Popüler Yayınlar

26 Eylül 2019 Perşembe

Endonezya’da Papua sorunu / Papua Issue in Indonesia


Mehmet Özay                                                                                                                       27.09.2019

foto:rnz.co.nz
Endonezya’da yaklaşık bir aydır süren toplumsal huzursuzluk ve şiddet gündemdeki yerini kokuyor.

Bu gelişmeler, Papua eyaletindeki Papualıların yeniden bağımsızlık talebinde bulunurken, başkent Cakarta’da ulusal mecliste bir süredir tartışılan Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun (KPK) güç ve yetkilerinin sınırlandıracağı iddia edilen yasa tasarısının geri çekilmesine yönelik olarak özellikle lise ve üniversite öğrencilerince gerçekleştirilen gösterilerdir.

Birbiriyle bağlantısız olduğu söylenemeyecek bu gelişmeleri her yönüyle burada ele almak mümkün değil. Bu nedenle, kısaca Papua konusu üzerinde duracağım.

Papualıları dışlayıcı ve aşağılayıcı yaklaşım

17 Ağustos’ta Endonezya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık günü kutlamaları sırasında meydana gelen olaylar ve sonrasındaki gelişmeler ülkede Papua krizinin yeniden nüksetmesine yol açtı.

Endonezya merkezi hükümeti ile ülkenin en doğusundaki Yeni Gine Adası’nın batısındaki Papua Eyaleti arasında var olan düşük yoğunluklu çatışma süreci, bu süreçte yeniden gündeme gelirken, Papualılar referandum çağrılarını yinelemek suretiyle bağımsızlık arzularını bir kez daha gündeme taşıdılar.

Bağımsızlık günü kutlamaları dolayısıyla başkent Cakarta’da yapılan gösterilerde Papualı öğrencilerin bağımsızlık talebiyle başladı.

Ardından, Cava Adası’nın doğusunda, ülkenin ikinci büyük şehri Surabaya’daki yükseköğretim kurumlarında okuyan bir grup Papualı öğrencinin kaldığı yurtlara askeri güçlerin baskın yapması şiddet eylemine konu olurken, gelişmelerin körüklenmesinde bundan daha da önemlisi askerlerin Papualıların fiziki görünümleri üzerinden ırkçı ve aşağılayıcı ifadeler kullanması oldu.

Referandum talebi yeni değil

Bu durum, Papua Eyaleti başkenti Jayapura’da referamdum talebi ve gösteriler şeklinde yankı bulurken, bir anlamda şiddet sarmalı da yeniden işlemeye başladı.

Bu gelişmeler açıkça gösteriyor ki, Papualılara yönelik aşağılayıcı ifadeler Eyalet halkı tarafından kabul edilemeyecek bir durum. Ayrıca, Papualıların Endonezya bütünü içerisinde özellikle de, temsil gücü bakımından merkezi yönetim ve bunun uzantısı olan güvenlik güçlerine yönelik güvensizliği içinde barındırması benzer süreçlerde olduğu gibi yine gündeme geldi.

Bununla birlikte, merkezi hükümetin Jayapura’dan yükselen referandum talebini dikkate almasını beklemek olmayacak bir şey(di). Ve merkezi hükümet bu talebe yönelik sivil araçları kullanmak ve bu talepleri reddettiğini kanıtlarcasına yeni güvenlik güçlerini bölgeye sevk etti.

Güvenlik güçleriyle çıkan çatışmalarda ölü ve yaralıların olması uluslararası medyanın gelişmelere kulak kabartmasını sağladı. Merkezi hükümetin aldığı bir diğer tedbir ise, bölgede iletişim olanaklarının kısıtlanarak, toplumsal ve siyasal tepkinin yayılmasının önüne geçildi.

Başkan Jokowi’nin bölgeye yönelik ilgisi

2014 yılından bu yana devlet başkanlığı koltuğunda oturan Joko Widodo’nun, özellikle bağımsızlık yanlısı söylemlerin gündeme geldiği bölgeler, az gelişmişlikle anılan eyaletler üzerinde durduğu ve ekonomik modernleşmenin ülkenin bu bölgelerine ulaşması konusunda da çaba sarf ettiği bir dönemde Papua krizinin nüksetmesi oldukça düşündürücü.

Nisan ayındaki seçimlerin ardından önümüzdeki ay başkanlık yeminini edecek olan Jokowi’nin ülkenin siyasal yapısının sivilleşmesi, demokratikleşme, ekonomik modernleşme vb. süreçlerle öne çıktığı izlenimi veren politikalarıyla gündeme geliyor.

Bu anlamda, Başkan Jokowi’nin Papua özelindeki tasarruflarından öne çıkanı Papua Otoban çalışmasını, bölgede ekonomik faaliyetler nezdinde mobilizasyonu ve bölge halkının oldukça düşük düzeydeki refah düzeyini artırmaya matuf bir girişim olarak görmek mümkün.

Başkan’ın bu ilgisini, daha önceki başkanlardan farklı olarak her yıl birkaç kez bölgeye ziyaret etmesinde somut olarak görmek mümkün.

Bugünlerde Papualıları hedef alan şiddet ve dışlayıcı söylemlerin Başkan’ın bu çabalarının şu veya bu şekilde önünü almaya yönelik girişimler olduğuna kuşku yok. Başkanın ve başında bulunduğu hükümetin siyasi ve sivil inisiyatifinin önüne geçen güçler, bölgede barışı zedeleyici gelişmelerdeki aktör rolleriyle öne çıkıyorlar.

Eyaletin zenginliği Papualılara yaramıyor

Bununla birlikte, bugünlerde gündeme gelen Papua krizinin tam da böylesi bir süreçte gerçekleşiyor olması üzerinde durmak gerekiyor. Bunun birkaç nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan en aşikâr olanı, Papua topraklarının sahip olduğu zengin maden ve gaz rezervleri.

On yıllardır bölgede, özellikle Batılı madencilik şirketlerinin faaliyetlerinin hem bu küresel şirketler hem de Endonezya merkezi hükümeti için önemli gelirler olarak anlam bulması.

Bu ekonomik kazanımın en güzel ifadesi ise, ABD madencilik şirketi Freeport McMoran ile Endonezya Hükümeti’nin ortaklığında işletmecilik hakkını yürüten Grasberg Mine adlı kuruluşun faaliyetlerinde karşılık buluyor.

Yakın geçmişte Freeport’ın bölgedeki faaliyetlerinin durdurulması yönündeki Cakarta’da gündeme gelen görüşler iki taraf arasında önemli gerçekleşen görüşmeler sonrasında yeniden onayla sonuçlanmıştı. Açıkçası, bu süreçte hangi aktörlerin ve faktörlerin rol oynadığı konusu hiç kuşku yok ki, Papua eyaletinin kaderi ile yakından ilgilidir.

İşin bir diğer yanında ise, klişe bir ifade olarak değerlendirilme ihtimali yüksek de olsa, gerçekliği yansıtması dolayısıyla özellikle, ordu güçlerinin sivil hakimiyetin tesis edilemediği bölgelerde sahip olduğu üstünlüğü bırakmak istememesi karşımıza çıkıyor.

Endonezya ordusunun bu konuda Cakarta’daki sivil siyaset üzerinde sahip olduğu etkiyi de dikkate alarak, bu yapının Papua’daki gelişmelerde yönlendiriciliğinin şüpheyle karşılanmayacak düzeyde olduğu tahmin edilebilir. Bölgede hak ihlalleri konusundaki iddiaların üzerine gidilememesinin herhalde bir nedeni de yine bu ve benzeri yapıların varlığı ile açıklanabilir.

Bitmeyen sömürgecilik bağlamı

Papualıların siyasi talepleri, diğer benzeri talepler de olduğu gibi bağımsızlık öncesi sömürgecilik süreçleriyle bağlantılı.

Hollanda sömürgeciliğinin sona erdiği ve yerine Endonezya Cumhuriyeti’nin kurulduğu 17 Ağustos 1945’te Papua bölgesi Yeni Gine adıyla Hollanda sömürgesi olmaya devam etti.

1961 yılında Papua’da Hollanda’dan ayrılma talepleri gündeme gelirken, bir yıl sonra New York anlaşmasıyla Papua’nın Endonezya Cumhuriyeti’ne devri gerçekleşti. Ardından bölgede toplumsal huzursuzluk sonrasında, 1969 yılında silahların gölgesinde yapılan göstermelik referandum bölgeyi Endonezya topraklarında tutmanın aracı oldu.

Papualıların kendilerini sanki bir sömürge yönetimi altında yaşıyorlarmış hissetmelerine sebep, dışlayıcı ve aşağılayıcı söylemlere maruz kalmaları, bölgelerindeki ekonomik zenginlikten pay alamamaları, demokratik süreçlere katılamamaları olduğu görülüyor.

Jokowi’ye sorumluluk

İkinci dönem başkanlığına resmi olarak başlayacak olan Jokowi’nin ülkede son dönemde ortaya çıkan anarşi boyutuna taşındığı gözlemlenen toplumsal huzursuzlukları dindirebilecek siyasi iradeyi ortaya koyması gerekiyor.

Bunu, öncelikle oluşacak yeni kabine üyelerinin seçiminden başlayarak, özellikle ülkede yolsuzluklar ve adaletsizlikler üzerine gidecek yasal ve kurumsal yapılaşmaların sağlıklı bir şekilde yeniden tesisi ve yönetebilmesi oluşturuyor.

Papua konusu da hiç kuşku yok ki, bu sürecin bir parçası. Bu noktada, Jokowi ve hükümetin yanı sıra, geniş toplum kesimlerinin ve/ya bunları temsil makamındaki kurumların, bu gelişmeler karşısında sessiz kalması değil, adaleti tesis edecek süreçlerde aktif olarak yer almaları sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesinde katkısı olacaktır.


Eğitim’de adalet olgusu


Mehmet Özay                                                                                                                        26.09.2019

Eğitim’in öncelikli hedefinin, insanoğlunun fıtratına uygun bir insan teki inşa etmek olduğu konusu, kadim ve geleneksel toplumların başat bir özelliğidir. 

Bunun, günümüzde kullanıldığı şekliyle kısır bir anlamda, salt tek’e indirgenmiş ve yalıtılmış bireye işaret etmediği, aksine bireyden hareketle çoğula giden yani, geniş toplumsal yapının oluşumuna basamak teşkil edecek bir süreç olduğu görülür. Ve bu eğitim süreci, temel olgular ve kavramlar çerçevesinde, ahlâk ve edep temelli oluşuyla dikkat çeker.

Öyle ki, toplumsal yapı içerisinde beşeri adaletin sağlanmasının, böylesi bir ilişkinin varlığıyla ve geliştirilmesiyle ilişkisi göz ardı edilemez. Bu anlamda, insanın akl eden bir varlık olması ile fıtrata uygun eğitim arasındaki bağ üzerinde düşünülmeyi hak eder.

Kadim dönemlerden itibaren insan ve insanlık üzerine görüş beyan eden düşünürler, adına eğitim denilen sürecin bireylerin iyi yönlerinin ortaya çıkarılması konusuna vurgu yapmışlardır. Bu yaklaşım, bireyi salt kendisiyle sınırlı bir duruma indirgemeyip, aksine bireyin toplumsal ilişkilerin sağlıklı yapılanmasındaki ve dolayısıyla adaletin sağlanmasındaki rol ve önemine dikkat çeker.

Bununla birlikte, Batı Avrupa’da son dört yüzyıllık süreçte ortaya çıkan ve günümüze kadar gelişme gösteren, adına modernleşme denilen sürecin giderek kurumsallaşmasıyla, eğitim olgusu da asli unsurundan uzaklaşmıştır. 

Öyle ki, diğer toplumsal kurumların yanı sıra ve belki de öncelikli olarak eğitim kurumunun ahlâk ve edep temelli insan yetiştirme yaklaşımı, modernleşme ile birlikte dönüşerek tali bir niteliğe bürünmüştür.

İnsanın artık kendinde bir aktör değil, kitlelere eklemlenen ve eğitim başta olmak üzere her toplumsal kurum içerisinde pasif bir tüketici konumuna indirgenmesi, onun tekil ve toplumsal bir varlık olarak özgünlüğünün artık pek bir önem arz etmediğine işaret eder. Bu bağlamda, eğitim kurumu ve yapılaşması bireysel ve toplumsal iyinin inşasına değil, modernleşmenin öngördüğü geleneğe ve fıtrata muhalif yapılara yönelimi öne çıkaran bir boyut olarak karşımıza çıkar.

Bugün artık eğitim süreçlerine tabi olan bireylerin, bu süreçler içerisinde ve/ya sonrasında ahlâk ve edep gibi sıfatlara konu olmaması oldukça düşündürücüdür. Böylesi bir gelişme, sadece post-modern veya yüksek modernliği ilk elden tecrübe eden Batılı ülkeler ve toplumlarla sınırlı değildir. Burada can alıcı husus, modernleşmenin dayattığı evrensellik olgusu ile sadece Batı toplumlarında değil, dünyanın farklı coğrafyalarında da benzer bir sürecin işlemekte olduğudur.

Bu noktada, toplumların modernleşme süreçleriyle tasvir edilen gelişmişlik düzeylerine rağmen, gerek insan tekinin gerekse toplumların yüzleştiğine tanık olunan ve bu anlamda gelişmişlikle tezat teşkil eden olumsuzluklar günümüzün normali kabul edilmektedir. Öyle ki, akademik ve popüler gündem çerçevesinde, eğitim alanında hakim görüşlerin modernleşme özelinde ‘evrensellik’ iddiasına oturtulma çabası, neredeyse reddedilmesi mümkün olmayan bir kabul görmektedir.

Oysa, modernleşmenin küresel toplumun belli bir kesiminde, tarihi ve sosyolojik koşulların bir gereği ve/ya zorlaması olarak ortaya çıktığı dikkate alındığında, evrensellik olgusuna eleştirel bir yaklaşım geliştirmeyi gerektirmektedir. Böylesi bir yaklaşımla, fıtratı öncelleyen bir eğitim düşüncesinin geliştirilmesinin imkânı söz konusu olabilir.

Açık Medeniyet, Eylül, Sayı 17, Yıl 2 (İbn Haldun Üniversitesi Yayını)  

18 Eylül 2019 Çarşamba

Malezya’da siyasi liderlik tartışması ve Enver İbrahim / Leadership discussion in Malaysia and Anwar Ibrahim


Mehmet Özay                                                                                                                        18.09.2019

foto:businessinsider.my
Malezya’da Enver İbrahim ne zaman başbakanlık koltuğuna oturacağı sorusu halen sorulmaya devam ediyor. Bu soruya, bu kez Enver İbrahim bugün yaptığı bir açıklama ile bizzat kendisi cevap verdi ve 2020 yılı Mayıs ayında başbakanlık değişiminin yaşanacağını söyledi.

Enver İbrahim’in açıklaması, daha önce gündeme getirilen iki yıllık sürenin Halkın Adaleti Partisi’nin (Partai Keadilan Rakyat-PKR) lideri Enver İbrahim tarafından teyit edildiği ve başbakanlık değişiminin gerçekleştirilmesinin gerekliliğinin birinci elden ifadesi olarak anlaşılmalı.

Enver İbrahim açıklamasında, aşağıda detaylarına değinileceği üzere, alternatif başkan arayışlarının da önünü kapatmış oldu.

Bir yanda, şu anki hükümette ekonomi bakanı Azmin Ali, öte yanda Dr. Mahathir’in oğlu ve Kedah eyalet başbakanı Mukhriz Mahathir’in adlarının kimi çevreler tarafından gizli/açık zikredilmesi, temelde iktidar koalisyonunu oluşturan siyasi partiler arasında bir çekişme ile sınırlı değil.

61 yıllık iktidarı devirmiş bir siyasi bloğun içinde ortaya çıkacak bir çatlak, henüz daha sona gelinmemiş yolsuzluk soruşturmalarının aksamasına ve dünkü iktidar güçlerinin şu veya bu şekilde yeniden güç devşirebilecekleri bir ortama yol açabilir.

On yıllardır ülkeyi yönetmiş olan yapının omurgası ve şu an muhalefetteki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) ile bir zamanlar UMNO ile neredeyse kanlı bıçaklı olan Malezya İslam Partisi (PAS) arasında geçen hafta sonu imzalanan işbirliği anlaşması bu yöndeki gelişmelerden biri olarak değerlendirilmeli.

Başka bir yazının konusu olan bu işbirliği sürecinin, ülkede reformları değil, ana akım siyasetin odağında yer alan ‘etnik temelli’ politikanın devamlılığını ön görüyor.

Bu şartlarda iktidardaki Umut Koalisyonu, partiler arası çatışmayı ve/ya liderler arası çekişmeyi bir kenara bırakıp, ülkeyi son yirmi yılda yaşanan olumlu siyasi değişimlerin mimarı Enver İbrahim’le yola devam edecek şekilde yapılandırmalı.

Bu noktada, Enver İbrahim bir mülâkat vesilesiyle 2020 yılında başbakanlık devrinin gerçekleşeceğini açıklaması oldukça önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir.

Başbakanlık mücadelesi

Başbakanlık değişiminin koalisyon bloğu içerisinde partiler arasında seçim öncesi siyasi pazarlıklar sırasında yapılan sözlü anlaşmayla sınırlı olmadığı, geçtiğimiz aylarda yaşanan tartışmalarda tanık olundu.

Daha önce iki yılla belirlenen Dr. Mahathir’in başbakanlığı, iktidarın bir yılını doldurmak üzereyken başlayan yeni bir tartışma ile farklı bir veche kazanmaya yüz tutu. Önce, Dr. Mahathir, ülke ekonomisinin düzlüğe çıkartılmasının şart ve bunun kendisince yapılması gerektiğini söyleyerek üç yıla talip olduğunu ifade etti.

Ardından geçen yaz başında, başbakan Dr. Mahathir Muhammed’e yakın bazı çevreler, başbakanlığın devrine dair belirlenmiş bir zaman olmadığı ve hatta başbakanlık değişiminin olup olmayacağını da açıkça gündeme getirdi.

Gereksiz arayışlar

Buna paralel olarak yürütülen bir başka çaba ise, Dr. Mahathir sonrası dönem için hükümette ekonomi bakanlığı yapan Azmin Ali bazı çevreler tarafından gündeme getirilirken, bu konuda Dr. Mahathir’in de aynı görüşte olduğuna dair yaklaşımlar dikkat çekiyordu.

PKR genel başkan yardımcısı olan, ulusal hükümette yer almadan önce Selangor eyaleti başbakanlığını yürüten Azmin Ali’nin kuşkusuz ki en önemli özelliği geçmişte Enver İbrahim’in en yakınında bulunmuş bir isim olması.

Bugün Azmin Ali’nin adının başbakanlık için gündeme getirilmesi bir anlamda usta-çırak arasında siyasi bağın kopuşu ve bir anlamda PKR içinde parti içi çekişmelerin önünü açmaya matuf bir yönü olduğu düşünülebilir.

Bu noktada, Dr. Mahathir’in iktidar ortakları arasında yapılan siyasi ortaklık anlaşmasına muhalif hareket etme noktasında ön plânda olduğunu düşünmek yanlış olur.

Unutulmamalı ki, Malezya’da hala önemli bir kitle Enver İbrahim’in başbakan olmasını bekliyor. Bu çerçevede Azmin Ali’nin bir şansı olduğundan bahsedilemez. Kaldı ki, parti içinde kalarak Enver İbrahim’e meydan okumasının da siyasi rasyonalite ile uyuşan bir yanı bulunmuyor.

Enver İbrahim’in, son derece hassas bir konumda yani hapiste olduğu bir dönemde ittifak sürecini başlatan bizzat Dr. Mahathir’in kendisi. Kaldı ki, bu ittifak oluşumunun, salt siyasi bir anlaşmanın ötesinde iki siyasi lider arasında geçmişte yaşanmış anlaşmazlıkların ve haksızlıkların üzerinin örtülmesi gibi oldukça bağlayıcı ve manevi bir yönünün olduğu da ortada.

Zaten Dr. Mahathir de bunu hatırlayarak, Haziran ayı sonlarında yaptığı bir açıklamada, “O’na söz verdim” diyerek Enver İbrahim’e başbakanlık devrini, zaman belirtmemekle birlikte, bir kez daha ortaya koydu.

Dr. Mahathir’in, yukarıda zikredilen duyarlılığı bozacak yeni bir siyasi yapılandırma çabasının aktörü olmasından değil, özellikle kendi partisi içerisindeki bazı ‘derin’ siyasilerin tesirinde kaldığını söylemek mümkün.

Bu isimler gizli saklı da değil açıkçası. Aksine, tartışmaların yapıldığı günlerdeki basın açıklamalarına bakıldığında bunları ismen ortada oldukları görülecektir.

Bölgesel yapılanma

Malezya’da 61 yıl boyunca iktidarı elinde tutan Ulusal Cephe (Barisan Nasional) koalisyonunun, 2018 Mayıs’ındaki 14. genel seçimleri kaybetmesi ve yerine Umut Koalisyonu’nun (Pakatan Harapan  -PH) iktidarı yakalamasını sağlayan aktörlerin başında gelen olan Enver İbrahim’in başbakanlık koltuğuna oturacağı haberi sadece Malezya’da değil, ASEAN bölgesi başta olmak üzere çeşitli ülkeler tarafından da yakından takip ediliyor.

Enver İbrahim’in, özellikle siyasi liderlik konusunda önemli zaafları bulunan ASEAN’ı bölgesel ve küresel güçler karşısında aktif bir yönelime sevk edebilecek yeteneğe ve kapasiteye sahip olduğu gözlerden kaçmamalı.

ASEAN’ın genel sekreterliğine başkent Cakarta’da ev sahipliği yapan ve bu anlamda birliğin şu veya bu şekilde doğal lideri kabul edilen Endonezya’yı aktif hale getirebilecek bir süreç beklenebilir.

Hiç kuşku yok ki, ASEAN içerisinde bölgeyi ve dünyayı tanıyan ve siyasi aktörlüğü ile öne çıkacak bir Enver İbrahim bölgede siyasi, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine önemli katkısı olacaktır.

Malay dünyasının toparlanması

Ayrıca Malay dünyasının bölgedeki iki önemli temsilcisi konumundaki Malezya ve Endonezya ilişkilerinde Enver İbrahim başbakanlığı ile yeni bir sayfa açılacaktır.

Bunun örneğini, 1990’lı yıllardaki bakanlıkları döneminde ortaya koyan Enver İbrahim’in yeni dönemde bu süreci yeniden başlatabilecektir.

Bu noktada, Endonezya kamuoyundan aldığı ve alacağı olumlu desteğin hiç kuşku yok ki, Cakarta merkezi hükümetinin de bu taleplere uygun karşılık vermesini kolaylaştıracaktır.

Malezya’da yaşanacak başbakanlık değişimi, salt bir liderlik değişimine işaret etmiyor. Bunun ötesinde, önümüzdeki dönemde ülkede reform süreci açısından da önem taşıyan bir gelişme olacaktır.


10 Eylül 2019 Salı

Gündelik yaşam ve çoğullaşan eğitim-öğretim faaliyeti

Mehmet Özay                                                                                                              11.09.2019

Her Eylül ayında, okulların açılmasıyla toplumda sosyal etkileşimlerin nitelik ve niceliğinin arttığı bir döneme girilir. Evindeki, evinin yakın çevresindeki değişik yaş gruplarından çocukların ve erken gençlik yıllarını yaşamaya başlayan gençlerin, adına okul denilen çeşitli düzeylerdeki eğitim kurumlarına devamları önemli bir hareketliliğe neden olmasıyla dikkat çeker.

Bu hareketlilikte ‘aktör’ olduğu varsayılan öğrenciler, okullarda sürdürülen formel eğitim-öğretim süreçlerini paralel ve/ya dikey kesen toplum kesimlerle, zorunlu ve/ya bile isteye kurdukları şu veya bu şekildeki sosyal etkileşimlerin odağındaki kişilerdir.

Bununla birlikte, eğitim-öğretim sürecini destekleyici mahiyette ulaşım, konaklama, yeme-içme, güvenlik, koordinasyon, temizlik, serbest zamanlar gibi pek çok kurumsal alanın işgal ettiği önemli bir yapılar topluluğu dahil olur bu sürece.

Öğrenciler ile söz konusu bu kurumsal yapılar içerisindeki kişilerle gerçekleştirilen etkileşimin odağında yer almakla birlikte, bu kurum ve her kurumlar içerisindeki ilgili kişiler de kendilerini, bu etkileşimin odağında görme eğilimindedir. Ve bu kurum ve kişiler çeşitli özellikleriyle, ailede ebeveynlerden, okulda müdür ve öğretmenlerden yani, eğitim-öğretim sürecinde öğrencinin ‘en yakınında’ olduğu varsayılan kişilerden ayrışırlar ve farklılaşırlar.

Yatılı okullarda ve/ya pansiyonlarda kalan öğrenciler; köyden-metropollere kadar çeşitli düzeylerdeki yerleşim yerlerinde yaşayan öğrencileri evlerinden okul kapısına kadar getirecek ulaşım ağı ve sistemi, ki bunun içine ebeveynin özel aracıyla çocuğunu okul kapısına bırakması, özel servis hizmeti sunan şirketlerin varlığı, özel olup yasa dışı çalışan servisçilik hizmeti, belediye otobüsleri, minibüsler, tren ve metrolar vb. önemli işlev görürler.

Öğrencinin evinde mutlaka yapması gerektiği ileri sürülen kahvaltı ile sınırlı olmayan, yanı başındaki bakkal, okul sokağının köşesindeki simitçi ve börekçi dükkânı, okul binasında yüzlerce kişiye hizmet sunması beklenen kantin ve yemekhane, okul çıkışlarının ardından doldurulan kafeler vb. yeme içme süreçlerinde rol alır.

Site çocuklarının sabahın erken bir vaktinde servis bekleşmelerinde göz kulak olması umulan site güvenlik yetkilisi; öğrencilerin ev-okul arasında şehir ulaşım ve güvenliğinden sorumlu trafik başta olmak üzere emniyet görevlileri; okul binalarının girişlerindeki güvenlik görevlileri; hatta okul içinde nöbetçi öğretmenler bu güvenlik olgusunu anlamlı kılma uğraşı verdiği düşünülen kişilerdir.

Gün boyu yinelenen bir nüfusu içinde barındıran okullarda, temizlik olgusu kurum içerisinde temizlik hizmeti veren şahıslarla sınırlı olduğu varsayılsa da, gün içinde farklılaşan süreçlerde sınıf ortamından tuvaletlere, servis araçlarından yemekhanelere kadar düşünülmesini gerektiren bir özelliği içinde barındırır.

Öğrencinin daha sabah servis aracıyla başlayan ve/ya diğer araçlarla okula kadar süren seyahatini, okulda teneffüsleri ve okul dönüşü evde/yurtta buluşacağı önemli bir ‘boş zaman’ dilimi, diğerlerinin yanında hiç de göz ardı edilebilecek bir durum arz etmez. Aksine, bu boş zamanı bir birey olarak öğrencinin, artık tek başına doldurmasına el verecek imkânlar/araçlar bulunduğu gibi, bu imkân ve araçları paylaşabileceği yanı başındaki bir kişiden veya bir gruptan ibaret arkadaşlarla da değerlendirmesi beklenir.

Bu tekil imkânın dışında, öğrenci tekini kendine çekme konusunda oldukça cazip imkânları elinde bulunduran ve adına genel itibarıyla ‘eğlence’  dediğimiz ‘boş zamanları değerlendirme’ kurumların çeşitli araç ve yöntemleriyle tüm dikkatleri ile cazip hale gelmek için hazır beklemektedirler. 

Boş zamanların içine, naif bir ilgiymiş gibi gözüken bir tek sigara tüttürümünden bağımlılığa kadar uzanan hap kullanımına, tavladan suni futbol sahalarındaki rekabete, pornografiden sanatsal faaliyetlere kadar çok çeşitli alanların dahil olduğunu görürüz.

İşte bu sayılan -ve de sayılmayan- kurumlar ve bu kurumlarda belli rol ve işlevler üstlenen bireyler ve gruplar kendilerini, yeni başlayan eğitim-öğretim yılı ile birlikte aktif hale geçerek bu devasa işin odağında görürler. 

Söz konusu kurumlarca ve/ya bireylerce ve gruplarca öğrenci tekine yönelik sergilenen ilgi ve alâkanın, maddi bir çıkar ilişkisinin öne çıkartıldığı bir boyutu da içerdiği ortadadır. Hedefte var olduğu izlenimi verilen eğitim-öğretim sürecinin ilgili kişiye/kuruma ekonomik kazanımının gizli/açık öncellendiği bir süreçtir bu.

Dikkat edildiği üzere, yukarıda adına eğitim-öğretim denilen sürecin bizatihi kendisine yani,  sınıf içi ve okul içi profesyonel ve yarı/gayri profesyonel aktivitelere atıfta bulunmadım. Öğretmenlere, müdür yardımcılarına, müdürlere, ilçe ve il milli eğitim yapılarına ve de bakanlığa!

Ya da söz konusu bu eğitim-öğretim kurumunun gölgesinde kaldığı izlemini veren veya verilen dershanelerin (pardon etüd merkezlerinin) ya da gelecek belirsizliğini göz önüne alarak, yapılanmasını, zorda kalmış bir özel okul işletmesini devr alarak yeniden yapılandıran, dershane işlevini ‘özel okul tabelası’ altında sergileme eğilimi sergileyen kurumların eğitim-öğretim sürecinin hangi boyutuna denk geldiğine değinmedik. Çünkü daha bu yapılara gelmeden eğitim-öğretime hazırlık denilen ve yukarıda kısmen değinilen unsurların nerede durup nasıl bir işlev yüklendiğini epeyce bir düşünmek gerekiyor.

Bir başka açıdan bakıldığında belki kimileri, yukarıda sayılan (ve belki de ilâvelerde bulunabileceğimi diğerleriyle birlikte) unsurları, aslında adına eğitim-öğretim denilen sürecin hakkıyla, anlamlı ve adilane bir şekilde yerine getirilmesinin araçları ve dinamikleri olduğunu iddia edebilir. Bunda haklılık payının olmadığı söylenemez elbette.

Ancak bir minibüs şöforü, bir bakkal, bir servis işletmecisi, bir temizlik hizmetlisi, bir simitçi, bir trafik polisi ve dahi diğer araçsal unsurlar gün içinde öğrenci teki ile karşı karşıya geldiğinde, eğitim-öğretim faaliyetine nasıl bir katkı yaptığının bilincinde midir sorusunu sormamız gerekiyor.

Burada bir başka soruyu da gündeme getirebiliriz. Acaba yukarıda zikredilen tüm bu yapıların bizatihi kendisi bilinçdışı bir edim olarak, okul kurumu tarafından resmi ve profesyonel olarak verilmesi beklenen eğitim-öğretimin yerine ikame edilecek bir tür ‘korsan’ eğitim-öğretim faaliyeti mi gerçekleştirmektedirler?

Korsanlık olgusunun, sadece -diyelim ki, oyun ve/ya pornografik işlerle ilgilenen kişi ve yapıların gizliden/açıktan sürdürdükleri bir faaliyet ve de eğitim süreciyle ilintili olduğu sanılmasın. Formel eğitim-öğretim süreçlerinin ana hedeflerini destekleyecek unsurları içinde barındırmayan, gün içerisinde ortaya çıkan tüm bu ilişkiler ağının, korsan eğitim faaliyetine hizmet verdiklerini söylemek mümkün.

Gün içerisindeki etkileşimler bağlamında, çok sınırlı bir zaman diliminde dahi gerçekleşmiş de olsa, bu yapıların -kişi ve kurumlar- ortaya koydukları dilsel, düşünsel ve fiziki diyebileceğimiz çeşitli bağlamlardaki eylem düzenlerinin, öğrenci teki üzerinde bıraktığı iz/ler/in birikimsel olarak bir tavra dönüşmesi halinde, karşı karşıya kalınan sorunun artık üstesinden nasıl gelineceğine dair bir başka sürece evrilmiş oluruz.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/09/11/gundelik-yasam-ve-cogullasan-egitim-ogretim-faaliyeti/

9 Eylül 2019 Pazartesi

ABD-ASEAN deniz tatbitakı ve bölgede güvenlik sorunu / The US and ASEAN drill and regional security


Mehmet Özay                                                                                                                         09.09.2019

foto:straitstimes.com
ABD ile Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği (ASEAN) arasında, 2-6 Eylül günlerinde Güney Çin Denizi’nde gerçekleştirilen deniz tatbikatı, bölgede güvenlik ve ittifak oluşumları konusunda yeni bir gelişme olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Bölgenin yeni konsepti: deniz tatbikatları

Bu tatbikatı, yakın dönemde gerçekleştirilen iki tatbikatla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bunlardan ilki, geçen yıl 22-28 Ekim tarihlerinde Çin’in önderliğinde ASEAN ülkelerinin iştirakıyla yapılan deniz tatbikatının ardından, bu sefer ABD’nin aynı birliğe mensup üye ülkelerin tamamıyla benzer bir tatbikat gerçekleştirmiş olmasıdır.

İkincisi, geçen Mayıs ayı başlarında, yine ABD öncülüğünde Japonya, Filipinler ve Hindistan’ın katılımıyla uluslararası sularda seyir güvenliği konseptiyle Güney Çin Denizi’nde gerçekleştirilen tatbikattır.

Hindistan’ın söz konusu bu tatbikatta yer alırken, ABD yönetiminin uluslararası denizlerde seyir güvenliğini, sadece Doğu ve Güney Çin Denizi ile Malaka Boğazı ekseninde değil, Hint Okyanusu da içine alacak şekilde değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla bu gelişme, ABD’nin güvenlik çemberini Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e kaydırması ve/ya genişletmesi anlamına geliyor. Öyle ki, ABD yönetimi, geçen Haziran ayının hemen başında, yayınladığı Hint-Pasifik Strateji Raporu’nda bu stratejik gelişmeye dikkat çekerek, Hint-Pasifik bölgesinin ülkenin savunma öncelikli alanını oluşturduğu konusunu dünya kamuoyuyla paylaşmıştı.

ABD’nin Hint-Pasifik eksenli stratejisinin, Çin’in 2017 yılında Afrika’nın doğusunda Cibuti’de askeri üs varlığını hayata geçirerek, Hint Okyanusu’na doğu sahilleriyle bağlı olan Afrika’daki ticari varlığını askeri bir nitelikle desteklemesine karşılık geldiği görülüyor.

Bu bağlamda, ABD yönetimi, bir yandan Çin-Japonya ve Çin-Hindistan çekişmesinden kaynaklanan çatışması ortamı kendi jeo-stratejik ve hiç kuşku yok ki, ekonomik hedefleri için sürekli yapılandırıyor.

ABD-ASEAN askeri işbirliği

ABD’nin ASEAN ile -birliğe üye on ülkenin katılımıyla-, ilk defa gerçekleştirdiği geçen haftaki tatbikat, bölgede son iki yıldır süren ticaret savaşlarına ilâve olarak, bölgesel güvenlik konusunda da çatışmacı ortamın en azından potansiyel olarak sürdüğünü ortaya koyuyor.

ABD donanmasının ağırlıklı desteği ve katılımcı ülkelerin çeşitli düzeylerden bin iki yüz altmış kişilik askeri personelin varlığı, kimi çevrelerde bu tatbikatın sembolik olduğu izlenimi uyandırsa da, tatbikatın komutasını yürüten ABD’li komutan, ilgili ülkelerin ortak hareket kabiliyetini ve bilgi paylaşımına olanak tanıyan etkinliğin önemli olduğunu vurguluyor.

Katılım noktasında görülen bu sınırlılıkla ilgili olarak şu hususların belirleyici olduğu söylenebilir. Bunlar sırasıyla, ABD ile ASEAN arasında stratejik ortaklığın boyutları; ASEAN içerisinde siyasi liderliğin olmaması; Birlik içerisinde örneğin Kamboçya ve Laos gibi Çin’e yakın duran ülkelerin varlığı; bölgenin askeri bir yapılanmaya konu olmamasını düşünen Malezya gibi ülkelerin siyasi duruşları öne çıkan faktörlerdir.

Tüm bu sınırlılıklarına rağmen, ABD öncülüğünde gerçekleştirilen bu tatbikatın bölgenin güvenlik ve mevcut ve potansiyel ittifaklar çerçevesinde sürekli yenilenen ve yapılandırılmaya muhtaç bir dinamizmle bağlantılı olduğu da aşikâr.

ASEAN’da bölgesel güvenlik

ABD öncülüğünde ve Birlik’e mensup on ülkenin çeşitli düzeylerde verdiği askeri destekle, Tayland Körfezi ve Güney Vietnam’da Güney Çin Denizi’nin uluslararası sularında gerçekleştirilen tatbikatı birkaç açıdan ele almak mümkün.

ABD’nin Tayland ve Filipinler ile olan stratejik ortaklığının, bu iki ülke ile ortak askeri faaliyetlerini daha rahat gerçekleştirebilmesine olanak tanıyor. Öte yandan, birliğe üye diğer ülkeler içinse, bölgedeki teritoryal hakimiyet peşinde koştuğunu açık bir şekilde ortaya koyan Çin’in varlığı karşısında, dengeleyici bir unsur olarak ABD ile böylesine önemli bir tatbikatta biraraya gelebiliyorlar.

Çin’in, Güney Çin Denizi’nin yüzde doksanına tekabül eden bölümünde siyasi egemenlik hak iddiasının, aralarında ASEAN’a üye beş ülkenin yani Vietnam, Filipinler, Bruney, Malezya ve Endonezya’nın kıta sahanlıkları konusunda anlaşmazlığa yol açması nedeniyle, tatbikat birliğin doğal sınırlarının korunması konusunda bir kararlılık olarak anlaşılabilir.

Bu noktada, ASEAN’ın yeni bir döneme ve yapılanmaya evrilmekte olduğunu gizli/açık kendini ortaya koymaktadır. Kaldı ki, bunun ipuçlarını bir ekonomik işbirliği örgütü olarak görülen ASEAN’ın tüm üye ülkelerin katılımıyla son bir yıllık süre zarfında önce geçen yıl Ekim ayında Çin ile, ardından geçen hafta ABD ile gerçekleştirdiği ve her ikisi de ilk olma özelliği taşıyan deniz tatbikatlarında bulmak mümkündür.

Küresel kapitalizmde hegemonya

Bu tatbikatın da ortaya koyduğu üzere, ABD ve Çin arasında, örneğin tarihi, ekonomik ve günümüz küresel kapitalizm yapılaşmasında kimin hakim konumda olacağı ve gelişmeleri yönlendireceği olgusu can alıcı noktayı oluşturmaktadır.

Küresel ekonominin ilk iki sırasını paylaşan ABD ve Çin arasında Güney Çin Denizi ve bağlantılı suyolları üzerindeki egemenlik mücadelesi sürerken, ASEAN noktasından konuya bakıldığında ise, bazı farklılıklar göze çarpmaktadır.

Bu noktada, bölgenin coğrafi ve ulus-devlet yapılanması bağlamında asli unsuru teşkil eden Filipinler ve Endonezya’nın üzerinde yükseldiği Takımadalar ülkeleri ile, Myanmar-Vietnam-Tayland-Kamboçya ve Laos’un bulunduğu Hint-Çin’i bölgesi ve Malaya Yarımadası bağlamında Malezya ve Singapur’un -ve de Bruney- varlığı birbirinden bağımsız ele alınabilmesi kadar, iç içe geçen katmanlı bir siyasi ve ekonomik bağımlılığı da ortaya koymaktadır.

Bu temellendirmede, Myanmar, Kamboçya ve Laos’u parantez içine alarak değerlendirmek gerekir. Bunun nedeni, Kamboçya ve Laos’un ASEAN içerisinde Çin’le doğrudan ideolojik ve stratejik işbirlikleri ile ayrışması, hem de ekonomik modernleşmede diğer üye ülkelerin ulaştığı seviyeye henüz ulaşmamış olmalarıdır.

Myanmar’ı ise tamamen kendine özgü tarihsel şartların bir neticesi olarak gerek ASEAN gerekse -kimi bağlamlarda bir yakınlaşmasından söz edilebilse bile- Çin ile ilişkileri sürdürülebilir bir yapılaşmaya konu olmamasıyla dikkat çekmektedir. Siyasi reformlar ve Batılı liberal ekonomiye geçişte sorunlarla boğuşan Myanmar sıçrama yapabilmesi için daha süreye ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Sırasıyla Singapur, Malezya, Vietnam, Filipinler ile son beş yıldır yaşadığı siyasi bunalıma karşın Tayland’ın diğer üye ülkelere kıyasla ekonomik kalkınmada elde ettikleri süreklilik; birliğin ekonomik büyüklük olarak ilk sırasında bulunan Endonezya ise, 2015 yılı sonunda kabul edilen ASEAN ekonomik işbirliği çatısı ile ekonomik süreçleri yönetebilme arzusundadırlar.

Bu hususlar, birliğin genel itibarıyla ekonomik kalkınmaya odaklı eğilimlerine karşılık güvenlik ve istikrar noktasında dış aktör/ler/e ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır.

Çatışmasızlık halinin sürdürülebilirliği

ABD-ASEAN deniz tatbikatının, bölgedeki gelişmeler bağlamında neye tekabül ettiğine dair bazı hususları tek tek sıralamakta ve ardından biraz daha detaylı bir şekilde ele almakta fayda var.

İlki, Çin’in özellikle Şi Cinping’in devlet başkanlığına geldiği 2013 yılından itibaren ve giderek tedrici olarak tonu artan bir bağlamda Güney Çin Denizi’ni ulusal egemenlik sahası ilan etmesine karşı bir gelişme olarak görülmelidir. İkincisi, ASEAN ile ABD arasında askeri işbirliğinin geldiği noktayı göstermesi dikkat çekicidir.

Üçüncü husus, ABD devlet başkanı Donald Trump’ın bir önceki dönem yani, Barack Obama dönemi ile kıyaslanmayacak ölçüde Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesi’yle ekonomik yatırımlar ve askeri işbirlikler noktasında ortaya koyduğu geri çekilme politikalarına rağmen, ABD içerisinde bazı güç odaklarının bölgenin önemini başkan Trump’a kanıtlamakta olduklarıdır.

Her ne kadar, ASEAN içerisinde siyasi liderlik konusunda bir belirsizlikten söz edilse de, ABD yönetimi, birliğe mensup üye ülkelerden bazılarıyla sahip olduğu stratejik işbirliğini de kullanmak suretiyle, bölgede askeri varlığını ispatlamak ve bunu geliştirme konusunda kayda değer bir çaba sergiliyor.

Bu son tatbitakın da ortaya koyduğu üzere, ASEAN, ABD ve Çin gibi iki ekonomik gücün çatışma alanı olmaya devam etmektedir. Bu durum, ASEAN’da bölgede siyasi ve askeri istikrarsızlıklar bağlamında bazı endişelerin yaşanmasına yol açsa da, siyasi birlikten yoksunluğuna rağmen ASEAN bu çatışmacı ortamda denge arayışları çerçevesinde belirleyici olabilme imkânını elinde bulundurmaktadır.

ASEAN’da, özellikle 1980’lerden itibaren Asya-Pasifik bölgesinde Japonya modelini örnek alarak gelişme gösteren ekonomik modernleşme süreçlerinde elde ettiği kazanımı bertaraf edecek her türlü girişime karşı, bazı istisnalarla birlikte, ortak bir ses çıktığı söylenebilir.

Birlik, bölge ülkelerinin de katılımıyla Çin ve ABD ile yapılan, akamete uğrayan yakın gelecekte icraata geçirilecek olan ticari işbirliği anlaşmalarının da ortaya koyduğu üzere ekonomik kalkınmalarını sürdürülebilir kılacak tüm girişimlerde yer almaktadır.

İşin güvenlik boyutunda da, Birlik içerisinde ortak bir askeri yapılanma olmadığı ve yakın vadede de ortaya çıkacağına dair ipuçları bulunmadığına göre, ASEAN önümüzdeki dönemde de ABD ve Çin yönelimli askeri tatbikatlara konu olmaya devam edecektir.


7 Eylül 2019 Cumartesi

Turkey’s Renewed Interest in Asia: A Second Chance at Success?

Mehmet Özay                                               07.09.2019

At the end of the Cold War era in the 1990s, political scientists observing some emerging economies in the Asia Pacific predicted that Asia would lead the global economy in the near future. Now it can be safely asserted that this prediction reflects some considerable truth.

In particular, the consecutive economic growth of the People’s Republic of China (PRC) and the Association of Southeast Asian Nations (ASEAN) throughout the past few decades are enough to prove this prediction, although trade wars between the US and the PRC have led to heated global discussions recently.

What makes the current process more challenging for Western economic blocs is that there are some recent regional power houses which have been molded through the initiation of unpredictable alliances, such as Shanghai Cooperation Organization (SCO) or originally known as Shanghai Five, consisting of China, Russia, Kyrgyzstan, Tajikistan and Kazakhstan.

As well as the Trans-Pacific Partnership Agreement (TPP) with 12 member countries in the Asia-Pacific region, considered to be the biggest free trade organization with its total trade volume covering 40 per cent of global trade, before the U.S withdrew from the agreement under President Trump.
As a result, member countries of the Asia-Pacific region are attempting to find opportunities which exclude the US, such as in the Regional Comprehensive Economic Partnership (RCEP), a China-led multi-national trade body established in 2012.
Will history be repeated?
Within such a global economic and political context, Turkey, as seen in the recent statement of the Minister of Foreign Affairs, is trying to reposition its geo-economic strategy by building alliances with some countries in new regions.
To be able to understand current realities in a comparable sense, one should recall what happened some decades ago. When Turkic states in Central Asia gained their independence in in the 1990s, it was at this point that a great opportunity opened up in front of Turkey to reposition itself towards other Turkic nations.
However, though there were some attempts to gain momentum for a potential alliance among the Turkic nations, Turkey was unable to provide effective leadership and the initiatives were unsuccessful.

Political circles in Turkey are once again discussing reengaging with Turkic nations but from a different perspective. It might be described as an Asian policy of Turkey, which is undoubtedly strategically important and should not be wasted as had happened in the previous era.

To make sure that history will not be repeated, it is important for there to be well-informed individuals and institutions from both domestic and international circles who adopt careful analytical approaches to comprehend developments happening in Central, East and Southeast Asia.

Friends of Turkey

One should assert that Turkey’s Asia policy has a historical background which was shaped and even enforced, to some extent, by various eastern Muslim states in previous centuries. In this light, the emerging problem here is how the current attempt to reorient Turkey’s geo-economy should be rationally restructured.

Though there seems to be a strong intention to expand Turkey’s geo-economic boundaries to new horizons, it is also important to keep in mind how the member countries of the above-mentioned regional blocs such as, ASEAN and SCO perceive Turkey and in which areas they may collaborate with it.

In this regard, while the world has been evolving into multipolar power houses, the importance of ASEAN and SCO is being felt even more, and they will have a greater global influence in the rest of the 21st century. Looking at the member countries of these organizations and their primary aims there are some differences between these two associations.

SCO, which seems to give priority to regional security, is a relatively new organization established after the Cold War and the acceptance of China to the World Trade Organization in 2001. This organization can now be regarded as an alternative to other established regional organizations such as ASEAN and APEC which are led by the US and its allies.

Moreover, after the diminishing role of the Russian led communist bloc, economically liberalized China expanded its economic and investment environment into Central and Western Asia, which are considered to be a buffer zone with Russia. In addition, one can assert that China aims to come to a certain political and economic understanding with Russia, and does not want to have fierce rivalry with it in Central Asia.

On the other hand, ASEAN was a product of Cold War politics, which aimed to protect Southeast Asia from the direct influence of the Communist China.

Turkey’s renewed interest

Turkey has been restructuring its foreign policy from the initial years of this century based on its strong interest in becoming a global actor.

Its emerging position in the world is a result of various factors, such as its economic development, strong investment in higher education, expansion and diversification of Turkish representative agencies in relevant regions around the world, and so on.

Although Turkey’s soft power, emerging in forms such as humanitarian aid and scholarship programs for international students among other initiatives, have been particularly successful, Turkey’s real economic and political impacts are yet to be realized.

In this context, the duality of giving priority to soft power or hard power should be overcome and both need to be addressed in a balanced way to support each other in the implementation of programs in the region.

In particular, East and Southeast Asia have some other characteristics such as having a significant work force, a higher percentage of young people in the population, growing urbanization, and technologically innovative production systems, which are the triggers for economic modernization of the region.

Turkey’s engagement with regional blocs in the near future should take into consideration what places are advantageous and disadvantageous. Turkish authorities should evaluate both the benefits and disadvantages of both ASEAN and SCO.

The issues considered to be advantages of Turkey are its leadership capacity, historical-cultural ties, positive perception of Turkey by regional peoples, liberal values intermingled with deep historical and religious roots, experiences in liberal economic practices and so on. Turkey’s ideologically neutral stand as compared with China, Russia and the US will also increase its alignment with regional Asian countries.

On the other hand, being less informed about the historical background, colonial impact, diverse religio-cultural realities of the region, and the scale of competitiveness are the challenges which Turkey will need to overcome.

From smaller steps to greater associations

As it has been observed in the past decade and a half, even the bilateral relationships between Turkey and relevant countries in East and Southeast Asia are yet to give fruitful results or advance, at least in some sectors, towards higher levels.

To be able to have well-structured relationships with ASEAN and SCO, Turkey should represent itself in the region with a dedicated group of individuals in the field. Otherwise, establishing relationships with these Asian countries would be difficult.

Since all the major multinational companies are competing fiercely in the region, major Turkish companies should compete with their counterparts in selected regions whose populations have some closer connection Turkey.

Among the ASEAN member countries, Malaysia, Singapore and Indonesia are quite crucial for the easy engagement of Turkish companies. Since these countries are adjacent to the Malacca Straits bridging India and China, which are two huge consumer markets. Turkish companies can find time to adjust before considering expansion to the larger parts of the region.

For a successful engagement of Turkey and Turkish companies, a much broader mapping of investments in technologies, collaboration in larger regional and global markets and cultural investments are highly critical.

Regarding the latter, small and mid-sized enterprises (SMEs) should focus initiatives on strategic areas, since the nature of economic development in East and Southeast Asia has been based on the sustainable productivity of SMEs.

It is hoped that this strategic step will bear fruit not only for the gradual expansion of Turkish companies, but will help significantly in the economic and social welfare of local communities as well.

https://thenewturkey.org/turkeys-renewed-interest-in-asia-a-second-chance-at-success