24 Ocak 2013 Perşembe

Kaçan Arakanlı Müslümanlar Köleleştiriliyor


Mehmet Özay                                                                                                                    22 Ocak 2013

Arakanlıların çilesi çeşitli boyutlarda devam ediyor. Tüm ulusulararası girişimlere rağmen, bir türlüMyanmar hükümeti üzerinde yaptırım tesis edilememesi Arakan Eyaleti'nde yaşayan Müslümanların vatanlarını terk etme süreçlerinin devamına zemin hazırlıyor. Yılın ilk günlerinde iki bin civarında Arakanlı Müslümanın takalarla okyanusa açıldığı, bunların bir bölümü Malezya sahillerinde karaya çıkarken, önemli bir bölümünün yolda hayatını kaybettiği gündeme geldi. Bu yaşananlar, Arakan krizini yönetebileceği kanaatini yayan kimi uluslararası kuruluşların 'insani yardım' yaptık, yapıyoruz, yapacağız söylemleri, Kuala Lumpur'daki, Jakarta'daki sözde üst düzey görüşmelerin akabinde bölgede ne türden gelişmeler yol açabildiğini de göstermesi açısından dikkat çekici. 

Söz konusu kurumların bu söylemlerine rağmen, Arakanlılar yerlerini yurtlarını bile isteye terk ederken, büyük bir tehlike ağının içine düşmekten de kurtulamıyorlar. Birkaç gün önce Tayland'ın güneyinde Patani'ye komşu Songkla Eyaleti'nde farklı yerlerde gizlenmiş olarak bulunan 843 Arakanlının insan tacirlerinin eline düştüğü ortaya çıktı. Bir kauçuk üretim çiftliğine yapılan baskında ele geçirilen 397 kişilik grubun Malezya'ya götürülmek yani satılmak üzere yaklaşık üç ayı aşkın bir süredir aynı yerde tutuldukları ve ortaya çıktı.

Patani'deki yerli kaynaklar bu kitlenin tamamının Arakanlı olduğunu ileri sürerken, Bangkok ve uluslararası çevreler henüz kimlik tespiti çalışmalarının devam ettiğini ileri sürerek kesin açıklama yapmaktan kaçınıyorlar. Kimi kaynaklar Aralarında Arakanlı, Myanmarlı ve Tayland'lı olduğu ileri sürülen insan kaçakçılarının Songkla'ya getirdikleri Arakanlıları 60.000 ila 70.000 Baht (Tay para birimi), yani yaklaşık iki-üç bin Dolar karşılığında çeşitli iş sektörlerine satmayı plânladıkları ifade ediliyor. Bölgede özellikle Malezya, Tayland ve Singapur'da vasıfsız işçi açığının olduğu yüksek sesle dillendirilmesinden hareketle, Arakan'da yaşananların insan kaçakçılarının 'ellerini ovuşturduğuna' ileri sürmek mümkün. Özellikle Songkha'daki vakıanın baş aktörlerinden birinin Sadao bölgesindeki Padang Besar eski belediye başkanının da karışması bu kaçakçılık işinin 'profesyonelliğini' ortaya koyması açısından da dikkat çekici.

Aralarında birkaç kadın ve onlarca çocuğun da bulunduğu Arakanlıların zor şartlar altında hayatlarını devam ettirdikleri ve Tayland yasalarına göre ülkeye izinsiz giren göçmenlerin geldikleri ülkeye geri gönderilecekleri ifade ediliyor. Bunun örnekleri, daha önce takalarıyla Tayland sahillerine çıkmaya çalışan Arakanlı Müslümanların başına gelenlerden biliniyor. 2012'nin son günlerinde Puket Adası açıklarında Tay sahil güvenlik güçlerinde ele geçirilen yetmiş kişilik Arakanlı grubun su ve yiyecekleri temin edildikten sonra denize bırakılmaları bu sürecin son örneğini teşkil ediyordu. Öte yandan, kimi baskı gruplarının girişimiyle Tayland hükümetinin insan kaçakçılarının eline düşmüş olan Arakanlıları geri göndermeme seçeneğini dikkate alabileceği de belirtiliyor. Özellikle, bu süreçte hükümet makamlarının, Birleşmiş Milletler yetkililerinin mültecilerle görüşmesine izin vermesi bir ölçüde önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.

Arakan'daki sorunun çözümü için özellikle uluslararası çevrelerin büyük beklenti içinde olduğu Suu Kyi, bu soruna hiçbir şekilde yanaşmama yönündeki kararını değiştirmiş değil. Aynı Suu Kyi, geçen Aralık ayından bu yana ülkenin kuzeyinde önemli etnik gruplardan olan Kaçin bölgesine yapılan askeri saldırılar karşısında sessiz kalmayı değil, biraz da şaşırtıcı bir şekilde dolaylı da olsa hükümetin yetkili organlarını harekete geçirici demeçlerle gündeme geldi. Söz konusu çatışmalar karşısında müdahele etmesi gerektiği yönündeki çağrılara, hükümeti işaret ederek karşılık veren Suu Kyi, hükümet organlarının yetki vermesi halinde Kaçinler ve merkezi hükümet arasında süren çatışmaları barışçıl şekilde sonlandırma gayreti içerisinde olacağını ileri sürmüştü.
Suu Kyi'nin ülke sınırları içerisinde etnisite ve merkezi hükümet ilişkileri bağlamında birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki farklı gelişmede sergilediği zıt tavrın, kendisine verilen barış ödülünü ne denli hak edip etmediğinin sorgulanmasını gerektirdiğine kuşku yok. Salt bir sivil hak arayıcısı değil, aynı zamanda ülkenin en önemli muhalefet partisinin lideri olmaklığıyla dikkat çeken Suu Kyi'nin hangi 'insani ve siyasi temellerden' hareketle böylesine bir çifte standart sergilediğini anlamak mümkün.

17 yıllık ateşkesin bozulmasına sebep, Myanmar merkezi hükümetinin, Kaçin Bağımsız Ordusu'nun sınır güvenlik muhafızı olması talebinin yanı sıra, Myanmar ordusunun bu bölgedeki zengin yeraltı kaynaklarının işletilmesinden 'pay' talebiydi. Yaşanan çatışmalar nedeniyle 2011 yılı Haziran ayında ateşkesin bozulmasından sonra şiddetli çarpışmalara sahne olan bölgede yaşayan halkın önemli bir bölümü Çin sınırında mülteci konumunda. Tıpkı diğer etnik unsurların bağımsızlık veya otonom yönetim talepleri gibi Kaçin etnisitesinin taleplerinin de güçlü bir tarihi arka plânı var. Ancak bu 'tarihi arka plân' olgusu Arakanlı Müslümanlarla ilgili sorunda pek de kimsenin gündeme getirmeye yanaşmadığına tanık olmuştuk.

Bu tarihi perspektifin Arakan sorununun çözümüne katkısını göz ardı etmek, geçen yılın sonlarına doğru başlatılan 'Arakanlıları kayıt altına alma' sürecinin de akibeti noktasında kuşkuları desteklemekten başka bir sonuca yol açmayacaktır. Zaten aradan geçen sürede kaç kişinin kayıt altına alındığı, bunlara kaybettikleri toprakları, evleri, ekonomik varlıkları bağlamında ne gibi haklar verildiği/verileceği; kimlerin niçin kayıt altına alınmadığı ve akibetlerinin ne olacağı; çeşitli vasıflarla Myanmar dışında yaşamak zorunda bırakılan Arakanlı Müslümanların bu sürecin neresinde yer aldıkları gibi sorulara olumlu yanıt vermek şimdilik mümkün değil. Bu yeni yılın ilk birkaç haftasındaki gelişmeler Arakanlılara yönelik zulümde bir değişme olmadığının göstergesi olduğu gibi, insan kaçakçılarının mevcut ortamdan istifa etme yolunu açtığını ve bu konuda da bölge ülkelerinin ve uluslararası çevrelerin zaafiyetinin ortaya çıktığı bir durumla karşı karşıyayız.

17 Ocak 2013 Perşembe

Patani’den Son İzlenimler


Mehmet Özay                                                                                                                   17 Ocak 2013

14-16 Ocak tarihlerinde Prince Songkla Üniversitesi Patani yerleşkesindeki Patani İslami Çalışmalar Enstitüsü’nce ikincisi gerçekleştirilen uluslararası konferans “Islam and Islamic Studies in Changing World: Challenges and Opportunities” başlığını taşıyordu. Bu vesileyle birkaç gün boyunca Patani’deydim. Konferansta olup bitenler elbette önemliydi. Bunlar bir başka yazının konusu olacak… Bu yazıda, kısmen de olsa Patanili dostlarla yaptığım görüşmelerden ve gözlemlerden hareketler konferansın Patani özelinde neye tekabül ettiğinden bahsedeceğim.

Patani denilince, bölgeye duyarlı herkesin aklına çatışma bölgesi geliyor kaçınılmaz olarak. Dolayısıyla, ‘Bu ortamda bir uluslararası konferans nasıl düzenlenir?’ sorusu akla gelmiyor değil. Bu ‘hassas’ ortamda konferans olağanüstü güvenlik tedbirleri altında gerçekleştirildi. Yukarıdaki soruyu biz de sormakla birlikte, bu organizasyonun rasyonelleri olduğunu da biliyoruz. İlki 2010 yılı Aralık ayında düzenlenen konferansın ikincisinin yolda olduğunu haber almıştık. Çatışmalar seyrek yoğunlukta devam etmekle birlikte, özellikle son dönemde gerçekleştirilen eylemlerle gündeme gelen coğrafyanın göbeğinde ona yakın ülkeden katılımcıların biraraya geldiği bir organizasyonu gerçekleştirmek büyük bir cesaret işiydi. Öncelikle bu cesareti gösterdikleri için enstitü yetkililerini ve özellikle organizasyonda önemli rol alan Doç. Dr. İbrahim Narongraksakhot’ı kutlamak gerekir. Tanışıklığımızın birkaç yıl öncesine dayandığı İbrahim Hoca, Patani’de İslami eğitim konusunda önemli çalışmaları bulunan ve eserleri İngilizce ve Tay dilinde yayınlanan bir akademisyen. Bununla birlikte konferansın arka plânındaki asıl isim Yala İslam Üniversitesi’nin de kurucusu olan Prof. Ismail Lutfi…

Konferans organizatörlerinin programla ilgili her türlü detayı düşündüğünü bu anlamda ‘mükemmel’ bir organizasyon gerçekleştirildiğini belirtmeliyim. Küçük gruplara bölünen katılımcılara tahsis edilen mihmandarlar, özel araçlar, sunumların yapıldığı salonlardaki teknoloji imkanlarının etkin bir şekilde kullanımı vb. beni şaşırtmadı değil. ‘Bilimsel katılımların’ ötesinde, geleneksel Malay seremonilerini aratmayacak bir düzenlemeden kaçınılmadığına da şahit olduk. Bu başarının maddi kısmı, başkent Bangkok’daki Tayland resmi makamlarının desteğinden kaynaklanırken, özellikle insan kaynaklarının niteliği Patani’li Müslümanların organizasyondaki hassasiyetlerini, misafirperverliklerini, programla ilgili her detayı ve olasılığı dikkate alan kapsamlı yaklaşımlarının ürünüydü.

Bu girişin ardından, bu yazıda konferansın içeriğinden ziyade söz konusu enstitünün kuruluşu ve konferansın arka plânı ve kimi çevrelerin yaklaşımını ortaya koyacağım. Böylece bir anlamda Patani’de sürgit devam eden çatışma ortamının ve toplumsal nizamın tesisine dair de bazı ipuçları vermiş olacağız.  Öncelikle İslam Enstitüsü’nden bahsetmekte yarar var. Enstitünün hayata geçirilmesinde son dönem modernist ekolün öncü ismi Dr. İsmail Lütfü’nün gayretleri dikkate değer. 20. yüzyıl başlarında reformcu yerel İslami yapılanmaları reform etme amacıyla yola çıkan Hacı Sulong Abdulkadir’den (1895-1952) sonra ikinci önemli isim olarak anılıyor Prof. Dr. İsmail Lütfi. Arabistan’daki öğreniminin ardından, Patani’ye bölgenin geleneksel İslami yapılanmasının ve özellikle de bu yapının önemli dinamiklerinden biri olan pondok eğitim kurumlarının geniş toplum kesimlerinin desteğini almış liderleri ve bu eğitim kurumlarının varlığına yönelik eleştirileri ile gündeme gelmesi, Patani’de yeni bir dönemin başlangıcına işaret eder. Patani’deki bu gelişmeyi, İslam toplumlarında genel anlamıyla reform olgusunun sürekli gündemde olduğu, bunun gerek iç koşullar ve değişim sancıları kadar, bölgesel ve uluslararası sosyo/politik gelişmelerden, genel anlamıyla ifade etmek gerekirse Batı modern düşünce geleneğinin ve siyasal hegemonyasından bağımsız ele almak mümkün değil.

Bununla birlikte, Patani özelindeki bu gelişme bağlamında dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus var ki, hiçbir şekilde es geçilmemesi gerekiyor. Patani gibi İslamla tanışıklığı uzun bir geçmişe dayanan bir coğrafyada yaşayan İslam toplumunun ürettiği değerleri neredeyse bütünüyle yok sayan, bu değerlerin bugünkü temsilcisi konumundaki yapılarla sosyal etkileşimler kurma noktasında ‘arızaları’ olan, çokça dışarlıklı etkilenimin ‘yumuşak’ ve ‘sert’ zorlayıcı baskıları şeklinde zuhur eden ‘alternatif’ yapılanmanın bölgeye ne getirebileceği konusunda ciddi kuşkular yok değil. Ortada yadsınamayacak bir gerçek var ki, o da söz konusu ‘reformcu’ ekol yanlılarının kendi bölgelerinin, yani Patani’nin tarihsel-kültürel birikimlerini, toplumsal gerçekliklerini ve donanımlarını tümüyle göz ardı edilebilecek olgular şeklinde telakki etmeleri işin hemen başında onulmaz bir iletişim bozukluğuna yol açıyor. Toplumsal değişim olgusunun gerçekliği kadar, bu değişimin kimler eliyle, hangi metod ve yaklaşımlarla ortaya konulacağı da önemlidir. Özellikle yukarıda ismini zikrettiğimiz ‘reformcu’ çevrenin öncü isminin yurt dışı eğitimin ardından, öğrenim gördüğü ülkedeki siyasi ve de sivil oluşumlarla ilişkilerinin Patani toplumunda gündeme getirdiği ve bir yandan var olan değerleri/birikimleri/kurumları ortadan kaldırıcı/de-konstruktif öte yandan bu değerlerin yerine ‘köksüz/mazisiz’ bir inşa, yani re-konstruktif yaklaşımın bu geleneksel toplum üzerinde ‘zorlayıcı’ bir sürece yol açacağı kaygıları üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmelidir.

Malay dünyasında kendi vatanları dışında eğitim alanların -en azından bir bölümünün- vatanlarına döndüklerinde aracısı olacakları düşünülen dini algı ve pratiklerdeki farklılıkların nasıl bir yönelim taşıyacağı özellikle Patani gibi en azından 1909’dan bu yana Budist/seküler bir siyasi rejimin ve bunun toplumsal yapılardaki uzantılarının neden olduğu kültürel baskıya maruz kalan bir toplumda sözde yeni ‘dini algı ve pratik’ dönüşümünün nasıl bir yönelim sergileyeceği konusu önemli. Bunun, mevcut yapıların tarihi sürekliliğini yok saymak, yakın geçmişe kadar gözardı edilmeyecek boyutta üretilmiş, çeşitli faktörler nedeniyle ‘akamete’ uğramış bir İslam düşünce ve kültür yapısının bugün temsilcisi konumundaki kurumları ve onların bugün hâlâ topluma önemli katkılar vermeye devam eden dikkat çeken şahsiyetleri de dahil olmak üzere tümünü anlaşılması güç bir şekilde yadsıyan anlayışla karşı karşıyayız. Söz konusu bu anlayışın, sosyolojik ve antropolojik olarak herhangi bir toplumu ele alış biçimindeki eksiklik kadar, İslami perspektiften bakıldığında bir İslam toplumunda uzun geçmişin birikimleri üzerine inşa edilmiş tüm varlıkları ‘dumura uğratıcı’ ve toplumu bir ‘hiçlik/buhran’ ile karşı karşıya bırakma tehlikesini içinde barındırıyor.

Kimi Patanili entellektüellerin dile getirdiği ve yukarıda zikredilen yaklaşımda kısmen ele alındığı üzere, konferansın başlığına, sunulan makalelerin içeriğine bakıldığında, içinde ‘İslami çalışmalar’ ifadesinin geçtiği bir bilimsel etkinlikte bizzat bu toprakların, yani Patani’nin ürettiği dini geleneği, bunun Patani toplumuna katkıları, varsa bu geleneğin zaaflarını/sorunlarını vb. konuların yapıcı bir şekilde işlenmemesinin büyük bir eksiklik olduğunu ve bu nedenle konferansla neyin amaçlandığı konusunda ‘kaygıları’ olduklarını ortaya koyuyorlar. Buna ilâve olarak, konferans bağlamında, Patani gibi Malay dünyasında bir zamanlar siyasi, sosyal ve dini yaşamında önemli rol oynamış bir beldenin kültürel, tarihi yapılarını, tüm zorluklara ve zorlamalara rağmen, pondok gibi hâlâ varlığını sürdüren geleneksel dini kurumlarını ziyaretler, buradaki insan kaynakları ile temaslar gibi yadsınamayacak boyutun es geçildiğini de vurgulayalım. Bunun ‘güvenlik’ gibi bir gerekçeyle yapılmadığı gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Çünkü zaten üç gün boyunca güvenlik güçleri her yerdeydi ve otel-konferans salonu arasındaki ‘mekiklerde’ sürekli kontrolü sağlıyordu. Patani şehir merkezine yakın bölgelerde var olduğunu bildiğimiz pondoklar kadar, Patani-Yala arasındaki 40 km mesafede de önemli pondokların varlığı bilinmesine rağmen, konferans komitesinin bu hususu ‘bilerek’ göz ardı ettiği yönünde bir intiba oluşmadı değil. Böylesine önemli bir coğrafyada kayda değer sayıda akademisyenin, uzmanların, araştırmacının iştirak ettiği uluslararası bir konferansın bölgeyle, yani Patani ile ne tür bir ‘irtibat’ kurabildiğini yeniden düşünmek ve gelecekte yapılacak benzer konferanslar için fikirler yürütmenin sadece Patani ‘reformcu’ Müslümanlarının değil, bölge üzerinde durmayı öncelleyen herkesin sorumluluğu olduğuna işaret etmekte fayda var.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=kategori&kategoriID=90

16 Ocak 2013 Çarşamba

30. yılında Malezya’nın ‘Look East’ Politikası


Mehmet Özay                                                                                                                   14 Ocak 2013

Malezya’nın değerler skalasında önemli bir yeri olan ‘Look East’ politikası bugünlerde yeniden gündemde. Gündeme geliş sebebi, bu politikanın hayata geçirilişinin 30. yılı olması kadar, politakaya devamda bugünkü siyasi iktidarın ve liderinin iradesinin güçlü bir şekilde sürmesinde yatıyor.

Bu vesileyle bu girişimin mimarı Dr. Mahathir, kısa bir süre önce, Malezya-Japonya ilişkilerinde bir dönüm noktası kabul edilen ‘Look East’ politikasının 30. yılı dolayısıyla Tokyo’da yapılan toplantıya katıldı. Dr. Mahathir’in yeni bir ulustan ziyade, ‘yeni bir Malay nesli inşa’ (Wain 2009: 86) girişimi olarak değerlendirilen bu politika, 22 yıllık iktidarının hemen başlarında gündeme geldi. İlk etapta ekonomik kalkınmanın aracını keşfetme olarak da yorumlanabilecek bu çaba, bir siyasi liderin ekonomik kalkınmanın ‘ahlâki kökenlerine’ dair bir yaklaşımın bilincinde olduğunu ortaya koymasıyla üzerinde durulmayı hak ediyor.

Dr. Mahathir, 16 Temmuz 1981’de Başbakanlık koltuğuna oturduğunda çoktan siyasi ideolojisini belirlemişti. Sömürge dönemine tekabül eden üniversite yılları, akabinde bağımsızlık sürecine tanıklığı ve nihayetinde Malay siyasi gücü Birleşik Malay Ulusal Birliği (UMNO) içerisinde yaşadığı çatışmalar ardından giderek yükselen yıldızı ‘Dr. UMNO’ lakabıyla anılmasına ve emsalleri arasında farklı bir konumda değerlendirilmesine neden oldu. Biraz da süpriz denilebilecek gelişmeler neticesinde Başbakan olduğunda, elinde şekillendirilmeye son derece müsait bir devlet ve toplum yapısı bulunuyordu. Ancak bu durum, onun bir dizi zorluklarla karşı karşıya kalmadığı anlamı taşımıyor.

Dr. Mahathir’i İngiliz yönetimi ve onun Malaya’daki uzantıları karşısında geliştirdiği ‘Doğulu tavır alış’ kimi Üçüncü Dünya ülkeleri gibi Japonya modeline yönelmesini sağladı. Japonya, haddi zatında 2. Dünya Savaşı’nda Güneydoğu Asya’da Güneş Batmayan İmparatorluk İngiliz Krallığı’nın sömürge kurumlarını arkasına bakmadan bölgeyi terk etmeye zorlamasıyla neden olduğu ideolojik farkındalık nedeniyle bölge halkının siyasi ve toplumsal hafızasında yer etmiş ve bu ‘yerli halkların’ ‘Beyaz Adam’ın da yenilebileceğine kanaat getirmelerinde önemli rol oynamıştı. Bu dönemi bizzat yaşayan Dr. Mahathir’in de ‘sömürgeci İngilizlere’ karşı beslediği pek de olumlu olmayan hisleri Japonların ‘zaferiyle’ bir anlamda ‘Asyalının’ Batı karşısındaki zaferine dönüşüyordu.

Dr. Mahathir’in ‘Look East’ adıyla bilinen ve Japonya modernleşmesini örnek alan politikasının böylesi bir arka plânı var. Öyle ki, bu politikanın hayata geçirilmesinden birkaç ay önce, ülkenin ‘inşacı unsurları’ arasında yer alan İngiltere’ye bir siyasetçi olarak tepkisini İngiliz mallarına talep gösterilmemesini gündeme getiren ‘Buy British Last’ politikası bir hazırlık aşamasıydı (Khalid&Ping 2003: 94). Bu bağlamda, Dr. Mahathir’in Japon kalkınmacılığına yönelik bu ilgisinin tarihi bir devamlılık arz ettiğini ileri sürmek mümkün. Öyle ki, 19. yüzyıl son çeyreğinde Cohor Sultanı Ebubekir’in Japonya’yı da içeren ‘doğu’ ziyaretleri vesilesiyle edindiği bir modernleşme tecrübesi var ise, bunun yaklaşık bir yüzyıl sonraki versiyonu Dr. Mahathir’dir. Japonya’nın 19. yüzyıl ikinci yarısından (1868) itibaren devletin ekonomik modernleşme süreçlerine doğrudan müdahil olması Malay siyasi elitinin ülkenin kendine özgü toplumsal şartları dikkate alındığında itibar edilecek bir eko-politik yönelimdi.

Tıpkı Japon Meiji yönetimi gibi, Malezya’da da devlet mülkiyeti, yeni bir toplumsal ve ekonomik sınıfın teşekkülünde başat rol oynacaktır. Bu noktada, Japon ve Malay halkları arasındaki bir farka dikkat çekmekte fayda var. Japonların ekonomide sergiledikleri başarının arka plânında özel sektör yatırımları kadar bireylerin tasarruflarının da kayda değer yeri olduğu unutulmamalı (Hadley 1989: 303). Öte yandan, Malezya özelinde geçen otuz yıllık süre zarfında özel sektör, ki yabancı yatırımlar bu noktada dikkat çekici bir rol oynar-, faktörüne rağmen, Dr. Mahathir’in de bir yerlerde dile getirdiği üzere, Müslüman Malaylarda ‘tasarruf’ bilincinin bir türlü yerleşmediği görülür. Öyle ki, 2003 yılında Başbakanlık koltuğunu istemeyerek de olsa bırakmak zorunda kalan Dr. Mahathir, yaptığı veda konuşmasında, tüm çabasına rağmen, arzu ettiği şekilde bir Malay müteşebbis sınıfını inşa edemediğini ilân ediyordu. 

Dr. Mahathir’in siyasi iradesi kadar, Japon öykünmeciliğinden hareketle ‘Milli kalkınma projesinin’ çıkış noktası, bağımsızlık sonrasının ekonomik tatmine ulaşamamış Malay çevrelerinin 1960’lı yılların ikinci yarısında baş gösteren ‘protestolarında’ karşılığını buluyordu. Bu nedenledir ki, Müslüman Malayların ekonomik ve de sosyal kalkınma hamlelerinde arzu edilen yeri edinememiş olmaları 13 Mayıs 1969 olaylarının çıkışında başat rol oynadı. Ekonomik başarı isteyen Malay kitlelerinin gözardı ettiği bir gerçeği Dr. Mahathir’in gündeme getirdiği, hem de yasaklanma ve hatta partiden ihraca kadar giden tepkileri göze alarak yaptığı biliniyor. ‘Malay İkilemi’ (Malay Dilemma) olgusunu açıkça ortaya koyan Dr. Mahathir, bununla Müslüman Malay kitlesi içerisinde nasıl bir bünye değişimine ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyordu. Bu ‘ikilemi’ çözecek formüllerin başında ‘Look East’ politikasını da bizzat kendisi başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz eyleme geçirme fırsatı buldu.
‘Look East’ politikası, şayet geniş toplum kesimleri özelinde dikkate alındıkta, gecikmiş  Malay modernleşmesi anlamına gelir. Bu yeni eko-politik yaklaşım, düne kadar, Malay modernleşmesinin unsurları arasında zikredilebilecek ‘geleneksel güç odaklarının’ karşısına alternatif bir toplum yapısı çıkartılması gibi gözardı edilemeyecek önemde bir toplumsal dönüşüm anlamı taşır. Bu dönüşümün katalizörü olarak da, genel itibarıyla Müslüman Malayların (bumiputras) modern toplum yapısı dinamikleri içerisinde ‘güçlü bir yer edinimi’, özelde ise Malay burjuvazisinin ‘inşası’ anlamına gelmesiyle önemlidir. Yani, Malezya’da yeni bir sınıfın icadıdır bu gelişmelerin yansıması.

Yeri gelmişken bir alıntı yapalım. Dr. Mahathir, anılarında Malay kadın ve erkeklerinin ‘uygun eğitim verildiği taktirde, üretim sektöründe kabiliyetlerini süratle geliştirdiklerini’ söyler. Üstüne üstlük, bu konuda Japon yöneticilerin Japonlardan sonra üretim sektöründe en mahir işçilerin Malayların olduğunu aktarır. Ancak bu politikarın işlemesi için bu kadarı yetmez. Söz konusu bu politikanın yürürlüğe konmasıyla, azımsanmayacak sayıda teknik eleman Japonyaya gönderilerek bürokraside ve üretim sektöründe devrim niteliğindebi yapılanmayı ortaya koyacak gelişimin ‘motoru’ hazırlanmış olur (Mohamad 2011: 334-5). Gönderilen kadrolardan beklenen Japonlara özgü ‘iş ahlâkını’ edinmeleriydi. Dr. Mahathir bu noktada da çok açık sözlüdür. Söz konusu politikanın bir anlamda tanımıtının yapıldığı 1982 yılında Japonlar önünde yaptığı konuşmada, Japon üniversitelerinde yetişmiş akademisyenler değil, bizzat fabrikalarda verilen eğitimleri başarıyla almış ve bundan da ötesi, bu eğitimin arka plânında yatan,  Japonların çalışma performanslarında ortaya koydukları ‘iç disipline sahip’ ve ‘kendileri hissetme’ olgusunun içkin olduğu bir ‘etik’ yaklaşımı kapmış olmalarıdır (Pathmanathan&Lazarus 1984: 111-3).
‘Look East’ politikasının Japonya açısından da bir anlamı olsa gerek. Bu politikanın gündeme geldiği yıllardan sadece birkaç on yıl önce bölgeyi askeri nüfuzuyla hakimiyetine alan Japonya’nın, Batı’dan ‘aldığı derse rağmen’, saldırganlığını ‘kapitalist üretim moduna endekslemek suretiyle modern kalkınma hamlesinde ortaya koyarken, Güneydoğu Asya’nın ‘çok çalışan, az kazanan’ mahir ellerine üretim süreçlerinde ihtiyacı kadar, ‘az masrafla, çok meta’ ilişkisini oldukça başarıyla kıvırdığından olsa gerek, Malezya’da önemli yatırımlarıyla gündeme geldi. Söz konusu bu ekonomik yapılanmanın Malezya toplumsal hareketliliğine katkısını burada vurgulamak gerekir. Özellikle, kır-kent devimini, ‘devlet eliyle kalkındırılan’ Müslüman Malay toplumunun orta sınıflaşma sürecini kısa zaman sürecinde tecrübe etmeleri beraberinde şu veya bu şekilde bir ‘kültürel aidiyet’ krizine neden olduğu da bir vakıa. Bu krize çözüm olarak da gene ‘devlet eliyle İslamlaştırma’ projesinin önemli yatırımları gündeme gelmekte gecikmeyecekti. Öte yandan, bu politikanın iki ülke elitleri arasında varılmış ve bir anlamda ‘karşılıklı çıkar ilişkisini’ ortaya koyan bölgesel bir proje olarak da düşünülebilir. Bir süre sonra, Batılı ülkelerin demokrasi/insan hakları fenomenlerini öne sürerek bölge ülkeleri üzerinde belirleyicilik rolüne soyunmaları karşısında, Dr. Mahathir’in de aktörleri arasında yer aldığı ‘Asya değerleri’ savunuculuğunun gündeme gelmesinde ‘Look East’ politikasının farklı bir bağlama oturtulduğuna şahit olunur.

Geçen otuz yılda Malezya kalkınmacılığında rolü olan Look East politikasının gelecekteki otuz yılda da devam edeceği sinyalini veren bugünkü Başbakan Najib’in, mentoru Dr. Mahathir’in izinden gittiğine kuşku yok. Bugün Başbakan Necib’in sürekli atıfda bulunduğu ve ülkenin geleceğini belirlemede önemli bir aşama kabul edilen ‘Vizyon 2020’ projesinin mimarının Dr. Mahathir olduğu hatırlandığında, ‘Look East’ politikasından vazgeçmek bir yana, bu politikanın uygulamada aksayan yönlerinin üstesinden gelme konusunda yeni girişimlere ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=242739

9 Ocak 2013 Çarşamba

2012’de Güneydoğu Asya Müslüman Toplumları


Mehmet Özay                                                                                                                     5 Ocak 2012

Güneydoğu Asya Müslümanları, antropolojik ve sosyolojik bağlamıyla ele alındığında Malay toplumu sınıflamasına dahil edilmektedir. Bununla birlikte, ‘Malay’ kelimesinin modern Malezya devleti ile şu veya bu şekilde ilişkilendirilmesi veya bu ilişkilendirmenin söz konusu devlete ‘artı(lar)’ kazandırabileceği düşüncesiyle çevre ülkelerin siyasi elitlerince kullanılırlığının gündeme getirilmediği görülür. Bunun yerine, ülkelerin modern ulus adlarıyla anılan ‘Müslüman topluluklar’ imgesinin suni de olsa varlığı gündeme gelir. Bir başka açıdan bakıldığında, “Acaba Güneydoğu Asya’da bir ‘pan-Malay’ olgusundan bahsedilebilir mi?” sorusunu ortaya atabiliriz. Bu minvalde Müslüman Malay dünyasının kullanımının ‘akademik’ çalışmalarla sınırlandığı gözlemleniyor. Siyasilerin, her türünden sivil toplum oluşumlarının akademik çalışmalara ne denli önem verdikleri ve dikkate aldıkları düşünüldüğünde ortaya konan bu çalışmaların ‘marjinal’ kaldığı konusunda ortak bir kanaatten bahsetmek de mümkün. Peki böylesi bir Malay İslam Birliği’nden söz edilemeyeceğine göre, karşımıza nasıl bir Müslüman toplum şeması çıkıyor? Yüzyıllık tabirle ifade edersek modernist (kaum muda) ve gelenekselci (kaum tua) İslam anlayışlarının görüldüğü iki eksenden bahsedebiliriz. Bu paragrafı yazmamızın nedeni, 2012 yılı içerisinde Güneydoğu Asya Müslüman toplumlarının ahvaline dair birşeyler söyleyebilmenin bu coğrafyada Müslümanların hangi tarihsel kökene tekabül ettiğiyle yakından ilişkisi olmasından kaynaklanıyor.

Bu kısa girişin ardından kaçınılmaz olarak mevcut ulus-devlet yapıları içerisinde yer alan ve şu veya bu şekilde ‘kendi arketipi’ içerisinde varlık sürmeye çalışan Müslüman toplumlardan bazılarının ahvaline bakabiliriz. Singapur’dan başlayabiliriz örneğin... Bölgede progresif devlet anlayışının temsilcisi konumundaki Singapur’da Müslüman unsurlar nüfusun %15’ini teşkil eden Malaylardan oluşmakla birlikte, göçmen işçi statüsündeki çok az bir kitleye de ev sahipliği yapıyor. Müslüman Malaylar, dini-toplumsal hayatlarını çekip çevirme işinde ‘bağımsız’ değiller. Bu Ada devletinde Din İşlerine bağlı olarak ve bu kurumun yasaları çerçevesinde ya da buna sınırlamaları da diyebiliriz, dini hayatı tanımlamaya ve pratiğe dökme çabası sergiliyorlar. Müslüman toplumun gündelik yaşamını çekip çeviren onu bu dünya ile kutsal bağını kurmada yapıcı rolü olan camiler, türbeler, mezarlıklar ve diğer dini kurumlar gökdelenlerin arasına sıkışıp kalmış ve bu anlamda alabildiğine materyalize olmuş genel sosyal hayat içerisinde sanki hiç yokmuş mesabesindeler. Camilerin ezanlarına kadar müdahale eden siyasi irade karşısında Singapur İslam Birliği’nin yapabileceği pek bir şey yok... Örneğin, bu türden siyasi ve sosyal baskının boyutları Kurban Bayramı öncesinde daha yoğun olarak gündeme geldi. Singapurlu Müslümanlar tek tek veya aile kurumu içinde kurban kesemiyorlar. Bunun yerine, bağlı oldukları muhitteki cami veya mescide kayıt yaptırarak toplu kesimlere iştirak ediyorlar. 2012 Kurban’ı öncesinde yaşanan sorun neydi? Toplam 4000 baş kurban talebiyle resmi kuruma başvuru yapılmasına rağmen, nihayetinde 2000 baş kurban kesimine izin verilmesi Müslümanların bu önemli ibadetine vurulan bir ‘zincir’ mesabesinde. Mazeret mi? Elbette hazır... Singapur makamlarının kurbanlık hayvanları Avustralya’dan ithal ettiğini, Avustralya’nın da ‘hayvan hakları’ vb. bahanelerle hayvan ihracına kısıtlama getirdiği türünden bahaneler ortalıkta dolaşıyordu. Gelen kurbanların sayısı kadar, maliyetinin de yüksekliği hali vakti yerinde ortalama bir Müslümanın dahi bu ibadetten ‘men edilmesine’ yol açan ‘post-modern’ siyasi ve kültürel rejimin ürünü olarak kayıtlara geçti.

Kamboçya’ya geçelim... Kamboçya bu coğrafyanın tam da ‘bağrına’ kurulmuş bir ülke. Müslümanlıkları eskilere dayanan Çampa kökenliler ülkenin azınlık konunumunda bulunuyor. Malay ırkı içerisinde değerlendirilen Çampalılar, genel anlamda Kamboçya’nın “sosyo-ekonomik” geri kalmışlığından payını almaları ile dikkat çekiyorlar. Eğitim alt yapısı, insan kaynakları noktasında sıkıntıları olan Çampa Müslümanlarına çeşitli vesilelerle özellikle Malezya’dan kimi kuruluşların yardıma gittiğini biliyoruz. Malaycanın bir versiyonu kabul edilen dilleri neredeyse yok olmuş.... Yaşadıkları bölgelerdeki kasaba ve kent adlarının Kampong ile başlaması da bu aidiyetin bir göstergesi niteliğinde. Bugün bu dille öğretim yapan bir eğitim kurumu dahi yok. Çampa Müslümanlarının yakın dönemde uğradıkları baskı ve zulümlerin kaynağının  Khmer yönetimi yıllarında ortaya çıktığı bir gerçek. O dönemin izlerini hala üzerinde taşıyan ülkenin bu Müslüman grubunun da kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak dinamiklere ihtiyacı olduğu gözlemleniyor.

Malezya’da Müslümanların gündelik yaşamlarını çerçeveleyen husus, sivil alanı yok saymamakla birlikte, genel itibarıyla bir resmi İslam söyleminin ve uygulamalarının varlığına dayanıyor. Ülkenin çok ırklı ve dinli yapısı içerisinde daha çok ‘kültürel aidiyet’ kapsamı içerisinde değerlendirilebilecek bu olgu hükümet için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Yönetim çeşitli kurumlar vasıtasıyla toplumsal yapıda Müslüman unsurları koruma kadar, İslami unsurları bizzat öne çıkartma ‘sorumluluğunu da’ üzerinde taşıyor. Örneğin üniversiteler başta olmak üzere, resmi dairelerdeki giyim-kuşam kodları, devlet güdümündeki medyadaki İslami tona hakim yapımların varlığı dikkat çekiyor. Bunun karşılığında sokaktaki Malay vatandaşın ailevi yetişme şartlarının bu resmi söylemle örtüşen yönleri olduğu gibi, üniversiteleşme, küresel açılımlar, diğer toplum kesimleriyle şu veya bu şekildeki etkileşimlerden kaynaklanan değişimler Müslüman toplum yapısında her daim gözlemlenebilmektedir. Yukarıda zikredilen resmi İslam anlayışından neşet eden yaklaşımın ‘bünye dışı’ değişim zorlamalarına karşı bir tür ‘reaksiyoner karşılık’ olduğu varsayılabilir. Resmi söylemin uzandığı önemli kurumlardan üniversite kampüslerinde resmi/zorunlu kıyafet çizelgesi bağlayıcılığının yanı sıra, dolaylı karakter eğitimi olarak da işlev görmüyor değil.

Endonezya Müslümanları dediğimizde, aslında büyük bir coğrafya üzerinde önemli bir nüfusu barındıran bu devasa ülkede tek yekün bir sosyal gruptan bahsedilemez elbette. Ülke Müslümanlarının istatistiklere göre önemli bir bölümünün üyesi göründüğü Alimler Birliği (Nahdat’ul Ulama) ve Muhammediyye gibi iki büyük oluşumdan bahsedilmesine ve Müslüman kitlenin sosyal hayatını çevreleyen eğitim, sağlık vb. alanlardaki çalışmalarına rağmen, her bir farklı bölgede yaşayan Müslüman toplumun benzer olmakla birlikte farklı boyutlarda sorunlarla yüzleştikleri söylenebilir. Bu iki önemli oluşumun, özellikle Batı medyasının sürekli gündemde tutmaya çalıştığı sözde ‘terör’ eksenli haberlere karşın savunmacı pozisyonunda kaldıkları gibi, ülke medyasında soluklarının arzu edilir bir şekilde çıktığı da söylenemez. Ülkenin kimi bölgelerinde Hıristiyan azınlık gruplarla ilişkiler kadar, Şia ve Ahmediyye gibi ana akımın dışındaki fırkaların varlığının tehdit olarak algılanması kimi toplumsal huzursuzluklara kapı araladı. Yüzyıllar boyunca çoğul etnik ve dini yapıların içiçe yaşadığı bu coğrafyada nüfus ve nüfuz olarak sınırlı kabul edilebilecek farklı oluşumlarla ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturmadığı bir gerçek.

Filipinlerin güneyinde tarihi Sulu Sultanlığı’nın bakiyesi olarak varlık süren ve günümüzde Bangsamoro Müslümanları olarak anılan toplumun tanık olduğu en önemli değişme şüphe yok ki, merkezi hükümetle yapılan Barış Anlaşması oldu. Kalıcı barışın ‘ön aşaması’ kabul edilen bu süreçte yerlerinden edilen Bangsamoro’luların ‘kalıcı yaşam koşullarına’ kavuşmaları önceliği teşkil ediyor. Bu süreç, aynı zamanda varlığı akamete uğramış her türünden sosyal kurumların yeniden inşası ve hayata geçirilişini zorunlu kılıyor. Savaş sürecinde varlığını ‘mücadeleye’ adamış grupların yanında, ayakta kalma mücadelesi veren geniş halk kitlelerinin bugünkü sorunu yeni sürece adaptasyon olduğuna kuşku yok. Bu anlamda kurumsal alt yapı eksikliğine insan kaynaklarındaki zaafiyetin eklemlenmesi dikkate alındığında Bangsamoroluları kolay olmayan bir süreç beklediğini düşünebiliriz.

www.dunyabulteni.net/?aType=haber...241624

6 Ocak 2013 Pazar

2012 Biterken Güneydoğu Asya


Mehmet Özay                                                                                                                  30 Aralık 2012

2012 yılı biterken, yıl içinde Güneydoğu Asya’da neler olup bittiğine kısaca değineceğiz bu yazıda. Yıl boyunca Güneydoğu Asya’ya giriş kapısı Açe’den bölgenin en kuzey ucundaki Bangsamoro’ya; ekonomiden siyasete; insan haklarından barış görüşmelerine; ASEAN’dan Arakan’a; yolsuzluklardan Güney Çin Adalar Krizi’ne kadar çeşitli konuları ele alma fırsatı bulduk.

Açe’de yılın ilk altı ayı boyunca önemli siyasi krizlere konu olan valilik seçimleri Eyalet’te barışla geçen ilk altı yılı sonundaki bir dizi siyasi değişime ışık tutmasıyla önemliydi. Bu değişimin bir yanında tarih olmuş Açe Özgürlük Hareketi’nin siyasi mirası konusunda yaşanan bölünmeler kadar, bu bölünmenin tetikleyicisi merkez güçlerin varlığının seçim sürecine damgasını vurduğuna tanık olduk. Öyle ki, Merkezi Yönetim’de en önemli makam konumundaki Anayasa Mahkemesi Açe seçimlerine dair yaklaşımında dört kez karar değiştirmesiyle sadece Açe’deki otonom siyasi düzenin yasal temellerini sarsmaya yönelik sergilenen duruşla sınırlı olmayıp, ülke adalet mekanizmasındaki yıpranmaları ortaya koymasıyla da dikkat çekiciydi. 

ABD’nin Asya Açılımı gibi önemli bir siyasi paradigma değişiminin gündeme geldiği ve bunun ilk güçlü adımlarının atıldığına şahit olduk 2012 boyunca. Bu paradigma değişiminin temelinde, bir yandan Batı kapitalizminde yaşanan tıkanmalara care olacak yeni pazar arayışları kadar, giderek gücünü ekonomiden bölgesel teritoryal genişlemeye ve Afrika’daki ve Ortadoğu’daki gelişmelere kadar uzanacak küresel siyasete değin etkisini artırarak sürdüren Çin faktörüne karşı bir ‘önleyici tedbir’ çabası olarak okumak elbetteki mümkün. Bu gelişme, ABD’nin kendine özgü siyasi angajmanlarının ürünü olduğu kadar, Çin faktörünün siyasi, ekonomik ve de askeri ağırlığının giderek monopolleşmeye  dayalı olarak hissedilmesi bölge ülkelerinin kaçınılmaz olarak alternatif açılımları acilen gündeme getirmelerine yol açıyor. Bir yandan, ABD ile gerçekleştirilen ve ASEAN/APEC bağlımında ortaya çıkan siyasi ve ekonomik etkileşim, öteki taraftan kendi iç sorunlarıyla cedelleşen bir ülke olmakla birlikte Hindistan’ı bölgeyle ilişkilere daha çok entegre etmeye yönelik niyetlerin eyleme dökülmesi bunun pratikteki yansımaları.

On yıllar boyunca silah satışlarının ABD ekonomisine önemli katkısı bilinir. Güneydoğu Asya’da ‘Çin heyulasına’ karşı savunma psikolojisi geliştiren irili ufaklı bölge ülkelerinin ihtiyaç duyduğu veya ‘ihtiyaç duyurulan’ savunma sistemleri için ABD’nin kapısını çoktan çaldığı biliniyor. Bu gelişme, bölgede askeri yapılanmasına harcayacak bütçesi olan ülkeleri olduğu müddetçe, zor zamanlar yaşayan Amerikan ekonomisinin canlandırıcı bir etkisi olacağına şüphe yok. Bu süreç, Tayland ve Filipinler’de II. Dünya Savaşı’ndan kalma güçlü ABD üslerinin de gelişmelere paralel olarak üst bir donanıma taşınacağının ipuçları çoktan ortaya çıktı bile. Bu askeri ön hazırlığın bir ucu Avusturalya’nın kuzeyinden başlayarak Singapur-Tayland-Filipinler ekseninden Japonya’ya kadar uzayıp gidiyor. ABD açısından çeşitli ‘siyasi ve sosyal alt yapı’ sorunlarına konu olması hasebiyle Endonezya bu yapılanmada ilk plânda görülmese de, bu süreçte kimin yanında yer alacağı konusunda kimsenin şüphesi olmasa gerek. Bu fotoğrafa bakıldığında, 1941-45 döneminde Japonya’yaya karşı sergilenen siyasi ve askeri teritoryal dağılımla benzerliğine hayret etmek gerekir mi diye bir soru akla gelmiyor değil. Öte yandan, sorunun salt ABD-Çin küresel çekişmesiyle sınırlı olmadığını da dikkatlere sunmak gerekir. Çin’in, Japonya, Güney Kore ile arasındaki tarihsel husumetlerin ‘çatışma ruhunun’ gelişmesinde katalizör işlevi görebilecek bir tarihi arka plân olduğu unutulmamalı. Sorunun teritoryal genişleme, askeri savunma yönelimleri kadar, Güneydoğu Asya’nın kültürel ilişkilerden ekonomik işbirliklerine kadar Çin’i gözardı edecek bir ‘gücü’ içinde barındırmadığı da bir gerçek. Malezya, Endonezya, Tayland, Singapur, Myanmar gibi gerek ithalat/ihracat gerekse karşılıklı doğrudan yatırımlar noktasında Çin’e bağımlılıkları olan ülkelerin fonksiyonel ve pragmatist işbirliklerini öncelleyeceklerinin sinyallerini zaten önceki yıllarda ortaya koymuşlardı. Bugün bu ülkelerin çin karşısında seslerini ‘yükseltme’ durumunda kalmalarının biraz da ‘ben de varım’ın siyasi ifadesi olarak yorumlamak gerekir.

Arakan veya uluslararası yayınlardaki ifadesiyle ‘Rohingya’ Müslümanlarının odağında yer aldığı yüzyıllık baskı, zulüm, soykırım süreçlerinin en son aşamasının 3 Haziran 2012 tarihinde başlayan gelişmeyle evrildiği noktanın uluslararası camiada yankı bulmasını sadece sosyal medya veya uluslararası medya ‘numarasına’ bağlamak hatalı olacaktır. Öyle ya, Soğuk Savaş dönemlerinde Latin Amerika’da, Afrika’da yaşananlardan Filistin sorununa değin bir dizi katliam ve soykırım örneğinin dünya gündeminde yer işgal etmesi ‘sosyal medya’ olmadan da bazı hassasiyetlerin güçlü bir şekilde ortaya konulabileceğini gösteriyordu. Arakan sorununun, en azından Türkiye siyasi ve toplumsal ekseninde sanki yeni keşfediliyormuşcasına bir izlenime konu olması, aslında kendi başına bir problem işaret etmesiyle dikkatlere sunulmalıydı. Bu ‘yeni keşfediş’ genelde dünya kamuoyuna özelde Müslüman toplumlara, onların tarihlerine, kültürlerine, sosyal yapılarına yakınlığımızın sağlık derecesini ortaya koyması bakımından önemliydi. Bir ‘Naf gezisiyle’ herşeyin keşfedilebilirliği düşüncesini geliştiren ve bunu ‘sosyal medya’ ortamında geniş kitlelere yayan bu keşfediş fenomeninin Türk kamuoyunda ‘güçlü’ bir yer bulan Arakan sorununun ne tür entellektüel, akademik, siyasi çabalara evrilip evrilmediği veya buna zemin hazırlayıp hazırlamadığı da ayrı bir konu. Bu bağlamda, Arakan ve benzeri coğrafyaları için ne türden  bir bilinç düzeyinin geliştiğini veya geliştirilmekte olduğuna dair ciddi kaygılarımız olmalı. Bu hususu, geçen Ekim ayında İstanbul’da düzenlenen Arakan Konferansı’nda tanık olduğum bazı gözlemlere dayanarak temellendirebilirim. 

Konferans öncesinde lobide oturmuş açılışı beklerken, yan masadaki bir grup hanım arasındaki konuşmaya ister istemez kulak misafiri olmuştum. Hanımlardan biri diğerlerine, “Aslında bugün Boğaz’da kahvaltıya gidecektik. Ancak ‘Hanımefendi’nin burada açılış konuşması yapacağını haber aldık. Bu nedenle geldik…” Anlaşılan o ki, bir mecburiyet kendini ‘Hanımefendi’ vesilesiyle ortaya koyuyordu. Güneşli güzel bir Pazar gününü ailenizle Boğaz’da kahvaltı yaparak geçirmenizden doğal bir şey olamaz tabii ki! Problem, Arakan gibi Türkiye gündemine yer aldığı düşünülen bir konuda düzenlenen ve katılımcılarının en azından bir bölümünün uluslararası tanınırlığını dikkate alarak “Acaba Arakan’da neler olup bitiyor?”un cevabını almak üzere -ki bunun zorunlu bir çaba olarak algılanmasını ileri sürmek te mümkün- hareketle orada olması gerektiği düşünülebilecek okumuş yazmış kitleye mensubiyetleriyle dikkat çeken bireylerin sahip olduğu bilinç arızasındadır. Gerçek şu ki, ‘Hanımefendi’nin salonu terk etmesiyle yukarıda zikrettiğim konuşmaya taraf olan bayanlar da salondan ayrılmışlardı. Meğer, salonu dolduran dinleyicilerin önemli bir bölümünün bayan oluşu ‘Hanımefendi’den ötürüymüş. Bu, elbette sembolik değeri olan bir okuma türü…

Malezya’nın son birbuçuk yılına damgasını vuran seçim sathı mahalli henüz somut bir şekilde ortada görülmese de, iktidar ve muhalefetin seçim yarınmışcasına bir gayret içerisindeler. İktidar tüm olanaklarıyla ‘ölüm/kalım’ sorunsalına dönüşen 13. Genel Seçimleri kazanma adına elinden geleni yaparken, muhalefetin dayanak noktasını 55 yılın sonunda ‘Artık Değişim Zamanı’ söylemi oluşturuyor. Bu söylem ülke içi siyasi ve toplumsal değerlerden beslendiği gibi dünyanın farklı bölgelerinde süregiden ‘siyasi değişimden’ katkılar devşirmeyi de ihmal etmiyor. Aslında bu küresel değişim olgusunun ülkedeki siyasi iktidarın elemanlarından olan siyasi hareketleri de kendi yapılanmaları  içinde önemli değişimlere zorlarken, bu değişim olgusunun kaçınılmazlığını ortaya koyması adına, anayasa boyutunda revizyonlara evrildiğini de göz ardı etmemek gerekir. Malezya, ekonomik modernleşmesinden hareketle son birkaç on yılında kendini üçüncü dünya ülkelerine örneklik olarak ortaya sürülürken, bu ekonomik gücün kazandırdığı özgüvenle bölge ve küresel siyasette de varlığını ortaya koyacak icraatlara yöneliyor. Yıl içerisinde, bunlar arasında alınan pozitif sonuç itibarıyla Bangsamoro – Filipinler Hükümeti arasındaki Barış Anlaşması ilk sırayı çekiyordu. Bir diğer önemli husus, Başbakan Necib’in önderliğinde “ılımlılar hareketinin” kurumsallaşmasına doğru bir yönelimin olduğudur. Bu noktada, sadece ülke içinde veya bölgesele değil, küresel siyasi aktörlere gönderilen mesajların yoğunluğu, bir tür ‘garantörlük’ algısının da ortaya çıkmasına yol açmıyor değil. Öte yandan, “ılımlı İslam” olgusuyla tezat teşkil edecek şekilde konu Filistin’e gelip dayandığında, alabildiğine ‘radikalleşmenin’ de bizzat kurumların önderliğinde gündemde yer alabileceğini gösteriyor.

Endonezya’ya değinmeden  olmaz… Ekonomideki şimdilik ‘istikrarlı’ gidiş, Açe valilik seçimleri, Papua’da haklar sorunu, Cakarta Valilik yarışı, 2014 seçimleri öncesinde ısınmaya başlayan siyaset arenası ülkenin ana gündem maddelerini oluşturuyordu. Merkezi hükümet ve burada hakim bürokrasinin ülkenin çeperi kabul edilen bölgeleriyle ilişkilerde “kayıtsızlıktan-reddiyeye” kadar varan yaklaşım azınlıklar sorununun  bir şekilde devamını ortaya koyuyordu. Bu bürokratik yapıyla koşutluğu ileri sürülebilecek bir diğer olgu, ülkenin önde gelen siyasi partilerinin ‘yolsuzluklarla’ ilişkilendirilmesi. Bu husus, özellikle genel kamuoyu nezdinde ülkenin geleceğine dair ‘karamsarlığın’ yeniden nüksetmesine neden oluyor. Yolsuzluğa bulaşan siyasetçilerin mensubu oldukları siyasi partiler ülkenin köklü ve popular partileri olması, siyasi güç-yolsuzluk ilişkisini ortaya koyuyor. Yasal düzenlemeler ve yargıdaki sorunlar nedeniyle siyasi partiler ‘sosyal yardım fonları’ ve ‘bütçe tahsislerinden’ rahatlıkla istifade etme yollarını bulabilmeleri sorunun bir yönünü teşkil ediyor. Ancak işin ilginç yanı, bu siyasi partilerin biraraya gelip yasal düzenlemeler ve yargı sisteminde gerekli reformlara bir türlü yanaşmamaları. Bir diğeri ise, ‘money politics’ olarak ülke siyasi literatüründe yer etmiş olan aday veya oy satın alınmasıyla ilgili. Endonezya Yolsuzlukla Mücadele Gözlem kurumu (ICW), yıl içinde dokuz siyasi partiden mali rapor talebine cevap verilmemesi sorunun ciddiyetine ortaya koymaya yetiyor. Yılın son günlerinde Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun söz konusu rüşvet-yolsuzluk skandallarına konu olanları sadece mali yasalar çerçevesinde değil, genel kamuoyunu ‘refahı’ üzerindeki tesirleri dolayısıyla ‘insan hakları’ yasalarına da konu olacağını duyurdu. Dünyada bir başka ülkede insan hakları yasalarının yolsuzluk vak’alarında kullanılmadığı dikkate alındığında Endonezya makamlarının bu ‘yenilikçi’ yaklaşımla sorunun üstesinden nasıl gelecekleri de merak konusu.

2013’deki muhtemel gelişmelere dair
2013’de bölgede hangi tür gelişmeler olabileceğine dair öngörülerimizle bitirelim. 2012’de olduğu gibi, 2013 yılı da bölge için gerek tekil ülkeler gerekse ASEAN gibi bölgesel oluşumlar ve uluslararası camianın ilgisi ve yönelimi ile oldukça hareketli geçeceği öngörülebilir. ASEAN’a üye ülkelerde, özellikle Batılı ülkelerin ekonomik işbirliği vb. yaklaşımıylarıyla ‘balayı’ atmosferi yaşadıklarını söyleyebiliriz. Haddi zatında, Kanada’dan Japonya’ya, AB ülkelerinden Avustralya’ya kalkınmış ülkeler sıralamasında yer alan ülkelerin ASEAN’la işbirliklerini geliştirme ve bu pastadan olabildiğinde pay kapma sürecinde oldukları gözleminden hareketle bir tür kaotik ilişkiler dizgesinin varlığından söz edebiliriz. ASEAN’ın Hindistan’la, Çin’le, ABD’nin de içinde yer aldığı Pasifik güçleriyle, Avustralya’yla tek tek serbest ticaret anlaşmaları imzalamalarında ortada çıktığı üzere, kimin kiminle ne tür ilişki kurduğu konusunda bir tür ‘gelişigüzellik’ olgusu olduğu intibaı veriyor. 

Ülkeler bazında konuya eğildiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkabilir. Malezya’da kuvvetle muhtemel Mart ayında yapılacak seçimler ülkede siyasal yaşamında ‘var/yok’ mesabesinde olacak. Mevcut hükümet ile muhalefet ittifakı arasında son derece kızışan çekişmede mevcut hükümetin kazanımıyla bitmesi halinde sular durulacak, 2020 Vizyon’unu gerçekleştirmeye yoğunlaşacaktır. Muhalefetin kazanımıyla bitmesi ise, ülke modern siyasi yaşamında bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılması anlamı taşıması dolayısıyla oldukça gergin bir sürece girilme ihtimalini yadsımamak gerekir. Endonezya’da 2013 yılı 2014’deki başkanlık ve parlamento seçimlerinin giderek gündemde tek sıraya oturacağı bir yıl olacak. Mevcut devlet başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun karizmasında, kurucusu olduğu Demokrat Parti üst düzey kadrolarından bireylerin de katıldığı yolsuzluk vak’aları nedeniyle ‘kırılmalar’ yaşanması 2014 seçimlerinde yeni ‘kurtarıcı adayların’ ortaya çıkmasına neden olacak.

Son bir buçuk yıldır kapılarını dünyaya açan Myanmar’ın küresel kapitalizme eklemlenmesinde hızlı bir sürece girileceğini ileri sürebiliriz. Bu süreç, aynı zamanda ülkeyi 2014’deki ASEAN geçici başkanlığına ve akabinde ülkede siyasi liderlikte önemli değişiklere yol açacağı tahmin edilen genel seçimlere hazırlama anlamı da taşıyacağına kuşku yok. Bununla birlikte, uluslararası çevrelerde infiallere neden olmakla birlikte, Arakan Eyaleti’nde yaşayan Rohingyalı Müslümanların ahvalinde ne gibi önemli değişiklerin olacağı konusunda ise iyimser olma gibi bir atmosferin varlığı henüz ortada gözükmüyor. Rohingyalıların sözde kayıt altına alınması süreci, sanıldığı gibi, kendilerini Rohingyalı addeden toplumun Myanmar anayasasında yer alan diğer etnik unsurlarla eşit haklar noktasında bir gelişmeye yol açmak yerine, bu Müslüman kitlenin nüfusunun mümkün olduğunca kırılmasına neden olacak bir süreç olduğu konusunda ciddi kaygılar var. Kaldı ki, Rohingyalıların sadece Arakan Eyaleti’nde yaşayan kitle ile sınırlı olmadığı, Rohingya diasporasının bu ‘kayıt altına alma’ sürecinin neresinde bulundukları da epeyce sorunlu bir alan. Rohingya Müslümanlarının gerek içerde ve gerekse diasporadaki liderlerinin birlik içerisinde haklarını savunma mücadelesinde olup olmayacakları bu süreçte kazanımlar konusunda belirleyici olacaktır.

Bu anlamda mevcut yapıyı iki alanla sınıflandırmakta fayda var. İlki, Açe, Bangsamoro, Patani ve Rohingya Müslümanlarının ahvalinde ne gibi değişikliklerin ve gelişmelerin olacağıyla ilgili. İlk iki bölgenin merkezi hükümetlerle yaptığı barış anlaşmalarıyla özerk ve yarı özerk siyasi statüye sahip olmalarının ne gibi avantajlar doğurduğu, bunların bölgelerin siyasi elitleri ve halkınca nasıl somutlaştırılacağı kabilinden bir dizi maddi olasılıklardan bahsedilebileceği gibi, pek de kimsenin üzerinde durmadığı ancak bu coğrafyaların tarihi birikimleri dikkate alındığında nasıl bir toplum yapısı inşa edileceği ve bunun sosyo-kültürel ve dini alt yapısının tarihi derinliklerinin yeniden keşfine talip olan olup olmadığı ve bunda  kimlerin rol alıp almayacağı gibi soruların cevaplarını aramak gerekir. İkinci grupta yer alan Patani ve Rohingya Müslümanlarının ahvali ise es geçilemeyecek kadar önemli. Bangsamoro Barış sürecine katkısı ile kendini ön plana çıkaran Malezya’nın iç siyasi polemiklerinin sona ermesiyle enerjisini Patani ve Arakan’a yoğunlaştıracağını düşünmek mümkün.
Çeşitli yönleriyle dünyanın ilgisini giderek daha çok çeken Güneydoğu Asya 2013 yılında da önemli gelişmelere sahne olacağına kuşku yok. İzlemeye devam edelim…

1 Ocak 2013 Salı

Mehmet Özay’dan Arakan Müslümanları kitabı



The book of 'Arakan Muslims' of Mehmet Özay, freelance writer for www.dunyabulteni.net, has just been published in Istanbul. This book reveals the big picture of the conditions in which Arakanese (Rohingya) Muslims have been living historically. The writer argues that without understanding the historical and modern aspects of the problem it is impossible to find concrete and permanent solution. In addition, it informs about current situations and offers some solutions.  

Dünya Bülteni yazarlarından Mehmet Özay’ın Arakan Müslümanları kitabı çıktı. Özay, Arakanlı Müslümanların karşı karşıya oldukları sorunla ne yüzleşmek mümkün ne de çokça arzu edilmesine rağmen çözüm bulmanın mümkün olmadığını ifade ediyor 

Dünya Bülteni/ Kültür Servisi
Merkezi hükümette çoğunluğu oluşturan Burma Budistlerinin neden Arakan etnisitesini onlarca yıldır ülkeye ve ülke halkına yabancılaştırma çabası içinde oldukları; bunda Müslüman olmalarının rolü ile İngiliz sömürgeciliği döneminde geliştirilen siyasetin bugüne yansımaları; özgürlük mücadelesinde devletin kurucu babası rolündeki Aung San'ın etnik unsurlarla hangi bağlamlarda ilişkiler geliştirdiği ve bunda Müslümanların yeri ve devletin temellerini kurarken bunun nasıl bir işlevsellik kazandığı; San'ın katledilmesinin ardından komünizmle, bu toprakların antropolojik bir gerçekliği olan Budizmle de eklemlenen mutlak Burma milliyetçiliğinin ülkenin diğer asli, ancak minor etnik unsurları üzerindeki baskı araçları vb. sorular, sorunlar üzerinde durmadan, araştırmadan, anlamadan, tartışmadan ve de nihayetinde politika geliştirmeden bugün Arakanlı Müslümanların karşı karşıya oldukları sorunla ne yüzleşmek mümkün ne de çokça arzu edilmesine rağmen çözüm bulmak...
Mehmet Özay,   Arakan Müslümanları, Okur Kitaplığı Yayınları, 2013.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=241063

29 Aralık 2012 Cumartesi

Tsunami’nin 8. Yılı’nda Açe’de Bazı Gelişmeler


Mehmet Özay                                                                                                                 26 Aralık 2012

Tsunami’den bu yana 8 yıl geçti. Her yıl olduğu gibi bu yılda söz konusu bu doğa fenomeninin yol açtığı sosyal, siyasi gelişmeleri, değişmeleri, ve kimi sonuçlarıyla değerlendirmeye devam ediyoruz.

Bugünlerde, tsunami’de yakınlarını kaybedenler kadar bu afetten şu veya bu şekilde etkilenmiş olan Açeliler merkez camilerde düzenlenen zikir, dua vb. dini merasimlerde biraraya gelmek suretiyle bir yandan ahirete intikal edenlere ‘sorumluluklarını’ eda ederken öte yandan da ‘toplumal hafızalarını’ yeniliyorlar. Söz konusu merasimlerin odağında yer alan camiler, sekiz yıl öncesine ait hatıralarda önemli yer işgal etmiş olan ekranlar ve fotoğraf karelerindeki devasa yıkımların ortasında tek başına ayakla kalmış binalar olarak bir kez daha canlanıyor. Bu kutsal mekânlar, aynı zamanda Açe toplumsal yaşamında önemini ve işlevini büyük ölçüde devam ettirmesiyle de dikkat çekiyor. Yüce değerler etrafında toplumun birliğinin bir kez daha pratiğe döküldüğü bu ve benzeri toplantılar doğusundan batısına Açe’nin her köşesinde, özellikle önemli kayıpların yaşandığı Batı Açe’deki Melaboh şehri ve Eyalet Başkenti Banda Açe’de gerçekleştiriliyor. Bununla birlikte, tsunaminin etkisinin az hissedildiği Kuzey Açe’deki etkinliklerin merkezi Lhokseumawe şehrinde inşa edilen İslam Merkezi’nin görkemli Camii oluyor. Örneğin buradaki merasime sadece Lhokseumawe’den değil, Kuzey ve Doğu Açe’nin diğer önemli şehirleri Langsa, Bireun’dan da binlerce kişi katıldı. Din eksenli bu faaliyetler bağlamında, tıpkı dün olduğu gibi, bugün de Açeliler tsunamiyi Allah’a yakınlaşmaya vesile kılan bir vakı’a olarak telâkki ediyorlar ve bunu kendi doğallığı içinde açıkça ortaya koyuyorlar.

26 Aralık 2004’de depremin tetiklediği tsunami Hint Okyanusu’nu çevreleyen on civarındaki ülkeyi etkilemiş olsa da, etkisini büyük ölçüde Açe’de ortaya koyduğu ortak bir kabul. Bu kabulü, kimilerinin ısrarla sürdürdüğü üzere sadece söz konusu doğal afetin Açe coğrafyasında neden olduğu insan ve maddi kayıpla sınırlandırmak mümkün değil elbette. Açe’nin o dönem içinde bulunduğu ve ‘ilk müdahaleleri’ engelleyen savaş ortamı, Endonezya merkezi hükümeti ve Açe Özgürlük Hareketi’nin İsveç’deki lider kadrosu ile bu iki yapıyla irtibatta olan uluslararası unsurlar arasında yoğun bir trafiğin yaşanmasına neden olmuştu. On yıllarca olduğu gibi, tsunami öncesinde de bu coğrafyaya olan ‘uzaklığımız’ ancak uluslararası ajansların kemaralarından o ‘müthiş’ görüntülerin ekranlara yansımasıyla ‘yardım’ unsuru ile dikkatleri çekmiş ve Açe’yi ‘yeniden keşfedişin’ sihirli eli bizlere değmişti. Elbette akabinde düşünmeye, tartışmaya, araştırmaya ve  eleştirmeye değer pek çok şey olacaktı... Zaman zaman değindiğimiz ve kitaplaştırılması gereken bu gelişmeleri burada ele almak yerine, tsunamiden hemen birkaç ay öncesine gidip Açe’nin içine dolandı(rıldı)ğı ‘örümcek ağından’ sıyrılışına değineceğim. Yani, Açe’nin her köşesini kasıp kavuran şiddet ortamından bugün ‘barış’ ortamına ve bu ortamın sağladığı birkaç siyasi gelişmeye ışık tutmakta yarar var.

Haddi zatında, Açe’de barışın sağlanması konusunda sürdürülegelen irili ufaklı girişimler, tıpkı selefi başkanların ilk aylarında icraata geçirmeyi planladıkları gibi 2004 yılı Sonbahar’ında devlet başkanlığı koltuğuna oturan Susilo Bambang Yudhoyono (SBY) da Açe sorununa eğilmeyi bir tür ‘etik sorumluluk’ addetmişti. Bu anlamda belki de SBY’dan çok daha ‘sivil cesaretiyle’ dikkat çeken yardımcısı Yusuf Kalla’nın girişimleri gündeme gelmiş ve İsveç’deki ‘oluşumla’ dolaylı bir bağlantı çoktan kurulmuştu. Bu bağlantı, haddi zatında sadece İsveç’le değil, bu süreç öncesinde Kalla’nın ‘yakın adamlarından’ Farid Hussain’in bizzat aktörü olduğu bir dizi girişimin ürünü olduğunu ileri sürmek mümkün. Hussain, “To see the unseen: scenes behind the Aceh Peace Treaty” adlı eserinde ortaya koyduğu üzere, Endonezya istihbaratını ve siyasi bürokrasisini aşarak, gizli bir şekilde Açe Eyaleti’ne giderek Lhokseumawe yakınlarındaki dağlık bölgede dönemin önde gelen komutanlardan Sofian Daud ile görüşme cesaretini göstermesiyle ivme kazanmıştı. Tsunami’nin neden olduğu devasa yıkım, başlatılan bu temasların bir an önce olumlu sonuçlandırılması gibi önemli bir gelişmeye neden oldu.

Bu sürecin, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de yaklaşık yedi ay boyunca sürdürülen geniş çerçeveli barış görüşmelerinin 15 Ağustos 2005’de imzalanmasıyla ilk safhasının tamamlandığı söylenebilir. Bu gelişmelerin akabinde, yıllar boyu dış dünyaya kapalı kalkış veya ‘tutulmuş’ Açe Eyaleti uzun bir dönemden sonra gözlerini yeniden dünyaya açan bir ağır hasta konumundaydı. Tsunamiden sonraki ilk aylar, özellikle Singkel’den Melaboh’a, Lamno’dan Lhoong’a kadar Batı Açe sahili -ki, bu bölgeden bahsederken, sahip olduğu farklı antropolojik değerleriyle Nias Adası’nı unutmamak lazım-; Eyalet başkenti Banda Açe’nin güneyindeki Lhoknga beldesinden kuzeydeki Krueng Raya’ya; Sigli’den Lhokseumawe’ye kadar olan Kuzey Açe sahil şeridinde hayatta kalabilenler bir yandan yakınlarını veya aynı coğrafyanın insanını yitirmenin acısını yaşarken, öte yandan Endonezya ordusunun halen varlığını hissettiren fiziki gücü ve beyaz adamın (orang buleh) kısa sürede her yerde varlığını hissettiren varlığı karşısında büyük bir şaşkınlık içindeydi. Dün ölümün her türlüsüne maruz kalan Açeliler, o günlerde küresel ilginin merkezine oturuyordu. Bu son derece yıptarıcı ani psikolojik ve toplumsal değişimle yüzleşen Açelileri anlaması beklenen çevrelerin ise bundan bihaber oluşları ayıpların en büyüğünün yakalarına yapışmasına neden olacaktı... Burada şu hususu bir kez daha vurgulamakta fayda var. 

Hiç kuşku yok ki, Açelilerin tecrübe ettiği bu doğa hadisesinin ‘ilâhi bir emir’ gereği ortaya çıktığına kuşkuları yok. Öyle ki, bu hadiseyi otuz yıla varan savaş ortamıyla kıyasladıklarında ‘Rahmetin tecellisi’ olarak kabul ediyorlar. ‘Rahmet’, elbette savaş ortamının durulması, kısa sürede barış anlaşmasının imzalanması şu veya bu şekilde de olsa kayıplarının giderilmesi noktasında irili ufaklı girişimlerden pay almalarıydı... Hiç kuşku yok ki, Açe’nin kazanım hanesine yazılabilecek girişim söz konusu barış ortamının getirdiği siyasi ve toplumsal dönüşüm mekanizmasının işlemeye başlamasıydı. Birbiri ardına yapılan seçimler, dünün ‘sürgün hükümeti’ mensuplarının bugün Açe siyasi yönetiminin odağına getirecek açılımlara yol açmıştı. Bu değişimin ‘sancısız’ olduğunu söylemek mümkün değil... İç ve dış çeşitli çıkar grupları, maddi ve politik serüven avcıları, ulusal mekanizmanın ‘yap-boz’ süreçlerinde rol alan unsurları değil sadece Açe’deki sancılı dönüşümü ortaya koyan. Uluslararası çevrelerinde üstlerine düşen sorumluluğu göz ardı etmeleri,  bu sorumluluğu yok saymaları, meseleye üstünkörü eğilişleri de yabana atılmaması gereken faktörlerden bir. Bugün Açe’de tartışmaların odağında “Wali Nanggroe” kurumunun tesisi yer alıyor. Peki bu kurum neye tekabül eder? Bu kurum, Açe’nin geçmişle bugünü ve yarını arasındaki koparılmaması gereken bir bağa işaret etmesiyle yadsınamayacak bir öneme sahip. Bu kurumun varlığını sorgulayanların, bilerek veya bilmeyerek göz ardı ettikleri işte bu olgu, yani Açe’nin tarihi hafızasının diriltilmesi meselesi... Meseleye Kısaca değinelim..

 

Açe’de 26 Mart 1873 tarihinde Hollanda Doğu Hint sömürge yönetiminin Açe topraklarında başlattığı istila girişiminden kısa bir süre dönemin Açe Sultanı Mahmud Şah’ın vefatı üzerine yerine küçük yaştaki oğlu geçmişti. Sadece bölgesel değil, küresel çapta tepki alan bu istilâ girişimi karşısında Açelilerin direniş ruhunu dirilten alimler, özellikle de Tiro ailesine mensup ve onlara destek olan diğer öncü liderler sayesinde siyasi liderlik konusunda herhangi bir kriz yaşanmamıştı. Bu yönetim ve liderlik krizinin aşılmasında siyasi bir kurum olarak gündeme gelen Wali Nanggroe kurumu oldu. İşte bu kurumun tarihsel devamlılığının bir göstergesi olarak Açe Parlamentosu’nda kabulü ve Açe Valisi’nce Kasım ayının 19’unda onaylanmasıyla yeniden hayata geçirildi. Bu anlamda, Teungku Malik Mahmud ‘Wali Nanggroe’ olarak tanınıyor. Açe’de bu kurum ve Malik Mahmud’un atanması dolayımında önemli tartışmalar yaşandı ve bunda durulma söz konusu değil. Bu konunun detayları ayrı bir yazıya konu olacak çapta...

Ancak kısaca kimi çevrelerin öne sürdüğü üzere, bu kurumun Açe’de ikili bir yapıya neden olacağı: Yani, bir yanda Cakarta merkezi yönetimine ‘tabiiyet’, öte yanda Açe Eyaleti’nde bir anlamda ‘Başkan’ sıfatına sahip olacak kadar geniş yetkileri olan bir ‘Wali Nanggroe’ kurumu. Açe’nin son yüzyirmibeş (125) yılına dikkat kesildiğimizde zaten pek çok ‘çelişkili’ yapılar ortaya çıkmamış mıydı? Bu noktada Açe entellektüellerinin ve akademyasının yapması gereken, Cakarta konjonktürü bağlamında yaklaşımlar sergilemek yerine, Açe’yi Açe yapan değerlerin neler olduğu konusunda kafa karışıklıklarını gidermeleridir. Bu anlamda, sadece Açelilerin değil, Açeli gözüküp de ‘Cakarta formatında’ konuşan yerliler kadar, Açe toplum yapısına sonradan müdahil olmuş ve bu müdahalesini ‘farklı zeminlere taşıma’ gayesi güden çevrelerin de Açe’deki siyasi ve toplumsal yapılanmaya dair ‘Cakarta menşeili’ yaklaşımlarının gözlerden kaçmadığı gözlemcilerin ortak kanaati.

Helsinki Barış Anlaşması’nın siyasi alandaki maddeleri arasında önemli bir yeri bulunan bu kurumdan başka, Açe Bayrağı ve Milli Marşı’nın kabülünün sırada olduğunu belirtelim. Bugünlerde Açe Bayrağı ile ilgili olarak bir dizi toplantının gerçekleştirilmekte olduğu biliniyor.  Yüzlerini buruşturarak ‘Bu bayrak ve milli marş da neyin nesi diye?’ diye soranlara cevabı Açe tarihinin verdiğini hatırlatmakla yetiniyoruz.

Bu dikkat çekici siyasi gelişmeler kadar, Açe toplumunda tsunaminin doğrudan etkileriyle hayatı değişen bir kitle var ki o da gençlik. Açe aile ve toplum yapısının dinamiklerinin dış faktörlerle girdiği hızlı etkileşim dikkat çekilmeye değer bir konu. Burada sadece gerek Endonezya, Malezya gibi aynı kültür atmosferinde olduğu söylenebilecek coğrafyalarda öğrenim hakkı elde eden kesimin de için de olduğu Avustralya, İngiltere, Hollanda, Almanya, Amerika gibi gelişmiş ülkelerde burslu öğrenim görme şansı yakalamış olan öğrencilerin ahvalinin inceleme konusu yapılması, Açe yakın geleceğinin nasıl bir toplumsal değişmeyle karşı karşıya olduğunu da ortaya koyacaktır. Bununla birlikte, çeşitli kurumların ‘yetim’, ‘yoksul’ öğrenciler üzerindeki çalışmalarının bu öğrenci kitlesinin Açe toplumsal yapısına özgü sosyal, dini ve tarihi kimliğini kazanmasında ne tür bir rol oynadığı da gözlerden kaçırılmamalı. Açeliler genç nesil üzerinde gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerden gelen ‘talepler’ doğrultusunda eğitimlerine, dışa açılımlarına yüksek sesle karşılık vermiyorlarsa bunun temel nedeni, daha düne kadar, Açe’nin bu anlamda ‘geri kalmışlık’ olgusuyla ifade edilen yapısından kaynaklanmaktadır. Tam da bu noktada, özellikle adına İslam ülkeleri denilen bütüne mensup coğrafyalarda öğrenim hakkı bulan Açeli gençlerin Açe’ye ne kazandırıp ne kazandırmayacaklarının hesabının iyi yapılması gerekiyor. Bu hesabı yapacak olanlar elbette ki Açelilerin kendisi olmalı. Yoksa, bu konuda ne tür bir ‘hesapları’ olduğu ortadayken, dışarlıklılardan böyle bir sorumluluk beklemenin beyhude bir çaba olacağına kuşku yok.

Bugün bir davet yapmanın tam da yeridir... Tsunami’ni 10. yılında, yani iki yıl sonra, 26 Aralık 2014’de Açe’de önemli bir toplantı yapılması çağrısında bulunalım. Bu vesileyle, tsunami sonrasında Açe’de çeşitli ‘projelerle’ var olan ve var olmaya devam eden kurum ve kuruluşların herkese şirin gözükme adına değil de, tüm gerçekliğiyle ne gibi misyonla ve eylem dizgeleriyle geldikleri, bunları hangi ölçüde gerçekleştirdikleri veya gerçekleştiremedikleri, şayet gerçekleştirilemediyse buna nelerin yol açtığı, Açelilere verilen sözlerin hangilerinin yerine getirilip hangilerinin getirilemediği türünden ‘yapıcı’ ve ‘eleştirel’ dozu yüksek bir forumun gerçekleştirilmesi yerinde olacaktır. Analize dayalı böylesi bir forumun, eğitimin her sektöründe çokça dillendirilen ‘eleştirel düşünce’nin adına sivil toplum birlikleri denilen oluşumlarda da ortaya konması adına kesinlikle faydalı olacağına şüphemiz yok. Bu eleştirel düşüncenin söz konusu kurumların diyelim ki, Bangsamoro, Arakan ve Patani, öte yandan, Irak-Afganistan, Sudan, Somali gibi çokça yapılması gereken işlerin bulunduğu bölge ve ülkelerde ne gibi yapılanmalara yönelineceği konusunda ufuk açıcı bir yöne de olduğunu unutmamak gerekir. Bu hem yüzyılın felâketi düzeyinde lanse edilen tsunamiden on yıl sonra hâlâ çıkartılabilecek önemli derslerin olduğunu ortaya koyması bakımından da ilginç olacaktır.