28 Ağustos 2026 Cuma

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak (II) / Independence: the nation-state and the inability to be a nation (II)

Mehmet Özay                                                                                                                             29.08.2026

Ulus-devletler olgusuyla ilgili yazıma devam ediyorum...

Ağustos ayı içerisinde, bölgedeki ülkelerde gündeme gelen bağımsızlık kutlamaları, bizi bir kez daha mevcut ulus-devletler başta olmak üzere, Müslüman toplumların kahir ekseriyetini oluşturduğu ulus-devletler üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, teorik ve pratik oluşumunun Müslüman toplumların icadı olmadığı görüşüyle başlamak gerekir.

Bu husus, siyasal ve toplumsal bağlamda bir eksiklik olarak kabul edilebilir mi? Bu soruya, “evet” veya “hayır” gibi katı bir cevap vermekten ziyade, belki de, bu hususun temelde neyi ve nasıl açıklamak istediğimizle ilişkilidir.

Sorunun kökeni

İlgili ülkelerin bağımsızlıklarından bu yana ve içinde bulunduğumuz bugünkü hâl itibarıyla değerlendirecek olursak, söz konusu durum bize sadece bölgedeki ilgili ülkelerin değil, genel itibarıyla halkı Müslüman olan toplumların bağımsızlıklarını elde etmelerinden veya bağımsızlıkların kendilerine bahşedilmesinden itibaren geçen süreçte, bu siyasal yapıyla, yani ulus-devlet olgusuyla ilişkilerinin sorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durumda yapılması gereken, sadece halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların bağımsızlık süreçlerinden bu yana olan süreçleri ele almakla sınırlı değildir.

Aksine, bundan önce söz konusu bu toplumların nasıl olup da ulus-devlet haline geldikleri sorusunu yöneltmek ve bir önceki süreci anlamak ve anlamlandırmak gerekir.

Bir önceki süreçten kasıt, doğrudan veya dolaylı olsun, Batı Avrupalı denizci ulusların aktörlüğünde sömürgecilik yapılaşmalarına atıf olduğu ortadadır.

Süreçlere dair

Bu gelişmeleri maddeler halinde, tek tek ortaya koymak gerekirse, karşımıza şöyle bir tablo çıktığını görürüz:

a) Sömürgecilik sürecinin aktörü olan Batı Avrupalı denizci ulusların, “artık, bu yükü kaldıramayacakları”  (White Man’s Burden)  olgusundan başlayarak, yerli toplumlara bağımsızlıklarını vermeleri;

b) Bu sömürgeci güçlerin başta, ekonomi olmak üzere, -tıpkı birincisine benzer şekilde- karşı karşıya kaldıkları zorlukları aşamamaları neticesinde, yerli toplumların siyasi liderleri veya sözde siyasi liderleriyle masabaşı görüşmeleriyle neticeye ulaştırılmış bir bağımsızlık sürecini ortaya koymaları;

c) Sömürgeci güçlerin ekonomik eksenli yapılaşmalarının zamanla, siyasal ve teritoryal egemenliğe dönüşmesinin, yerli toplumlar üzerinde doğurduğu ezici güç yapılaşması karşısında, yerli unsurlar arasında belirli bir süreçte ortaya çıkan siyasal-ideolojik, dini-ideolojik ve mücadeleci yönelimdir.

Bu temel parametrelerin, birbirinden bağımsız olacak şekilde matematiksel bir doğrusallıkla ortaya çıktığını ve geliştiğini söylemek güç...

Bununla kastedilen, ilgili süreçlerin birbiriyle iç içe geçen bir bağlamda gelişme gösterdiği ve bu anlamda, -en azından bazı coğrafyalarda- gayet karmaşık olgular bütünüyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir. Bu hususa burada değinmeyeceğim...

Yukarıda dikkat çekilen maddelerin ilkinde yani, sömürgeci güçlerin ‘öteki’nin, ‘yerli adam’ın yükünü çekememeye başlamasının çokça, ekonomik bağlamlardan kaynaklandığını söylersek, belki de, tüm sömürgecilik süreçlerinin oluşumu ve gelişimi ile gayet önemli bir çelişkiye vurgu yapmış oluruz.

Nihayetinde, sömürgecilik süreçleriyle ilgili ana akım söylem, -ki, içinde yanlışları barındırmıyor değil-, Batılı sömürgeci ulusların ‘zengin topraklara’ gelmesiyle, ekonomik yapılaşmada tekelciliği hedeflemiş olmakla birlikte, -bu hedefe ulaşamasalar bile hem, kendi aralarında hem de, yerli güç odaklarıyla şu veya bu şekilde, paylaşımcı bir politika takip ederek, var olan zenginliğin mümkün olduğunca kendilerine yönelmesini sağlayacak bir yapıyla karşılaşırız.

‘Düzen’ olgusu

Sömürgeci yapıların bu hedefe ulaşma noktasında geliştirdikleri sürecin, ‘düzen kurma’ ile olan bağlamını göz ardı etmemek gerekir.

Nihayetinde, bu siyasal tutumun, yani düzen oluşturmanın, eleştiriye açık olmakla birlikte, ilgili toplumlarda ‘düzen olmadığı’ gözlem ve analizine dayandığı görülmektedir.

Ya da, bir başka açıdan bakıldığında, -diyelim ki-, ortada var olan düzenin bizatihi sömürgeci güçlerin hem Avrupa’da hem de sömürge topraklarında kendi oluşturdukları ‘düzenle’ çelişmesinden kaynaklanan ve nihayetinde, ortaya siyasal ve dönen dönem askeri çatışmalara yol açan süreçlere tanık oluruz.

Bu kısa tartışmada gelinen noktada ana kavramın, ‘düzen’ olduğuna vurguyu gözden kaçırmamak gerekir...

Bununla kastım, erken dönem sömürgecilik süreçleri ile geç dönem sömürgecilik süreçleri arasındaki farktır.

Bu fark, bize yine, Batı Avrupalı denizci ulusların sömürgecilik politikalarında, paradigmatik bir ayrışmanın olduğunu gayet açık ve net bir şekilde gösteriyor.

Bu süreci, tabiri caizse, “kaba yöntemlerle” sürdürmeye çalışanların sömürgecilik süreçleri belli bir süre sonra sona ererken,  ötekilerin süreci ‘yönetebilmede’ sergiledikleri siyasal ve ideolojik akışkanlık üzerinde durulmaya değer bir konudur.

Batı Avrupa sömürgeci ülkelerin, ‘öteki’ coğrafyalarda sömürgecilik süreçlerini ortaya koyarken bir yandan da, anavatanlarında kendilerini inşa ettiklerini ve bu inşa sürecinin en önemli aşamalarından birinin, ‘ulus-devlet’ nosyonu ve yapılaşmasıdır.

Bu durum, yukarıda ‘düzen’ olgusuna yaptığım vurgunun zamanla, ‘öteki’ coğrafyalarda, özellikle de, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan coğrafyalardaki yansımalarının ne denli önemli olduğuna işaret eder.

Bu noktada, Batı Avrupa’da ulus-devlet oluşumuna giden süreçler ile bağımsızlıklarla birlikte, yerli topraklarda benzeri bir sürecin ortaya çıkması arasında temel farklılıklar olduğuna ve bunun, teorik ve pratik bağlamla ilişkili oluşuna yukarıda değinmiştim.

Bunu, tekrar etmekte yarar var...

Temelde, Avrupa özelinde yani sömürgeci toplumların kendi anavatanlarında bir ‘düzen’ arayışının ifadesi olan ulus-devletleşme ile sömürgeleştirilen toplumlarda bağımsızlıklarla ortaya çıkan ulus-devlet yapılaşması arasında bir fark olduğu ortadadır.

Ulus-devlet olgusunun ve yapılaşmasının salt bağımsızlıkla ortaya çıkan bir süreç değildir. Aksine, en az bağımsızlık kadar önemli olan, bu siyasal sistemin, teorik ve pratik olarak ele alınması, anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili süreçlerdir.

Bu noktada, bağımsızlıklardan bu yana, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların ulus-devletleşme süreçlerinde gayet kırılgan süreçlerin varlığı kendini gösteriyor.

Var olan bu durumu, katı milliyetçilikle üzerini kapatmaya ve unutturmaya çalışmak mümkün değildir.

Nihayetinde, kastettiğimiz toplumların kahir ekseriyetinin Müslümanlardan oluştuğu gerçeği ortadayken, sorumluluğu başkasına, başkalarına yüklemek yerine, bu toplumlara yön veren siyasal liderlerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların/alimlerin/din adamlarının (!) olan bitene dair sağlıklı bir analiz yapmaları ve süreçleri açıklamaları gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-ii-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation-ii/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder