12 Ağustos 2024 Pazartesi

AUKUS’dan Asya-Pasifik’te yeni adım / AUKUS’s new step in Asia-Pacific

Mehmet Özay                                                                                                                            12.08.2024

AUKUS ittifakının üyeleri Avustralya, ABD ve İngiltere arasında nükleer güçlendirilmiş denizaltılar konusunda yeni gelişme...

Avustralya’nın, iki önemli müttefeki yani, ABD ve İngltere ile nükleer bilgi alış verişine imkân tanıyan anlaşma, ülke parlamentosunda yapılan görüşmeler sonrasında onaylandı.

Bu üç ülke arasında, nükleer bilgi alış verişine olanak tanıyacak görüşmelerin sonuncusu, geçen hafta ABD’de yapılmıştı.

Söz konusu anlaşmanın ulusal parlamento tarafından onaylanması, Avustralya’nın ‘nükleer silah’ alımı anlamına gelmese de, en azından bu sürece bir geçiş niteliği taşıdığını söyleyebiliriz.

Anlaşmanın, ‘nükleer içerikli olması’nın bir yandan Avustralya kamuoyu öte yandan Çin nezdinde eleştiri konusu olduğu da dikkat çekiyor.

Bununla birlikte, AUKUS çerçevesinde gerçekleşen bu askeri işbirliği ve yapılaşmasını, Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in özellikle, Batı Pasifik’ler denilen bölgeyi de içine alan yayılmacı politikalarının önüne geçme yönünde atılan adımlardan biri olarak kabul etmek gerekiyor.

Anlaşmanın bir diğer dikkat çekici yönü, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin paylaşılmasıyla ortak denizaltı üretiminin gerçekleştirilecek olmasıdır.

Nükleer bilgi akışı

Bugün, söz konusu bu üç ülke yetkilileri arasında varılan anlaşmaya göre ‘nükleer ekipmanların’ gizli bilgi akışının üç ülke arasında gerçekleştirilmesi mümkün olacak.

Söz konusu bu yapılaşmanın başta ABD olmak üzere müttefiklerinin, Asya-Pasifik bölgesindeki jeo-politik dengeleri açısından gayet önemli bir süreç anlamına geliyor.

Bu anlaşmanın, özellikle ve tahmin edileceği üzere Avustralya’ya nükleer enerjiyle güçlendirilmiş ve diğer ilgili alanlarda bilgi akışı anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Söz konusu antlaşmanın bugün Avustralya parlamentosunda onaylanmasının ardından, Avustralya savunma bakanı Richard Marles yaptığı açıklamada, “bugün varılan anlaşmanın, Avustralya’nın konvansiyonel silahlara sahip, nükleer  enerjiyle desteklenen denizaltı edinmesine doğru bir adım olduğunu” ifade etti.

Marles’in bu söylemi, aynı zamanda “nükleer silah peşinde değiliz” anlamına gelecek açıklamasını da teyit eder mahiyettedir. 

Bu açıklamanın, geçen yılki toplantılar sonrasında, AUKUS’un nükleer silahların yayılması anlaşmasını ihlâl ettiği yönünde ağır eleştiriler getiren Çin’i, bir anlamda teskin etmeye yönelik olduğunu da söyleyebiliriz.

Avustralya’nın bu geniş kapsamlı ve orta vadeli süreçte edineceği denizaltılar için 330 milyar Dolar ödeyecek olması, konunun sadece Avustralya ile sınırlı olmayan boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

Geçen yıl ABD’de yapılan görüşmelerde, Avustralya başbakanı Anthony Albanese söz konussu bu gelişmeyi, “modern Avustralya tarihinin en önemli savunma projesi” olarak tanımlamıştı.

Öte yandan, söz konusu denizaltı projesinde ABD’nin öncü bir gücü temsil ettiğine kuşku yok.

Asya-Pasifik’in önemi

ABD yönetimi, küresel politikalarında önemli  ve öncelikli bir yere sahip olan, Asya-Pasifik bölgesini Hint-Pasifik kavramıyla güncelleme çabası sergiliyor.

Bununla birlikte, Hint-Pasifik kavramına içkin olan Hindistan ve Hint Okyanusu faktörünü çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkaracak gelişmelere henüz, pek fazlasıyla tanık olduğumuzu söylemek güç.

Elbette, Himalayalar bölgesinde sürekli nükseden Çin-Hindistan gerginliği ile Çin’in Myanmar’dan başlayarak, Doğu Afrika’da Cibuti’ye kadar uzanan deniz kuşağındaki gizli/açık varlığı bulunuyor.

Ve bunu yadsımıyoruz...

Ancak, Asya-Pasifik’in neredeyse her gün güncellenen ve şu ya da bu şekilde tehditlere açık yapısı, ABD merkezli ittifak oluşumlarının kendilerini gelişen koşullara adapte etmekte aktif davrandıklarını ortaya koyuyor.

Bunun en son göstergesi, ABD, Birleşik Krallık (İngiltere) ve Avustralya arasında 2021 yılında imzalanmış olan AUKUS askeri işbirliğinin, bugünkü anlaşma ile yeni bir evreye taşınmış olmasıdır. 

Nükleer güçlendirilmiş denizaltıların Avustralya’ya temini konusu, 2023 yılı Mart ayında ABD’de yapılan görüşmelerle karara bağlanmış ve 2030’lu yılların başında, bu niteliklere sahip denizaltıların Avustralya donanmasına katılması plânlanmıştı.

O dönem yapılan görüşmelerde, aynı zamanda üç ülkenin ortak çalışmalarıyla, yeni tür denizaltı inşası programı da gündeme getirilmişti.

Avustralya başbakanı Anthony Albanese, gelişmenin özellikle yatırım boyutuna da dikkat çekmiş ve bu anlaşmanın salt bir askeri anlaşma olmadığını, aksine daha çok ekonomik olduğunu vurgulamıştı.

Jeo-politik yapılaşma

Ve AUKUS çerçevesinde son bir buçuk yıldır yaşanan gelişmeler ve bunun yakın vadede ortaya çıkacak yansımaları, ABD’nin 1950’den bu yana -ki, o dönem benzeri teknolojileri İngiltere ile paylaşmıştı, ilk defa nükleer güçlendirilmiş denizaltıları bir başka ülkeyle paylaşması anlamına geliyor.

Bugün yapılan anlaşmayı, bu sürecin bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor.

Ve bu gelişmeyle bağlantılı bir diğer husus, 2027 yılından başlayarak, ABD ve İngiltere deniz kuvvetlerine bağlı nükleer güçlendirilmiş denizaltıların Avustralya limanlarını ziyaret edecek olmasıdır.

AUKUS çerçevesinde nükleer denizaltılar meselesi, geçen yıl gündeme gelmiş ve Avustralya’nın, uzun vadede nükleer enerjiyle güçlendirilmiş denizaltı satın alacağı belirtilmişti.

Süreç içerisinde ortak üretimin de söz konusu olduğu anlaşmayı, Asya-Pasifik özelinde, yeni bir jeo-politik gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.

Küresel belirsizliklerin ve buna paralel olarak tehditlerin arttığı bir ortamda, henüz birkaç yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, AUKUS yapılaşmasının Batı Pasifikler’in güvenliği açısından önemli adımlar atmakta oluşunu dikkatle izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/aukusdan-asya-pasifikte-yeni-adim-aukuss-new-step-in-asia-pacific/

9 Ağustos 2024 Cuma

Bangdaleş’te siyasal değişim mi? / Political change in Bangladesh?

Mehmet Özay                                                                                                                            09.08.2024

Bangladeş’te başbakan Sheikh Hasina’yı ülkeden kaçmaya zorlayan, siyasal ve toplumsal gelişmeleri iyi anlamak gerekiyor.

Bu anlama çabasında, öncelikle bazı temel soruları gündeme getirmek hem, zihnimizi harekete geçirecek hem de, kolaycılıkla ‘yeniden diriliş’ söylemiyle vakit kaybetmemizi sağlayacaktır.

Gen ve köklerde değişim

Kampüs hareketin toplumsal kitle hareketine dönüşmesiyle, başbakan’ın resmi konutu ‘Ganabhaban’ın basılmasına kadar uzanan süreç bir yenilenme mi yoksa var olan yapılar içerisinde birbenzerinin mi yol açacağı bir süreci ortaya koyacak?

Bangladeşte’ki gelişmeleri meydanları dolduran gençlerin sahip oldukları ‘genlerle’ açıklamak mümkün mü? İşsiz çoğunluk ya da geleceğin işsiz çoğunluğunun, kampüs ve meydan gösterileri sonucu ile mi değerlendirmek gerekiyor gelişmeleri?

Yoksa, başka faktörleri göz önüne alarak, daha bütüncül bir bakış açısı mı ortaya koymak gerekiyor?

Ya da birilerinin hız alamayıp heyecanla gündeme getirmeye çalıştıkları gibi, ‘Bangladeş Baharı’ gibi bir hayali söylem mi geliştirmek veya bu haliyle, “Bangladeş’ten tam teşekküllü bir demokratik siyasal ve toplumsal yaşam beklemek mümkün mü?” diye sormak gerekiyor.

Uzun yıllar ülkeyi başbakan olarak yöneten Sheikh Hasina’nın, ülkenin kurucu babası Mucibur Rahman’ın kızı olduğu dikkate alınacak olursa, “yaşanan toplumsal hareketliliğin, Bangladeş’te temelleri sarsmaya veya temelleri yeniden inşa ve imar etmeye mi yönelik olduğunu?” da gündeme getirmek gerekiyor.

Acaba, kurucu baba Mucibur Rahman’ın tarihi-müze konutu “Bangabandhu Memorial Museum” ya da yaygın adıyla bilindiği şekliyle “Bangabandhu Bhaban”ın ateşe verilmesi, sembolik olarak Bangladeş’te pek çok şeyin sona erdiği anlamına mı geliyor?

Bardağı taşıran...

Görünür sebep, 1971’de bağımsızlığa giden süreçte ‘önemli katkıları’ olan kişilerin ve ailelerinin devlet kadrolarına doğrudan alınmalarını sağlayan, -2018’de yürürlükten kaldırılan- %30’luk kota sisteminin, 1 Haziran’da yüksek mahkeme tarafından yeniden onanması oldu.

‘Kota sistemi’, açıkçası, ülke siyasal sistemi ile gizli/açık toplumsal hiyerarşisini oluşturan yapının devamını öngörüyordu.

Ve, bu yıl başında yapılan ve muhalefetin protesto ettiği seçimlerin ardından, ikdidarı ‘doğal olarak’ yeniden ele geçiren Sheikh Hasina ve siyasi ekibi, eski/yeni ittifak arayışında, ‘kota sisteminin’ işlevselliğini hatırlamış olmalı...

Bu durum, geniş bir genç nüfusa sahip ülkede, başta kampüs çevreleri olmak üzere, gençler arasında var olan siyasal ve toplumsal hiyerarşiye karşı çıkışa neden oldu.

Aslında, önceki yıllarda da ‘kampüs’te hareketlenmelere tanık olunmuştu...

Ancak, bu sefer kampüs’e desteğin veya bir başka açıdan bakılarak söylemek gerekirse, iktidardaki Halk Partisi (Awami League) ve işbirlikçilerinden, ordunun desteğini çekmesi belirleyici olduğunu söylemek kanımca daha doğru bir tespit olacaktır.

Bunun sembolik göstergelerinden biri göstericilerin askerlerle ‘hatıra fotoğrafı’ çektirmesi oldu. Bu ‘sembolik’ durumun izleyenlerde uyandırdığı görüş, askerin ne tarafa meylettiği konusunda az çok fikir veriyor olmalı...

Ve tıpkı benzeri ülkelerde olduğu üzere, askersiz bir siyasal ve toplumsal değişimin ve gelişmenin pek de olanaklı olmadığı bir durumla karşılaşıyoruz.

Kendi elinin kurbanı

Öncelikle şunu söylemekte yarar var ki, Halk Partisi başkanı olarak yıllarca ülkeyi yöneten 76 yaşındaki Sheikh Hasina Wazed’ın özellikle, son on yılı aşkın bir süredir ülkede, varlığı ancak rutin ‘seçimler’le bağdaşık olan ‘demokrasi’yi ortadan kaldırmasıyla bugünlere gelmiş bir isimdir.

Onun uzun süreli başbakanlığının, ülke siyasal yapısını alt üst etmeye yeter olduğunu, son bir aydır yapılan gösteriler ortaya koyduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ancak, Hasina’nın ülke halkının duyarlılığını göz ardı ederek iktidarda kalma hırsı, sonunda onu dramatik bir şekilde şu veya bu şekilde, ‘yakın dost’ olarak anılmayacak olan Hindistan’a kaçmasına neden oldu.

Tıpkı, babasının 1975 yılında suikaste kurban gitmesinin sonrasında dönemin Hindistan yönetiminin ona kucak açması gibi...

Acaba, 1970’lerin ilk yarısı ile Sheikh Hasina’nın 2010’lardan bu yana, ülkeyi yönetimi süreçleri benzerlik mi gösteriyor?

Ya da biraz daha gerilere gidip, 1948’de Hindistan ve Pakistan adıyla iki devlet kurulmasıyla modern ulus-devlet yapılaşmasını tecrübe etmeye başlayan Hint-Alt Kıtası’nın bu geniş coğrafyasında bir türlü arzu edilen toplumsal istikrarın sağlanamamış olmasının izlerini bugünler de Bangladeş’te toplumsal ayaklanma olarak gözlemliyoruz mu demek lazım?

Şöyle bir denklen mi ileri sürmek gerekiyor yoksa?

Kendi ayakları üzerinde duramayacak bir devletin, 1971’de Pakistan’dan Bangladeş’in ayrılmasıyla ortaya konulmasının ve yine, bundan önce 1948’de, kendini yönetmede zorlanacak ve zamanla, gayet önemli toplumsal yarılmalarla gündeme gelecek şekilde, Hindistan’dan Pakistan adıyla bir parçanın ulus-devlet olarak yapılaşma çabasında mı sorun var sorularını birbiri ardına sıralamak gerekiyor.

Her halükârda, bugün karşımıza çıkan toplumsal tepkiler ve talepler ile gayet kırılgan olduğu kanıtlanan siyasal yapının, Bangladeş’te tıpkı Pakistan’da olduğu gibi askeri yapının desteğiyle kurulan ve devrilen hükümetlere bir yenisinin eklenmekte olduğuna tanık oluyoruz.

Acaba, bugün toplumsal tepkinin merkezinde yer alan 2000’li yılların gençliğinin ‘genleri mi’ yoksa, çok daha farklı toplumsal ve siyasal yapıların genleri mi Bangladeş’de egemenlik iddiasını gerçekleştirme uğraşında?

Acaba, bağımsızlık lideri Mucibur Rahman’ın kızı ve bu anlamda, ‘siyasal geni’ gayet güçlü Sheikh Hasina’nın birkaç gün öncesine kadar sergilediği yönetimin dışında ve ötesinde ne türden bir siyasal rejimin ve toplumsal sistemin inşa edileceğini önerebilecek ve buna gayet rasyonel bir şekilde hayata geçirebilecek bir yapı mevcut bulunuyor Bangladeş’te?

https://guneydoguasyacalismalari.com/bangdaleste-siyasal-degisim-mi-political-change-in-bangladesh/

Müslümanlar Müslüman olmaktan memnun değiller / Muslims are not happy to be Muslims

Mehmet Özay                                                                                                                            05.08.2024

Bu başlıkla hatırlatılmak istenen, tüm tanıklıklığımızla yaşadığımız döneme dair kısa bir iç hesaplaşma yapılmasının gerekliliğidir.

Bu ifadeyi, Müslüman bireylere ve toplumlara karşı, bir tür suçlayıcı yaklaşım geliştirilmesinden ziyade, Müslüman bireylerin ve toplumların savunmacı, pasif, kendini kendinde ötekileştirici yaklaşımlarına karşı geliştirilen bir eleştiri olarak okumak gerekir.

Ve bunu, olan biteni anlama çabasında, bir tür ‘davet’ olarak kabul etmek de mümkün.

Meleke yitimi

Müslüman bireylerin ve toplumların, bizatihi Müslüman olmaktan memnun olmamalarının, kendi içinde bir çelişki barındırdığına kuşku yok.

Müslüman toplumların, Müslüman olmayan toplumlarla ilişkilerinden hasıl olan, maddi ve zihinsel alanlarda yıkıcı ve tarümar edici sonuçlarını salt, ‘öteki’ üzerinden temellendirme çabası kolaycılıkla anılmayı hak eden bir yaklaşıma tekabül ediyor.

Ancak, burada göz ardı edilen husus, ‘öteki’nin kendi sınırları, anlam dünyası vb. bağlamlarda üzerine düşeni yaparken, Müslüman bireylerin ve toplumların üzerlerine düşeni yap/a/mıyor oluşlarıdır.

Bu durum, belki de, Müslüman bireylerin ve toplumların kendi üzerlerine düşen görevleri yapma melekesini yitirmişlikleri nedeniyle, konumlarını ‘öteki’ne yönelik tepkileriyle reaksiyoner bağlamda belirlemeye çalışmalarına yol açıyor.

Tam da, bu kolaycı tutum ve davranış içerden yani, öz bir eleştirinin imkânını ortadan kaldırmaya yetiyor.

Oysa, temelde Müslüman bireylerin ve toplumların bizatihi kendilerinin ne ve nasıl olmaları gerektiği; maddi ve sosyal çevrelerini nasıl anlamaları ve bu noktada, söz konusu bu çevrelerini nasıl inşa etmeleri gerektiği konusunda üzerinde sürekli düşünülen, aktif bir eylem dizisi ortaya koymaları beklenir.

Çünkü, Müslüman olmak bunu gerektirir…

Ahlâklı olmak

Burada, Müslümanların Müslüman olmaktan memnun memnun olmamaları diğer alanlar bir yana belki, tek bir alan üzerine eğilerek izah etmekte yarar var.

Bireysel ve toplumsal evrenimizde, temel bir sorumluluğumuz ve işimiz olduğu muhakkak: O da, ahlâklı olmak…

Bunu, belki Müslüman ahlâkı olarak adlandırmak gerekir…

Aradığımız, ancak karşılaşmakta ve bulmakta zorlandığımız bir olgu bu Müslüman ahlâkı…

Her işin başının ahlâk olduğu söylemine sanki, gerçeklikten bağımsız ve bir tür retorik olarak temel eğitim süreçlerinden başlayarak okuduğumuz akademik ve entellektüel eserlerde karşılaşırız.

Ancak, ahlâklı olmanın anlamını en iyi kavramamız gereken yer ve en çok ihtiyaç hissettiğimiz ve üzerinde her daim düşünerek hareket etmemiz ve oluşturmamız gerekenin bizatihi, gündelik yaşam pratiklerimizdeki ahlâklılık deneyimlerimiz olmalıdır.

Bu husus, her işin başının yani, eğitimin ve eğitim içerisinde öğretme eyleminin ve öğrenme eyleminin; ekonominin; sağlığın; dini pratiklerin; kamusal alanda ve bu alanı oluşturan her bir tekil evrendeki duruşumuzun ve eylemimizin ahlâklılıkla belirlenmesi gerekir.

Bu alanlar içerisinde, dini pratiklerle ahlâklılık arasındaki ilişki gayet dikkat çekicidir ve belki de, bunu bir başka yazıda ele almakta yarar var…

Bulanık sular

Ahlâklılıkla hareket etmek yerine, kolaycılığa kaçarak bir anlamda, bireysel ve toplumsal olarak, bulanık sularda balık avlama peşindeyiz…

Bu tutum ve davranışın, bize neler kazandırıp kaybettireceğinin hesabını hakkıyla yap/a/mıyoruz.

İşleri, kısa yoldan bitirmek istiyoruz…

Yani, bir anlamda, bulanık sularda balık avlama çabasına meyl ederek mevki makam, ün, fon, ihâle, şan, şöhret, zenginlik vs. peşinde koşuyoruz.

Ahlâklı yapılaşma

Ahlâk sahibi olmaklığın, kendinde bir önemi bulunuyor.

Bu durum, ahlâklılığın başka herhangi bir şeye ihtiyaç duymadan, kendisi olabileceği yegâne alan olarak dikkat çekiyor.

Ahlâk sahibi olmaklık, bireyin toplum içerisinde edindiği, sahip olduğu toplumsal ve ekonomik statüsüyle çelişen değil veya onunla erişilen bir olgu değildir.

Aksine, ahlâk sahibi olmak, bireyin bizatihi varlığını, kendinde bir bütün olarak anlayıp, bu bütünlüğü belirli bir epistemolojik temel üzerine inşa etmesiyle hasıl olan bir duruma tekabül ediyor.

Bu nedenledir ki, örneğin, -çokça örneklendirildiği üzere- iş adamı/kadını olabilirsiniz ancak, ahlâk sahibi olmakla bir bağ kurulamadığında, iş adamlığının/kadınlığının size, bize ve de topluma herhangi bir katkısının olacağını düşünmek boş bir hayalden ibarettir.

Elbette, mesleki anlamda yapıp edilenlerin maddi bir sonucu ve getirici olacağından bahsedilebilir. Ancak, olan biten sadece ve sadece, ‘maddi’ olanla sınırlı kalacaktır.

Toplumsal ilişkilerde bireylerin, birbirleriyle ilişkilerini belirleyen temel parametrenin, böylesine önemli bir ahlâki perspektif olması, temelde toplum dinamiğini yapısallaştıran temel bir unsurdur.

Ahlâk sahibi olmadan iş adamı olmak, ahlâk sahibi olmadan bilim adamı olmak, ahlâk sahibi olmadan din adamı ya da dini alanda olmak ve genel itibarıyla ahlâk sahibi olmadan herhangi bir alanda öne çıkmak sabun köpüğü misali bir durum oluşturur o kadar…

İçimizde, gizli/açık, kasıtlı/kasıtsız ahlâkı bir kenara bırakarak, bahsi geçen tüm alanlarda eylemde bulunanların unuttukları bir şey var.

O da, yine içimizdekilerin gizli/açık, kasıtlı/kasıtsız taklide meylettikleri Batı ve Doğu toplumlarının, -genel itibarıyla ve çokça zikredildiği şekilde söylemek gerekirse- dinle aralarına mesafe koymalarına rağmen, bireysel tutum ve davranışlarını ve sosyal sistemlerini var kılanın, anlamlı kılanın ürettikleri ‘ahlâki yaklaşım’ (ethical perspective) olduğudur.

Ve bu ahlâki tutum ve davranışların tekil, kendinde, özel bir yapılaşma ile sınırlı olmayıp, aksine, bunların kurumsal bir bütünsellik haline dönüşerek, güçlü bir yapılaşma sergiliyor oluşu üzerinde durup düşünmek gerekiyor.

Müslümanların farkında olmasalar da, Müslüman olmaktan memnuniyetsizlikleri kendini gündelik pratiklerde açık seçik ortaya koyuyor.

Aslında, bunu fark edememe bile, kendinde bir yoksunluğun ifadesidir. Bu durumun üstesinden gelinebilmesi için, her bir Müslüman ve toplum kesiminin içinde bulunan bu hâl üzerinde epeyce bir vakit harcayarak düşünmesi gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/muslumanlar-musluman-olmaktan-memnun-degiller-muslims-are-not-happy-to-be-muslims/

4 Ağustos 2024 Pazar

Şimdi düşünme zamanı / Now is the time to think

Mehmet Özay                                                                                                                            03.08.2024

“Nerede hata yapıyoruz?” sorusununun ve sorgulamasının gündeme gelmesi gereken bir dönemden geçiyoruz.

‘İşler yolundaymış’ gibisinden yanlış algılarımızın egemen olduğu zamanlarda üstüne gidil/e/meyen bu sorgulama, içinden geçilmekte olan zorlu zamanlarda da, kolaycılığa kaçma eğilimleriyle de bizi düşünce zaafiyetine uğratabiliyor.

Bu kolaycılığa kaçmanın bir yanında, çokça dillendirildiği üzere ‘hamaset’ bağlamı yer alırken, öte yanında, ötekine yani, ‘düşmana’ sövme yer alıyor.

Hamaset bir metod olarak, duyguları devinimsel hale getirmek suretiyle, anlık, geçici, sübjektif yaklaşımlar sergilemeye yöneliktir.

Bu metodun işe yararlılığı ileri sürülebilirse de, ne sorunu anlama ne var olan soruna cevap bulma, ne istikrarlı bir yapı oluşturma konusunda bize pek bir yararı dokunabilir.

Öte yandan, tarihin çeşitli evrelerinde benzer süreçlerden yani, tanık olunan ve tecrübe edilen zorlu zamanlardan bahsedilebilir ve bunun mevcudunun pek de az olduğu söylenemez.

Bu dönemlerde bulunan çözümler ise, o dönem itibarıyla ne denli tatminkâr olduğu ve bugüne, bu tatminkârlıktan neler aktarıldığı da konusu ise tartışmaya açıktır.

Soru/n nerede?

Soru, gayet açık seçik olmalıdır...

Ve ortaya konulacak öneriler, en küçük bireysel evrenimizden ve bu evrende ortaya koyduğumuz hatalarımızdan başlayarak, daha geniş evrenleri içine alacak şekilde kapsayıcı ve bütünlüklü olmalıdır.

Yukarıda dikkat çektiğim, söz konusu evren metaforunu somutlaştırarak söylemek gerekirse, örneğin aileden; örneğin, temel, orta ve yüksek öğretim kurumlarından; örneğin, kamusal alandaki eylemlerimizden; örneğin, yazılı, çizili, görsel, sosyal vb. her türünden medyamızdan; örneğin, bürokrasinin iç ve dış mahallerinden; örneğin, araştırma, yayın ve entellektüel yapılaşmalardan velhasıl hayatımızı çekip çeviren tüm alanları baştan aşağı ve üşenip gücenmeden hiyerarşik bir şekilde sorgulayıcı bir yaklaşıma tabi tutmamız gerekiyor.

Nihayetinde, ortada var olan sorun küçük ve azımsanacak bir boyutta olmadığı gibi, tam aksine, gayet büyük ve yaşamımızı saran ve istisnasız her kurumu içine alacak boyutta oluşu bizi, zorlu bir sınava davet ediyor.

Bulunamayacak çözümler ise, bizi giderek ve tedrici olarak daha da zorlu bir sınav evrenine doğru çekerek devamlı bir cendere içinde yaşam sürmeye zorlayacaktır.

Aslında, yukarıda kısaca tarihe yaptığım atıf...

Temelde, bugün yaşadıklarımızın geçmişin belirli dönemlerinde olan biten sorunlara karşı verilememiş cevapların yükünün bugüne aktarılmasından ibaret anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.  

Sorunların, tek tek bireylerden toplumun tümüne varacak şekilde, bizi/hepimizi kıskıvrak yakalayıp sarmaladığını anlamamız gerekiyor...

Olan bitenleri, bir sınav olarak değerlendirmek de mümkün...

Ve amacımız bu sınavı geçmekse, bu sorunların oluşturduğu gerçekliğini görmek ve buna göre hareket etmemiz gerekiyor.

Klâsik bir ifadeyle söylemek gerekirse, kendimizden başlayarak toplumun her köşesine uygulanması gereken ‘acı bir reçetemiz’ var...

Yaşanılan zorlu dönemi, salt önümüzde hazır duran Filistin meselesiyle, İsrail saldırganlığı ve azgınlığıyla sınırlı görüp, kabaca, “Ah keşke, bizde de o silahlar aynısı olsaydı da, yakıp yıksaydık” temennisine kapılmak hiç kuşku yok ki, hatanın en büyüğü anlamına gelecektir.

Sorunu, kaba bir güç ve bu gücü ortaya çıkarmaya matuf kaba bir ideoloji kılıfına büründürmek, sonucu veya sorunları görmezden gelmenin en kolay yolu olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/simdi-dusunme-zamani-now-is-the-time-to-think/

1 Ağustos 2024 Perşembe

Seçilmiş cinayetler ve sınırsız adaletsizlikler / Selected murders and limitless injustices

Mehmet Özay                                                                                                                            01.08.2024

Yaşadığımız dönemi tanımlamak gerektiğinde, kural tanımazlığın belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Öyle ki, tekil ve toplumsal ilişkiler ağının en temel kuralının ‘adalet’ olması gerekirken, bu ana başlık altında yer alan ve diğer tüm kavramsal sektörleri, siyasal ve sosyolojik açılımları bununla açıklaması gereken bakış açısının, kayda değer ölçüde kaybolduğu bir zaman dilimini tecrübe ediyoruz.

Bununla birlikte, bugün tanık olunan adalet dışılığın sadece, bugüne dair ve sanki, daha önce yaşanmamış ve yaşatılmamış bir durum olduğu hissine kapılmamız, yaşadığımız dönemin gerçekliğine olan güçlü bağlılığımızdan ve de toplumsal hafızanın zaafiyetinden kaynaklanıyor.

Ve bu nedenledir ki, bugün karşı karşıya kaldığımız adaletsizlikleri, salt bugüne has kabul etme yanılgısına düşüyoruz.

Bugünkü gerçekliğe sımsıkı bağlanma eğilimi ve arzusu, varoluşsal bir çözüm bulmuşluk tutumu takınılması zorunluluğundan doğarken, bunun şu veya bu şekilde, aynı zamanda dün yani, geçmişte var olan adalet dışılıkları unutabilme becerisinden kaynaklandığını söylemek de mümkün.

Dünü, geçmişi anlamak ve anlamlandırmak için epeyce bir çaba sarf edilmesi zorunluluğu ve geniş kitlelerin, bu zorunluluğu pek de göze alamıyor olmaları, bize dün ve geçmişte yaşanan adaletsizlikleri görmezden gelmemize neden oluyor.

Aslında bu durum, karşı karşıya kalınan vehameti ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.

İsrail gerçeği

İsrail devletinin, otonom bir siyasi yapıya sahip bir başka toplum yani, Filistinliler üzerinde sergilediği baskı ve şiddet yeni değil...

20. yüzyıl başlarında güçlenerek gelişen bir İsrail devleti siyasal düşüncesinin kendini, 1948’de ‘resmi hüviyete bürünerek’ ortaya koyabilmesine kadar geçen süreçte, Filistin topraklarında yaşananların bugünkünden geri kalır bir yanı olduğunu söylemek mümkün mü?

Bununla birlikte, bugünü dünden farklı kıldığı ileri sürülebilecek gelişmelere rağmen, düşünce yapısı itibarıyla, olan biten aslında, dünkü siyonist siyaset felsefesinden pek ayrışmıyor.

Aksine, siyonist siyaset felsefesi bugün, pratikte istikamet olarak aynı ve benzer şekilde lineer bir doğrultuda ilerlediğini hem kendisine hem tüm dünyaya kanıtlıyor.

Bu eğiliminden geri adım atma gibi bir yaklaşım da sergilemiyor...

Bir başka ifadeyle, siyonist siyaset felsefesinin, dün belirli maddi sınırlar içerisinde hareket eden pratiği bugün, elde etmiş olduğu maddi imkânlar sayesinde, sınır tanımaz olarak nitelendirilebilecek bir nitelikle karşımızda duruyor.

Adalet/siz/lik

Bu durum, adalet olgusunun teorik ve pratik karşılığının ortadan kalkmışlığı, yeni ve adaletle bağlantısız bir tür kendinde gerçeklik üretirken, bu gerçekliğin öyle görülüyor ki, İsrail’den ve İsrail yanlılarından başka kimseye pek bir yararı bulunmuyor.

Bugünü dünden farklı kılan husus, siyonist siyaset felsefesinin ürettiği ideolojik yapının, kendi varlığını pekiştirecek ve bunun şartı olarak, ‘öteki’ni ortadan kaldırmayı sağlayacak araçları hakimane bir tutumla kullanıyor oluşudur.

Günümüzde neredeyse, şu veya bu şekilde, her ulus-devlette var olduğu söylenebilecek teknolojik donanımı ve araca karşılık, siyonist rejimin bu donanım ve araçları, kendi siyaset felsefesinin belirlediği hedefler için kullanma becerisinin temelde, öykünülenecek bir yanı bulunmuyor.

Bugün, ‘adaletsizlik’ olgusunun yaygınlık kazanmasında, siyonist ideologlar ve bunların araçsallaştırdığı İsrail’li bireylerin ve kitlelerin, bu teknolojik aygıtları sadece, kendi ulus-devlet sınırları içerisinde değil, bu sınırların dışına taşarak kullanabilmeleri olgusu bulunuyor.

Ve de, bunu kasıtlı, bilinçli, isteyerek yapıyor olmalarıdır adaletsizliği küresel boyutta destekleyen ve yükselten...  

İsmail Haniye’ye yönelik saldırıda -bir kez daha- gayet açık bir şekilde ortaya çıktığı üzere, nerede ve hangi koşulda olursa olsun, siyonist ideoloji, insan ve maddi aygıtlarını harekete geçirebilecek bir donanımda olduğunu küresel topluma göstermekten geri kalmıyor.

Aslında bu durum, başlı başına bir problem olarak karşımızda duruyor.

2004 yılında, Şeyh Yasin’i sabah namazı çıkışında Filistin’de ortadan kaldıran siyonist ideoloji aygıtları, bugün binlerce kilometre ötede, bir başka ulus-devletin sınırları içerisinde bir Filistinli’nin -hemen hemen benzer şekillerde- canına kast edebileceğini açık seçik herkese ilân ediyor.

‘Adalet’, ‘hak’, ‘düzen’, ‘norm’ gibi ulusal ve küresel hukuk sistemlerinin oluşumunda başat rol oynayan terminolojilere ait var olan tüm kavramları benimsediği var sayılan çevrelerin, kurumların, ülkelerin vb. böylesi ürkütücü bir gelişmeden rahatsızlık duymuyor olmaları insanlık toplumu için büyük bir ikilemi beraberinde getiriyor.

Bu kavramların sözde ve teoride varlığına rağmen, anlam ve içeriklerinin herhangi bir zaman diliminde ve herhangi bir mekânda ortadan kaldırabilir olması karşısındaki suskunluk zihinlere durgunluk veriyor.

İsmail Haniye’ye Allah’tan rahmet diliyorum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/secilmis-cinayetler-ve-sinirsiz-adaletsizlikler-selected-murders-and-limitless-injustices/

30 Temmuz 2024 Salı

ABD dışişleri bakanı Anthony Blinken Asya-Pasifik’te / Anthony Blinken, the state secretary of the U.S. in Asia-Pacific

Mehmet Özay                                                                                                                            30.07.2024

ABD dışişleri bakanı Anthony Blinken, 24 Temmuz’da başlayan ve 3 Ağustos’a kadar sürecek toplam onbir günlük Asya-Pasifik bölgesi ziyaretlerini gerçkeleştiriyor.

Geçen Çarşamba günü başlayan ve bugüne kadar Vietnam, Laos, Japonya ve Filipinler’i ziyaret eden Blinken bugün Singapur’a geçti. Blinken, bölge ziyaretini Moğolistan ile tamamlayacak...

ABD Kasım ayı seçimlerine yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen bu ziyaret, mevcut Biden yönetiminin Asya-Pasifik politikalarını teyit etmesi anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Laos’da ASEAN’la

ABD dışişleri bakanı Blinken’in onbir günlük Asya-Pasifik bölgesi ülkelerine yönelik ziyaretleri güvenlik ekseninde gerçekleşiyor.

Blinken ilk ziyaretini Laos’a yaparken, başkent Vientina’da 57. ASEAN dışişleri bakanları toplantısı vesilesiyle birlik bakanlarıyla biraraya geldi.

Blinken’in toplantıda, son dönemde Filipinler’in merkezinde yer aldığı Güney Çin Denizi’nde, Çin’in egemenlik tesisi çabalarına vurgusu dikkat çekti.

Aslında, bölge ülkelerinin bu konuya yabancı olmadığı gibi, tek yanlı politikalarla ne Çin, ne de ABD yanlısı politika takip ettikleri biliniyor.

Komünist parti başkanına saygı

Blinken ikinci ziyaretini Vietnam’a yaparken, geçtiğimiz hafta vefat eden, komüsint partisi başkanı 80 yaşındaki Nguyen Phu Trong’un cenaze törenine katılması dikkat çekiciydi.

Komünist parti yönetimine rağmen, Vietnam’ın geliştirdiği ‘bambu diplomasi’siyle Çin ve ABD arasında denge politika gütmesi son birkaç on yılın en önemli gelişmelerinden biri olarak değerlendirmek gerekir.

Temelde, bu iki süper güç arasında denge politikasının, ASEAN içinde de paylaşıldığını söylemek doğru olacaktır.

Hatırlanacağı üzere ABD ve Vietnam ilişkileri Barack Obama döneminde ivme kazanmıştı...

Blinken-Wing görüşmesi

Blinken, Vientina’da Çin dışişleri bakanı Wang Yi ile de görüştü...

İki bakan arasında yapılan görüşmelerde, Blinken mevkidaşına “Çin’in, Filipinler ve Tayvan’la yaşanan gelişmelerden dolayı eleştirilerini yöneltirken, Wang Yi, Çin’in “doğal askeri gelişmesini ve ulusal savunma politikasına uygun hareket ettiğini” ifade etti.

Wang Yi, görüşmede ABD’nin söylemlerinin aksine, Çin’in “ABD olmadığını ve bu anlamda, herhangi bir küresel egemenlik iddiasında bulunmadığını” dile getirmesi önemliydi.

Çin dışişleri bakanının bu açıklaması ilk olmazken, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki gelişmeler dikkate alındığında, Çin’in söylem ve eylem ikilemini sergilediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bugüne değin, sınır yakınlığı dolayısıyla Vietnam ve Filipinler ile karşı karşıya gelen Çin’in neredeyse, tüm Güney Çin Denizi’nde egemenlik iddiası karşısında, ASEAN üye ülkelerinin temkinli ve tedbirli olmayı tercih ettiklerini söylemek gerekir.

Wang Yi’nin açıklamaları arasında, ABD ve Çin arasında giderek artış gösteren gerilimin doğurduğu riske dikkat çekmesi, aslında tam da yukarıda dikkat çektiğim hususla bağlantılıdır.

Bununla birlikte, ABD’nin bölgeye yönelik politikalarını ‘ulusal politikaların’ dışında ve ötesinde ‘uluslararası’ vurguyla açıklamasının ABD’yi bir adım öne çıkardığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Temelde, iki ülkenin karşı karşıya geldiği noktaların neler olduğu sorulduğunda, Çin’in Güney Çin Denizi gibi küresel ticaret ağında önemli roy oynayan su yolunda, teritoryal yayılmacılık olarak yorumlanmaya açık olan politikalarıdır.

Çin bu anlamda, sadece bu yaklaşımını başta devlet başkanı Şi Cinping’in açıklamalarıyla ortaya koymakla kalmıyor.

Aynı zamanda, bir yandan Tayvan ve öte yandan, Güney Çin Denizi’ndeki sınırları kontrol etme amacıyla deniz gücüyle teyit ediyor.

İki güçlü müttefik

Blinken’in Japonya ve Filipinler ziyaretine ABD savunma bakanı Lloyd Austin’in katıldığını söylemek gerekiyor.

Bu noktada, Japonya ve Filipinler ziyaretlerinin güvenlik açısından gayet önemli toplantılara ve gelişmelere konu olduğu görülüyor.

Bu yöndeki gelişmelerin izi, Blinken’in dünkü Japonya ziyaretinde, Quad ülkeleri yani, Japonya, Avustralya ve Hindistan dışişleri bakanlarıyla biraraya gelmesiyle ortaya çıktı.

Tokyo’da yaplan görüşmenin odağında, siber ve deniz güvenliğinin yer alması, hedefte açıkça Çin olduğunu ortaya koyuyor. 

Japonya’nın ardından, bugün Filipinler’e geçen Blinken, ABD savunma bakanı Lloyd Austin eşliğinde Filipinler devlet başkanı Ferdinand Marcon ve savunma bakanı Gilberto Teodore ve dışişleri bakanı Enrique Manalo ile görüştü.

Filipinler’e askeri modernizasyon

Blinken’in Filipinler ziyaretine, ABD savunma bakanı Austin’in eşlik etmesi ve Filipinler ordusunun modernizasyonu amacıyla 500 milyon Dolarlık bağış, bölge ziyaretlerinin dostluk ziyaretleri olmadığının ilk göstergesi olarak yorumlanmaya açık.

Söz konusu bu bağış, ‘Çin’in saldırgan politikalarına karşı ABD senatosunun Hint-Pasifik ülkelerine yönelik 2 milyar Dolarlık yardımı çerçevesinde yapıldı.

Özellikle, Haziran ayı ortalarında, Filipinler sahil güvenlik birimlerinin Çin sahil güvenlik birimlerince Batı Filipinler Denizi’ndeki ‘hırpalanması’nın ardından gelen bu yardımın, Çin’e karşı savunma işbirliğiyle doğrudan ilişkili olduğu aşikâr.

Görüşmeler sürecinde Filipinler devlet başkanı Ferdinan Marcos’un, “Batı Filipinler Denizi ve Hint-Pasifik bağlamında, olası herhangi bir gelişmeye anında cevap verecek şekilde gelişmeleri izliyoruz” yönündeki açıklaması, ABD ve Filipinler arasında var olan “Ortak Savunma Anlaşması” çerçevesindeki işbirliğinin bir kez daha teyidi anlamına geliyor.

ABD, Kasım ayında yapılacak olan seçimlere hazırlanırken, Joe Biden yönetimi son dört yıllık sürede Asya-Pasifik politikasını Hint-Pasifik olarak güncellemesi ABD’nin bölgedeki varlığını yenilemesi anlamına geliyor.

ABD’de seçimler dolayısıyla yaşanan gergin iç siyasete rağmen, dış politikada daha doğrusu küresel politikalalarında gayet önemli bir yeri bulunan Asya-Pasifik bölgesine verdiği önemi göstermekten geri durmuyor.

Son bir hafta boyunca bölgeyi ziyaret eden ABD dışişleri bakanı Anthony Blinken’in yaptığı görüşmeleri ve alınan kararları bu açıdan dikkatle izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/abd-disisleri-bakani-anthony-blinken-asya-pasifikte-anthony-blinken-the-state-secretary-of-the-u-s-in-asia-pacific/