2 Mayıs 2018 Çarşamba

Malezya’da seçimler, umutlar ve kayıplar / Elections, hopes and losses in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                         02.05.2018

Malezya’da yüzyılın seçimi olarak adlandırılmayı hak eden 14. genel seçimler 9 Mayıs’ta yani önümüzdeki hafta Çarşamba günü yapılacak. Bu çerçevede, seçimlere bir hafta kala, iktidar ve muhalefet son kozlarıyla seçmenin önünde.

Önümüzdeki hafta Çarşamba günü yapılacak olan seçimlere yaklaşık 14.9 milyon seçmen kayıtlı. 2013 yılında yapılan 13. genel seçimlerde 13.3 milyon kayıtlı seçmenin yüzde 85’i iştirak etmişti. Cumartesi günü silahlı kuvvetler ve emniyet mensupları ve aileleri erken oy kullanacaklar.

Bu toplumsal gruba mensup seçmen takribi olarak 300.000 kişiye tekabül ediyor. Halkın Umudu (Harapan Rakyat) adıyla seçime girecek olan muhalefet partileri, 220 sandalyeli federal mecliste 120 sandalye kazanmak suretiyle 62 yıllık iktidarı yerinden etmeyi hedefliyor. Ulusal İttifak (Barisan Nasional) ise, her ne şartla olursa olsun iktidarını yenilemek istiyor. Bununla birlikte, seçimlerde üçüncü bir rakip olarak Malezya İslam Partisi (PAS) bulunuyor. Halkın Umudu koalisyonu ile ipleri çoktan koparmış olan PAS, 2008 ve 2013’de muhalefetin başarısına katkısı dikkate alındığında bu bölünmenin daha çok Ulusal İttifak’a yarayacağı düşünülebilir.

Seçim niçin hafta içi?
Seçimlerin Çarşamba günü yapılmasının iktidarın, özellikle muhalefeti destekleyecek seçmenlerin seçim bölgelerine gidememesinden kaynaklı olarak katılımı düşük tutarak bir adım önde seçimi bitirmeyi amaçladığı yönünde görüşler bugünlerde medyada yer alıyor. Örneğin, sadece Singapur’da çalışan ve günübirlik Ada ülkesine gidip gelen Malezya vatandaşlarının sayısı 400.000 civarında. Ayrıca, komşu ülkeler Endonezya, Bruney, Tayland’da çalışan ve hatta yaşayanlar da hesaba katıldığında, bu seçmen kitlesinin ilgili ülkelerde izinli sayılması gibi bir durumun olmaması ve kendilerine posta veya erken oy kullanma hakkı sağlanmaması da bu uygulamanın iktidar lehine bir avantaj sağlayacağı yönündeki görüşleri güçlendiriyor.

Benzer bir ‘sorunun’ ülke içerisinde de geçerli olduğu görülüyor. Bu bağlamda, Doğu Malezya’da (Borneo) kayıtlı, ancak Batı Malezya’da (Malay Yarımadası’nda) çalışan kitlenin aynı gün içerisinde seçim bölgelerine gidip gelmelerindeki zorluk, katılım oranını şu veya bu şekilde etkileyecek. Bu durumda, özellikle muhalefeti desteklediği yönünde ağırlıklı bir görüşün olduğu genç seçmenin mobilizasyonundaki düşüş hiç kuşku yok ki muhalefet partilerinin oylarını etkileyecektir.

Ülkenin önde gelen siyaset bilimcilerinden Prof. Dr. James Chin bir medya organına yaptığı açıklamada katımı konusundaki öngörülerine paylaşarak katılımın yüzde 65’in altında kalması halinde mevcut iktidarın rahatlıkla çoğunluğu alacağını ileri sürüyor.

Seçmen bölgeleri niçin yenilendi?
İktidar, seçim komisyonu maharetiyle bazı seçim bölgelerinde seçmen dağılımlarını yenilemesi nedeniyle 62 yıldır iktidardaki Ulusal İttifak hükümetinin bir kez daha seçimi kazanmasının yolunu aralamaya çalışıyor. Her ne kadar, nüfus sayımları ve değişimlerine bağlı olarak periyodik olarak böylesi düzenlemeler yapılacağı yasaya bağlanmış olsa da, bunun ‘etnik temelli’ siyaset yapma biçiminin tezahürü olduğuna ve merkez iktidarın devamını sağlamaya matuf  olduğuna kuşku yok. Muhalefet ise, iktidar aygıtının çeşitli kurumlar vasıtasıyla seçim süreci üzerindeki ‘inisiyatifleri’ karşısında, halkın oylarıyla iktidarı sonlandırma için çalışmalarına devam ediyor.

Malay seçmen belirleyici olacak
Seçimlerde bu sefer Malay seçmenlerin kilit rol oynayacağına artık kesin gözüyle bakılıyor. Bu nedenle, başta Kuala Lumpur seçim bölgesi olmak üzere, örneğin Ipoh gibi Çinli azınlık seçmenin yoğunlukta olduğu bölgelerde de seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesi iktidarın muhalefet karşısında öne geçmesi için önemli bir adım kabul ediliyor. Nedir bu yeniden düzenleme? Seçim bölgelerinde Malay etnik azınlığı ilgili seçim bölgelerinde ‘çoğunluk’ kılmak suretiyle yapılan düzenlemelerden bahsediyoruz.

Başkent Kuala Lumpur ulusal meclise 13 milletvekili gönderiyor. Ve muhalefetin 11 milletvekili ile açık ara önde olduğu başkentte seçim bölgelerinin yenilenmesi hem muhalefetin önemli adaylarının yeniden seçilmesinin önünü alma hem de başkentte ‘Malay iktidarını’ kurma anlamı taşıyor.

Ipoh’da Anayasa Profesörü Bari yarışıyor
Perak Eyaleti’ne bağlı Ipoh şehrinde seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesinin ardından UMNO’nun Ipoh şube başkanı yaptığı bu değişiklikle, 12 bin Malay seçmenin seçim bölgesinin değiştiğini ve bunun ulusal ittifak için bölgede seçimi neredeyse garantilediğini söyledi. 2013 seçimlerinde bölgede seçmen oranı Çinli etnik Malezyalılar yüzde 74, Malay etnik kökenli Malezyalılar ise yüzde 21 civarındaydı. Seçmen bölgesinin yenilenmesinin ardından ise bu oran Malay etnik Malezyalıların yüzde 57, Çinli etnik Malezyalıların ise yüzde 34 ile temsiliyeti anlamına geliyor.

Bu gelişme karşısında muhalefet ise bu gibi kritik bölgelere önemli adayları yerleştirerek seçmenlerin kararında etkili olmaya çalışıyor. Bu bağlamda, Ipoh’da muhalefetin adayı Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi (IIUM) öğretim üyesi Anayasa profesörü Abdul Aziz Bari. Prof. Dr. Bari, 2011 yılında Selangor Sultanı hakkında sarf ettiği bazı yorumlardan ötürü üniversitedeki görevini bırakmak zorunda kalmış ve ardından siyasete atılmıştı. 2013 yılındaki seçimlere katılmayan Bari, muhalefetin önemli adaylarından biri olarak Ipoh’dan meclise girmek için yarışacak.

Peki bu yöntem işe yarayacak mı? İktidarın kendinden emin tavırlarına bakılacak olursa, “Evet yarayacak” denilebilir. Ancak unutulmamalı ki, nasıl 2008 ve 2013 seçimlerinde özellikle de ikincisinde, tüm siyaset bilimcilerin ve de iktidar liderlerinin kabul ettiği üzere yaşanan ‘Çin tsunamisi’nin önümüzdeki hafta yapılacak seçimlerde bir ‘Malay tsunamisi’ne dönüşmemesi için bir neden var mı sorusunu da burada gündeme getirmiş olalım.

Kritik noktalar: Dr. Mahathir faktörü
Burada birkaç hususun öne çıktığını düşünüyorum. Birincisi, Dr. Mahathir Muhammed olgusu… ‘Emekli’ siyasetçinin, iktidarın büyük ortağı Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO) partisinden ayrılmasının ardından, yeni bir etnik Malay partisi kurması, ardından 18 yıllık aranın ardından hapisteki Enver İbrahim ile ve ardından muhalefetin tüm öncü simalarıyla biraraya gelmesi ve muhalefet ile birlikte seçime gireceğini açıklaması son bir yılın en önemli gelişmeleri olarak tarihe geçti. 93 yaşındaki kurt siyasetçi aradan geçen yıllara rağmen, Malay etnik seçmen arasında halen şu veya bu ölçüde saygınlığı devam ediyor. Bu bir ölçüde, 62 yıllık iktidara son vermeyi hedefleyen muhalefet çevreleri için elde artı bir sayılabilir.

Bu görüşün doğruluğunu kanıtlayacak birkaç hususu hemen burada sıralayayım. Öncelikle, Malezya Yerli Birlik Partisi (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-PPBM) kuruluşun ardından iç işleri bakanlığınca önüne dikilen engellerin ardından 9 Mayıs’taki seçime katılamayacağı açıklandı. Ancak Dr. Mahathir ve partinin tüm adayları Umut Muhalefetini oluşturan partilerden Enver İbrahim’in kurucusu olduğu Halkın Adaleti Partisi (PKR) adayları olarak seçimlerde aday olarak yarışacaklar. Dr. Mahathir, Kedah Eyaleti’ne bağlı Langkawi Adası’ndan aday… Partinin resmi olarak başkanlığını yapan/yapmış olan UMNO eski genel başkan yardımcısı, Milli Eğitim eski bakanı ve başbakan yardımcısı Muhyiddin Yasin ise Cohor Eyaleti’ne bağlı Pagoh’dan aday...

İktidarın Dr. Mahathir ve dolayısıyla muhalefete bir diğer sürprizi ise bugün gündeme geldi. Emniyet genel müdürlüğü, Dr. Mahathir’in bazı beyanatlarının ‘yalan haber’ olarak sorgulanacağını duyurdu. Dr. Mahathir’in geçen hafta yaşanan bir olayla ilgili olarak yaptığı açıklama ardından polise yapılan şikâyetle sorgulanması gündemde.

Buna göre, yaklaşık bir ay önce kabul edilen yasanın ilk muhatabının ülkenin dördüncü başbakanı Dr. Mahathir olması manidar. Yasaya göre şüpheli kişinin suçlu bulunması halinde altı yıla varan hapis cezası ve 500 bin Malezya Ringgiti para cezası öngörülüyor. Bazı siyasiler ve siyaset yorumcuları söz konusu yasanın Başbakanı da içine alan 1 Malezya Kalkınma Fonu yolsuzluklarına yönelik muhalefetin görüşlerini gündeme getirmesini engelleme amaçlı olsa da, öyle gözüküyor ki hedefe her an herkes girebilir.

Sabah ve Saravak ne diyecek?
Bir diğer husus, Doğu Malezya olarak bilinen Borneo (Kalimantan) Adası’ndaki Sabah ve Saravak Eyaleti’ndeki seçmenlerin tavrı belirleyici olacak. Bu iki eyalette Malay ırkından olmakla birlikte farklı etnik alt yapılar şeklinde tezahür eden sosyal yapı ve bu yapının temsiliyetinin ‘siyasi elit aileler’ üzerinden bugüne kadar yürütülmüş olduğu görülüyor.

Bu bağlamda, merkez ile çevrenin ‘elit zümrelerinin’ siyasi ve de ‘ekonomik’ anlaşmaları üzerinden sürdürülen ‘ittifak’ zaman zaman çatlak seslere konu oluyor. Örneğin, bu iki eyalette içinde petrolün de bulunduğu yer altı ve yer üstü kaynakları açısından zengin olmasına rağmen, genel olarak Malay Yarımadası’ndaki kalkınma hamlelerinden görece daha az istifade ediyor oluşunun getirdiği bir memnuniyetsizlik son dönemde kendini iyice ortaya koymuştu.

Bu anlamda, zaten bir süredir huzursuzlukların yaşandığı bu bölgede iktidarın muhalefet partilerinin çalışmalarına çeşitli bağlamlarda getirdiği engelin bu seçimde nasıl bir karşılık bulacağını göreceğiz. Öyle ki, özellikle Sabah eyaleti milletvekili ve 2016 yılı Temmuz ayında UMNO’daki genel başkan yardımcılığı görevinden istifa eden Mohammed Şafii Abdal kurduğu Sabah Mirası Partisi (Parti Warisan Sabah) ile siyasete devam ediyor. Bölgenin karizmatik siyasetçisi olarak bilinen Şafii Abdal’ın eyalette kurduğu çok etnikli parti sadece eyalet bazında değil, federal meclis oluşumunda da kayda değer değişikliğe yol açabilir.  


Peki, iktidar muhalefet arasındaki yüzyıllık kapışmaya sahne olacak bu seçimlerde, Malezya İslam Partisi (PAS) ne yapıyor, nerede konuşlanıyor diye bir soruyu da gündeme getirmiş olalım. 

30 Nisan 2018 Pazartesi

Uluslararası konferansları ve etkileri / Thinking upon international conferences and their impacts

Mehmet Özay                                                                                                                    30.04.2018     

Ulusal ve uluslararası bağlamları ile gündeme gelen konferansları, akademi ve araştırma dünyasının görücüye çıktığı alanlar olarak niteleyebiliriz. Bu etkinlikler ulusal olduğu kadar uluslararası boyutlarıyla da ve özellikle de ikincisiyle daha bir cazibe merkezi olmaktadır.

Böylesi etkinlikleri organize eden ‘kendinde’ kuruluşlar olduğu gibi, kapitalizmin ulaşmakta hiç de zorlanmadığı alanlar içerisinde yer alan akademi dünyası içerisinde bu işi kendine ‘fazladan iş’ edinmiş çevrelerin uğraşı kadar, işi ‘organizasyon’ olan kurumsallaşmış yapıların etkinleri şeklinde de gündeme gelebilmektedir. Yani, adı bir ‘sektör’ olarak anılmayı hak edecek boyutları içeren bir etkinlik ‘uluslararası konferanslar’.

İşin ‘parasal’ boyutundan hareketle dikkat çekilmesine fayda olan bu üç kağıt boyutunu bir başka yerde tartışmaya havale edip, burada hakikaten bu işin kendinde bir çaba olarak sergilenmesine bakmakta fayda var. Bu etkinlikleri organize etmek kolay bir uğraş değil. Öyle birkaç kişinin de altından kalkabileceği bir alan hiç değil.

Görece uzun bir sürece yayılan hazırlığı içeren, organizasyonda bulunacak kişilerin, sadece akademisyen nitelikleriyle değil, arkadaş ve dost atmosferinde yükün olabildiğince azaltılması yönünde gayret sarf edecekleri veya etmeleri beklenen bir alandır. Organizatörlerin elbette ki, salt bir ‘ana bilim dalı’ gibi birimler kadar, daha geniş ölçekli olmak üzere ‘enstitü, merkez’  gibi belli kurumlar etrafında biraraya gelmesi veya bu kurumlarda zaten istihdam edilmiş kişiler olmaları, bu tür etkinliklerin hazırlıklarının profesyonel yaklaşımı benimsemelerini gerekli kılar.

Bu enstitü ve merkezlerin büyük bir bölümü aylar öncesinden bu tür etkinliklerin hazırlıklarına başlarken, sayısı az olmakla birlikte adına ‘daha saygın’ denilen kuruluşların hazırlıklarını bir iki yıl öncesinden gündeme getirdiklerine şahit olunur. Bunda hiç kuşku yok ki, ikinci sınıftaki kurumların köklü bir geleneği temsil etmeleri ve bu geleneğin bir parçasını oluşturacak şekilde söz konusu uluslararası konferanslar-sempozyumlar gibi adlarla anılan etkinlikleri gerçekleştiriyor olmalarının payı büyüktür.

Köklü bir geçmiş ve alanında belirleyici olma vasfını kazanmış kurumların dışında olmakla birlikte, ciddiyet ve tutarlılık gibi vasıfları kendine ilke edinmiş, alanında yakın çevreden başlayarak bir ‘iz bırakmayı’ hedeflemiş akademya ve akademi kuruluşları da benzeri uluslararası etkinlikler organize etme çabası içerisindedirler. Bu yaklaşımın meyve vermesi ve ilgili alanda yapıcı ve yapılandırıcı ilişkilere kapı aralaması için elbette zamana ihtiyaç olduğuna da kuşku bulunmuyor.

Bu noktada, I. ve II.si gibi sıra sayıları ile anılan akademik etkinliklerin öyle gözüküyor ki, sadece sürekli I ve II’de kalmaması yönünde epeyce bir çaba sarfetmek gerekiyor. I ve II’de kalmış etkinliklerin niçin bu noktadan ileriye gidemediklerini ise iyice düşünmek gerekir.

Bu tür organizasyonlarda dikkat çeken bir diğer husus, uluslararası sıfatını taşımasına rağmen, katılımın ulusal ve hatta yerel denilebilecek görece küçük bir bağlamla sınırlı kalmasıdır. Uluslararasılık vasfının cazibesi, popülerliği kadar öyle anlaşılıyor ki, kendilerine karşı sorumluluk beslenen ‘üst’ kurumların taleplerine cevap verebilecek şekilde organizasyonların tertip edilmesiyle bağlantılı.
Ancak, üst kurumlar istediği için bu tür işe soyunulması, etkinliğin nitelik değerinin niceliğin önüne geçmesi için kafi değil. Öyle ki, nitelik bir yana, niteliğin bile karşılanamadığı durumlarla bile karşı karşıya gelinebilmektedir. Bu durum, etkinliğe adını veren kurum için bir prestif kaynağı olabileceği gibi, arzu edilir çabanın sergilenmemesi halinde veya işin kısa yoldan halledilmesi gibi yan yollara sapılması halinde prestij kaybı anlamı da taşıyabilir. Tabii burada, bu etkinlikleri kimin neyi nasıl kontrol ettiği, değerlendirdiği meselesi de önemli.

Bu kısa tartışmada dikkat çekmek istediğim bir diğer husus, profesyonelliği ile dikkat çekenler kadar, tüm bu eksik ve gediklerine rağmen dahi olsa ortaya konan kendinde etkinliklerde gündeme getirilen araştırma sonuçlarının geniş kamuoyuna taşınması konusunda neredeyse çok az şeyin yapılıyor olmasıdır.

Elbette geniş kamuoyuna açık olmasa da, bu tür etkinliklerin önemli bir ‘bilgi dolaşımı’na vesile olduğunu unutmamak gerekir. Uluslararası medya bir yana, konunun ele alındığı ülke/ler/de bu tür etkinliklerin yazılı ve görsel medya için son derece verimli bir kaynak olduğuna kuşku yok.

Bu bağlamda medya organlarının, bu tür araştırmalara dayalı ve sonuçlarının şu veya bu biçimde sosyal, siyasal, çevre ve endüstriyel vb. pek çok alana etkisi olabileceği varsayılan çalışmaların gündeme taşınması ve toplumsal platformda sağlıklı bir tartışma, düşünce ve pratik üçlüsünün oluşmasına ön ayak olması pekâla mümkün.

Tabii bunun için medya içinde, akademi dünyasını ve bu dünyada süren tartışmaları anlamaya ilgisi, gayreti ve çabasının oluşması gerekir. Gündemi belirler ve oluştururken, elle tutulur, akademik veriler ışığında ve araştırmaların görece sağlam temelleri üzerine inşa edilmiş bilgi ve yaklaşımların geniş bir toplumsal çevre ile paylaşılması için çaba sarfedilmeli.


28 Nisan 2018 Cumartesi

Açe’de İslami eğitimin yeniden yapılaştırılması / Reconstruction of Islamic Education in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                       28.04.2018

Hollanda sömürgeciliğinin hüküm sürdüğü yirminci yüzyılın ilk yarısında Açe’de İslami eğitimin yeniden yapılandırılması süreci, Açe topraklarında bin yıldır hüküm süren İslami geleneğin yaşatılması ve yaşanan siyasal ve toplumsal travmaların üstesinden nasıl gelinebileceğinin bir tecrübesi olarak değerlendirilmelidir.

Köklü gelenek
İslamlaşma süreciyle birlikte Perlak, Samudra-Pasai, Darussalam, Darul Kamal vb. irili ufaklı site devletlerinin siyasi ve toplumsal yapısı ortaya çıkarken, 16. yüzyıl başlarında Açe Darüsselam Sultanlığı ile bölge giderek genişleyen ve küreselleşen bir ilişkiler ağına konu olmuştur. Bu siyasi yapı, bir yandan bu ilişkilerle şekillenir ve yapılanırken, yukarıda zikredilen site devletlerinin oluşturduğu güçlü köklere dayalı olarak uzun bir döneme yayılan siyasi varlığı 20. yüzyıl başlarına kadar devam etmiştir.

Bu bağlamda, bölgedeki İslami eğitim kadim bir geleneğe tekabül ettiğini ifade etmek gerekmektedir. Bu gelenek bir yanıyla Arabistan, Hindistan üzerinden gerçekleşen çeşitli seyahatler ve göçlerle Açe topraklarına ulaşan ilim erbabı, mutasavvıf gibi birincil kaynaklar ile denizci ve tüccarlar gibi ikincil kaynaklardan beslenirken, zamanla bu toprakların kendi insanının yetişmesiyle giderek zenginleşen ve derinleşen bir İslami eğitim süreçlerine konu olmuştur.

İslami eğitim kurumları, özellikle fıkıh, tefsir, hadis, tasavvuf gibi alanlarda gelişirken, Hicaz ve Hindistan üzerinden gelen etkileşimlerle bir kitabi geleneğin var olduğu da görülmektedir. Dini ilimlerde yetkin hocalar, bir yandan saray ve çevresi için meşruiyet zemini olurken, öte yandan toplumun varoluşsal dayanak noktası olarak işlevsel bir yönelim göstermişlerdir. Bu bağlamda, oluşturulan dini eğitim merkezleri tarihsel sürekliliğin sergilendiği mekânlar olarak dikkat çekmektedir.

Sömürge yönetimi ve eğitim konusu
Son dönemde, yani sömürgeciliğin emperyalizme evrildiği 19. yüzyıl son çeyreğinde 1873 yılında Açe topraklarında gerçekleşen Hollanda Savaşı’nın 1903 veya 1911’de sona ermesiyle, Hollanda yönetimi sivil sömürge idaresine geçiş yapmıştır. Bu süreç, bir yandan Açe topraklarını ele geçirme nedeni olan ekonomik sömürgeciliğin alabildiğine arttığı bir dönem olurken, aynı zamanda kültürel ve zihinsel sömürgeciliğe yol açacak şekilde eğitim kurumları üzerinden varlığını sürdürmeye başlamıştır.

Hollanda Savaşı, yukarıda verilen tarihler dikkate alındığında otuz veya kırk yıl gibi aktif bir savaş ortamı anlamına gelirken, bu süreç aynı zamanda Açe toplumunun klasik sultanlık dönemindeki insan kaynağının tükenmesi anlamına da geliyordu. Eğitimli kadrolar, sadece bizzat savaşa iştirak etmelerinin yanı sıra, savaşın doğal akışı içerisinde de hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu noktada, söz konusu bu toplumsal kesim Açe tarihsel, toplumsal ve dini hafızasının taşıyıcısı olmaları nedeniyle hiç kuşku yok ki, Hollanda sömürge ordusunun birincil hedefi konumunda olmuşlardır.

Bu bağlamda, sömürge ordusu Açe topraklarını fiziki olarak ele geçirme politikalarının yanı sıra, bir yandan da bu sürece karşı koyan Açelilere yönelik yok etme politikası, Açe topraklarında geleneksel dini eğitim kurumlarının da maddi ve manevi kayıplara maruz kalmasına yönelik bir süreci içermektedir. Savaşın yoğunlaştığı veya Açe toplumu için mücadele verme yönünde umutların giderek tükendiği dönemlerde dini eğitim almak veya hoca olarak eğitim-öğretim faaliyetlerini devam ettirmek amacıyla geleneksel eğitim kurumlarına mensup çevrelerin -en azından bir bölümünün- Malaya topraklarına geçtikleri bilinmektedir.

Alternatif arayışlar ve yeni yapılaşmalar
Bu süreçte Açe’deki bazı dini-toplumsal liderlerin çabalarıyla sömürge dönemi yıkımının üstesinden gelinmesi amacıyla eğitim konusu gündeme gelmiştir. Sömürge sivil yönetiminin 1910’lu yıllardan itibaren giderek toplumsal yapının tüm dinamiklerine yönelik belirleyici politikalarına karşılık, Açe’li siyasi ve dini elit, Hollanda sömürgeci uygulamalarına yönelik salt bir tepkisellikle ifade edilemeyecek bir süreci başlatmışlardır.

Geleneksel İslami eğitim kurumlarının yeniden yapılanması yönünde yapılan bu türden çabalar, sömürge savaşı sırasında kaybedilen eğitimli insanın telafisine yönelik bir alanı içinde barındırmaktadır. Bu durum, bize toplumsal hafızasında İslamiyetin ve de pratiklerinin önemli bir yer tuttuğuna ve bunun fiziki bağlamda Açe toplumunda yeniden yeşertilme çabası olduğuna işaret etmektedir.

Dönemin hocaları ve entellektüelleri bu çabalarını birkaç perspektifte değerlendirmek mümkün. Bunların başında, kısmen sömürge okullarında okuyup, aynı zamanda geleneksel eğitimini aile çevreleri ve yakın toplumsal çevre vasıtasıyla edinenler; ikincisi, Açeli gençlerin, Açe’yle tarihsel bağları olan Padang ve kısmen de Kuzey Sumatra bölgesindeki eğitim kurumlarında öğrenim görmesi; üçüncüsü, Batı Sumatra ve Cava Adası merkezli İslami eğitim kurumlarının ve de bireylerin Açe’de benzer faaliyetlere başlamalarıdır.

Ancak bu süreçte, geçmişte Açe’de üretilen ve pratiğe geçirilen İslami eğitim anlayışının hakim bir form olarak ortaya çıkması konusunda bir irade sergilendiği görülmektedir. Bu değişim, ‘reform’ kavramıyla adlandırılabilirse de, bunun tümüyle geleneksel düşünce kodlarından uzaklaşıldığını söylemek de pek mümkün gözükmemektedir.

Örneğin, Cava merkezli gelişme gösteren Sarekat Islam ve Muhammediyye gibi ekollerin Açe topraklarındaki eğitim yapılaşmaları kısmen etkili olmuştur. Bu durum, Açe’de geleneksel İslami eğitimi yeniden yapılandırmaya matuf girişimleri sergileyen hocalar ve entellektüellerin üzerinde yaşadıkları coğrafyada tarihsel bilgi birikimi ve tecrübesinden hareket ettiklerini ileri sürebiliriz.


26 Nisan 2018 Perşembe

Dr. Mahathir Muhammad ve Malezya politikasının yeniden inşası / Dr. Mahathir Muhammad and a reconstruction of Malaysian politics (1)

Mehmet Özay                                                                                                                         26.04.2018

9 Mayıs’ta 14. Genel seçimlerin yapılacağı Malezya, önemli bir siyasi değişim ve dönüşüme konu oluyor. Ve bu sürecin son dönemde ortaya çıkan baş aktörlüğünü ise, “emekli siyasetçi” olarak bilinen Dr. Mahathir Muhammed üstlenmiş durumda.

‘93’lük lider yine sahnede
Kimi aydınların 1980’ler ve 1990’lar küresel politikalarına dair geriye doğru yeniden bakışlarında isimlerini zikrettikleri liderler arasında yer alan Dr. Mahathir, öyle ki, yine bu kesimler tarafından artık hayattan elini etiğini çekmekle kalmamış, hatta vefat ettiğine bile düşünülen bir ‘lider’. Bunun anlaşılabilir kılınacak bir yanı varsa o da Dr. Mahathir’in 93 yaşında olmasıdır.

Ancak bu Türkiye’de rastladığımız bu aydın kesiminin 93 yaşındaki Dr. Mahathir’in bugün yeniden Malezye siyasetini yeniden yapılandırmakta olduğunu görememeleri ise, gözlerin tamamıyla Avrupa eksenli politikalara ve dönüşümlere ayarlı olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Tabii bu bu husus bir başka yazının konusu olması dolayısıyla üzerinde durmayacağız.

1996 ekonomi krizi ve Malezya siyaseti
Dr. Mahathir’in bir yüzyıla varan yaşamında halen aktif olarak politikada yer alması kadar, bu politakanın ‘yeniden’ en yapıcı ve dönüştürücü aktörü olmasıyla akademik çalışmalara konu olmayı hak ediyor. Yeniden diyoruz, çünkü 1996 yılında Güneydoğu Asya Ülkeler Topluluğu yani ASEAN’da yaşanan ekonomik krizin ardından, ülkede yaşananlar düne yani, 2015 yılı sonu ve 2016 yılı başlarına kadar ülkenin siyasi yüzünde dönüştürücü aktörlük olgusunun Enver İbrahim’le özdeşleştirilmesine yol açmıştı. O günlerde neler olduğuna kısaca değinmekte fayda var…

1996 yılı ASEAN krizinin, bölge ülkeleri gibi ASEAN’ın üçüncü büyük ekonomisi konumundaki Malezya’yı da vurmuştu. Bu süreçte, yüzyıllık iktidar olarak adlandırmayı uygun bulduğum ‘Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu’nun (UMNO) omurgasını oluşturduğu Ulusal İttifak hükümetinin başbakanı, yani Dr. Mahathir ile başbakan yardımcısı ve Maliye bakanı Enver İbrahim’in alınacak mali tedbirler konusunda görüş ayrılığı yaşadılar. Enver İbrahim, İslamcı bir kimlikle öne çıkmasına rağmen, tedbirler konusunda adresi IMF olarak gösterirken, Dr. Mahathir buna karşı çıkan bir lider konumunda yer alıyordu. Bu ayrışma, sadece ekonomi alanında alınacak tedbirlerle sınırlı kalmadı.

UMNO’da derin güçler var (mı?)
Mahathir sonrası dönemin UMNO lideri ve başbakanı olacağına kuşku duyulmayan Enver İbrahim, bir anda ‘kara keçi’ ilân edilirken, ekonomi tedbirlerinin ötesinde bir ‘livatalık’ suçlamasıyla siyasal yaşamdan el çektirilmesi süreci devreye girdi. Dr. Mahathir’in bu süreçte birincil konumda olmadığı, kaleme aldığı eserlerinde konuyla ilgili açıklamalarından edinmek mümkün. 

Kendisine, Enver İbrahim hakkında yapılan “birkaç seferlik” çıkarmalar sonunda ipin kesileceği kesinleşirken, bunun için iki yol ortaya konuluyordu. İlki, her daim bir ‘siyasal ve toplumsal’ sorun olarak ortada mevcut olan ‘yolsuzluk’ suçlamasıydı. İkincisi ise ve de bugün çok daha net anlaşıldığı üzere, İslamcı bir lider hüviyetine sahip Enver İbrahim’i Müslüman Malay kitleler nezdinde gözden düşerecek ‘livatalık’ suçlaması üzerinden yürütülmesiydi.

Bu süreçte, ülke ekonomisinin düzlüğe çıkartılmasında karar farklılaşması anlaşılabilir bir neden olabilir. Ancak özellikle livatalık suçlamasıyla gelen ‘hapis ve politikadan belli süreliğine men’ cezasının neye tekabül ettiğini bir kez daha düşünmek gerekir. Çünkü bu husus, bugün 93. yaşındaki Dr. Mahathir’in o dönem 70’li yaşlarının henüz başındaki Dr. Mahathir’inden farklı bir siyasi duruş içerisinde olduğu yakinen gözlemlenmektedir. 

1990’ların sonlarında yaşananlar, UMNO içerisinde “Enversiz bir Malezya politikası” düşüncesini güden çevrenin, -kimi eleştirilere rağmen-, İslamcı bir çizgide, hassasiyette olduğu kabul edilebilecek Enver İbrahim’in şahsında bir siyasi manipülasyonlar parti içi güç süreçlerine müdahaleleri söz konusudur.

1998 yılında partiden ihracı, hapis cezası ve politikadan men edilmesinin ardından, Enver İbrahim’in sadece Müslüman kitleler için değil, ülke genelinde sömürgeci güç İngiltere’nin bıraktığı siyasi ve toplumsal çizgileri ortadan kaldıracak bir siyaset modeline doğru yönelmesi bile son derece anlamlı bir gelişmedir. Ve bu husus, kendi başına bir araştırma konusu olmakla öne çıkmaktadır.

“Dr.” Mahathir teşhisi yeniliyor
Ancak burada, Dr. Mahathir’in Malezya politikasını yeniden yapılaştırıcı bir aktör haline geldiğini ileri sürmem, bu ustanın yani Dr. Mahathir’in çırağı Enver İbrahim’le yeniden benzer bir siyaset kulvarı üzerinde ittifak etmiş olmasına dayanmaktadır. 2016 yılında usta ile çırağın, Enver İbrahim’in çokça çıktığı bir mahkeme duruşması arasında görüşmesiyle başlayan bir süreçten bahsediyoruz. Öyle ki, bu ayaküstü görüşme, 18 yılın ardından gerçekleşmesiyle, sembolik bir önem taşımanın ötesinde, Malezya politikasının yeniden yapılandırılmakta olduğuyla ve bu zemini oluşturmasıyla yakından alâkalıdır.

Dr. Mahathir’in bugün Malezya siyasetini yeniden yapılandırmakta olduğunu ileri sürerken, “yeniden” kelimesine başvurmak onun daha genç bir “doktor” olarak UMNO saflarında siyasete başlamasından itibaren yapıp ettiklerini mercek altına almakla bağlantılıdır.

Bu konuya devam edeceğiz…


22 Nisan 2018 Pazar

“İngiliz Uluslar Topluluğu” Londra’da toplandı / Commonwealth meeting held in London

Mehmet Özay                                                                                                                         22.04.0218

16-20 Nisan günleri arasında Londra’da, ‘Commonwealth’ yani, “İngiliz Uluslar Topluluğu”na mensup ülkeler biraraya geldi. İki yılda bir yapılan birlik toplantılarının önceki ev sahibi Malta’ydı. 2020 yılına kadar yeni dönem başkanı ise hafta içinde yapılan toplantılarda alınan kararla Birleşik Krallık iki yıllığına dönem başkanlığına getirildi. Birleşik Krallık diyoruz da, ‘coğrafi’ daraltmaya rağmen, daha yaygın adıyla söylemek gerekirse bu süreci üstlenen İngiltere’dir.

İngiltere’nin eski sömürgeleri, yeni ‘bağımsız’ devletleri ile ilişkilerin sürdürülmesi amacıyla kurulan birlik, beş kıtaya yayılmış 53 devletin üyeliğiyle dikkat çekiyor. Üye ülkelerin 39’u ‘küçük’ ülkeler kategorisinde olmakla birlikte, birliğin nüfusu dünya nüfusunun 2.4 milyarına tekabül ediyor. Bunun bir milyarını ise genç nüfus oluşturuyor. Bu rakamlar, “İngiliz uluslar topluluğu”nun dünya nüfusunun üçte birini ve genç nüfusun ise yüzde 40’ını barındırdığını ortaya koyuyor.

Dünyanın dört bir yanına yayılmış ve sadece sayısal değil, etnik çeşitlilik bağlamında da önemli bir yoğunluğa ev sahipliği yapan bu birlik, küresel olarak karşı karşıya kalınan sorunlar ile çözüm yolları noktasında dünya siyasetinde kayda değer bir ağırlığa da tekabül ediyor olmalı. Bu coğrafi ve sayısal değerler içerisine hiç de azımsanmayacak Müslüman kitlenin olduğunu da eklemek gerekir.

Tabii burada bu kitleyi eleştirme gibi bir amacımız yok. Kaldı ki, zaten Commonwealth üyesi olmayan ve Müslüman kitlelere ev sahipliği yapan ülkelerde Anglo-Sakson dünyanın toplum ve kültür ikliminde yaşamaya can atan epeyce bir güruhtan da söz etmek mümkün. Bunları, velev ki ‘dün’ sömürgecilik süreçlerine konu olmasalar da, bugünün koşullarında bilfiil-kendinde-içten ve de gönüllü sömürgecilik yanlısı tavırlarıyla olağanüstü bir kategoride değerlendirmek gerekir.

Dünün sömürge valilerinden bugünün ‘Anaç’ tavırlı Kraliçesine
Hafta içerisinde yapılan toplantılarda üye ülkelerin hükümet başkanları bir araya geldi. Londra ile Windsor’da gerçekleştirilen toplantıların içeriklerine dair yapılan açıklamada, küresel sorunlar karşısında ‘ortak’ kararlar alınması ve ‘daha iyi bir gelecek’ inşası için biraraya gelindiği belirtiliyordu.

Birliğin uzun süredir başkanlığını yürüten Kraliçe Elizabeth’in yerine bu toplantılarda alınan kararla artık oğlu Charles almış oldu. Charles, annesinin ilerlemiş yaşına rağmen, aktif olarak kraliçelik makamında bulunması karşısında yakın geçmişte, mizahi bir şekilde artık Birleşik Krallığı’n resmen başında olma konusunda umutlarının yitmekte olduğunu söylese de, alınan bu kararla hiç değilse “Commonwealth”ın başına geçmiş oldu.

Bu bağlamda, kraliçenin birliğin gelişmesi konusunda sergilediği çabalar da bu toplantılarda dile getirilmiş oldu. Bu çerçevede, kraliçe seçildiği 21 yaşında yaptığı radyo konuşması gündeme getirilerek, “…Hayatı boyunca birlik içerisindeki halkların refahı için çalışacağı…” yönündeki vurgusuna dikkat çekildi. Kraliçe’nin daha genç yaşında ‘anaç’ bir tavırla bir dönem -ki uzunca bir dönem demek gerekir burada- kadim sömürge topraklarını yöneten sömürge memurlarının “yerlilere” yönelik olarak söyledikleri, “… Sizler geliştirilmeye muhtaç insanlarsınız. Biz de sizleri geliştiriyoruz…” minvalli yaklaşımının içerik olarak pek de farkı olmayan bir yaklaşım sergilediğini söyleyebiliriz.

Yukarıda dikkat çekilen iyi bir gelecek inşası, demokrasi, insan hakları vs. konularında Commonwealth’ın son dönemde yaptığı “icraatlara” örnek olarak, Güney Afrika’da “apartheid”ın sonlandırılması, Pakistan’da pek de uzak olmayan bir geçmişte yani 2007 yılında şiddet olaylarına son verilmesi gibi gelişmeler de sıralanıyor. Demek ki, Güney Afrika’da Nelson Mandela ve çevresinin, Pakistan gibi epeyce bir İslamcı hususiyetleriyle öne çıkan ülkede de Müslüman dini ve toplum liderlerinin yerine iş görecek bir İngiliz aklı hâlâ varlığını sürdürüyor.

İngilizlerle ortak paylaşımı!
“Commonwealth” kelimesi, ‘ulus’ karşılığında kullanılmakla birlikte, literal olarak ‘ortak refah’ anlamına geliyor. Bu kavramın, ‘İngiliz uluslar topluluğu’na karşılık gelecek şekilde kullanılması bile, sömürge dönemindeki siyasi, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin sömürge sonrası küresel yapılaşmada ne şekilde devam ettirildiğine dair bir fikir veriyor.

Dünyanın neredeyse dört bir köşesine yayılan başta İngiliz sömürgeciliği olmak üzere Batı Avrupa merkezli sömürge yönetimleri, öncelikle hedefleri ticari yaşamı tekellerine alma gayesi olsa da, görece kısa bir süre sonra ilgili coğrafyalardaki toplumsal kurumların tamamına nüfuz edecek şekilde “yerli toplumları”, bireyinden kurumlarına kadar yeniden tasarımlama süreçlerini hayata geçirdiler.

2. Dünya Savaşı sonrasında, neredeyse yine bu aynı sömürgeci ülkelerin kampüslerinden çıkan -adları doğulu olan bazı isimler de olsa- akademik dünyanın “post-kolonyalizm”, yani “sömürge-sonrası” adını verdikleri ve temelde sömürge dönemine yönelik eleştirileri içeren süreç ortaya çıkması bir başka çelişkiye işaret ediyor. Birilerince pohpohlonan bu “post-kolonyalist” eleştiricilerin nerede nasıl durdukları ya da nasıl olup da bu Batı kampüslerinde bu kadar rahat Batı’yı eleştirmeye imkân tanındıklarına bakmaksızın!

Ancak burada, konumuzla bağlantılı olarak dikkat çeken nokta, İngiltere’nin eski sömürge topraklarını, hiç de öyle geride, arkada bırakılmış bir dönem, olarak görmediği, aksine bu eski sömürge topraklarını bu sefer “ortak koşullarda” yeniden yönetme çabasının bir sonucu olarak Commonwealth’i hayata geçirmiş olmasıdır.

“Refah”ın olmadığı “Commonwealth”
Bu çerçevede, ‘Commonwealth’ denilince aklıma Dr. Mahathir Muhammed’in bu isme ve de ‘çerçevesine’ dair bir anı kitabında dikkat çektiği husus geliyor. Dr. Mahathir, başbakan olduğu dönemde, İngiltere’de düzenlenen ve kraliçe’nin de hazır bulunduğu böylesi bir toplantıda, kelimenin yukarıda yüklenen anlamından ziyade, literal anlamını ‘parçalayıcı’ bir yaklaşımla  “’Common’ olmasına ‘common’ız, ancak “refah” konusunda öyle değiliz” diyerek birliğin ekonomik ve de tabii ki siyasi yapılaşmasına yönelik eleştirisini gündeme getiriyordu.

Bir başka deyişle, Dr. Mahathir, dünün İngiliz sömürge yönetiminin “post-sömürgecilik” sonrasında yine kadim toprakları bünyesinde barındırmanın adına “refahın paylaşımı” adını verse de, kül yutmazlığını ortaya koyarak işin pek de öyle olmadığına vurgu yapıyordu. Hem de, “Aman Kraliçe gelecek, sakın öyle sert eleştirilerde falan da bulunma” uyarıları yapılmasına rağmen…

2. Dünya Savaşı’nda sonra bir şey olmadı!
2. Dünya Savaşı sonunda oluşan ‘yeni dünya’ düzeninde -ki eski düzenin yeni bir formda kendini ortaya koymasından başka bir anlama gelip gelmediği üzerinde epeyce kafa patlatmak gerekiyor- eski sömürge topraklarına yer olmadığı konusu bir sabite olarak gündeme getirilir. Bu yeni düzenin artık sömürgeci güçlerin altından kalkamayacakları bir ‘yük’ haline gelmesinden ve bu ‘yükten’ kurtulma adına sömürgeleştirilmiş topraklarda yetiştirilen ‘seçilmiş’ siyasi ve toplum elitleri üzerinden bağımsızlıkların birbiri ardına verildiği söylenegelir.

Bununla birlikte, konunun detaylarına inildiğinde pek de öyle olmadığı, örneğin hem Malaya hem Takımadalar coğrafyasını paylaşmış İngilizler ve Hollandalıların bağımsızlık yanlısı hareketler karşısında takındıkları tavırlarda görmek mümkündür.

1. Dünya Savaşı’nın galiplerinden sayılan ve güneş batmayan imparatorluk adıyla anılan İngiltere eski gücünden çok şey yitirir ve birkaç yüzyıldır farklı bağlamlarda egemen olduğu sömürge topraklarını birer birer elinden çıkartırken, sömürge topraklarından bazılarında ise 2. Dünya Savaşı sonrasının şartlarında dahi sömürgeciliği devam ettirecek formülleri aramaktan da geri kalmıyordu. Öyle ki, daha 2. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1943 yılından itibaren sömürge bakanlığı marifetiyle kadim Malaya topraklarını elinden çıkarmayı ise hiç ama hiç düşünmüyordu.

Dr. Mahathir’in yukarıda dikkat çekilen çıkışını herhalde bu minvalde değerlendirmek gerekir. Kurt politikacı Mahathir, Malaya topraklarına “bağımsızlığı” bile isteye verenin İngiliz sömürge yönetimi olmadığı ya da ardından kurulan Commonwealth’de “refah” dağılımını yine bu yönetimin sağlamadığından bihaber olduğu söylenebilir mi?


19 Nisan 2018 Perşembe

Malezya’da seçimler ve Monarşi / Elections and Monarchy in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                        19.04.2018
Malezya’da 9 Mayıs’ta yapılacak 14. genel seçimlerde iktidarını yenilemek isteyen ‘ulusal ittifak’ ile iktidarı elde etme arzusunu bu kez gerçekleştirme çabası sergileyen ‘umut ittifakı’ arasında siyasi mücadele ağırlığını hissettiriyor. Bu süreçte, kadim ittifakların yenileriyle yer değiştirdiği, etnik yapılaşmanın siyasete vurduğu damganın yerini ise, şu veya bu şekilde ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durumun aldığı bir görünüm dikkat çekiyor.

Bununla birlikte, ülke siyasetinde sadece son derece parçalı ve etnik temelli parçalı bir yapı sunan siyaset dünyası değil, bu dünyanın ‘üzerinde’ bir yapı olan Monarşi’nin de bu süreçte nasıl bir yönelim sergilediği de dikkate alınması gereken bir husus. Bu noktada, bağımsızlıktan bu yana iktidarı elinde tutan siyasi güç ile monarşi arasındaki ‘bağ’, bugün giderek keskin bir ayrıma oturan siyaset dünyası üzerinde nüfuz ve etkileşimlerde bulunma çabasıyla birlikte gündeme geliyor.

Cohor Prensi ve Dr. Mahathir
Bu noktada, ülkedeki diğer sekiz sultanlık bir yana, ‘cesur’ çıkışlarıyla dikkat çeken Cohor Sultanı İbrahim’in yerine bu kez oğlu ‘prens’ İsmail siyaset dünyasındaki gelişmelere dair açıklamasıyla gündeme geldi. Prens İsmail, iktidar ve muhalefet ayrımı yapmaksızın siyasetçilerin ‘ajandalarını’ bildiklerini, ancak kendilerinin de bir ‘ajandalarını olduğuna dikkat çekiyordu. Prens bu bağlamda tıpkı babası gibi ‘ajandalarında’ genel anlamda Malezya toplumunun değil, Cohor eyaleti halkının refahı olduğuna değinmesi açıkçası şaşılacak bir durum değil. Bir sultanın, bir başka eyaletteki sultan adına görüş beyan etmesi ‘protokole’ uygun olmayacağı malum.

Ancak Prensin açıklamasının devamında 62 yıldır ülkeyi yöneten Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu’nun (UMNO) Cohor’da kurulmuş olmasını bir siyasi taraf olarak gündeme getirip getirmediği tartışılırsa da, -bu hususa ‘işin en başında neler olmuştu’ bağlamında aşağıda değineceğim-, ülkeyi 22 yıl başbakan olarak yönetmiş olan Dr. Mahathir Muhammed’in UMNO’ya meydan okuyan çıkışlarının ‘Prensi’ rahatsız ettiği anlaşılıyor. Dr. Mahathir’in UMNO’dan niçin ayrıldığı, ‘kanlı bıçaklı’ olduğu muhalefetle niçin biraraya geldiği sıradan bir hadise değil.

Bunun da ötesinde, 92 yaşına gelmiş duayen bir siyasetçinin yaşadığı tüm tecrübelerden hareketle bugün, belki de günün getirdiği siyasi anlayışı benimsemesiyle bir çığır açtığını söylemek bile mümkün. Bu husus, bugünkü şartlarda henüz bu şekilde okunamasa da bile, hiç kuşku yok ki bu dönemin tarihi yazılırken, bu konu çokça tartışmalarda yer alacaktır.  

Tabii, Prens İsmail’in Dr. Mahathir’i hedef alırken seçtiği alanlar örneğin, toplumsal ve ekonomik bir hastalık olarak kronizm ve yolsuzlukların başlatıcısı olması gibi, muhalefet çevrelerinin zaten uzunca bir süredir gündeme getirdikleri hususlardı. Ancak, Dr. Mahathir, daha 2013 yılı seçimlerinin ardından başlattığ eleştirilerini 2016 yılında partiyle bağlarını koparmak suretiyle, kendini UMNO yapısının geldiği noktadan ayrıştırmıştı. Öte yandan, Prensin çıkışını dikkate aldığımızda ne onun ne de temsilcisi olduğu monarşinin muhalefet ile aynı siyasi cenahta görünmek veya nötr kalmak gibi bir eğilim sergilemediğine tanık olunuyor.

Bunun aksine, Prens’in Dr. Mahathir’e yönelik eleştirilerinde, 1980’li yıllarda sultanların güçlerini sınırlandırma yönünde karar almasının başat bir rol oynuyor. Bu noktada Cohor monarşisinin Dr. Mahathir’e ve de dolayısıyla muhalefeti hedef alan bu çıkışını, Cohor eyaletinin ‘egemenliğinin’ tesisine bağlantılandırmaları kadar, ulusal siyaset üzerinde de bir etki oluşturmaya matuf bir yönü bulunuyor.

Seçimler öncesinde monarşi ile sivil siyaset arasında yaşanan bu gerilime karşılık acaba dün ne olmuştu sorusunu sorarak bazı hadiseleri hatırlatmakta fayda var…

‘Çoğul Monarşiler’
1786 yılında başlayan İngiliz sömürgeciliği, sadece ticaret ve ekonomi dünyasını ve bunun alt yapısını oluşturan üretim araç ve yöntemlerini üretmekle kalmamış, aynı zamanda ve ötesinde idari ve siyasi yapının dönüşümü ve yeniden yapısallaştırılmasında da rol oynamıştı. Bu bağlamda, 30 Ağustos 1957 tarihinde İngilizlerin bahşettiği bağımsızlık sonrasında köklü monarşik yapıya ne olduğu sorusu kadar bugün bu monarşik yapının nerede durduğuyla da alâkalıdır.

Tabii sayısı dokuzu bulan ve günümüzde her biri bir eyaleti temsil eden klasik sultanlıkların aynı ve benzer siyasi duruşlar sergilediklerini söylemek açıkça mümkün gözükmeyebilir. Ancak, dünyada kendine özgü yapısıyla Malezya Federasyonu’nundaki ‘çoğul monarşilerin’ varlığının, bağımsızlık sürecinde aktör olan UMNO ve bu siyasi yapının 62 yıllık iktidarıyla özdeş olduğu söylenebilir. Bu noktada, bölge tarihine göz atıldığında daha çok öne çıkan Cohor Sultanlığı, bugün Cohor Eyaleti sınırları içerisinde varlığını sürdürürken, ulusal siyasete zaman zaman müdahil olma yaklaşımını da tanık olunmaktadır.

Cohor Sultanı İbrahim’in zaman zaman açık/gizli siyasi söylemlerle gündeme gelmesi ve bugün bu sürece oğlu Prens İsmail’in de katılmış olması, sadece atalarının bir geleneğini sürdürmesinden kaynaklanmıyor. Bunu da içine alacak şekilde Cohor eyaletinin, tıpkı dün olduğu gibi bugün de -ilk sırada olmasa bile, ülkenin önde gelen bir ekonomik üretim kapasitesine sahip bölgesi ve bunun sürdürülebilir bir nitelik kazanması arzusundan kaynaklanıyor. Öte yandan, Cohor’un iktidardaki ‘ulusal ittifak’ın omurgası olan UMNO’nun kurulduğu ve gelişme gösterdiği yer olmasıyla da monarşi ailesi kendini bu yapıyla aynı yere konumlandırmaktadır.

Değişim ve Durhaka
Burada hatırlanması gereken önemli husus, Malay milliyetçiliği köklerine sahip olan UMNO 1946 yılında kuruluşu sırasında, Cohor Sarayı önünde dönemine göre dev bir göstergi yaparak, Malay tarihinde belki de ilk defa sultanlara yeni dönem siyasetinde nerede durmaları konusunda ‘yüce otoriteye’ rehberlik etmesidir. Henüz yeni bir inisiyatif olmasına karşılık, UMNO’nun kısa sürede Yarımada’da halk arasında önemli bir destek bulması ve bunun ‘yüce otorite’ önünde bir tür isyan hareketine yönelmesi, aslında devrim niteliğinde kabul edilebilecek bir gelişmeydi.

Ancak bu yönelmenin devrimle tamamlanamamış yani, monarşinin ortadan kaldırılması gibi bir sürece evrilmemesi de, Yarımada’daki Malay toplumunun sultanlarıyla İslam öncesi dönemden başlayan varoluşsal ilişkiye dayanmaktadır. Öyle ki, UMNO’nun Cohor sultanlığı sarayı önünde gerçekleştirdiği gösteri de, kadim metinlerde ve sözlü kültürde ‘kral/sultan–halk’ arasındaki ilişkiyi belirleyen hiyerarşik otorite düzeneğinin ihlâli (durhaka) haline tekabül etmektedir.

İngilizlerin 2. Dünya Savaşı sonrasının siyasi şartlarında Malaya topraklarından ayrılmak bir yana, o güne değin bir şekilde sembolik de olsa ‘siyasi güç’ mekanizmasında yer verdikleri sultanları neredeyse bir ‘müftü’ konumuna indirgemek suretiyle siyasetin dışına itme kararlılığı karşısında, geniş Malay toplumunun temsilcisi olarak ortaya çıkan UMNO’nun Sultanları atılan imzaları geri çekmeleri konusundaki uyarısı sonuç getirmişti. Bu süreçle, monarşi sembolik de olsa varlığını sürdürürken, hiç kuşku yok ki, iktidar çevreleriyle ilişkileri de devam etmişti.

Bugün bir siyasi değişim arefesinde olduğu gözlemlenen ülkede, olası bir değişimin monarşi tarafından nasıl algılanacağı meselesi de önem arz ediyor. Bu noktada, monarşinin olası bir değişim süreci karşısında nötr bir tavır mı takınacağı, yoksa statükonun değişmemesi yönünde tercihte mi bulunacağı sorusu sorulmayı hak ediyor.


12 Nisan 2018 Perşembe

Malezya 9 Mayıs’ta seçime gidiyor / 9 May Polling Day in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                        12.04.2018

Malezya’da nihayet seçim takvimi işlemeye başladı. Bir hafta önce, yani 6 Nisan Cuma günü Başbakan Necib bin Rezzak’ın meclisi lağv etmesinin ardından, seçim komisyonu Malezya’da 14. Seçimlerin 9 Mayıs’ta yapılacağını duyurdu. Seçimde, kayıtlı seçmen sayısı yaklaşık 14.9 milyon olarak açıklandı.

Ülke nüfusunun otuz milyona yaklaştığı dikkate alındığında, nüfusun yarısının en azından potansiyel olarak oy kullanacağı bekleniyor. Seçimlerde genel itibarıyla iki bölge üzerinde derin bir farklılaşma göze çarpıyor. İlki Malay Yarımadası’ndaki 11 eyalet, ikincisi ise Kalimantan (Borneo) Adası’ndaki Sabah ve Sarawak Eyaletleri. 220 sandalyeli federal meclisin yanı sıra, doğu ve batı Malezya’da toplam 13 eyalet meclisi de belirlenecek.

İktidar’ın “bir kez daha”, muhalefetin “ilk defa” dediği seçim
60 yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunan Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu’nun (UMNO) ana yapısını oluşturduğu ‘ulusal ittifak’, iktidarını bir beş yıl daha ileriye taşıma amacı ile seçime giriyor. ‘Umut muhalefeti’ adıyla biraraya gelen muhalefet partileri ise, iktidarı ilk kez ele geçirerek tarihi bir değişime imza atmak istiyor.

Bu noktada, muhalefetin 2008 ve 2013 seçimlerinde mecliste ulusal ittifakın üçte ikilik çoğunluğu kırmış olması, bu zafere ramak kaldığının bir işareti olarak okunuyor. Ya da muhalefet böylesi bir umudu son anına kadar koruyarak, geniş kitlelerin beklentisi olduğuna kuşku olmayan siyasi değişimde son noktayı koymaya hazırlanıyor. Neredeyse bir yılı aşkın bir süredir seçim atmosferine girilmesi nedeniyle siyasi partilerin başlattıkları çalışmalar, geçen hafta seçim tarihinin verilmesiyle birlikte ülkenin çeşitli bölgelerindeki seçim faaliyetleri yoğunlaşıyor.

Seçimler öncesinde resmi kampanya süresinin ise on bir gün ile sınırlandırılmış olması, muhalefet tarafından eleştirilmekle birlikte, ülkenin her yönüyle bu seçime kilitlendiğine şüphe yok. Muhalefet, iktidar gücünün sınırlı kampanya süresi gibi benzer ‘seçim politikalarına’ daha önceki seçimlerden alışkın olduğuna zaten alışık. Öyle ki, muhalefet çevrelerinin bu ve benzeri süreçler nedeniyle kitlesel gösteriler düzenlemesine rağmen, bugüne kadar bir değişimin olmadığı da bugünkü durumda açıkça ortaya konmuş oluyor.

“Çok etnik partili” siyasi yapılar ve kökenleri
Çok etnikli, çok dinli bir toplum olmanın getirdiği bazı ‘avantajlar’ kadar, ‘dezavantajlar’ da Malezya siyasal yaşamında kendini ortaya koyuyor. Aynı siyasi bloğun, yani ulusal ittifak’ın, ülkenin bağımsızlığından bu yana iktidar gücünü elinde tutmasına rağmen, aynı zamanda çok partili bir yapının olduğunu unutmamak gerekir.

Söz konusu bu çok partili siyasi ortamda, yukarıda vurgulanan ‘çok etniklilik’ özelliğiyle bağlantılı olarak, örneğin Sabah ve Sarawak bölgesindeki etnik unsurları temsil eden bölgesel siyasi hareketler ve partiler de bulunuyor. Buna, en azından bir dönem Kelantan ve Terengganu ile kısmen Kedah Eyaleti ile sınırlı bir yapılaşma sergileyen ve ardından çeşitli siyasi güçlerin harekete geçmesiyle birlikte ulusal bir nitelik arz eden Kelantan merkezli Malezya İslam Partisi’ni de (PAS) saymak gerekir.

“Bağımsızlığın” belirlediği ‘UMNO’ omurgalı ittifak yapısı
Malay Yarımadası’ndaki diğer etnik partiler ki, -başta Malay Çin Birliği Partisi (MCA) ile Malay Hint Kongresi Partisi (MIC) geliyor- ve diğer bazı görece küçük siyasi partilerin geçen altmış yıllık sürede UMNO ile ittifak kurduklarına tanık olunuyor. Bağımsızlık kökenli bu çok partili siyasi/iktidar ittifak yapısı içerisinde, Sabah ve Sarawak Eyaletleri’nde eyalet temelli siyaset yapan etnik partileri göz ardı edilemeyecek önemde.

Bununla birlikte, Sabah ve Sarawak ile Malay Yarımadası’ndaki etnik partilerin kökenleri ve anlamlarının da farklı olduğuna dikkat çekmek gerekir. Öyle ki, İngiliz sömürge yönetiminin 1957 yılı 30 Ağustos’unda bahşedilen bağımsızlığın şartı olarak üç etnik yapının yani Malay, Çinli ve Hint kökenli siyasi partilerin koalisyonunu zorunlu kılıyordu. Bu önem, bir anlamda ülkenin niçin altmış yılı aşkın bir süredir aynı ‘koalisyon’ bloğu tarafından idare edilmekte olduğuna da ışık tutuyor.

Bu sürecin devamında, Sabah ve Sarawak kökenli etnik partilerin varlığı daha sonraki döneme yani 1963 yılına dayanıyor. Dönemin yani, Soğuk Savaş koşullarının itici ve zorlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkmasıyla, Anglo-Sakson dünyanın bölge dizaynındaki belirleyiciliği Kalimantan’daki etnik yapıları Malay Yarımadası’ndaki siyasi yapıya yani, Malezya’ya bağlamasının sonuçlandı. Bu sürecin devamı olarak ise yerli etnik partiler, ‘doğal’ olarak UMNO ile ittifakta yer almakta bugüne kadar devamlılık gösterdi.

Etnik partilerden ulusalcı parti denemelerine
Muhalefet bloğunun da iktidar bloğundakine benzer bir ittifak yapısı sergiliyor. Ancak burada kayda değer bir farkın olduğuna vurgu yapılmalıdır. 2. Dünya Savaşı sonrasında, İngiliz sömürge yönetimi merkezli gelişen ve ülkede bağımsızlığın ardından iktidarı ilk elden belirleyici olacak şekilde etnik yapılar arası koalisyona karşılık, muhalefetin bu yüzyılın başında ortaya koyduğu siyasi yapılaşma örneği ‘kendindelik’ ve ‘sivillik’ çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu anlamda, farklı etnik yapıların temsilcisi konumundaki siyasi hareketlerin bir ittifak bloğu oluşturmaları, görece yakın bir döneme dayanıyor. Bu noktada, ülkede etnik temelli parti mücadelelerinin aşılma noktası kabul edilen ve Enver İbrahim ile çevresindeki kadrolar tarafından 2000 yılında başlatılan reform hareketinin, bugüne kadar verdiği mücadele dikkat çekicidir.

Bu süreç, Enver İbrahim üzerinden gündeme taşınan eşcinsel suçlamalar ve hapis cezalarıyla karalanmaya çalışılsa da, hiç kuşku yok ki, ülke modern siyasi tarihi içerisinde önemli bir döneme işaret ediyor. Bununla birlikte, artık bu kadroların biyolojik ömürlerini tamamlamak üzere oluşları, 9 Mayıs’ta yapılacak 14. genel seçimlerin bir anlamda var/yok mücadelesi şeklinde değerlendirilmesine de yol açıyor.

Alternatif siyasal yapılaşma iktidar olacak (mı?)
Bu muhalefet yapısının bir yanda Çin etnik yapısı, öte yanda PAS gibi Malay Müslümanlarını temsil ettiği iddiasındaki yapıyı bir araya getirerek ürettiği ‘Halk Muhalefeti’, siyasal yaşamda sadece sözde veya masada kalan bir çaba olarak gerçekleşmedi. Aksine, 2008 ve 2013 seçimlerinde ülke siyasal tarihinde ilk kez, iktidarın meclistesi üçte iki çoğunluğunu bozan bir siyasi başarı sergiledi.

Bu siyasi başarının, ülkede ‘ulusalcı siyaset’in izleği olabilecek veya bunun sonucu olarak değerlendirilebilecek şekilde, belki de bir araya gelmesi muhtemel görülmeyen kesimlerin birarada nasıl siyaset yapabileceklerini ve birbirleriyle ne denli yakın temas kurabileceklerini ortaya koymasıyla da önem taşıyor.  

Bu bağlamda, 9 Mayıs seçimleri sonuçları ne olursa olsun beş yılda yapılan bir seçim olmanın ötesinde, Malezya’da kökenleri 2. Dünya Savaşı sonrasına uzanan bir dönemin ürünü olan sürecin ne yöne evrilebileceğini göstermesi açısından da önem taşıyor.