Mehmet Özay 03.08.2026
Akademi kurumlarında, eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin sorununa dair geçen gün kaleme aldığım yazıya devam ediyorum.
Söz konusu bu
sorunu salt tekil, geçici, güncel, bireysel olarak nitelendirilebilecek bir
bağlamda ele almadığım anlaşılmıştır kanaatindeyim.
Öyle ki,
sorunu sadece, bugün halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların
oluşturduğu ulus-devletlerdeki akademi kurumlarıyla sınırlandırmıyorum.
Sorunu,
sömürge dönemi koşullarında Müslüman toplumun okur yazar, medrese vb. öğretim
kurumlarında rol alan öğretici kadroları, alimleri, entellektüelleri, dönemin
yönetim organizasyonunda yer alan sorumluları bağlamından başlatıp, bugüne
kadar gelen bir süreci gündeme taşıyorum.
Bu yazıda,
konuya bu çerçeveden devam etmenin yararlı olduğu kanaatindeyim.
Siyasal
varoluş sorunu
Öyle ki, son
yüzyıllık süreçte bağımsızlıklarına kavuşarak kendi ayakları üzerinde durması
beklenecek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumların aradan geçen
süre zarfında bilgi, bilim, bilgi üretme vb. süreçlerine yönelik
yapılaşmalarının büyük bir sorunlar yumağına konu olduğu iddiasını, önemli bir
tartışma konusu olarak gündememize almamız gerekmektedir.
Söz konusu bu
ulus-devletlerin temel sorununun, var olan bölgesel ve küresel yapılaşmalar
çerçevesinde, ilk hedefinin ‘ekonomik’ ve ‘siyasal’ veya tam tersi bir
ifadeyle, ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ olarak ayakta kalmak, varlığını sürdürmek
olması gerçeği sürekli gündemi işgal etmesi oluşturmaktadır.
Bu durum,
maalesef bu ulus-devletlerde, sömürge güçlerini büyük bir kararlılıkla ve
kahramanlıkla topraklarından defetmenin ardından, ilim, bilim, bilimsel
çalışma, bilgi üretme ve tüm süreçlerin tam odağında yer alan araştırma
olgusuna ve bu kavramın çerçevelediği tüm kurumsal ilişkiler ağı üzerinde
düşünecek ve hakkıyla hayata geçirecek sürdürülebilir bir eylem tarzının ortaya
çıkmadığını gösteriyor.
Var olan
akademi yapılaşmalarının hizmet ettiği yegane husus siyasal ve ekonomik
kurumsallaşmalarda ayakta kalabilmeyi sağlayacak insan gücü yaratmaktan
ibarettir.
Bu sürecin,
bilgi, bilgi üretimi, araştırma ile ilişkisi olmadığı gayet açıktır...
Bahane
Tam da, bu
noktada karşımıza, iki temel ve büyük sorunun çıktığına kuşku yok.
İlki, eğitimin
temel kurumlarından bilimsel faaliyetler ve bilgi üretme süreçlerine kadar
geçmişte, ortaya pek de bir şey konulamamış olmasının sorumluluğunu eski
sömürge yönetimlerine atmak.
Elbette, bu
yaklaşımda doğruluk payı olduğu gibi, var olan sorunların üstesinden gelme
becerisi ve marifeti sergileyememiş olanlar için, gayet işlevsel ve pragmatik
bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.
İkincisi,
aşağı yukarı bağımsızlıkların kazanılmasından bu yana, aradan geçen yaklaşık
yüz yıllık azımsanmayacak bir sürece karşın, ilgili ulus-devletlerin bilgi,
bilim, bilim üretme süreçleri konusunda bugün içinde bulundukları durumun
memnuniyet verici olmayan duruma neden olarak ‘küresel güçlerin hegemonik
yapılaşmalarına” yapılan göndermedir.
Bu noktada,
ilk durumu bir an için göz ardı edersek, ikinci durumda yani, bağımsızlıklar
sürecinde ilgili ulus-devletlerin eğitimin temel basamaklarından, bilgi
üretmeye aday olduğu varsalıyan ve kimi çevrelerce, söylem düzeyinde ve bir
ölçüde pratiğe geçirildiği söylenebilecek bilgi üretme süreçlerinin, eski
sömürgeci ülkelerin izinden gidilen yapay, sentetik, manipülatif içeriğini
görmemek ve fark etmemek elde değil.
Sağımıza
solumuza baktığımızda ilk etapta ve görünürde, buna ulaştığı varsalıyan birkaç
ülkeye tesadüf edebiliriz hissi uyanıyor.
Ancak, bu
bağlamda dahi olan biten, yazının girişinde dile getirdiğim bilgi, bilgi üretme
ve bunları sağlayacak tüm çerçevesiyle araştırma olgusunun varlığına bizi
götürmüyor...
Olan biten
şundan ibarettir: Söz konusu bu süreçleri yönetmesi için inşa edilen
akademilerin işlevleri, ilgili ulus-devletlerin, -yukarıda dikkat çektiğim
üzere- başta ekonomik ve siyasal veya siyasal ve ekonomik varlıklarının
teminatını sağlayacak bir anlayışa ve yapılaşmaya hizmet etmesinden ibarettir.
Bunun garanti
altına alınmışlığı hissi, doğal olarak bilim, bilgi ve bunları ortaya koyacak
araştırma süreçlerinin rasyonel bir şekilde gündeme getirilmesinin,
yapılaştırılmasının ve sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden
biridir.
Bu noktada,
bağımsızlıklardan bu yana, aradan geçen süre zarfında, siyasal ve ekonomik
temellerin sağlanması ve sürdürülmesi konusundaki çabaların, bir türlü arzu
edilen düzeye getirilememiş olmasını temel almak gerekir.
Ve bugün karşı
karşıya kalınan nokta, bu temel safhanın aşılıp, bilgi üretme ve bu bilgi
üretmenin tüm kurumsal yapılaşmalarını ortaya koyacak bir iradenin ne, siyasal
ne de, özel teşebbüsler tarafından gerçekleştirilebilmiş olmasıdır.
Taklit/çilik
Bilgi inşası,
üretimi için kurulduğu iddia edilen akademilerin bugüne kadar ortaya koyduğu
yapı, eski sömürge güçlerinin veya genel itibarıyla söylemek gerekirse, Batı
Avrupa ve Kuzey Amerika’nın neredeyse, tüm siyasal ve ekonomik yapılanmalarına
konuşlanmaktan ibarettir.
Bu konuşlanma
hem, siyasal sistem ve yönetim biçimleri
hem de, ekonomik yapılanmalar şeklinde karşımıza çıkarken, bu iki temel olgunun
tüm toplumu ve toplumsal kurumları yapılaştırıcı gücü ve niteliği, diğer
alanların doğal olarak yine, eski sömürgeci güçlerin veya Batı Avrupa ve Kuzey
Amerika ülkelerinin yapılaşmasına odaklanıldığına işaret ediyor.
İlgili
ulus-devlet yönetimlerince uygulanan taklide dayanan, böylesi genel bir
politikanın doğuracağı neticenin, ilgili ulus-devletleri, taklit edilen ülkeler
düzeyine çıkaracağı varsayımıdır.
Ancak, bugünün
gelinen noktada, ne taklit edilen ülkeler düzeyine çıkılabilmiş ne de kendinde,
özgün bir akademi dünyası oluşturulabilmiştir.
Bu noktada,
sorunun temelinin sömürge dönemi süreçlerinde olduğu kabulünden hareketle,
geriye dönüp sorunu anlama ve tanımlama süreçlerinin yeniden ele alınması ve
nerede, hata yapıldığının rasyonel bir şekilde ortaya konulması gerekiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder