22 Ekim 2014 Çarşamba
11 Eylül Saldırılarının Gölgesinde İŞİD ve Güneydoğu Asya
Mehmet Özay 23
Ekim 2014
Bundan 13 yıl önce 11
Eylül 2001’de ABD’yi sarsan ‘uçaklama’ eylemleri küresel anlamda bir çatışmanın
başlangıcını simgeliyor. Ulusal güvenliği ve bu güvenliği tesis edecek araç ve
organların gelişmişliğiyle bilinen ABD’nin böylesi saldırılara maruz kalması, büyük
bir şaşkınlık yarattığı gibi, o günden bu yana dünyanın birincil gündem maddesi
oldu. Bugüne değin, söz konusu saldırıların arka planı adıyla ortaya konulan
söylem, sadece saldırılarda rol aldığı ifade edilen uluslardan kişileri,
kurumları değil, tümüyle İslam ümmetini içine alacak bir ‘etiketleme’ sürecine
neden oldu.
Güneydoğu Asya
Müslüman toplumları bu süreçte belki en ön saflarda görülmemekle birlikte, ABD
ve ittifak güçlerinin hedef tahtasında yer alıyordu. Bu güçler, özellikle
Endonezya gibi Müslüman nüfusun yoğun olduğu bir ülkeyi hedef tahtasına
oturturken, Endonezya’da yaşanan değişim süreçleriyle şu veya bu şekilde
ilintiliydi. Bu ilinti, 30 Eylül 1965 tarihinde ABD destekli müdahaleyi
gerçekleştiren ve Mayıs 1998’e kadar da iktidarda kalmasına olanak tanınan
Suharto’lu yılların bitmesinden sadece birkaç yıl sonra gündeme geliyordu.
Elbette bununla, ABD’dedeki bombalamalar ile Suharto’nun gidişi arasında doğrudan
bir bağ kurmamakla birlikte, tümüyle yok saymak da mümkün değil. Ancak ulusal,
bölgesel ve küresel gelişmelerin biçimleniş tarzına dair bir örnek sunuyorum.
ABD’nin ve bölgedeki
ittifak güçlerinin özelde Endonezya genelde Malay dünyası Müslümanlarını çembere
alma politikası en üst düzeyde yani, devlet başkanları, hükümetler nezdinde
girişimlerde gündeme gelmiştir. Sadece Endonezya değil, benzeri ülkelerin
tümünde, Batılı devletler karşısında gerek ulusal gerekse şahsi çıkarlar
denilen olgular veya gizli/açık tehditler bağlamında savunmacı psikolojinin
ortaya çıkmasına şahit olundu. Halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan,
Müslümanlığını pondok/pesantren gibi geleneksel İslami kurumlarıyla geçmişten
günümüze hayatın doğal akışı içerisinde İslami bilgilenme/pratiğe geçirme
tecrübelerini yaşayan Müslümanlara yönelik bir baskı ortamı kendini gösterdi.
Tabii, modernleşme
süreçlerinin oldukça erken döneminden başlayarak Ortadoğu eksenli İslami
hareketler, bunların sözde ‘ılımlı’ formülasyonlarının nihayetinde ulus-devlet
oluşumu süreçlerindeki rolü veya ulus-devlete hakim seküler söylem tarafından
manipülatif egzersizlere tabi oluşunu unutmamak gerekir. Buna ilâve olarak,
sömürge döneminde neşet eden emperyalist uygulamaların önemli bir ayağını
oluşturan Batı bilimsel araştırma metodolojisi ‘stratejileri’yle geleneksel
İslami eğitim kurumları ve bu kurumların yapısal özellikleri, eserleri ve bu kurumların
yürütücüsü ‘hocalar’ (Teungku) dönüşüme zorlanmalarının ardından, 21. yüzyılın
hemen başında yeni bir küresel baskı rejimine tanık oldular. Bu tanıklık,
bizzat ‘yabancı eller’ ile değil, halkın emrindeki yöneticiler vasıtasıyla
gerçekleştirildi.
11 Eylül
saldırılarının Batı’ya açılmış bir ‘dini mücadele’ formülasyonu ile sunulması
Batılı stratejistleri bu formülasyonun kaynağını ‘kurutma’ girişimine akredite
olmalarına neden oldu. Bu durumda, dini içerikli ve kaynaklı ‘şiddet
pratiklerinin’ eğitim kurumlarında ‘başat’ bir formasyon olarak sunulduğu
düşüncesi eğitim kurumlarına yönelik baskının rasyoneli haline getirildi.
Güneydoğu Asya Müslüman toplumlarında çok uzağa gitmeden, bundan sadece bir,
bir buçuk asır öncesinde sömürgeciliğin emperyalizme evrildiğinin açık
göstergesi olan savaşlarda Müslüman toplumların en önemli medeniyet ve kültürel
zenginliğini oluşturan eğitim kurumları ve bu kurumları besleyen kaynaklar
olarak kitapların ve ‘hocaların’ nasıl yakıldığı, dumura uğratıldığı,
dışlandığı ve öldürüldüğünu unutmamak gerekir. Bugün, sıcak bir savaşla bu
kurumları temsil eden kişi ve grupları ortadan kaldırmak mümkün değil elbette.
Ancak, bu kurumların varlığının devamını sağlayan kitapları, metodolojileri,
söylemlerini ortadan kaldırmak mümkün. İşte 11 Eylül saldırılarının ardından
Batılı devlet adamları ve kurumlarının önderliğinde, ‘yerli’ işbirlikçilerinin
geniş kesimleri hedef alan uğraşısı ‘dışarlıklı yapılaştırma faktörleri’ olarak
ortaya çıkmıştır.
Bugün benzer bir
yaklaşımın İŞİD bağlamında gündeme getirildiğini görüyoruz. Bunun en son
örneğini, geçen gün Joko Widodo’nun Başkanlık törenine katılan ABD DIşişleri
Bakanı John Kerry’nin açıklamalarında bulmak mümkün. Burada söz konusu edilen
bir terror yapılanması konusunda ittifak kurma meselesi değil. Batının bu ve
benzeri durumlarda yaptığı gibi, ki buna yukarıda 2001 yılı gelişmeleriyle
değinmiştik, bütün bir İslam toplumunu etkisi içine alacak, iç ve dış
mekanizmalar, güç merkezleri vb. yapılarla bu toplumun bütünlüğünü oluşturan
kurumsal ve düşünsel zeminleri dejenere edecek girişimlerde bulunulmasıdır. İslami
eğitim ve öğretim faaliyetinin geleneksel yapılanması içerisinde var olan, bu
anlamda tarihsel bütünlük sergilediği noktasında kimi çekincelerle birlikte hem
fikir olunabilecek kurumların dönüşmesi, dönüştürülmesi hedefi göz ardı
edilemez. Geleneksel kurumsal yapıları oluşturan çevrelerin uzunca bir süderi ‘savunmacı’
konumuna itilmişliği vakidir. Buna, ulus-devlet yapılanmasında/modernleşme
süreçlerinde zaten tehric noktasına getirildiklerini de eklemek gerekir.
Tüm bu iç ve dış ‘tehditler’,
geleneksel İslami kurumları, bu kurumların bağlı olduğu geniş toplum
kesimlerini sessizliğe mahkum etmektedir. Temelde, İslam toplumlarının yeniden
yeşermesinde, kendine gelmesinde hakiki rol üstlenmesi muhtemel bu kurumları bu
haline terk etmek, en azından bu kurumlara ‘müdahale’ hakkını kendinde
bulunlarla aynı yerde durmak anlamına gelmektedir. Şimdilerde 11 Eylül’e İŞİD
bahaseni eklenmiş durumda. Bunu tersine çevirecek irade ve güç mevcut mu? Kendisine
modernist-ılımlı diyen Müslüman çevrelerle, sekülerizm-dindarlık arasında gidip
gelen her türünden siyasi çevreler geniş Müslüman kitleleri ve bu kitleleri
dini hayata bağlayan kurumlarla etkileşim kurabilecekler mi? Bu ve benzeri
soruları sormamak ve hakkıyla cevap vermemek, 11 Eylül gibi İŞİD tehdidinin
Batı’yı esir alması değil, bunları araçsallaştırarak Doğu’ya yani Müslüman
toplumlara saldırının aracı olarak Batılının eline koz vermek anlamı
taşıyacaktır.
18 Ekim 2014 Cumartesi
Jokowi Başkan, Ama.../ Jokowi, The President. But...
Mehmet Özay 18 Ekim 2014
Aylar önce kaleme aldığım yazılardan birinde, Joko
Widodo’nun Endonezya siyasetinde değişiklik yapıp yapamayacağını gündeme
getirmiştim. Bugün geldiğimiz noktada, Jokowoi’nin nasıl bir siyasi güç
merkeziyle karşı karşıya olduğu çok daha net ortaya çıkmış durumda. 9 Temmuz
Başkanlık seçimlerinden mağlup çıkan eski general Prabowo Subianto pes
etmeyeceğini hem sözlü hem de fiili olarak açık seçik dile getirdi ve getirmeye
devam ediyor. Bunun ülke siyasal sisteminde 1998 yılı Mayıs ayına, yani
Suharto’nun devrilişine kadarki süreçte hakim olan bürokratik/sivil-askeri
ekibin denetimi altındaki yapıya dönüş sinyalleri taşıdığı da görülüyor.
Örneğin, Prawobo’nun başında bulunduğu ‘Büyük
Endonezya Partisi’ (Gerindra)’nin önderliğinde kurulan ve adına “Kırmızı-Beyaz
İttifak” denilen yapı, daha Jokowi Başkanlık koltuğuna oturmadan, neredeyse
%60’lık kesimini elinde tuttuğu meclisten (MPR) halkın en temel demokratik
haklarından kabul edilen yerel yönetimleri belirleyecek oy kullanma hakkını
ellerinden alınan yasa geçirmiş oldular. Temelde bu yasa, Suharto döneminde
uygulanmış, 1999 yılında başlayan reform sürecinin açık bir görünümü olarak
2004 yılında değiştirilerek yerel yöneticileri halkın belirlenmesine
başlanmıştı.
Şimdi ise, halkın il, ilçe belediye
başkanlıklarının belirlenmesindeki ‘demokratik hakkı’ elinden alınmış durumda.
Bu sonuç, öyle göz ardı edilecek bir gelişme değil. Mecliste çoğunluğu elinde
tutan Prabowo ve yanlılarının modern Endonezya siyasal sisteminin dinamiklerini
oluşturan ‘derin ilişkiler’ ağını koruma ve kollama vazifesinin bir sonucu. Zaten
biz de, Jokowi’nin başkanlık adaylığı kesinleştiğinde Endonezya siyasal
sistemindeki bu ‘ağır tabaka’nın ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağı
konusundaki görüşleremizde bunun zorluğunu gündeme getirmiştik.
Bu ağır tabakanın varlığı konusunda fikir sahibi
olmak, bizi Prabowo ve ittifakının bununla yetinmeyeceği sonucuna getiriyor.
Mağlup bir başkan adayının sıradan bir intikam psikolojisinden öte, Suhartolu
yıllarda yapılaşan eko-politiğin devam edip etmeyeceğiyle alâkalı bir durum söz
konusu. Prabowo ittifakına adını veren ‘Kırmızı-Beyaz’a da değineyim kısaca.
Kırmızı-Beyaz ülke bayrağını sembolize ediyor. Bayrak konusunda kimsenin
itirazı yok. Ancak bayrağı sahiplenme olgusunun Endonezya ve benzeri ülkelerde
ajite edici bir şekilde ortaya çıkartma gücünü elinde bulunduran ise
ultra-milliyetçi kesimlerdir. Bir anlamda ‘ultra-milliyetçi’ olmaya da itiraz edilemeyebilir. Ancak Endonezya gibi 350 etnik yapıyı birarada
barındıran bir ülkede bu ‘ultra-milliyetçilik’ Cava Adası kökenli bir siyasi-toplumsal-kültürel
ve de dini hegemonyaya işaret ediyorsa, burada ciddi bir tehlikeden ve de
tehditten söz etmek gerekir. “Siyasi ve toplumsalını anladık da, ‘kültürel ve
dini’ nesi oluyor?” diye soracak olanlara, burada derin bir tartışmaya girmek yerine, “Kırmızı-Beyaz
İttifak” içinde, adına 'İslamcı' denilen partilerin varlığına dikkat çekmekle
yetineyim.
Jokowi’nin bu yapı ile nerede ayrıldığını
görebilirsek, karşı karşıya olduğu zorluklar da kendiliğinden ortaya
çıkacaktır. İlki, Jokowi sivil bir politikacı. 'Politikacı zaten sivildir' diyenler
çıkacaktır. Ancak Endonezya siyasetinde politika, üniformasını bedeninden
çıkarmış, ancak zihniyet olarak hala ordu mentalisindeki ‘liderlerin’ güdümünde
olduğundan bu kavram çok önemlidir. Reform sürecinin başlangıcında, 1999
seçimlerinin ardından Başkanlık koltuğuna oturan ancak yerleşik düzene epeyce
aykırı görüşlere sahip -rahmetli- Abdurrahman Wahid’in nasıl yerinden
edildiğini hatırlamak; ve ardından yaklaşık iki buçuk yıl başkanlık koltuğuna ‘oturtulan’ Megawati Sukarnoputri’yi asker-tipi politikacı
sınıflaması içine almakta fayda var. Ne de olsa, Megawati tüm siyasi
meşruiyetini bir asker-başkan olan babası Sukarno’ya borçludur. Bu nedenledir
ki, statükocular, Abdurrahman Wahid gibi ‘liberal’ yanıyla da olsa bir dini
cemaate bağlı ‘sivil’ bir politikacıya ancak çok kısa süre tahammül edebilmişlerdir.
İkincisi, Jokowi siyasi parti kadrolarında yetişmiş, Jakarta siyasetinin dinamiklerinin içinde şu veya bu şekilde rol almış bir siyasi aktör de değildir. Üçüncü özelliği, orta sınıf bir tüccar sınıfından gelmesidir. Ordu ve ordunun sivil uzantısı Jakarta siyasetinin odağında veya çeperinde olmamak, onu içinden doğduğu toplumsal kesimin ilkelerine yakınlaştırması dolayısıyla Jokowi tastamam ‘sivil’ olmayı hak etmektedir. Bu ‘toplumsal kesim’ de aslında öyle pek azımsanacak gibi bir kitleye işaret etmiyor. Aksine, tüm mağdurlar, ezilmişler, ‘siyasi etik’ sahibi bir lider arayanların tümü umutlarını Jokowi’de buluyor.
İkincisi, Jokowi siyasi parti kadrolarında yetişmiş, Jakarta siyasetinin dinamiklerinin içinde şu veya bu şekilde rol almış bir siyasi aktör de değildir. Üçüncü özelliği, orta sınıf bir tüccar sınıfından gelmesidir. Ordu ve ordunun sivil uzantısı Jakarta siyasetinin odağında veya çeperinde olmamak, onu içinden doğduğu toplumsal kesimin ilkelerine yakınlaştırması dolayısıyla Jokowi tastamam ‘sivil’ olmayı hak etmektedir. Bu ‘toplumsal kesim’ de aslında öyle pek azımsanacak gibi bir kitleye işaret etmiyor. Aksine, tüm mağdurlar, ezilmişler, ‘siyasi etik’ sahibi bir lider arayanların tümü umutlarını Jokowi’de buluyor.
Bu durumda, Jokowi’nin başkanlık öncesi seçim
kampanyalarından bugüne kadar ülkede neyi, nasıl değiştireceğine dair
açıklamlarına dikkat kesilindiğinde kendisini çok yakınında bildiği halkın
taleplerini gündeme getirdiği görülecektir. Bunları tek tek sıralamadan önce,
ulusal ve uluslararası gözlemcilerin Jokowi’yi bekleyen temel zorluklar diye
ortaya koydukları ‘ekonomiyi’ canlandırmak, ‘siyasi’ rakipleriyle mücadele
etmek gibi iki kayda değer temaya eğilmek gerekir. Aslında bu iki olgu,
Endonezya siyasi yapılaşmasına dair yukarıda kısaca dile getirdiğim hususlardan
bağımsız değil. Yani, bir ordu ve orduya paralel uzanan ve merkezi tutan bir
siyaset ortamı hem ülke ekonomisini hem de siyasetine hakimdir. Bununla neyi
anlamamız gerekiyor?
Bu noktada Endonezya ordusunun en azından benzeri
ülkeler karşılaştırmasından yola çıkarsak kendine özgü bir yapılaşması vardır.
O da, ordu hükümet bütçesinden beslenmez. Ordu, bütçesini ve buna paralel olarak
ekonomisini kendi oluşturur. Bu durum, orduyu bağımsızlıktan bu yana ülkenin
her türlü gelişmede karar mercii kılmaya yetmektedir. Öyle ki, ordunun gücü en ücra bir adadaki
köyden, Jakarta merkezindeki karargâha kadar, -'yasal' ve 'yasal olmayan' şekilde-, ekonomik yapılaşmaların odağıyla bağlantılıdır.
Maaşını, hükümetin belirlediği bütçeden almayan bir ordu mensubunun, gelirini
nereden elde edeceği meselesi başlı başına önemlidir. Bu durum, genel
itibarıyla ülke ekonomisinin, -velev ki çok başarılı bir gelişme evresi
geçirmiş olsa da- ordu nizamının ve bu nizamın ‘sivil siyasete’ etkisini
ortadan kaldırmak yerine, aksine orduyu daha da güçlü kılan bir niteliğe
sahiptir.
Dolayısıyla Jokowi’den ülke ekonomisini ‘diriltme’ çabası
bekleyenler, aslında Jokowi’nin ortaya koymayı seçtiği açılımı okumada
başarısız olmuşlardır. Hemen şuraya geleyim.... Daha birkaç hafta önce,
Meclis’te Prabowo ve ittifak güçlerinin halkın en temel hakkı olan idarecisini
seçme gücünü elinden alması salt bir siyasi hareket değildir. Aksine, bu icraat
başlı başına ekonomik gücü elinde tutan
sivil-asker ittifakının mevcut imkanlarını koruma güdüsüyle yapılmış rasyonel
bir girişimdir. Bakın, daha Jokowi kampanya dönemindeki partiler arası ittifak
görüşmelerinde belirttiği bir husus vardır. Neydi o? “Ben bakanlıkları pazarlık
konusu yapmam. Ülke yönetimde işinin ehli teknokratlar ve ‘siyasi etik’ sahibi
siyaset erbabıyla çalışacağım.” demesi, ülke siyasetinin odağındaki ayrışmayı
gündeme getirdi. Bir kez daha tekrar etmek isterim ki, sözde İslamcı partilerin
bu ayrışmada -gönüllü olarak veya tehditler neticesinde- Prabowo yanlısı tercihleri
yabana atılır olmadığı gibi, üzerinde çok ciddi tartışmaların yapılması gereken
bir konudur.
Endonezya keskin bir ayrımın eşiğinde, 1998
Mayıs’ında Suharto’nun devrilmesini müteakip bugüne kadar süren adına ‘reform’
denilen süreçte hak edilen icraatları yerine getirilememiş olması, halkın
önemli bir bölümünde yılgınlığa yol açmıştı. Jokowi, bu yılgın kesimlerin bir
‘umudu’ olarak gündemde. Jokowi’yi çok çetrefil bir görev bekliyor. Ancak
kitleler, bu görevi ‘bir adama’ yıkarak sorumluluktan kaçamaz. Aslında bu
noktada Jokowi ipucunu vermiştir. Ve bugüne kadar kendilerine verildiği
söylenen tüm haklara rağmen, merkezin yani Jakarta’nın güç odaklarının manipüle
etmeyi yeğlediği yerel yönetimlerle ilişkileri güçlendireceğini açıklaması
kimlerle işbirliği yapacağını da ortaya koyuyor. Jokowi ‘halka’ bakıyor. Halk
ona ‘bakmayı’ sürdürebilecek mi?
14 Ekim 2014 Salı
Türkiye-Singapur İlişkilerine Nasıl Bakmalı? / How to Peruse the Relations between Turkey-Singapore
Mehmet Özay 14
Ekim 2014
Singapur Başbakanı Lee Hsien Lhoong’un üç gün sürecek Türkiye ziyareti
Pazar günü başladı. Lhoong’un Türkiye’ye bu ilk ziyareti. Singapur
Başbakanı’nın ziyaretinin bugünlere denk gelmesi tesadüf değil. Geçen Ocak
ayında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Doğu ve Güneydoğu Asya
ziyaretleri çerçevesinde Singapur’a da uğradığını biliyoruz. Dolayısıyla
Lhoong’un Türkiye’ye gelişi, bir anlamda iade-i ziyaret bağlamına oturtulabilir.
Ancak bununla sınırlı değil. Türkiye’nin şu veya bu şekilde var olmak istediği
coğrafyalardan biri olarak dikkat çeken Güneydoğu Asya’dan bir ülke
başbakanının Türkiye’ye gelmesi bu anlamda kayda değer bir gelişme.
Pek çok kişinin zihninde Singapur küçük, ancak zengin bir ada devleti
olarak yer etmiş olsa da, ülkenin ‘hikayesi’ bundan ibaret değil. Türkiye-Singapur
arasındaki ticaret hacminin 1.3 milyar dolar civarında oluşundan hareketle veya
sadece 710 km2’lik bir alanı kaplamasıyla bu Ada ülkesi göz ardı edilebilecek
bir coğrafya da değil.
Singapur bugün bir yandan Çin, öte yandan ABD ve ABD’nin bölgedeki
‘müttefikleriyle’ yakın temasta bulunan üzerinde yükseldiği adanın niceliğinden
bağımsız bir jeo-ekonomik ve jeo-stratejik öneme sahip. Öyle ki, bugün Çin’in
Pasifik’e bakan Batı bölgesinde birbiri ardına yükselen modern şehirlerin
yapılaşmasında Çin’in örnek aldığı bir ülke. Bu örneklik sadece masa üstünde
değil, Singapur’lu şirketlerle işbirliği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu durum,
Singapur Adası’nın nüfusunun kahir ekseriyetini Çin kökenliler oluştursa da,
Çin siyasi rejimiyle ortak noktaları paylaşmıyorlar. İşte tam da bu noktada,
Singapur’un ABD’nin bölgede tabiri caizse ‘koruyucu çerçevesinde’ yer aldığı
görülür.
Singapur’un bir diğer özelliği, ASEAN ülkeleri içerisinde ise siyasi
yapısındaki istikrar ve bununla ilintili olarak süreklilik arz eden ekonomik
yapılaşması ve yeniliğe açık bürokratik mekanizması ile diğer ülkelerin açık
olmasa da gizliden gizlide imrendiği bir ada devleti olmasıdır. Örneğin
Malezya’nın sürekli örnek aldığı bu yanı başındaki Ada komşusu, bir süredir
Güneydoğu Asya’nın doğması beklenen yeni yıldızı Myanmar’la ilişkileri sağlam
tutuyor. Bu anlamda, Myanmar’ın kalkınma projelerinde Singapur’un kayda değer
bir payı şimdiden oluştu denilebilir. Tabii burada, siyasi istikrar derken,
ülkenin Batılı anlamda bir ‘demokratik’ yönetimle idare edildiğine vurgu
yapmayacağım. Çünkü böyle bir durum yok. Adına Cumhuriyet denilen bu ada
devletinde, kuruluşundan bu yana Halkın Eylem Partisi (PAP) yönetiminde bir
idareye sahip. Bu, ülkede seçimler olmadığı anlamını taşımıyor tabii ki. Ancak
Ada demokrasisinde olan biteni derinlemesine incelemenin yeri burası
olmadığından, ülkenin kurucu babası Lee Kuan Yew’un “Batı demokrasisi bize göre
değil” minvalindeki söylemi Ada siyasetini özetleyemeye kafidir.
Peki Türkiye ile Singapur’u ortak paydada buluşturan ne var sorusuna cevap
verebilir miyiz? Ekonomik bağlamıyla dikkate alınacak olursa, aradaki ticaret
hacmi 1.3 milyar Dolar civarında.
Sahip olduğu jeo-ekonomik konumu ile yabancı yatırımların sürekli
yenilendiği bir bölge olmakla birlikte Türkiye’nin Ada’da hissedilebilir bir
yeri olduğunu söylemek güç. Bu pasif konum, ümitsizliğe düşmeyi gerektirmez,
aksine Ada ile ilişkileri Ada’yla sınırlamadan nasıl geliştirebilirizin
yollarını aramak lazım. Bu noktada, Türkiye’nin Singapur’la ilişkilerinde bazı
teknik bağlamları da unutmamak gerekir. Bu çerçevede, Türkiye Ada’daki
profesyonel yönetim, bürokrasi mekanizması, denizcilik ve deniz güvenliği gibi
alanlarda işbirliği alanları olarak öne çıkartabilir.
Singapur Başbakanı’nın ziyaretinde günün küresel ‘terör’ hadiselerinden
biri de gündemde yer alacaktır. O da ışıd meselesi... Singapur, ABD öncülüğünde
oluşturulan uluslararası ittifak gücüne destek veriyor. Bu desteğin rasyonel
temelleri ise, komşu ülkeler Malezya/Endonezya ve Filipinler’den Suriye ve
Irak’ta faaliyet gösteren terör yapısına destek veren kişi ve grupların varlığı
Singapur’un ülke ve bölge güvenliği için önem verdiği bir konu.
Ekonomiden bir başka alana geçip bazı yazılıp çizilenlere değinmekte fayda
var. Ocak ayındaki gezi münasebetiyle Türk medyasında çıkan birkaç yazıda
‘tarihe’ kimi atıflar varsa da, bu ilişkinin pek de öyle zannedildiği gibi
olmadığını peşinen söylemeliyim. Aslında ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte,
mümkün olduğunca özetleyerek tarihi perspektife burada yer vermek istiyorum.
Türkiye-Singapur ilişkilerini 19. Yüzyıl son döneminde atanan konsoloslarla
başlatmak, Türkiye-Endonezya ilişkilerini 16. Yüzyıl’da Açe Sultanlığı’yla
ilişkilere odaklamakla aynı hatayı içinde barındırıyor. 19. Yüzyıl sonu, ticaret
kapitalizminin alabildiğine yükseldiği, bölgede varlığını sürdüren
İngiltere’nin, birbiriyle geçinemeyen Malay Sultanlıklarına nüfuzuyla daha da
güçlü bir şekilde ortaya koymaya başladığı bir döneme tekabül eder. İngiltere,
önce Penang Adası (1786) ardından Singpaur Adası (1819) ile bölgeyi yani Malay
Yarımadası’nı bir anlamda çember içine alırken, tabii ki, Ada’ya hakim olanlar
Singapurlu diye anılmıyordu. Ayrıca, Osmanlı’nın Singapur’a atadığı elçilerin
dönemin siyasi yapısıyla ilişkiler geliştirmek gibi bir hedef yerine, Malay
yarımadasınını Malaka Boğazı’nın kuzeyi ve güneyindeki Müslüman topluluklarının
karşı karşıya kaldıkları sömürgecilik yönetimleri bağlamında ‘elimden ne
gelebilirin’ bir cevabı olarak pratiğe yansıdığı şeklinde okumakta fayda. Bir
yanıyla da, gönderilen konsolosun birkaç yıl sonra maruz kaldığı akibetin
muğlaklığı da üzerinde araştırılmayı bekleyen önemli bir husus.
Dolayısıyla bugün adına Singapur denilen Ada devleti ile Türkiye arasında
başladığı varsayılan ilişkinin de bu tarihsel gerçeklikle örtüşmediğini ortaya
koymak gerekir. Singapur bir devlet olarak teşekkül etmesi, 2. Dünya Savaşı’nın
ardından sömürgelerinden birer birer kopma eğilim gösteren İngiltere’nin
aslında pek de çıkmak istemediği bir bölgede bulunuyordu. Malay Yarımadası’na
geç gelen ‘milliyetçilik’ nedeniyle 1957 yılında o döneme kadar birlik olamamış
Malay Sultanlıklarını bir masa etrafında toplayıp,bağımsızlığı verirken,
Singapur Adası tüm tarihsel organik ilişkisine rağmen artık bir Malay toprağı
değildi. Singapur Adası’nda demografik hakimiyet kadar siyasi ve entellektüel
birikim Çinli göçmenlere bizzat İngilizler eliyle tevdi edildiğinden Malay
Müslümanların zaten azınlıkta olan varlıkları siyasi bir yapı olarak dikkate
alınamayacak kadar cılızdı. Hemen yanı başındaki Malay Sultanlarınını ise
Singapur’daki Malay kardeşlerine bakışının herhalde milliyetçilik veya İslam
veya her ikisi karışımı bir siyasi mücadele veremeyeceği de ortadaydı. İngiliz
sömürgeciliği 1957 yılında ‘fiziki’ olarak Malay Yarımadası’ndan çıkarken
Singapur Adası “Crown Colony” statüsüyle krallığa bağlı bir siyasi yapı arz
ediyordu.
Adına Malay Federasyonu denilen bağımsız siyasi yapıya rağmen, 1948’de
baş gösteren Çin Komünist Gerilla hareketi sadece Malaya topraklarında değil,
Singapur’da da varlığını hissettirmesi ve bu hareketin İngiltere ve müttefiki
ülkelerin tüm girişimlerine rağmen 1960’lara kadar devamı, önemli bir siyasi
tehdidi ortaya koyuyordu. Bu tehdit, salt İngiltere’ye karşı değil,
İngiltere’nin temsil ettiği Batı siyasi sistemine karşıydı. Dolayısıyla 60’ları
siyasi şartlarında gene İngilizlerin inisiyatifiyle Borneo Adası’ndaki
koloniler kadar, Singapur Adası’nın da Malaya Federasyona katılımı komünizmin
bölgede olası bir siyasi rejime evrilmesinin önünü almanın çözümü olarak masaya
getirildi. Bu süreçte, Singapur’un siyasi liderliğini yürüten ve halen hayatta
olan Lee Kuan Yew, komünist ideolojinin yaygın olduğu işçi sendikaları ki, özellikle
tersane işçileri arasında yaygındı. Ayrıca lise ve yüksek öğretim kurumlarında
öğrenciler arasında büyük destek bulması, Malay Müslümanlarla hiç de istemediği
bir birlikteliği zorunlu kılıyordu.
Demek ki, önce Ada’nın tarihi hakkında
sağlıklı bilgi edinmek gerekir ki, bugün geliştirilmesini istediğimiz ilişkiler
yerli yerine oturtulabilsin.
13 Ekim 2014 Pazartesi
Bali Saldırılarının Referans Noktası / Reference Point of Bali Attacks
Mehmet
Özay 13 Ekim
2014
12 Ekim, Bali
bombalamalarının 12. Yıldönümüydü. O tarihde gerçekleştirilen saldırılarda 202
kişi hayatını kaybederken bir o kadar kişi de yaralanmıştı. Bugünlerde, Endonezya’da
ve Avustralya’da tek tük çıkan duygusal içerikli haberler dışında bölge medyasında
bu ‘önemli’ vakıaya değinilmedi. Bu olay, sadece fikir babası Samuel
Huntington’un değil, Batı entellektüellerinin en azından bir bölümünün de gizli
ya da açık destekçisi olduğu ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin doğrulanmasına
matuf bir gelişmeydi. Meseleye şöyle bakabiliriz. İlân edilmiş bir medeniyetler
çatışması tezi ve bu tezin altını dolduracak pratikler gerekiyordu. Bu anlamda,
11/9, 2001’deki New York ve Washington bombalamalarının ardından, Küreselleşen
terörle savaş olgusu bali bombalamalarıyla bir kareyi daha tamamlamış oluyordu.
Adına sözde İslam
ülkeleri denilen bütün içinde en yoğun nüfusuyla dikkat çeken Endonezya’nin bu
süreçte yer almaması çatışma tezi için bir handikaptı ve bu handikapın
giderilmesi için bir yapılanmaya ihtiyaç vardı. O zaman “Endonezya bu işin
içine nasıl entegre edilebilirdi?” sorusuna cevap bulunması gerekiyordu. Bu
saldırılar bir anlamda iletişimin küreselleşmesinin eseri olurken, aynı zamanda
terörizm ‘modasına’ bir örnek teşkil ediyordu.
12 Ekim 2002 tarihinde
Bali’deki gece kulüplerine düzenlenen baskın burada eğlenen çeşitli uluslardan
turistleri hedef almıyordu. Aksine, çok yalın bir şekilde söylemek gerekirse
hedefte Endonezya Müslümanları ve İslamı vardı. Bunu söylerken, hayatlarını
yitirenlerin aidiyetlerini göz ardı etmek veya yakınlarının acısını görmezden
gelmek gibi bir kaydımız yok. Ancak, şunu da görmekte fayda var ki, küresel
sistemin mimarlığını üstlenenler için hedefi tesis anlamında kullanılacak her
aracın meşru oluşu, ölenlerin kimliklerini onlar nezdinde anlamsız
kılabilmektedir. Bunun dünyanın değişik yerlerinden pek çok örneğini vermek
mümkün.
12. Yılında bu
bombalama eylemlerini nasıl değerlendirmek gerekir sorusu önemli. Öncelikle
kısaca şu hususu değinelim. Bir ‘terör’ eylemi olarak ele alındığında göz
altına alınan kişilerden üçünün yargılanmaları sonucu 2008’de idamları ile
sorun çözüme kavuşturuldu diye düşünülebilir. Oysa, saldırıların ardındaki
kişilerin başında gelen Hambali kod adlı Rıdvan Isamuddin, Tayland’da
yakalandıktan sonra CIA’ye teslim edilmiş ve üç yıl boyunca bilinmeyen bir
yerde -muhtemelen- Diego Garcia Adası’nda ‘sorguya çekilmiş ve ardından
Küba’daki Guantamano Üssü’ne gönderilmişti. Bugüne kadar da orada tutulduğuna
dair bilgiler mevcut. Öte yandan dört ülke Endonezya, Malezya, Tayland ve
Filipinler hükümetleri de Hambali’yi yargılamak için bekliyor. Ancak
gözlemcilerin kanaati o ki, bu ülke yetkilileri Hambali’yi yargılamak yerine
‘daha güvenli ellerde’ tutulmasından da memnun gözüküyorlar.
Yukarıda bahsi geçen
kişiler ve diğerlerinin mensup olduğu yapılaşmaların küresel terör olgusu
içerisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine karar vermeden önce, bu
yapıları oluşturan bütün parçaları birarada ele almak gerekir. Bu bağlamda, bu yapıların
nasıl ve kimler tarafindan şekillendirildiği önemli. Örneğin, bu yapı
içerisinde yer alanların Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur merkezine çok yakın
bir yeri kendine merkez edinmesi kadar,
bu yapı içerisinde ‘kilit’ rol oynayan kimi birey/lerin Endonezya
istihbaratıyla da temasını gündeme getirmek gerekir. Dolayısıyla bu terör
yapılaşmalarının pür anlamda Müslüman kitlelerin Batı karşıtlığını sembolize ettiğini
söylemek yetersiz kaldığı gibi, bu söylem bir tür yanlışlığı da içeriyor.
Böylesi ‘teknik’
bağlamın ötesinde, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya ve tüm
Güneydoğu Asya Müslüman dünyası üzerinde oluşturulan bir tür psikolojik
baskıdan bahsedilebilir. Bunun yanı sıra, başta çeşitli STKlar olmak üzere Müslüman
kitleler toplumsal savunma pozisyonuna itildiklerini gözleniyor. Bu süreçte en
önemli baskıyı üzerinde hisseden kesimlerin başında eğitim kurumları geliyor.
Özellikle geleneksel dini eğitimin verildiği pondok/pesantren adı verilen
yapıların terör yapılarına sözde eleman yetiştirdiği yollu iddialar, kısa
sürede baskı sebebi haline gelerek bu kurumların eğitim/öğretim süreçlerine
müdahaleye konu oldu.
Genel toplum kesimleri çerçevesinde
ise Müslümanların tüm gelişmelerden birebir sorumlu tutulup suçluluk psikolojisine
zorlanması ve savunma konumunda bırakılmaları nedeniyle toplumsal travma halini
yaşamaları söz konusudur. Bu durum, akademi çevrelerinin çalışmalarından siyasilerin
Batılı meslekdaşları önündeki söylemlerine kadar çeşitli boyutlarda izlenebilir.
Yukarıda zikredilen bireyler/gruplar
ile kimi devlet yapıları arasındaki ilişkinin ne boyutlarda seyredebileceğine bir
örnek 2009 yılı Aralık ayında Açe’de ortaya çıkartılan bir grubun faaliyetlerinde
somutlaştırılabilir. İstihbarat kurumu, bir grubun varlığını bilinmesine rağmen,
bir yıl boyunca Açe’nin bir bölgesinde silahlı eğitim faaliyetini sürdürüğünü belirtiyordu.
Bu noktada, on yıllarca savaş bölgesi olmuş Açe’de halkın yanı başında silahlı eğitim
yapan dışarlıklı kişilerin varlığına hem de bir yıl boyunca sessiz kalamayacağının
bilinmesi gerekir. Toplumsal birlik ve koruma duygusunun yoğun olduğu Açe’de bırakın
silahlı birlikleri sivillerin bile varlığının sıkı bir toplumsal kontrole tabi tutulması,
zikredilen grubun faaliyetlerinin Açe toplumu içerisine ‘atılan bir tohum’ olarak
görülmelidir. Bu yapılanmanın ulusal
boyutu kadar uluslararası çevrelere bir mesajı da vardı. O da, Açe’de şu ya da bu
şekilde var olduğu bilinen ‘İslam hukuku’ uygulamasi ile terror olgusu bağlantısını
kurmak.
Özetle ifade etmek gerekirse,
Batı’da üretilmiş bir uluslararası siyaset teorisinin pratiğinin bir bölümü Endonezya’da
ortaya kondu. Bu gelişme, ortaya ‘küreselleşen bir terör’ olgusu deyimini çıkartmakta
aracı oldu. Görünürde birtakım masum insanlar hayatlarından olurken, temelde Endonezya
ve bölge Müslümanları üzerinde bir sosyal baskı ve din algısı belirlenmeye çalışıldı.
Bu sürecin halen devam etmekte olduğunu söyleyebiliriz.
11 Ekim 2014 Cumartesi
PKS Yanlıştan Dönebilecek mi?: İdeolojik Tutarlılık (II) (Ideological Consistency of PKS?)
Mehmet Özay 12 Ekim
2014
Endonezya
siyasetinde son on beş yıldır dikkat çeken “Adalet ve Kalkınma Partisi”
(PKS-Partai Keadilan Sejahtara) ile ilgili değerlendirmemize devam ediyoruz. Bu
bölümde, özellikle PKS lider kadrosunun ve genel anlamıyla partinin temsil
ettiği dini/siyasi köklerle bağı ve pratikleri arasındaki uçuruma değineceğim. Bu
bağlamda, bu yazı ile PKS’in ideolojik bir tutarsızlık sergileyip sergilemediği
tartışmasına katkı yapacağımızı umuyorum.
1998 yılı Mayıs ayında, Suharto’nun istifa etmesinin ve uzun süre devam
eden baskı rejiminin ardından toplumda yeni arayışlar ve yeni partiler gündeme
gelmeye başladı. Partilerin ortak hedefi ülkeyi yolsuzluk kulvarından
kurtarmaktı. Dev bir ülke olması hasebiyle, çeşitli sosyo-etnik ve dini
yapıları dikkate alındığında 1999 yılı ve sonrasında siyasi parti enflasyonuna
tanık olundu. ‘Reform’ (reformasi) kavramıyla öne çıkan bu yıllarda, halkının
kahir ekseriyeti Müslüman olan Endonezya’da ‘İslamcı partiler’ de ulusal
siyasal yaşamda yer buldu.
Endonezya uzmanı olarak tanınan ve İslam’ın bu topraklardaki varlığına
atıfta bulunan Daniel Lev’in, “Endonezya’da uzun vadede İslam’ın güçlü bir
moral güç olarak kabul edilmediği bir reform sürecinin yaşanmasının olanaksız
olduğu” görüşünü hatırlayacak olursak, İslamcı partilerin önemli bir işlev
yüklenecekleri ihtimali akla geliyor. Bu dönemde yaşananlar ve giderek artan
İslamcı partilerin varlığı bu görüşünü teyit eder niteliktedir. Ancak bu
partiler içerisinde PKS ideolojisinin yaslandığı temeller bağlamında
diğerlerinden farklılık arz etmektedir.
Bu
çerçevede, ‘Niçin PKS’i sorguluyoruz?’ sorusuna verilebilecek basit bir cevap
var. PKS, kuruluş ilkeleri ve kurucu kadrolarının bağlantıları dikkate
alındığında oluşumunu Mısır Müslüman Kardeşler hareketine endekslemiştir.
Partiyi, siyasi bir organ olmanın ötesinde ‘sivil’ uzantılarıyla ele
aldığımızda, Ortadoğu ile bağlantısı Mısır ile de ‘sınırlı’ olmadığı görülür.
Hemen bu noktadan hareketle, Mısır başta olmak üzere Ortadoğu’daki diktatoryal
ve cunta rejimlerine karşı Müslüman Kardeşler veya diğer İslami kökenli
sosyo-siyasi hareketlerin duruşu bellidir. Bu bağlamda, Mısır’daki son
gelişmeleri hatırlatmasında fayda var. Peki bu duruşu PKS’de bulmak mümkün mü?
PKS’in de
içinde bulunduğu ve aralarında diğer bazı sözde İslamcı sıfatıyla zikredilen
partilerin de olduğu siyasi bloğun 9 Temmuz Başkanlık seçimleri öncesinde Prabowo
Subianto’ya ve de partisi Gerindra’ya verdiği destek sadece bugünün siyaseti
anlamında değil, en azından 1999’da başlayan reform sürecinden bugüne kadar
ülke siyasal yaşamında söz konusu partilerin nasıl bir ilkesel duruş ve
ideolojik yaklaşım sergilediklerine örneklik teşkil ediyor.
Bu durumda,
PKS’in Ortadoğu’daki gelişmelere karşı binlerce destekçisini meydanlara çekerek
verdiği tepki ile PKS’in Endonezya siyasetinde aldığı yol arasında kayda değer
bir fark olduğu görülecektir. Bu yönelim, PKS’i ilkelerinden uzaklaştırdığı
gibi, Endonezya siyasal sisteminde köklü geçmişe sahip sivil ve askeri elite
karşı ne türden bir siyasi duruş sergilediği sorgulanmayı hak etmektedir.
Bugün, “Büyük Endonezya Hareketi Partisi” (Gerindra) ve lideri eski general
Prabowo Subianto’ya verilen destek, PKS’i sadece ulusal bir parti olarak değil, aynı zamanda
ilkelerini aldığını ifade ettiği Ortadoğu ekseninden ötürü küresel bir
sorgulamayı gerektirmektedir.
PKS
kurulduğu günden bu yana, ülkede kronik bir hâl almış olan ve Suhartolu yıllarla
özdeşleştirilen yolsuzluk konusunu birincil eylem maddesi kılmıştı. Bugüne
kadar, PKS yer aldığı hükümetlerde veya temsil edildiği eyaletlerde yolsuzluk
konusunda hangi siyasi ve sosyal faaliyetleriyle göz doldurucu, geniş halk kitlelerine
umut vaad edici bir yönelim sergilediği meçhuldür. Kaldı ki, ülke ekonomisinde
kayda değer bir belirleyiciliği olan ve toplumsal hak ve adalet duygularının
rencide edilmesine neden olan yolsuzluk olgusuna karşı bugün hangi siyasiler ve
siyasi oluşumlar tepki vermektedir ona bakmakta fayda var. Böylece, PKS’in siyaseten
durduğu yer ile yolsuzluk olgusu arasında ne türden bir etkileşimin olduğu da
ortaya koymuş olunacaktır.
Şu hususa değinelim
o zaman... Gerindra ve eski general Prabowo Subianto’nun ve aralarında PKS’in de
olduğu ‘Kırmızı-Beyaz İttifakı’nın karşı çıktığı kişi Devlet Başkanlığı’na
seçilen Joko Widodo’dur. Hemen hatırlatayım. Bu bir ‘Jokowi’ yazısı değil. Sadece
Jokowi’yi bu süreçte öne çıkartan ‘değer’e değineceğim. Joko Widodo, önce Solo
(Surakarta) ardından başkent Cakarta yönetimi sırasında gerek yerel yasama
süreçlerinde gerekse gündelik pratiklerde yolsuzlukların üzerine gitmesiyle
tanınıyor. Zaten, ne köklü bir siyasi geçmişi olan ne de herhangi bir siyasi
parti ile ideolojik bağlamda etkileşimi olan Joko Widodo’yu görece çok kısa
sürede yerel yönetim siyasi çevresinden ulusal siyasetin gündemine gelmesindeki
yegâne değer onun yolsuzluk karşısındaki sahici tutumunda aramak gerekir.
Tabii bu
noktada gene 9 Nisan parlamento seçimleri öncesinde Açe’de, Golkar Partisi Açe
Başkanı ile yaptığım görüşmeyi hatırlıyorum. Süleyman Abda, “Jokowi’yi öne
çıkartacak orijinal bir duruş göremiyorum. Basının promosyonuyla bugünlere
gelmiş bir kişi. Beni de bu şekilde öne çıkartsalar ben de bugün ulusal bir
siyasi figür olurdum” bağlamındaki sözü üzerinde düşünülmeyi gerektiriyor.
Elbette yerel ve ulusal siyasette basının ‘promosyon’ gücü göz ardı edilemez.
Ancak Joko Widodo gibi, orta halli bir esnaf yaşamında edindiği tecrübe ve
toplumsal çevresine yaydığı imaj ile Solo Belediye Başkanlığına getirildi.
Süreç bu şekilde başladı. Solo şehri halkını bu anlamda tetikleyecek bir basın
imajinasyonu olduğunu ve Joko Widodo’nun yükselişini salt buna bağlamak
sağlıklı bir yaklaşım değil. Halkın sürekli destek verdiği ve kendine yakın hissettiği
bu ‘yeni politik figür’e karşı geliştirilen ittifak ise ‘eski toplar/tüfekler’den
mütevellid. PKS de ideolojik olarak bu ‘eskiliğin’ yanında yer almayı tercih etti.
Peki PKS bu yanlıştan dönebilecek mi?
8 Ekim 2014 Çarşamba
PKS Yanlıştan Dönebilecek mi?
Mehmet Özay 9 Ekim 2014
PKS, yani ‘Partai Keadilan Sejahtera’, yani Adalet ve Kalkınma
Partisi, Endonezya siyasi yaşamında kayda değer bir ağırlığı olan siyasi
hareket. Hemen burada başlığa dikkat çekerek PKS ne gibi bir hata yapmıştır da
dönmesi beklenmektedir sorusuna verilecek cevap 9 Temmuz 2014 tarihinde yapılan
Başkanlık seçimleri öncesi ve sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde PKS’in
izlediği stratejilerle bağlantılıdır. Yukarıdaki soruya hemen burada doğrudan
cevap vermek yerine, Parti’nin oluşum ve gelişim sürecine kısaca göz atmakta
fayda var.
Ancak PKS gibi bir partinin sadece Endonezya siyasetinde değil, çeşitli
ülkelerdeki benzeri yapılarla ve partiye organik olsun veya olmasın bağlı
birimleriyle adına STK denilen yapılarla ilişkileri dikkate alındığında
Endonezya bağlamının ötesinde bir anlama sahip olduğunu hatırlatmak
gerekir.
PKS, tıpkı diğerleri gibi, Endonezya modern siyasi tarihinin en önemli
hadiselerinden biri olan Suharto’nun 32 yıllık iktidarının 1998 yılı Mayıs
ayında sona ermesiyle başlayan reform sürecinin ürettiği bir parti. 1998
yılında ‘Adalet Partisi’ 2002 yılında adını Adalet ve Kalkınma Partisi olarak
değiştirdi. Kuruluşundan itibaren partinin hedefi ülkeyi yolsuzluklardan
temizlemekti. Kimi ülkelerdeki benzeri partilerle aynı adı taşıyan PKS, kuruluş
ilkeleri noktasında Mısır’daki Müslüman Kardeşler’i (Ihvan’ul Muslimin) örnek
almıştır. Bu örneklik, temelde partinin önde gelen kadrolarının Mısır’da eğitim
görmüş olmalarının payı büyüktür.
1999 yılından başlayarak birkaç yıl içinde kurulan ve sayısı 150’yi bulan
siyasi partilerden 42’si kendisini İslami Parti olarak tanımlıyordu. PKS de
bunlardan biriydi. PKS’i diğer partilerden ayıran karakteristik Mısır’da eğitim
görmüş kadroların yanı sıra, genç kitleleri yani lise ve üniversite
öğrencilerini kampüslerde eğitmek suretiyle bir tür ‘tebliğ’ hareketi olarak
yaygınlık gösterdi. Bu özelliğini bugünde devam ettirdiğini söylemek mümkün. Parti,
Endonezya’nın siyasi yaşamını belirleyen ve ‘senkretik’ İslam anlayışıyla öne
çıkan Cava Adası politika çevrelerince ‘radikal’ bir ekol olarak
değerlendirildiği biliniyor. Kurulduğundan kısa bir süre sonra yapılan
parlamento seçimlerinde yüzde 1.7 oy oranıyla %2 barajını geçemeyen parti, 2004
seçimlerinde Parti 2004 seçimlerinde yüzde 7.3’lik oyla yedinci büyük parti
olarak dikkat çekti. Bu oy oranındaki artıştan hareketle parti sempatizanları arasında
bir iki seçim sonrasında ülke Devlet Başkanını çıkartabilecek bir umut
doğurmuştu. Ancak son iki seçimde parti
bu umudu gerçeğe dönüştürebilecek bir siyasi başarı yakalayabilmiş değil.
Örneğin, 2009 seçimlerinde ise oy oranını biraz daha artırdı ve %7.8’lik temsil
kazandı. 2014 seçimlerinde ise oy oranı %6.79’a düşmüş, sıralamada yedinci
parti olmayı sürdürmüştür.
Endonezya şartlarında başarı olarak kabul edilebilecek bu siyasi başarı
partinin çok kaba tabirle söylemek gerekirse, okumuş yazmış Müslüman kesimin
yoğun olduğu şehir merkezlerinde kendini göstermesiyle dikkat çeker. Ancak ülke
genel itibarıyla kırsal ve geleneksel toplum yapısının başat olması, parti
hedefleri ile toplumsal gerçeklerin örtüşmediğini ortaya koyar. Aslında,
kendini islami bir parti olarak ortaya koyan PKS, halkının yüzde 80’i aşkın
bölümünün Müslüman olduğu bir ülkede ideolojisini bu kitleleri kuşatacak boyutlara
taşımamasıyla da bir handikapa imza attığını ileri sürebiliriz.
Bu çerçevede, sadece Endonezya sosyo-siyasi ikliminde değil, Batılı
araştırma kurumlarınca da ülkenin İslami hassasiyetin en yaygın olduğu bölge
kabul edilen Açe Eyaleti’nde PKS’in varlığı oldukça sınırlıdır. Normal
şartlarda Açe’lilerin PKS’e destek vermeleri beklenir. Ancak PKS ne barış
anlaşmasından önce ne de sonrasında ortaya koyduğu politikalar ile Açe halkının
taleplerini karşılayabilecek birperformans sergileyebilmiştir. Öyle ki, PKS’le
bağlantılı bir STK, Açe’de faaliyet gösteren uluslararası bir kurumun yetim
projesine katıldığı bilinen PKS’e bağlı bir STK, söz konusu projedeki
yanlışlıkları, hataları, suistimalleri ve yolsuzluk iddialarını yakinen
bilmesine rağmen, projede yer alabilmek için susmayı tercih edebilmiştir. Bunu
‘yetim’ kosunuda çokça hassas olduklarını iddia eden çevrelerin varlığını
bildiğimiz için gündeme getiriyorum. Öte yandan, Açe Eyaleti’nin barış
anlaşması sonrasında ihtiyaç duyduğu en önemli hususların başında gelen
sosyo-ekonomik kalkınma noktasında, Eyalet Parlamentosu’ndaki PKS
milletvekillerinin çalışmalarında veya seçim öncesi kampanyalardaki söylemlerde
de Açe’ye dair sosyal değişimi kontrollü bir şekilde ortaya koyabilecek ve
Açe’nin orta vadede gelişimine katkı yapabilecek girişimleri görmek mümkün
değildir.Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak bu kadarı kafi...
Büyük vaatlerle gelen PKS, katıldığı son üç seçimde yılda oy oranı %10’u
dahi bulmamış bir siyasi parti, ülke politik dengeleri içerisinde kendine yer
bulabilmesi, temelde bu partinin ilkeleri, ideolojisi, ülkeyi kalkındırma
sürecine dair politikalarının dışında bir nedendir. Söz konusu dengeler partiyi
parlamentoda belirli bir konuma getirirken, başkanlık sistemi bağlamında
kurulan ittifaklar sayesinde de hükümette birkaç bakanlık alabilmiştir. Ancak
parlamentoda yer işgal ettiği 2004’den bu yana PKS, ne bağlı olduğu söylenen
İslamcı kökler çerçevesinde siyasi hareketinde sağlıklı bir duruş
sergileyebilmiş, ne de ülke kalkınmasında kalıcı politikaların üretilmesinde
bir katkı ortaya koyabilmiştir. Aksine, aradan geçen yıllar zarfında aralarında
parti başkanı, bakan ve milletvekilleri olmak üzere adı yolsuzluklara karışan
ve bu nedenle mahkum olanlar vardır.
Tabii, Endonezya derin siyaseti içerisinde PKS gibi İslamcı kökenden
geldiği iddia edilen bir partiye yönelik ‘siyasi suikastlar’ olabilme
ihtimalini bir kenara not edibilir. Kaldı ki, PKS bağlıları liderlerinin büyük
yolsuzluk suçlamalarına maruz kalmalarını ‘İsrail plânı’ olduğunu ileri
sürebilecek kadar işi uluslararası boyutlara taşıyabilmektedir. Tabii işin
içine İsrail girince, akan suların durması mı, yoksa hakikaten PKS’in yukarıda
dile getirilen hususlardaki acziyeti mi söz konusu diye sormak gerekir. Yani
PKS, bir iç muhasebe imkânını henüz değerlendirebilmiş değil. Bunun en son
örneğini, 9 Temmuz başkanlık seçimleri öncesi ve sonrasındaki tutumunda bulmak
mümkün.
Biraz öncesine gidelim...
17 Mayıs 2014 tarihinde yani parlamento seçimlerinin yapıldığı 9 Nisan
tarihinden kısa bir süre sonra, başkanlık seçimi hazırlıklarının odağında PKS
lideri Anis Matta, yaptığı basın açıklamasında ‘iktidar da veya muhalefette
olsun Gerindra’yı -‘Büyük Endonezya Partisi’- destekleyeceğiz’ açıklamasıyla
adına İslamcı parti denilen bir siyasi yapının geçmişi karanlıklarla dolu eski
General Prabowo Subianto’nun başında olduğu partiye yeşil ışık yakıyordu.
Susilo Bambang Yudhoyono’nun başkanlığında geçen son beş yılda hükümette yer
aldığı bakanlıklar bağlamında adı epeyce yolsuzlukla anılmış PKS, reformcu
lider olarak bilinen SBY ile geçinememiştir.
Peki PKS, niçin Prabowo’yu desteklememeliydi sorusuna gelelim. Prabowo,
ailevi bağı bir yana ülkeyi 32 yıl boyunca yönetmiş ‘güler yüzlü Cava Kralı’
Suharto’nun siyasi mirasını devralmış bir emekli generaldir. Komutan olduğu
yıllarda insan hakları, özgürlükler noktasında ortaya koyduğu performans
nedeniyle hakkında ciddi iddialar bulunan bir kişidir. Bu özelliklerine rağmen,
ordudan ‘atılmasından’ sonra, ülke siyasi elitine mensubiyetinden ötürü soluğu
sivil siyasette almayı tercih etmiş, bununla da kalmamış ülkeye başkan olmayı
her şeye rağmen gerçekleştirmeyi hedeflemiş bir kişidir. 9 Temmuz başkanlık
seçimleri öncesinde de yapılan kamuoyu yoklamalarında Endonezya halkının bir
bölümü -anlaşılabilir nedenlerle- asker kökenli olmasından hareketle
Prabowo’nun ‘güçlü bir siyasetçi’ olduğu hükmüne varmıştı. Tabii bu güçlülük
ile SBY’ın gene mecbur olduğu ittifaklara mahkum oluşundan neşet eden
pasifliğinin ters orantılı bir ilişkisi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. 9
Temmuz seçimleri sonrasında, diyelim ki, Prabowo başkan seçilseydi, SBY’dan
daha mı aktif olacaktı sorusunu gündeme getirmek gerekir. Çünkü tıpkı SBY gibi,
Prabowo da ittifaklarla başkanlığa getirilmiş olacaktı. Dolayısıyla, ülke
siyasi gerçekliği temelinden hareket edildiği, ortada bir farklılık bulunmuyor.
PKS’i bir İslamcı parti olarak değil de, ülkenin sıradan partilerinden biri
kabul edersek, siyasi çıkarlar doğrultusunda Prabowo ile ittifak kurmasında bir
sakınca görülmeyebilir. Nihayetinde, Endonezya’da siyaset maddi çıkarlarla
birinci elden ilintili bir müessesedir. Bu müesseseyi değiştirmeye matuf
girişimlerde bulunulmayacaksa, adı İslamcı olmuş veya olmamış siyasi
gerçeklikte bir yer ifade etmiyor. Bir alternatif olarak, İslamcı kimliğini
gene bir kenara bırakıp, toplumsal yapıdaki bozuklukları onarmaya kendini
adamış seküler bir siyasi parti kabul ettiğimizde, PKS’in Prabowo veya benzeri
yapılarla birarada olamayacağı da ortaya çıkar. Tüm bu alternatifler içerisinde
kendini hala İslamcı bir parti olarak tanımlıyorsa PKS’in Prabowo ile yan yanalığındaki
tuhaflığı açıklamak mümkün değil. Burada birileri kalkıp, Joko Widodo’nun durduğu
siyasi yerden hareketle, PKS’in Prabowo’ya mahkum olduğunu söylemesi de sorunu çözmüyor.
Sorun PKS’in siyasi duruşunda.
Kurulduğu ilk yıllarda parti yöneticileri, kendilerini yolsuzluklarla
mücadeleye adayacağını ileri sürmüştü. Ancak gelinen noktada, parti üyeleri
sadece maddi yolsuzluk çemberinin içine düşmemiş, siyasi yolsuzlukla da anılır
olmuştur. Bu nedenledir ki, PKS mensuplarının kuruluş hedefleri üzerinde
yeniden çalışmaları ve aradan geçen süre zarfında yapılan hataları tek tek
deşifre etmeleri gerekiyor. Ya da, tıpkı mevcut partiler gibi, ülke siyasi
yaşamında kurulu düzeni değiştirmek değil, onu tahkim edecek politikalarla
meşgul olan bir parti olarak yer almaya devam etmeyi tercih edecektir.
7 Ekim 2014 Salı
21. Yüzyıl Asya’sında Demokrasi Görünümleri / Democratic Outlook in Asian Century
Mehmet Özay 8 Ekim 2014
ABD’nin Ortadoğu ile ve de bununla bağlantılı olarak Afganistan özelinde
yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü sıcak hesaplaşmadan geriye ne kaldığı soruları
ciddi bir şekilde gündeme getirilirken, yine bu ülkenin 21. Yüzyılda Asya’ya
biçtiği rol üzerine de düşünmekte fayda var. Ortadoğu’da işler neredeyse diktatörler
dönemini aratacak kadar içinden çıkılmaz bir hâl alırken; Sovyetler Birliği’ne
karşı verdiği asil mücadele ile öne çıkmış Afganistan’da, ABD sonrası için
sosyo-siyasi düzene çeki düzen verecek belirlenimlerden uzak bir görünüm
sergiliyor.
ABD’nin bu hedeflere yönelik tuttuğu hesabın getirisinin ne olduğu bir
yana, Asya kıtasının Doğu ve Güneydoğu’suna yönelik hesaplarını nasıl belirleyeceği
de muğlaklığını koruyor. Çünkü, ABD dünyada kurulu düzenini devam ettirme
mücadelesi verirken, tekil ülkeler ve bölgeler piyon oyuncular olarak
varlıklarını sürdürüyor. Bazı ülkeler bu piyonluğu bile isteye kabul ederken,
bazıları da buna zorlanıyor. Bu çerçevede ABD, Ortadoğu ve Afganistan’da
demokratikleşme, sivil yaşam, liberal değerler ve ekonomi gibi olguları enjekte
işinde başarısız olurken, Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri de benzer bir krizle
karşı karşıya. Veya böylesi bir krizin yeniden nüksetmekte olduğuna tanık
oluyor.
Tabii, şu gerçeği ortaya koymakta yarar var. Ortadoğu ve Afganistan ile
Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin hangi parametrelerle karşılaştırılabilirliği
konusu önemli bir çalışmayı gerektiriyor. Ancak özne olma koşulunu zorlayan ABD
bağlamında bakıldığında, yukarıda da değinilen Batılı değerler silsilesinin, ya
zorla ya gönüllü olarak bu toplumlarca kabulü yolunda bir beklenti söz konusu.
Ancak bu beklentinin gerçeklikte nereye tekabül ettiğine bir bakalım.
Bütün bir 21. Yüzyıl için gelecek vaad ettiği vurgusu ile öne çık/artıla/n
Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde demokrasinin geniş kitleler nezdinde ne
şekilde teveccüh bulduğu; siyasi ve yönetimsel elitin gündeminde -Batı
demokrasisi gibi olmasa da, buna yakın bir sosyo-siyasi rejimin varlığını hakim
kılacak yapılanmaya dair ne denli ciddi çabaların sergilendiği konusu giderek
şüpheli bir hâl alıyor. Bu durumda insan durup, acaba ABD’nin içine bulandığı
Ortadoğu ve Afganistan’nın Doğu ve Güneydoğu Asya toplumları için gizliden
gizliye bir modelliği mi söz konusu diye sormak istiyor. Öyle ya, olan bitenden
hareketle değerlendirilecek olursa, tabiri caizse bir orman kanunu
işlevselliğinin(!) arz-ı endam ettiğine tanık olunduğunu söyleyemez miyiz? Adı
ve kimliği ne olursa olsun, Ortadoğu ve Afganistan özelinde vuku bulan
gelişmelere konu olan halkların bir açmaz içinde olduğu epeydir gündemde yer
işgal ediyor. ABD, bu iki bölgede ‘rolünü’ tamamlamamışken, birden gözünü Doğu
ve Güneydoğu Asya’ya çevirmesi acaba bir kaçış olarak yorumlanamaz mı?
Bu çerçevede Doğu ve Güneydoğu Asya’ya biraz daha yakından bakalım...
Bir yanında küresel ekonomide ABD’nin ardından ikinci sırada gelmiş ve
ardından yaklaşık yirmi yıllık durgunluk sürecine konu olmuş Japonya; öte yanda
aynı süreci sürekli kalkınma hamleleri ile karşılamış ve Japonya’nın yerini
almış Çin; ve bu iki gücün minyatürü bir gelişmeye konu olmuş Güney Kore ve Çin’in
yavrusu Tayvan’ın yer aldığı Doğu Asya’ya bakarken; ASEAN ile belleklere
kazınmış ve içinde on ülkenin yer aldığı Güneydoğu Asya’yı da unutmayalım.
ABD’nin bölgeye gelmesindeki başat neden olan ekonomik olarak yükselmekte
olan Çin olduğu söylenegeliyor. Çin’in bugünkü ekonomik göstergelere
ulaşmasında temel destekçisinin ABD olduğu ise es geçiliyor. Ancak ABD,
yatırımları, fonları, destekleri ile gelirken öncelliğinin ‘insan
hakları/demokrasi’ gibi değerler olduğu söylemi öne çıkarken, neredeyse son
otuz yılda Çin’in yükselirken bu değerleri nasıl algıladığı ve pratikte nasıl
bir yere oturttuğu sorusu hala ortada duruyor. Hem de Hong Kong’da Eylül ayı
başından bu yana süren gelişmeler ışığında... Aslında Hong Kong’da sergilenen
tutum yeni değil. 1989 yılında Tiannanmen Meydanı kuşatan bir milyona yakın ‘demokrasi
bağlısı’ Çin’liye Çin Komünist Partisi’nin nasıl bir karşılık verdiği
zihinlerde tazeliğini koruyor. O dönem, henüz Çin’in ‘otonom’ bölgesi değilken
Hong Konglular Tiannanmen Meydanı özgürlükçülerine en büyük desteği veriyordu.
Bugün aradan geçen süreye, Çin’in küresel ekonominin kurallarına bağlılığına,
modernleşme sürecinde hızla adım atmasına rağmen, demokrasi ile barışamamış
olması önemli bir handikap olarak beliriyor. Çin’in içinde bulunduğu handikabın
daha da derinleşmesinde, Hong Kong’un otonom bölge statüsüyle İngiltere
Krallığı’ndan 1997 yılında Çin’e geçmesinde vaad edilen kimi hakları vermemekte
direnmesi yer alıyor. Hong Konglulara verilecek demokratik hak -ki, bugünlerde
verilen mücadele 2017 yılında Ada Valisini halk mı seçecek yoksa Ada’da yaşam
süren ancak ana kara parçasında komünist partiye endeksli bireylerin bulunduğu
1200 kişilik konseyce mi belirlenecek bağlamında sürüyor-, ülkedeki diğer
eyaletler için de, örneğin başta Sincan (Doğu Türkistan), Tibet olmak üzere neredeyse
tüm bölgeler- geçerli kılınmak istenebilir. Bu ise Çin siyasi sisteminin sonu
anlamına gelir. Bu sonu getirmemek için sözde reformcu yüzüyle öne çıkan Xi
Jinping yönetiminin gerektiğinde ‘Tiannanmen kuralını’ oynamaktan çekinmeyeceği
de gözlemcilerin dikkat çektiği bir husus.
Buradan Güneydoğu Asya’nın iki önemli ülkesine yani Endonezya ve Tayland’a
geçelim..
Endonezya tek parti değilse bile tek adam dönemini 1965 yılı Ekim ayından
1998 yılı Mayıs ayına kadar Suharto ile yaşadı. 1998 yılı ülkenin uzun 20. Yüzyılının
sonu anlamına geliyordu ve adına ‘demokrasi’ denilen bir sisteme geçişi
simgeliyordu. Bugüne kadar süren ve adına ‘reform’ denilen süreç bitmiş değil. Bitmediği
gibi, kimilerinin sona erdiğini zannettiği Suhartolu yıllara, Suharto
politikalarına dönüş anlamı taşıyan gelişmelere konu olmasıyla tedirginlik
yaratıyor. Gene burada da bir ABD katışımına rastlanıyor. 1965 yılı 30 Eylül’ünde
gerçekleşen askeri darbenin öncesi ve sonrası ABD’nin Endonezya siyasetine
nüfuzunu epeyce güçlendiriyor. 1998 Mayıs ayından sonra ‘güçlü bir ülke’ olarak
ortaya çıkma azmindeki ülke, bugün kısır bir döngünün içinde. Ülkenin ekonomik
yapılanmasına bakıldığında, Çin gibi liberal ekonomik yapının var olup olmadığı
gibi bir belirsizlikle karşı karşıyayız. Ekonomisine daha çok ‘yolsuzluk
ekonomisi’ denilen ülkenin, önemli petrol ve diğer maden kaynaklarının
işleticisi konumundaki şirketlere bakıldığında gene ABD kökenli oldukları görülüyor.
Aynı ABD, insan hakları/demokratikleşmelerle başı epeyce dertte olan Endonezya’ya
enerji kaynakları dolayısıyla ‘mahkum’ bir görünüm sergiliyor. ABD’de eğitim
görmüş Susilo Bambang Yudhoyono’nun (SBY) devlet başkanı olması sadece ülke
yönetiminin biraz daha ‘şirin’ görünmesine neden oluyor o kadar. Çünkü aynı SBY
döneminde yolsuzluklar en küçük birim köylerden başkentin bakanlığın ‘aydınlık’
labirerntlerine kadar sınır tanımayarak ilerleyişini sürdürdü. Ve halkın
ilçe/il belediye başkanları ve valilerini seçme hakkının geri alınması
örneğinde görülen gelişmeler kar-topu modeliyle anlatılabilecek şekilde vücud
bulurken, SBY tarih kitaplarına belki de, reformcu başkandan, Suhartolu yıllara
geçişi olanak tanıyan başkan olarak geçecek.
Üçüncü örneğimiz yine Güneydoğu Asya’dan...
Soğuk Savaş yıllarında, Filipinlerle birlikte ABD’nin en önemli müttefiki
konumundaki Tayland. Budist-monarşi ve siyasi elit-asker yapılaşmasının
gücünden pek de bir şey kaybetmediği ülkeden bahsediyoruz. Modern tarihi
boyunca yirmiye varan darbe ve darbemsi girişim, anayasasının sürekli yeniden yazılma
süreçlerine konu olduğu; Kral’ın siyasi yapıya müdahalesinin sanki bir Kutsal
el’in dokunması gibi sabırsızlıklar beklendiği ve kutsandığı bir siyasi yapı.
Adına nasıl bir siyasi rejim denilebileceği müşkül olan, Ordunun Kral adına
hareket ettiği ve gerektiğinde, şu veya bu şekilde var olan ‘seçim hakkıyla’
mevcut yönetimi idare hakkı kazananların görevden alınabildiği ve her şeyin
sıfırlandığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bir karşılaştırma babında söylemek
gerekirse, Çin’in imalat sanayiindeki gelişimini çok önceden yakalamış; bu
bağlamda başta ABD’nin bölgedeki jandarması konumundaki Japonya olmak üzere
Batılı ulusaşırı şirketlerin yatırımlarına konu olmuş; turizmi ile
Avrupalıların cazibe merkezi haline gelmiş bir ülke. Özetle Kralın
kutsallığının demokrasinin sekülerliğini yendiği bir Tayland var karşımızda.
Bu üç ülke özelinde bakarak, 21. yüzyılı temsil edebilecek bir Doğu ve
Güneydoğu Asya yapısı karşımızda duruyor mu sorusu üzerinde düşünelim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




