



Bugün yerel saatle 15.40 sularında Açe Eyaleti’ni etkileyen 8.9 şiddetinde deprem meydana geldi. Depremin merkez üssü Eyalet’in batısındaki Simeuleu Adası’nın 10km kadar açıklarında okyanus yatağı olarak tespit edildi. Kendileriyle telefonla görüştüğümüz Açeli dostlar depremin bir dakika boyunca hissedildiğini ifade ettiler. Bu ilk depremin akabinde şiddet derecesi sekiz civarında diğer artçılar takip etti. 


Yaklaşık yedi yıl öncesi depremin şiddetine yakın (9.2) olan bugünkü deprem halk arasında paniğe yol açtı. Deprem Açe Eyaleti'nin tümünde olduğu gibi, Malaka Boğazı'nın kuzeyinde Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da da hissedildi. 




Depremin çalışma saatleri sırasında meydana gelmesi üzerine bir an önce ailelerine ulaşmak isteyenler nedeniyle trafikte önemli kargaşaya yol açtı. Depremin hemen ardından tsunami sireninin çalmaya başladığı ve halkın bir bölümünün sahil şeridinden havalimanın bulunduğu Blang Bintang veya Mata Ie gibi dağlık bölgelere doğru kaçışmaya başladığı gözlendi. 


Deprem üssüne en yakın yerleşim yerlerinden başta Meulaboh olmak üzere, Aceh Barat (Batı Açe), Aceh Selatan (Güney Açe) Blangpidie, Singkil gibi Batı Açe sahili boyunca uzanan tüm yerleşim yerlerinde halkın panik içerisinde sahilden dağlık alana doğru kaçıştığı ifade ediliyor. Meulaboh sahilinde denizin yarım metre kadar yükseldi, ancak şimdilik bir tehlike yok. Öte yandan Meulaboh-Kota Sinabang (Simeulue Adası) arasında çalışan feribot olası bir tsunami gelişmesine karşı depremden kısa bir süre sonra Meulaboh limanına geri dönmek zorunda kaldı.



Depremden bu yana yaklaşık 6.30 saat geçmesine rağmen, başkent Banda Açe'de özellikle şehrin sahil kesiminde yaşayan halkın evlerine girmeye korktuğu ve şehrin Ulee Lhee gibi iç ve görece yüksek yerlerinde açık alanda bekleştikleri belirtiliyor. 


Banda Açe açıklarındaki Weh Adası'nda (Sabang) deniz suyunun defaatle çekilip yeniden yükselmesi nedeniyle halk güvenlik nedeniyle adanın yüksek yerlerine yöneldi.  

Merkez üssüne en yakın yerleşim yeri olan Simeleu Adası sahillerinde dalgaların altı metreye kadar yükseldiği ifade ediliyor. Deprem sonrasında elektriklerin kesildiği Banda Açe’de akşam saatlerinde hayat normale dönmeye başladı. 


Banda Açe Lingke'de 70 yaşında bir kişi deprem sonrasında geçirdiği kalp krizinde hayatını kaybetti. 

9 Nisan 2012 Pazartesi

Açe Valisini Seçiyor


Mehmet Özay                                                                                                                     9 Nisan 2012


Açe’de uzun süredir beklenen Açe’de eyalet valiliği ve 17 belde belediye başkanlığı seçimleri 9 Nisan Pazartesi, yani bugün yapıldı. Açe siyaseti bugüne kadar değişik süreçlerin ve aktörlerin müdahalesine konu olmuş ve bu bağlamda seçim sürecine dört kez müdahale edilmişti. Bu hususlarla ilgili detayları ve görüşlerimizi 2011 yılı Haziran ayından itibaren sizinle paylaşıyoruz.

Açe’deki bu seçimlerin ne ifade ediyor ve yarışan adaylar Eyalet’e nasıl bir katkıda bulunacak soruları önemli. Bu hususa değinmeden önce, valilik seçimlerinde kimler yarışıyor bir bakalım. Valilik seçimine başkan ve başkan yardımcısı adayları katılımı söz konusu. Bu bağlamda gerek yerel partiler, gerekse ulusal siyasi partilerin adayları veya bağımsız adaylar şeklinde zuhur ettiğini görüyoruz. Başta Açe Partisi adayları Dr. Zeyni Abdullah-Müzekkir Manaf, bağımsız aday İrvandi Yusuf-Muhyan Yunan, Demokrat Parti ve SIRA’nın desteklediği Muhammed Nazar-Nova Irianşah, bağımsız aday Prof. Dr. Darni Davud-Ahmad Fauzi ve alimler çevresinden Teungku Ahmad Tacuddin-Teuku Surianşah.

Daha önce aday olacağını açıklayan Tarmizi Kerim ise adaylıktan çekildi. Daha önce adaylığı konusunda görüşlerimizi açıkladığımız Tarmizi Bey’in adaylıktan çekilişi bizim için süpriz olmadı. Ancak merkez güçlerin Tarmizi Bey’e verdikleri sözlerin en azından bir kısmını yerine getirerek seçim sürecinin başladığı geçen aydan itibaren geçici valilik makamını ‘takdir ettiler’. Yeni vali atanana kadar da bu görevini sürdürecek.

Seçimlerin en önemli ayağını elbetteki Valilik seçimi oluşturuyor. Vali, Açe idari mekanizmasında en üst düzeyde yetkili olması dolayısıyla Açe’nin gelecek beş yılında nasıl bir yapılanma izleneceği konusunda önemli rol oynayacak. Elbette bu rolün Açe Eyalet Parlamentosu ile eşgüdümlü olacağına kuşku yok. İşte tam da bu noktada, seçimlerin önemi bir kat daha artıyor. Geçen bir buçuk yıl boyunca, yani Hasan di Tiro’nun 3 Haziran’da vefatının ardından Açe Özgürlük Hareketi’nin siyasi kanadını teşkil eden Açe Partisi’nde yaşanan bölünme o günden bu yana şiddetini artırarak sürdürdü. Bir yanda son beş yılın valisi İrvandi Yusuf, öte yanda hareketin ileri gelen kadrosu arasındaki kopma seçim sürecine damgasını vurdu. Tabii, önceki yazılarımızı takip edenler hatırlayacaktır. 15 Ağustos 2005 tarihinde başlayan Açe Barış süreci salt Eyalet içi aktörlerin stratejilerine konu olmuyor. Olmasını beklemek de zaten Açe tarihine “Fransız” kalanların ve kalmakta ısrar edenlerin işi olduğunu sürekli vurguluyoruz.

Oy sayımının sürdüğü Açe’de gözlemci raporları, Açe genelinde valilik oylarının yaklaşık %54’ünün Açe Partisi adayı Dr. Zeyni ve Müzekkir Manaf’a gittiğini gösteriyor. Bu oy oranının kesinleşmesi halinde Açe’de yeni bir süreç başlayacak.

Gerek bu bölünme, gerekse henüz şartlarının tamamının hayata geçirilemediği barış sürecinin akibetini yakından etkileyecek bu seçimlerin sonuçlarını sizler için takip etmeye devam edeceğiz.

Modernleştirici Sultan Modernleşen Sultanlık: Ebubekir ve Cohor İlişkisi (II)


Mehmet Özay                                                                                7 Nisan 2012


Ebubekir ve Cohor ilişkisine kaldığımız yerden devam ediyoruz... Cohor Sultanlığı özelinde Yarımada’daki Malay yönetimlerinde başgösteren modernleşme eğilimleri içerisinde Sultan Ebubekir’in rolü üzerinde durmaya devam ediyoruz. Yaşamı, eğilimleri ve yönetimi ile halkının kaderini etkilemiş bir lider olan Ebubekir’le ilgili düşüncelerimizi ortaya koyarken, tartışmanın sömürge dönemi eğitim ve yetişme koşullarından bağımsız olamayacağı aşikârdır.

1833 yılında dünyaya gelen Ebubekir’in, dönemin İngiliz valisinin babası Temenenggong İbrahim’e yaptığı “tavsiyeler” neticesinde 1840’lı yılların başında Singapur’a demir atan misyoner öncülerinden Benjamin Keasberry’nin kurduğu Malay okulunda öğrenime başlaması yabana atılacak bir hadise değildir. 1846 yılı ilk aylarından başlayan eğitim üç veya dört yıl sürmüştür. Bu bağlamda, Keasberry adının önemli olduğunu vurgulayalım. Çünkü Amerika’dan gelen bu misyonerin hedefi Çinli veya Hintli ailelerin çocukları değil, doğrudan doğruya Malay nüfusuna yönelik eğitim faaliyetleri yapmaktır. O dönem, Singapur Adası’ndan başlayarak Malay Yarımadası’nda özellikle Penang Adası ve Malaka’daki -nihayetinde giderek Batı sahili yerleşimleri boyunca yaygınlık kazanacak olan- misyoner okullarının sanıldığı gibi sadece Çin ve Hint/Tamil çocuklarının “eğitimine” odaklanmadıklarını; bizatihi Müslüman Malay çocuklarını da “hedef aldıkları” yapılanmanın en belirgin örneğini sergilemesiyle dikkat çeker.

Ebubekir’in ilkokul yılları hayatının geri kalan yıllarında belirleyici bir özelliğe sahip olduğu görülecektir. Bu okul, sadece Ebubekir’i değil, döneminin önde gelen Malay ailelerinin çocuklarının da öğrenim gördüğü bir kurumdu. Kaldı ki, Ebubekir sarayı Singapur Adası’ndaki Telok Belangah’dan Tanjung Puteri’ye, yani bugünkü Johor Bahru şehrine taşıdığında ilk icraatlarından biri 1864 yılında bir İngiliz okulu açmak olmuştur. Bu okuldaki öğrenim sürecinde kurulan ilişkiler ileride Ebubekir’in yol arkadaşlarının da belirleneceği bir kaynak işlevi gördü. Öyle ki, Ebubekir babasının vefatının ardından görevi devraldığında, Cohor modernleşmesini gerçekleştirmede saray bürokrasisinde ihtiyaç duyduğu insan sermayesi söz konusu bu okul mezunlarından oluşuyordu.

Bu safhada Cohor Sultanlığı’nın 1855 yılında nasıl kurgulandığına ve bunda Ebubekir’in rolüne değinmekte fayda var. Çünkü bu husus, süreçte ortaya çıkacak Malay Sultanlıklarına “doku kazandıracak” öneme sahiptir. Elbette burada bahsedilen Cohor Sultanlığı temelde bir kırılmanın neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu husus, İngilizlerin Farquhar ve Raffles marifetiyle Singapur Adası’nı almasına kadar geri gider ve burada değinilemeyecek kadar uzun olduğundan kısaca şöyle ifade edebiliriz. Klasik Cohor-Riau Sultanlığı’nda tahtta varis olacak erkek üyenin olmaması Singapur’daki sultanlık haklarının -bu salt unvanla ilişkilidir, teritoryal bir bağlamı bulunmamaktadır- Ebubekir’in babası İbrahim’e devredilmesiyle sonuçlanır. Peki akabinde ne olmuştur? Ebubekir, babasının yerini almasıyla İngiliz yönetiminin “dostane” ilişkilerine mazhar olmuş ve bugünkü Cohor’un gelişme süreci başgösterdi. Manevi yani Sultanlık unvanı, maddi yani teritoryal genişleme süreçleri R. O. Winstedt’in “yönetimimizin isteklerini karşılama konusunda son derece istekli” şeklinde tasvir ettiği Ebubekir’in yönetimde, 1874 ilâ 1885 yılları arasında, refahın zirvesine çıkan Cohor, İngiliz sömürge yönetiminin takdirini kazanmakla kalmadı, diğer Eyaletlerdeki sultanlıklar için bir model olarak dikkat çekti. Tabii bu modelliğin Singapur’daki İngiliz bürokrasisinin örnek alınmasıyla sınırlı olmadığı, bunu tamamlayacak faktörlerin yani dönemin üretim araçlarının işlevselliği ile devşirilen maddi kalkınmayla bütünlük arz ettiği ortadadır.

Ebubekir’in diğer sultanlar nezdindeki “stratejik önemi” bizatihi sembolik değer olarak taşıdığı önemdne kaynaklanıyordu. Bu önem nereden geliyordu peki? Ebubekir’in Avrupa ziyaretleri kadar Asya ziyaretleri gerçekleştirdiği meşhurdur. Ancak bu ziyaretler arasında en önemlisi ve sembolik kıymeti öne çıkanı ise dönemin İngiliz Kraliçesi Viktorya tarafından kabul edilişidir. Bu sıradan bir ziyaret değil, yerli bir liderin medeni dünyanın beşiği İngiltere’de “medenileşmiş” ve “kültürlenmiş” bir şahsiyet olduğunun teyididir aslında. Carl A. Trocki’nin (1979) ifade ettiği üzere Kraliçe Viktorya bu “fırsatı” Ebubekir’e vermiştir. İngiliz sarayına ziyareti kadar, Ebubekir’in Ada’daki varlığı o dönemin küresel İngiliz sermaye çevreleriyle de ilişkisinin ortaya çıkacağı bir zemini hazırlamıştır.

Keasberry’in açtığı okulda başlayan bireysel modernleşme serüveni, İngiliz kurumlarıyla olan işbirliği ve akabinde siyasi bir lider olarak ortaya çıkışı, onun yani Ebubekir’in şahsında Cohor Malayları’nı İngilizlere yakınlaştıran unsurların devamlılık arz ettiğini göstermektedir. Daha tahtta çıkışının ilk yıllarında dönemin İngiliz Valisi Harry Ord, Ebubekir’den Malay Yarımadası’nda “medeni ülkeler düzeyindeki” tek Malay sultanı olarak bahsetmesi herhalde beyaz adamdan alınabilecek en büyük takdirdi.

Gün Myanmar’ın


Mehmet Özay                                                                                                                 3 Nisan 2012

1 Nisan Myanmar’a güldü. Gün Myanmar’ın... Myanmar’da zafer demokrasi prensesi Suu Kyi’nin. Myanmar halkının 66 yaşındaki kadın lideri onyıllarca süren mücadelesinde demokrasi oyununun kurallarını yerine getirerek en sonunda ulusal meclise girmeyi başardı. Halkın büyük desteğini alması kadar, uluslararası çevrelerin de kendisini yalnız bırakmaması Suu Kyi’i günümüz üçüncü dünya ülkelerinde verilen demokrasi mücadelesinde öne çıkarmaya yeten nedenler arasındaydı.

Pazar günü yapılan seçimlerin hemen akabinde Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) yöneticileri oyların %82’sini kazandıkları yönündeki açıklamaları, bundan yirmi yıl önce yapılan ve cunta konseyince reddedilen sonuçlarla benzerliğiyle dikkat çekiyor. Seçim komisyonu kesin sonuçların bir hafta içerisinde açıklanacağını ifade etse de, gayri resmi sonuçlara göre Suu Kyi parlamento üyesi olmayı başardı. %82’lik seçim başarısı, 45 seçim bölgesinden 44’üne aday gösteren NLD adaylarının hepsini kazandığı anlamına geliyor. Tabii bu kazanım, meclisin büyük çoğunluğuna hakim Birleşik Dayanışma ve Kalkınma Partisi’nin (USDP) siyasi gücü karşısında sembolik bir değerin yanında Myanmar halkı için moral bir kazanım anlamı da taşıyor.

Seçim öncesinde kimi çekinceler de yok değildi hani. Özellikle yabancı gözlemciler kadar tüm iyimserliğine rağmen Suu Kyi de, geçmişte yaşanan haksızlıklar ve zulümler nedeniyle “Olur da bir benzeri daha yaşanır mı?” sorusunu akıllarına getirmiyor değillerdi. Şimdi sıra “Peki bundan sonra ne olacak?” sorusuna cevaba geldi sıra. Göstergeler, mecliste milletvekili olarak temsil edilme hakkını kazananlar Devlet Başkanı tarafından kabineye bakan olarak atanması uygulamasının bu sefer Suu Kyi’e uygulanacağını  ortaya koyuyor. Kyi’nin bakan olarak kabine de yer alması her iki taraf için de popüler tabiriyle “kazan-kazan” anlamı taşıyor gibi gözükse de, aslında perde arkasında da değil, tastamam perdenin tam önünde iki tarafı da şekillendiren bir üçüncü şık, yani Batılı gücün kazanan olacağını atlamamak lazım. Öyle ya, onca görüşmelerden sonra 66 yaşındaki Suu Kyi’nin -on yılları bulan mücadelesinin bir sonucu olarak- salt bir milletvekili olarak görev yapmasının pek de bir anlamı olmayacağından hareketle, Batılı temsilcilerinin Myanmar yönetimine Kyi’nin kabineye alınması yönünde açık ya da gizli önerilerde bulunmalarından doğal bir şey olamaz. Hükümetin kazancı elbette gelecek yatırımcılar ve dış yardımla doğru orantılı. Geçmişte sergiledikleri zulümlerin hesabı sorulmadıkça cunta ve destekçilerinin her türlü gelişmeden kendilerine kazanım devşirmeleri bugünkü koşullarda makul gözüküyor.
Cuntanın desteklediği hükümetin amacı, uluslararası camianın ekonomik yaptırımlara son vererek ülkede önemli bir kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesini sağlamak olacak. Seçimden birkaç saat sonra uluslararası televizyonlara düşen haberlerde kimi Batılı ülke yetkilileri seçimlerin büyük ölçüde sorunsuz olduğunu ve özgür ve adil bir seçim gerçekleştiğini ve yaptırımların gevşetilebileceği sinyalini vermeye başladılar bile. Örneğin Avrupa Birliği Ticaret Komiseri Karel De Gucht 23 Nisan’da Brüksel’de yapılacak AB Dışişleri Bakanları toplantısında Myanmar’a yaptırımların kaldırılmasının kuvvetle muhtemel gündeme geleceğini dile getiriyordu.

İki büyülü kavram, yani “özgür” ve “adil”, mevcut Myanmar yönetiminin Batı standartlarını tutturduğu ve kendince arzu ettiği sonucu elde ettiği anlamına geliyor. Burada siyaset ahlâkı konusuna girmemekle birlikte şunu söylemeden de geçmeyeyim. Bu seçim sürecinde yaşananlar bağlamında, küresel sermayenin tek ve biricik koşulu özgür ve adil kavramlarının nasıl kapitalizme kurban verildiğinin de en canlı örneğini bizzat yakından izliyoruz. Batılılar bunu da siyasi özgürlüklerle ekonomik özgürlüklerin eleleliğinden dem vurarak pazarlıyorlar. Ne yapalım, burada “Myanmar, kapitalizm dünyasına hoşgeldin” demekten başka sözümüz yok.

Gelişmenin Suu Kyi cephesinde ise benzer talepler var. Yani ekonomik ve sosyal anlamda geri bırakılmış Myanmar halkının bölge ülkeleri halklarının refah düzeyine ulaşmasının küresel ekonominin araçlarının ülkeye akmasıyla olacağından hareketle Suu Kyi de, yaptırımların bir an önce kaldırılmasına taraftar. Dünyaya nasıl bir Myanmar fotoğrafı vermek isteğinin göstergesi olarak Kyi’nin seçim arefesini elektriksiz, susuz bir köyde geçirmesi dikkat çekiciydi! Bu fotoğraf elbette göstermelik değildi...

Dün gazetelerin satır aralarında pek de dikkat çekmeyen bir cümlesi önemliydi ve geleceğe dair güçlü bir ipuçu veriyordu. Mücadele yıllarında ümidini hiç yitirmeyen Suu Kyi’nin ülkesi Myanmar’ın gelecek on yıl içerisinde ASEAN’ın en gelişmiş ülkesi olacağı öngörüsünde bulunduğu yönündeki atıftı. Bu görüşü ilginç kılan devamındaki açıklamaydı aslında. Bugün parmak ısırtan bir gelişmeye konu olan Singapur’ün siyasi kadrosu, o dönem büyük açmazlar içerisinde bağımsızlığın kazanıldığı 1965’de bölgenin saygın bir ulusu olarak öne çıkan Myanmar’dan ders almak için heyetler göndermişti. Dün Singapur’un ders aldığı Myanmar, kısa ve orta vadede benzer bir gelişmeyi niçin yakalayamasın ki! Ancak ülke nüfusunun altmış milyonundan elli milyonunun şu veya bu şekilde fakirlik standartlarında bir yaşam sürdüğü düşünüldüğünde ülkede yapılacak işlerin boyutları hakkında bir fikir veriyor. İşte tastamam bu olgudur ki Batılı neo-liberal politika yapıcıların iştahını kabartıyor. Bir yandan fakirlikle yüzyüze kitlelerin ucuz işgücü kapasitesini artırmaları, öte yandan, ulusaşırı şirketlerin üretim havzalarını Myanmar’a kaydırmaları ya da genişletmeleriyle fakirlikten orta sınıflaşmaya atlayacak Myanmarlıların “tüketim kapitalizminin”  yeni üyeleri olarak rollerini üstlenecekleri gün hasretle bekleniyor!

Peki NLD’nin bu önemli kazanımının ardından halk daha çok talep için sokaklara dökülerek erken seçim talebinde bulunabilir mi? Çünkü genel seçimler 2015 yılında yapılacağını bunun ülkenin içinde bulunduğu özel koşullar dikkate alındığında hiç de azımsanacak bir zaman dilimi olmadığı ortada. Kaldı ki aradan geçen süreçte, Batılı ülkelerin ekonomik yaptırımları kaldırması ile Myanmar’ın yatırım cennetine dönüşmesi, elbette siyasetin doğası gereği Suu Kyi önderliğindeki NLD’nin aleyhine gelişmeler olarak mevcut yönetimce kullanılacaktır.

Başkent Naypyidaw’ın beş yıldızlı otellerini şimdiden doldurmuş göza açık yatırımcılar ülkeye katkısı görece bir zenginlik getirebilir. Ancak ülkenin sınır boylarını tutmuş etnik unsurların bu gelişmeden pay almadıkları sürece ülkenin sağlıklı bir gelişme eğilimini yakalamasının da zorluğu ortada. Öyle ki, daha şimdiden kimi güçlü etnik yapılar, Suu Kyi’nin ana-akım siyasi elitlerle olası işbirliğinden ve bu elitlerle “stratejik ortaklık” oluşturmasından rahatsızlıklarını dile getirmeye başladılar bile. Öte yandan, ülkenin Müslüman azınlığını oluşturan Rohingyalılarla ilgili ise kimsenin ağzını bıçak açmıyor...

Bu seçimlerin Myanmar iç politikasına etkilerinin ötesinde, özellikle son bir yıldır giderek yüksek sesle dillendirilen “Asya Yüzyılı” olgusunun Güneydoğu Asya ayağında yeni bir demokrasinin doğuşunun elbette küresel yansımaları göründüğünden çok daha güçlü yansıtılacaktır. ASEAN ailesine yakın geleceğin yeni ve güçlü bir üyesinin doğuşu yüzlere yansıyan memnuniyetin artışı anlamına geliyor. Geçen günkü yazımızda dile getirdiğimiz üzere Malezya’nın Myanmar’a bakışı bunun apaçık göstergesi değil mi? 

3 Nisan 2012 Salı

Malezya'nın Myanmar'a Bakışı


Mehmet Özay                                                                                                                     1 Nisan 2012
Myanmar'da bugün yapılacak seçimler öncesinde gerçekleşen önemli bir ziyaretin zamanlaması nedeniyle dikkate değer olduğunü düşünüyorum. Myanmar'da seçim arefesinde önde gelen Batılı ülkeler heyetlerini Myanmar'a gönderirken, Malezya Başbakanı Necib'in 29-30 Mart tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyaret, son bir yılda başkent Naypyidaw'ı arşınlayan yabancı konuklar arasında dikkat çeken yönü doğrudan işbirliği ve yatırımı amaçlamasıydı. Necib'in ziyareti Batılı misafirlerin aksine Suu Kyi'yi değil, Devlet Başkanı Thein Sein'di. Malezya'nın Myanmar çıkartmasını nasıl okumalıyız sorusu önemli. Çünkü Malezya sadece bir ASEAN üyesi olarak değil, aynı zamanda, halkının yarıdan fazlası Müslüman olan bir ülke olarak dikkat çekiyor. Bu çerçevede, Başbakan Necib'in ziyaretinin siyasi, ekonomik ve görece fazla bir atıf yapılmasa da kayda değerliğine kuşku olmayan sosyal nedenleri üzerinde durmakta fayda var.
Bu ziyaretin, Malezya'nın içinde bulunduğu ve pragmatik ve pratikliği öncelleyen politikalarının doğrudan bir yansıması olduğuna kuşku olmasa da, diğer faktörler göz ardı edilemez. Örneğin, Batılı devlet adamları ziyaretlerinin odağını "siyasi gelişmelere ve reform çabalarına" konuşlandırırken, Necib'in doğrudan ekonomik işbirliği üzerine temellenen girişimi aslında Myanmar'ı bir anda uluslararası ekonomik ilişkiler ağında yer edinmeye "motive edecek" bir açılımdır. Bu çerçevede, Başbakan Necib'in özelinde Malezya siyasi erkinin Batılı ziyaretçilerin aksine, Myanmar'da siyasi reformların ve genel anlamda barışın hasıl olması daha çok ekonomik açılım olduğu üzerinde durduğu görülüyor. Yani, piyasa ilişkilerinin neo-liberal politikalarla belirlendiği günümüz koşullarında barış da hiç kuşku yok ki, piyasanın kurallarına ayarlanmış durumda.
Bu amaca ulaşmak için ekonomik işbirliği ve teşvikin vazgeçilmez olduğu da, Malezya'nın Myanmar ile olan politikasında belirleyici bir yer tutmasında ortaya çıkıyor. Bu nedenledir ki, Sayın Necib yanında elliyi aşkın işadamıyla Naypyidaw'a çıkarma yaptı. Buna halihazırda Myanmar'da çeşitli sektörlerde yatırımları bulunan 200 civarındaki işadamı eklendiğinde Malezya yönetiminin Myanmar'a bakışını değerlendirmedeki ciddiyetini görmek mümkün. Yani Malezya zaten Myanmar'daydı. Ve bu varlığını pekiştirecek girişimlere de çoktan hazırlıklı olduğunu ortaya koyuyor. Bunu acelecilik olarak değerlendirenlerin, Myanmar'ın en azından ilk etapta bölge için ne anlam ifade ettiğini kestiremediklerini söyleyebiliriz. Örneğin önümüzdeki yıl 27. Deniz Oyunları'na ve akabinde 2014'de ASEAN liderliğine ve bu vesile ile çeşitli uluslararası toplantılara ev sahipliğine hazırlığı için alt yapı çalışmaları ülkenin profilinin uluslararası arenadaki görünürlüğü için büyük anlam ifade ediyor. Bunun ötesinde, hemen hemen aynı iklim özelliklerine ve hammadde metalarına sahip Myanmar'ın potansiyelini aktife dönüştürmede Malezya'nın tecrübelerinin elbetteki Myanmar yönetimince de fizibilitesi çoktan yapılmış olduğuna kuşku yok. "Peki neredeyse yarım yüzyılı kapalı bir rejim olarak geçiren Myanmar'ın ekonomik alt yapısı uluslararası ticaret ve yatırım olanaklarını kaldırabilecek unsurları içeriyor mu?" sorusu iş çevrelerinin merak ettiği bir konu. Bu bağlamda, Myanmar merkez bankasının ülke para birimi kyat'ın dolaşımı konusunda girişimlerinin çoktan hayata geçirildiğini ve bu çerçevede Malezya'nın önde gelen kimi bankalarının bu sürece müdahil olduğunu da kısaca belirtmiş olalım. Bu işin bir yanı...
Öte yanında ise, bu girişim, Malezya'nın giderek etkisini ve nüfuz alanını artıran "agresif" ekonomik  açılımının ASEAN içerisinde ve Hind-Çin'ine doğru genişleyen bir evreye tekabül ediyor oluşudur. Batılı ülkelerin ambargosuna rağmen, Myanmar'a ASEAN yönelimli bakışın farklılığı kendini ekonomik yatırımlarda ortaya koyuyor. Bu çerçevede Tayland ve Singapur'la birlikte Malezya Myanmar'ın zengin kaynakları, ucuz iş gücü gibi ekonomik değerlerini üretken kılacak yatırımlarını hayata geçirmede çoktan rol oynamaya başladığını belirtelim. Ekonomik ilişki bağlamında değerlendirilebilecek bir diğer olsu ise Malezya'da kaçak ya da legal olarak çalışan yaklaşık 258.000 Myanmar'lı göçmen işçinin varlığı. Sayın Necib, iki ulus arasında benzerliğe değenirken, Myanmarlı ve Malezyalıların çalışkanlıklarına atıf yapması oldukça pragmatikti... Kaldı ki, Malezya'nın kalkınma potansiyelini aktif hale geçirme sürecinde olduğu bu yıllarda daha çok işgücüne ihtiyaç duyacağı herkesin malumu. Bunun en önemli göstergelerinden biri artan ekonomik kalkınmışlık indeksi ile Malezyalı ailelerin ev hizmetlilerine duyduğu yüksek talep. SayınNecib bu ziyarette elbette bu konuyu da gündeme getirerek, neredeyse bir ulusal sorundan uluslararası bir sorun haline evrilen ev hizmetlileri olgusunu orta vadede Myanmar'la yapılacak anlaşmalarla giderme yoluna gidecektir. Bu elbetteki iki ülke arasında sosyal bir sorun haline dönüşen ve yüksek taleplerle gelen Endonezyalı işçileri bypass anlamına gelecek.
Malezya ile Myanmar'ı biraraya getiren bağlar elbetteki salt ekonomik gerekçelerden ibaret değil. İşin siyasal yanında, 1997 yılında Myanmar'ın ASEAN üyesi olarak kabul edilmesinde Malezya'nın gösterdiği çaba hatırlanmalıdır. Aynı şekilde, Endonezya ile birlikte güçlü bir şekilde Myanmar'a 2014 yılında, ASEAN gibi küresel gelişmeler muvacehesinde daha da bir önem kazanan uluslararası bir örgüte dönem başkanlığı rolünün verilmesine katkısı görülür.
Ancak Başbakan Necib'in ziyaretinin ekonomik gerekçelerle yüklü olması da kimi tarihçilerin ileri sürdüğü üzere Myanmar'ın Bengal Körfezi'ne bakan sahil şeridi, aynı zamanda, antropolojik ve tarihsel olarak Malay coğrafyasının devamı mahiyetinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu sahil şeridinin kuzeyde bittiği ve Bengaldeş'e sınır teşkil eden coğrafyadaki Rohingyalı Müslümanlar da bu bağlamda ele alınabilir. Ancak Sayın Necib'in ziyareti çerçevesinde bu konuda herhangi bir somut görüşün -en azından açıkça- basına yansımadığını da belirtelim. Bu bağlamda, Myanmara renk katan azınlık grupları arasında kendine has bir yeri bulunan Rohingyalı Müslümanların güvenlik-özgürlük bağlamlarındaki açılımlarına destek olacak herhangi bir İslami oluşumdan bahsedilebilir mi sorusunu acilen sormakta fayda var. Öte yandan, gelişmeler dikkate alındığında, ülkenin kendi iç dinamikleri ile şekillenen ve giderek Batının ekonomik ve siyasi tahakkümüne doğru bir seyrin kendini hissettirmeye başladığı bir ortamda Myanmar'da azınlık konumundaki Müslümanların hakları öyle gözüküyor ki, neo-liberal politikaların estireceği piyasa kurallarına tahvil edilmiş durumda.
2008 ve 2009'da teknelerle okyanus sularına salıverilen ve pek çoğunun hayatını kaybettiği Müslüman Rohingyalıların bir bölümü Açe sahillerinde karaya çıktığını hatırlayalım. Aradan geçen süreçte ne Rohingyalıları insanlık dışı uygulamaya maruz bırakanlar hakkında bir girişim yapılabildi ne de bu insanların sorununun çözümünde sözde uluslararası arenada faaliyet gösteren İslami kurumların katkısı ortaya konulabildi. Bu kurumlar her vesilede Birleşmiş Milletler'in kuyruğuna takılmayı beceri olarak sunarak "reform çabası içinde olduklarını ilân edenler", hiç değilse Ban Ki Moon'un daha geçen hafta Singapur ziyareti sırasında Myanmar'a uluslararası toplumdan destek talebinde bulunmasını dikkate alsalar bari. Ancak yaşanan tecrübelerden hareketle, bu kurumların reform çabalarının bu konulara müdahil olacak seviyeye geldiğini hiç sanmıyoruz.
Bugün, Myanmar yeniden yapılanırken, neo-liberal akımlar alabildiğine bu "bakir" ülkeyi kendi sistemlerine entegre etme uğraşı verirken, Rohingyalıların nasıl bir sosyo-kültürel inşa sürecine tabi olacakları ve bu süreçte ülkede içerisinde kendilerine nasıl bir rol düş(ürüle)eceğini hep birlikte izleyeceğiz.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=204196