25 Ağustos 2026 Salı

Bağımsızlık: ulus-devlet ve uluslaşamamak / Independence: the nation-state and the inability to be a nation

Mehmet Özay                                                                                                                             25.08.2026

Müslüman toplumların, ulus-devletleşme ile ilgili süreçler ile ulus-devletleşme sonrası süreçlerini karşılaştırdığımızda ortaya, çokça hayıflanmalar, üzüntüler, hayal kırıklıkları çıkıyor.

Bu kavramı yani, ulus-devleti kısaca inceleme konusu yapmamız, bu ay içerisinde bağımsızlıklarını kutlayan bir dizi ülkenin ulus-devlet yapılaşmasını yeniden düşünmemiz açısından önem taşıyor.

Bir yandan bağımsızlıklar kutlanırken, adına ‘ulus’ denilen bütünün, karşı karşıya kaldığı kırılganlıklar göz ardı edilmemelidir.

Bu noktada, bu kavramın yani, ulus-devletin iki vechesi olduğunu vurgulayalım öncelikle.

İlki, farklı toplumsal grupların biraraya gelmesiyle oluşan ‘ulus’ kavramı ve olgusudur. Ulus, yani, bir dizi benzerlikleri bünyesinde taşıyan geniş toplum.

İkincisi ise, devlet yani, ulus denilen olguyu anlamlı yapılar halinde bütünlüklü süreçlere yönelten ve bu süreçleri yönetebilme becerisi sergileyen rasyonel kurumsal yapı.

Birincisi

“Bir ulus’u belirleyen, tanımlayan nelerdir?” sorusuna, verilebilecek standart cevaplar vardır.

Bu benzerlikler arasında bayrak, kimlik, aidiyet gibi sembolik ve manevi içeriklerin yanı sıra, üzerinde yaşanılmaya değer bir toprak parçası ile dil, kültür, din, gibi bireyin ve küçük grupların gündelik yaşamını şekillendiren gayet önemli dinamikler bulunuyor.

Bununla birlikte, adına, ulus-devlet denilen siyasi yapı çatısı altında bir araya geldikleri varsayılan toplumsal grupların, ulus-devlet kavramıyla çelişecek şekilde, temelde uluslaşamama problemiyle karşı karşıya kalmaları merkezi bir sorunu teşkil ediyor.

Öyle ki, uluslaşamamanın nedeni veya nedenleri üzerinde durulmaya değer bir hususdur.

Nihayetinde, her gün toplumsal yaşamın her düzeyinde farklı şekillerde, yüz yüze gelen bireylerin, grupların, kitlelerin sağlıklı bir toplum oluşturma ve geliştirme adına birbirlerini anlamaları, buna göre hareket ve tavır geliştirmeleri gerekiyor.

Çok-etniklilik, çok-dillilik, çok-dinlilik

Uluslaşamama sorununa şöyle yüzeysel de olsa göz atıldığında bu halin, farklı temeller üzerinde belirginleştiği anlaşılıyor.

Örneğin, kendilerini, ‘çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli’ olarak niteleyen ulus-devletler için bu durum, söylemde bir zenginlik iken, bu durum, toplumsal gerçeklikte kırılganlıkların, kopuşların, çatışmaların nedeni olmasıyla bir handikap olma özelliğine dönüşebiliyor.

Yanı başındaki ‘öteki’yle iletişim kurmama, kuramama, tartışamama, anlamama, empati geliştirememe, vb. psikolojik, toplumsal süreçler karşılığını, güç oluşumu ve dönüşümünün merkezi olan siyaset sistemine taşımak suretiyle sorunu, daha geniş bir evrene oturtmuş oluyor.   

Ve bugün, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin temel problemlerinin başında bu hususun gelmesi, işin daha ilk baştan sanki, yanlış kurgulandığı veya süreçlerin pek de sağlıklı bir şekilde yönetilemediği şeklinde bir algının oluşmasına neden oluyor.

Nihayetinde, geniş toplumun yani, ulus’un varlık nedeni, birarada olabilmek, bu biraradalığı yürütelbilecek hukuki, entellektüel, ekonomik, eğitim, kültürel, dini, siyasal vb. süreçleri yönetebilme inisaytifi ve kabiliyetidir.

Temelde bu durum, ulus-devletin dışarıdan ithâl edildiğine ve bu ithâlin, ilgili toplumsal yapının bir siyasi bütün olarak yapılaşmasına elverecek donanımları içinde barındırmadığı hissini ve düşüncesini uyandıran bir durumla karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor.

Öyle değil mi?

O zaman yine dönüp, en başta hata yaptık mı, dememiz gerekiyor?

Ancak, on yıllar öncesinde yani, güce başvurularak kazanılmış veya masa başında politika geliştirilerek elde edilmiş bağımsızlıkların ilgili topluma kazandırması gereken de herhalde, -şayet varsa-, böylesi  farklılıkların üstesinden gelebilecek politikaları hayata geçirmesidir.

Aradan geçen on yıllar boyunca, bir ulus-devlet gururu olarak sunulan çok-etnikli, çok-dilli, çok-dinli toplumsal varlık söylemi karşısında, toplumsal yaşam gerçekliğinde karşımıza, ilgili çok-etnikli ve çok-dilli toplumsal grupların biraradalığı probleminin çıkması, hiç kuşku yok ki, gayet önemli bir çelişkidir.

Beklentiler

Bir anlamda, bağımsızlık sürecinden itibaren, bir ulus olabilmenin gerekliliğinin hakkıyla ortaya konulması beklenir ve doğal bir süreçtir.

Siyasilerden başlayarak, akademisyenler, düşünürler, hocalar-alimler/din adamları(!) gazeteciler vb. böylesine derinlikli soruna cevap üretmek yerine, dönüp dolaşıp işi sömürge dönemine ve sömürgeci güçlere yaslayarak açıklamaya çalışmaları sorunla yüzleşmek değil, sorundan kaçmak anlamına geliyor.

Sürekli olarak, ergenlik sorunlarıyla boğuşan bir gencin sanrılı haline işaret edecek şekilde  sömürge dönemi gerçekliğinin sanki halen varlığını sürdürüyormuş gibi bir yaklaşım sergilenmesi, akıllara bağımsızlıklardan bu yana aradan geçen on yıllar boyunca bu çevrelerin yani siyasilerin, akademisyenlerin, düşünürlerin, hocaların ve alimlerin, gazetecilerin vb. pek de ulus-devleti inşa noktasında bir şey yapıp yapmadıkları sorusunu akla getiriyor.  

İkincisi

Bağımsızlık kutlamalarının anlamı, ilgili ulus-devletlerin bağımsızlık öncesinde başlarına gelen ekonomik, siyasi, dini vb. çeşitli hallerin üstesinden gelindiğine ve rasyonel temeller üzerine kurulmuş bir devlet sistemi ve kendinde bir toplum yapısı inşa edildiğine dair -sembolik de olsa- bir gönderge aslında.

Bu kutlamaların doğurduğu sevinçin, toplumun her kesimine yayılmasının bir mahsuru bulunmuyor elbette.

Bununla birlikte, temelde söz konusu kutlamalar ile yabancı güçlerden bağımsızlığını kazanmış olmanın ilgili toplumun gelişmesi, kalkınması, kendinde rasyonel ve etik bir toplum olmanın başlangıcı kabul etmemiz beklenir.

Diyelim ki, yüz yıl öncesinden başlatılan bu bağımsızlık sürecinin, başlangıcından bu yana, ilgili ulus-devletlerde ne tür gelişmenin, kalkınmanın olduğu ve bu süreçlerin adına ‘ulus’ denilen geniş toplum ile adına ‘devlet’ denilen yapısal bütün arasında işlediği varsayılan süreçlerin sağlık derecesinin, rasyonalitesinin, etik yapılaşmasının hangi boyutlarda olduğu test ve anlaşılmaya muhtaçtır.

Bunları yapmak yerine, sembolik olduğu gayet açık olan bir dizi eylem ve söyleme yönelmek, ulus’un ve devlet’in kendi kendisiyle hesaplaşamamasının önündeki en önemli engeldir.

Örneğin, adına bağımsızlık denilen kutlamalarda, düşmanının kim olduğu gayet belirsiz bir coğrafyada hava kuvvetlerini semaya, kara kuvvetlerini de başkentlerin ana arterlerine taşıyan  ulus-devlet yönetimlerinin, hükümetlerinin kime, ne tür bir mesaj verdikleri belirsizdir.

Sanki, ortada bir ikircikli yapı olduğu hissi uyandıran, bir ‘askeri güç’ gösterisi vardır.

Belki de, aradan geçen on yıllar boyunca bir ulus-devletin ana parametrelerini oluşturan adil ve paylaşımcı, hak ve adalet duygusunu öne çıkaran, toplumun her alanında etik yaklaşımı benimseyen ve uygulayan, yasaları her daim talep ve ihtiyaçlara göre yeniden düzenleyerek ulus’un manevi refahını yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya onaracak girişimlere sürekli kapıyı açık tutan vb. politikaları gerçekleştirememiş olmanın doğurduğu öz benlik yitimini, kaba güçle kendine ve de önünde -muhtemelen- mahcubiyet hissi duyduğu geniş toplum kesimlerine hatırlatmamanın bir aracı kılıyor olsa gerek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/bagimsizlik-ulus-devlet-ve-uluslasamamak-independence-the-nation-state-and-the-inability-to-be-a-nation/

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder