5 Mart 2021 Cuma

Değişimde araç ve amaç olarak ‘toplumsal cinsiyet’ ve ‘feminizm’ / 'Gender' and 'feminism' as means and aims in social change

Mehmet Özay                                                                                                                           04.03.2021 

Sosyolojinin ana konularından birini teşkil eden toplumsal değişimin, hangi aktörler ve kurumlar üzerinden gerçekleştiği veya gerçekleştirildiği konusu önemlidir. Bu noktada, kadın olgusu kendine özgü nitelikleriyle dikkat çekmektedir.

Adına modernleşme denilen dönemin başlangıç evrelerine bakıldığında, toplumsal değişim eğilimi çeşitlilik gösterirken, bu süreçte rol alan ve katalizör işlevi gören yapılar, temelde bu değişimi Müslüman kadının toplumdaki konumu ve yönelimi üzerinde sağlamaya çalışmışlardır.

Aradan geçen süre zarfında ve özellikle bugün gelinen noktada, Müslüman kadın bizatihi bu değişimin yöneticisi olma rolünü üstlenerek öznelik konumuna gelirken, toplumsal cinsiyet ve feminizm konusu araçsallaştırılmanın ötesinde amaç haline getirilirken, yaşanan değişimin neye tekabül ettiği konusu üzerinde durulmayı hak etmektedir.

Katalizör yapıdan öz-katalizörlüğe

Çeşitli Müslüman toplumların modernleşme süreçlerinde, bazıları için sömürge yapıları belirleyici bir yapısal nitelik taşırken, diğerleri içinse yeni kurulan siyasi mekanizmalar öne çıkar. Söz konusu bu iki yapı, her halükârda kadını yeni toplum modeli içerisinde konumlandırma katalizörü rolü üstlenmiştir.

Bu iki temel sürece hakim olan yapıların, verili bir toplumun kendi öz yapısı dışında güç mekanizmaları teşkil etmeleri onların, aynı zamanda değişim sürecindeki belirleyiciliklerine işaret eder.

Yukarıda kısaca dikkat çekilen süreçlerde değişimin nesnesi kılınan Müslüman kadın, maruz kaldığı dışardan yapılandırmacılık sürecinin ardından, zamanla bu değişimi bizatihi içselleştirmek suretiyle değişimi kendi öz kimliğine eklemleyerek süreci yönetmekte veya yönetme arzusunu ifşa etmektedir.

Açıkçası Müslüman toplumlarda değişim süreçlerinin bugün geldiği noktada, girişte dikkat çekilen iki temel sürecin aşılarak kadının artık kendini tanımlama ve toplumsal değişimini yönlendirme çabasında aktörlük konumuna geldiği söylenebilir.

Değişimde bilgi kaynakları ya da Müslüman mahallesi ve ‘salyangoz’

Dün dışardan ve dışarlıklı yapıların Müslüman kadın için öngördüğü değişim olgusunun yerini, artık bu değişimi yönlendirme gücünü bizatihi Müslüman kadına bahşedilmiştir.

Müslüman kadının bu değişim talebinin ve bunu yönlendirmesinin bilgi kaynaklarında (epistemology) neyi temel aldığı konusu gayet önemli bir hususa tekabül etmektedir.

Gelinen noktada, artık Müslüman toplumlarda kadın merkezli olduğu söylenen değişim taleplerinin masum ve haklı taleplerin ötesinde, edindiği bilgi kaynaklarının gizli/açık yönlendiriciliği içinde taşıdığı görülmektedir. Bu bilgi kaynağının akademik ve popüler unsurunu, topluma yön verme iddiasındaki sosyoloji oluşturmaktadır.

Bu bilim dalının, kendi sorunlu bilimsel çalışma alanlarında tıkandığı noktalarda başvurduğu çıkış yollarından biri olarak, köklerini Marxismde bulan “eleştirel teori”nin (critical theory) açtığı kulvarlardan biri olarak toplumsal cinsiyet ve feminizm konuları, içselleştirilmiş dönüşüm mekanizmalarının adı olarak güncellenmektedir.

‘Müslüman mahallesinde salyangoz satma’nın yeni adı olarak tanımlanabilecek bu iki alan, Müslüman kimliğine sahip toplumlarda, toplumsal cinsiyetin bir yanını oluşturan kitlenin yani, kadınların çabalarını ve çalışmalarını yapılaştırmayı amaçlamaktadır.

Böylece, toplumsal değişimi bir yandan yönlendirme bir yandan da, kadın üzerinden anlam verme sürecinde bir devamlılık olacağı düşünülmektedir.

Ancak burada yine tekrar edilmesi gereken husus, hangi bilgi kaynakları ve hangi toplumsal geçmiş ve gelecek kurgusuyla bunun yapıldığı sorusudur.

Batı’da toplumsal cinsiyet olgusunun sosyolojik bir kavram olarak gündeme getirilmesi, temelde kadın ve erkek biyolojik cinsiyetinin, “biyolojikliğinden” öte, toplumsal yapı içerisinde nasıl bir yön ve yönelim kazandığıyla ilgilidir.

Zenginleştirilen ikilikler

Toplumsal cinsiyet ve feminizm olguları üzerinde, Batı düşünce sistemindeki ayrıştırıcı nosyon burada da kendini göstererek, ikili ayrıştırıcılık (dichomoties) bir temel olarak ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte, bu olgu Marxismin çatışmacı teorisinden de beslenerek, hem bu yapıya sözde ideolojik bir zenginlik katmakta, hem de Marxismin ideasının ve iddiasının sürdürülebilirliğine hizmet etmektedir.

Ancak toplumsal cinsiyet ve feminizm üzerinden geliştirilen söylem, bir tür ‘masumiyetin’ dışında, kadın ve erkek cinsiyetinin toplumsal yapılaşmasının salt kendinde bir gelişme değil, aksine belirli toplumsal güçlerin ürünü olduğunu göstermektedir.

Bununla kastedilen şudur… Yaygın ifadesiyle dile getirmek gerekirse, Batı Avrupa’nın kendinde toplumsal ve siyasal şartlarının bir sonucu olarak gündeme gelen yeni toplum yapısı, kadın ve erkek bireyleri toplumda yeni işlevler, görevler, yetkiler, statüler ve bunlar üzerine inşa edilen kimliklerle yapılandırmaya sevk etmiştir.

Buraya kadar gayet ‘normal’ olan ve her toplumda gözlemlenebilecek olan değişim olgusu karşımıza çıkarken, bu değişim olgusunun, adına ‘modernite’ denilen ve Batı Avrupa toplumlarını dini/geleneksel/tarihsel gelişim süreçlerinden ciddi anlamda koparan bir sürece tekabül etmektedir.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus, söz konusu toplumsallaşmanın herhangi bir toplumda değil, Batı Avrupa toplumlarındaki gelişmeler çerçevesinde gerçekleştiğinin fark edilmesidir.

Taklidi değişim

Batı toplumlarının kendinde sosyal gerçekliğine tekabül eden yapılaşması içinde yer alan toplumsal cinsiyet ve feminizm olguları, modernleşme evrelerini edinme uğraşındaki Batı dışı toplumların, ki burada Müslüman toplumlar anlaşılmalıdır, temel ve/ya klasik hastalığı olarak adlandırılabilecek olan taklitçilik/kopyacılık unsurunun, başta sosyoloji bilimi olmak üzere, genel olarak sosyal-bilimler üzerinden gerçekleştirildiğine tanık olunmaktadır.

Herhangi bir Batı dışı toplumda, örneğin Müslüman toplumun Batı’daki dini/geleneksel/tarihsel gelişim süreçlerini kendinde olarak yaşamadığı dikkate alındığında, bugün alternatif değerlerle kurulduğu iddia edilen öğretim kurumlarında ve/ya genel anlamda sosyal kurumlarda toplumsal cinsiyet ve feminizm konuları ve çalışmaları üzerinden gizli/açık Batı toplumlarına özgü yapıları ve benzerleri bir tür zorunlu değişim süreci olarak ortaya konulmaktadır.

Bu durumda, söz konusu zorunlu değişimi ortaya koyma iradesini kendinde bulan sözde çevrelerin salt Batı eğitimli, Batılılaşmış, kasıtlı ve bilinçli olarak sekülerleşmiş yapılar içinden gelmesine gerek olmadığı hatta, bu evrenin geçilerek yerine yepyeni bir evrenin gündemde yer işgal ettiğine tanık olunmaktadır.

Bugün gelinen noktada, Müslüman toplumlarda, sosyal değişimi bizatihi kadın üzerinden değiştirme süreci, girişte belirtilen dışarlıklı ve/ya iç hiyerarşik yapıların yönetiminde ve gözetiminde değildir. Aksine, bugün içselleştirilmiş bir Batılılaşma ile bu görevi üstlenen yerli/ içerden çevrelerden bahsetmek gerekmektedir.

Bu çerçevede, Müslüman kadın değişim olgusunu, kendi epistemik evreni ve bunun yapılandırdığı tarihsel ve geleneksel yapılaşmalar çerçevesinde ele almak yerine, toplumsal cinsiyet ve feminizm üzerinden bir yol takip etmektedir.

Bu safhaya ulaşılmasında, uzun bir Batılılaşma ve modernleşme sürecinin belirleyiciliğinden bahsedilebileceği kadar, sorunun salt dışardan gelen etkilere bağlamak mümkün gözükmemektedir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/03/04/degisimde-arac-ve-amac-olarak-toplumsal-cinsiyet-ve-feminizm-gender-and-feminism-as-means-and-aims-in-social-change/

1 Mart 2021 Pazartesi

Malezya’da sivil darbenin birinci yılında erken seçim mesajı / Hope for general elections in the 1st Anniversary of the civil coup in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            01.03.2021

Malezya’da sivil darbenin birinci yılında darbenin mimarlarından başbakan Muhyiddin Yasin’den demokratik seçim müjdesi...

Malezya’da seçilmiş demokratik hükümete karşı, 24 Şubat 2020’de Sheraton Hareketi olarak adlandırılan girişimle gündeme gelen ve ardından 1 Mart 2020’de Muhyiddin Yasin’in federal sultan tarafından başbakan olarak atanmasının ardından, yeni bir hükümetin kurulmasıyla sonuçlanan sivil darbenin birinci yılı.

Başbakanlık koltuğunda oturan Muhyiddin Yasin, bu vesileyle bugün yaptığı açıklamada, kovid-19’la mücadelede mesafe kat edilir edilmez, federal parlamentonun feshi için federal sultana ‘tavsiyede’ bulunacağını açıkladı.

Bugün gelinen noktada, söz konusu sivil darbenin, iç içe geçmiş bir dizi siyasi senaryolara sahne olduğu aradan geçen süre zarfında daha iyi anlaşılıyor. Bu konuda geçen yıl içerisinde birbiri ardına kaleme aldığımız yazıların süreci izah etmeye, bir anlamda taşları yerli yerine koymaya yardımcı olduğu söylenebilir.

Bugün birinci yılının dolduğu bu darbe, Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşanan diğer gelişmeleri özellikle de, Tayland’da 2014’de ve Myanmar’da geçtiğimiz 1 Şubat’ta yaşanan darbe ve sonrası gelişmeler bölgede gayet yaygın bir konu olan demokratikleşme sorunun baştan yeniden ele alınmasını gerektirecek boyutlar içermektedir.

Bununla birlikte, bu çerçevede bir yazıyı bir başka çalışma konusu yapmak istediğimizi söyleyerek, Malezya’da darbenin birinci yılına dair bazı görüşleri paylaşmakta yarar var.

Çatışmacı Malay partiler

Malezya’daki darbeye konu olan ve darbeyi gerçekleştiren taraflara bakıldığında ortada, kahir ekseriyetini Malay toplumunu temsil ettiği iddiasındaki partilerin oluşturması, darbenin temel cephesinin Malayların egemenliğindeki siyasetin kendi iç hesaplaşması olarak değerlendirilmesine neden oluyor.

24 Şubat 2020’den bir gün önce Federal Meclis’teki tabloya bakarak, temsil edilen Malay kökenli partileri hatırlamakta yarar var.

Bu partilerden ilk üçünü, o dönemki PH hükümetinin saç ayaklarını da teşkil eden Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR), Emanet Partisi (Partai Amanah) Yerli Birlik Partisi’nden (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu) oluşturuyordu.

Burada önemli bir detayı hatırlamakta fayda var. O da, iktidarın önemli ortağı ve kurucu unsuru olarak dikkat çeken PKR’ın başındaki yönetim dikkate alındığında, Malay etnik kökenli bir parti olarak adlandırılmak yerine, çok etnikli bir parti özelliği göstermesiyle dikkat çekiyor.

PKR’ı burada zikretmemizin sebebi, partinin başında Enver İbrahim gibi karizmatik bir liderin bulunması ve reformcu yönelimlere sahip siyaset yapma biçimiyle, gayet önemli oranda Malay nüfusuna hitap etmesidir.

Diğer partilere gelecek olursak, karşımıza ülkenin kurucu partisi ve 61 yıl iktidardaki Ulusal Cephe’nin omurgasını teşkil eden Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) ve Malezya İslam Partisi (Parti Islam SeMalaysia-PAS) çıkıyor.

Meşru hükümet içinde darbeci siyasiler

Partiler düzeyindeki bu ayrışmaya karşılık, 24 Şubat girişimini şekillendiren unsurların başında PH iktidarı içinde yer alan Bersatu ile, PKR içerisindeki bazı milletvekillerinin darbe girişiminin tam da odağında yer almalarıdır.

Bu anlamda, o dönem Dr. Mahathir Muhammed’in  başında bulunduğu Bersatu’da başkan yardımcısı Muhyiddin Yasin ile, PKR’da başkan yardımcılarından Azmin Ali başta olmak üzere on milletvekilinin, ‘içerden’ sivil darbenin hazırlayıcıları olarak siyasi aktörlüğe soyunmuş olmalarıdır. 

Malay siyasi etiği ve rol-modellik

Burada sorgulaması gereken hususlardan biri, darbe öncesi ve sürecinde karşımıza çıkan Malay eksenli siyasi partilerin ve siyasilerin geniş Malay toplumuna yön vermek ile siyasi çıkar hesaplarının birarada bulunduğu bir yöneliminin olup olmadığıdır.

Yukarıda dikkat çekilen partilerin toplumsal yapıda karşılık geldiği ayrışmada, genel bir Malay seçmen kitlesinin varlığına karşılık, sosyo-ekonomik yapıdaki yerleri ile bugün ve gelecek için talep ve beklentileri farklılaşan geniş bir kitlenin olduğunu unutmamak gerekir.

Bir diğer husus, bir an için var olduğu düşünülebilecek siyasal etik yaklaşımından hareketle, Malay kitlesini temsil eden, söz konusu çoklu Malay etnik kökenli partilerin, ülke nüfusunun yüzde 40’lık bölümüne tekabül eden azınlık kesimine bir rol-model olma gibi sorumluluğunun olup olmadığı gündeme getirilebilir.

Malezya’da 1957 yılındaki bağımsızlıktan bu yana, monarşik parlamenter (Westminster modeli) sistemin varlığı, federal ve eyalet parlamentolarının beş yılda bir yapılan seçimlere tekabül ederken, bu yapıyla ülkede pragmatik demokrasinin varlığına gönderme yapılmaktadır.

Ancak yaşanan darbe girişimi süreci ve devamında ortaya çıkan durum, dışardan gözlemcilere ülkenin pragmatik demokratik yapılaşmasının geniş Malay kitlesine arzu ettikleri sosyo-ekonomik düzeyi getirmediği gibi, diğer yüzde 40’lık bölüme de bir örneklik teşkil etmekten uzak bir görünüm çizdiği yolunda kayda değer veriler sağlıyor.

Siyasal etik ve rasyonalite

Bugün darbenin birinci yılında, hâlâ başbakanlık koltuğunda oturan Muhyiddin Yasin’in federal parlamentodan güvenoyu almamış olduğunu hatırlamak gerekir.

Bu cümleyi sarf etmek bile ne denli karmaşık bir siyasal sistemin var olduğuna işaret ediyor. Darbeye konu alan bir ülkeden, parlamentonun dışardan desteklerle kurulan bir hükümetten ve bu yapının güvenoyu alıp almadığından bahsediyoruz!

Başbakan Muhyiddin Yasin, bu gerçeği bugün yaptığı açıklamasıyla doğrudan teyit ederken, acaba bir Malay siyasetçi olarak geniş Malezya kamuoyu önünde ne gibi bir duygu ve düşünceye sahipti?

Muhyiddin Yasin, mevcut darbeci hükümetin görevinin, ülkenin içinden geçmekte olduğu sağlık yani, kovid-19 ve ekonomi krizinden kurtarmak olduğu yönündeki ifadesi, siyasi etikten, samimiyetten ve de rasyonaliteden gayet uzak bir yaklaşım olarak dikkat çekiyor.

Ülkede demokratik yöntemle belirlenmiş ve görev başındaki PH hükümetini, hem de kovid-19’un ayak seslerinin duyulmaya başlandığı bir dönemde alaşağı etme sorumluluğunu en başından bu yana üstlenmesi gereken bir siyasetçi olarak Muhyiddin Yasin, aradan geçen süre zarfında parlamentoda en düşük destekle azınlık hükümeti olmanın getirdiği siyasi varoluş sorunu karşısında ne türden sağlık ve ekonomi politikasına imza atmış olabilir ki?

Muhyiddin Yasin, açıklamasında yakın gelecekte yapılacağı intibaını verdiği seçimlere atıfla Malezya vatandaşlarına, “... Kimi isterseniz seçmekte özgürsünüz... demokrasi dediğimiz de bu zaten.” açıklaması, olsa olsa pragmatik demokrasinin temel bir göstergesiydi.

Darbeye giden süreçte, hükümette ekonominin temellerini elinde tutan Dr. Mahathir Muhammed ve onun görev verdiği PKR’ın o dönemli başkan yardımcısı Azmin Ali marifetiyle Umut Koalisyonu’nun reformcu ekonomi politikaları hayata geçiril/e/medi.

Darbeci hükümetin başbakanı Muhyiddin Yasin, 1 Mart 2020’den bugüne kadar aradan geçen süre zarfında, kovid-19’la mücadelede geniş kesimlerin özellikle de, -açıkça ifade edilmese de Malay kesimlerin- giderek yoksullaşmaları karşısında gerekli tedbirleri alamadığını ifade etmek gerekir.

Bunda kusurun sadece başbakan Muhyiddin Yasin’de değil, darbenin arkasında yer alan tüm Malay siyasi partilerinin ve siyasi aktörlerinin rolü olduğunu açıkça belirtmek gerekir.

Malezya’da dikkat çekilmesi gereken gayet temel bir durum var. O da, siyasal bir yönetim tarzı olarak demokrasinin seçimlere katılmak ve oy vermek kadar, seçilenlerin yönetme hakkını koruma olduğu, demokrasi ile bağdaşmayan yollardan hükümeti alaşağı etme yöntemlerinin ise demokrasiyle bağdaşmadığı, siyasi etiğin hiçe sayıldığı gerçeğine dikkat çekilmelidir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/03/01/3751/

26 Şubat 2021 Cuma

Post-sekülerizm durumuna dair (1) / About Post-secularism (1)

Mehmet Özay                                                                                                                            26.02.2021

Bir süredir sosyal bilimlerde özellikle de sosyolojide ve din sosyolojisinde yeni bir paradigma adı verilerek dikkat çekilen ‘post-sekülerizm’in neye tekabül ettiğine dair temellerden başlayarak bazı açıklamalar getirmekte yarar var.

Günün getirdiği toplumsal koşullarda, giderek popülerleşme süreçlerine de yansıyan post-sekülerizm kavramını, yerli yerine oturtma çabasına gerek vardır. Bu çabanın, bir yandan sosyal bilimlerin işlerliğini ortaya koyarken, bir yandan da popülerliğin neden olabileceği yanlış anlamaların ve manipülasyonların önüne geçilmesini sağlayacağı umulur.

Çağdaş dünyanın bir araştırma nesnesi olarak dine ilgisi, aynı zamanda modernleşme süreçleriyle yan yana ilerler. Bu dine ilgi vahyi/ilâhi veya dünyevi olsun, herhangi bir dini yapının insan kitlesinin yani mensuplarının sayısının artırılması, bu ilgili dini alanda olmayanları bu alana dahil etme yönünde bir misyonerlik faaliyeti değildir.

Aksine, dine yönelik bu ilgi, Batı Avrupa’da adına modernleşme denilen ve toplumsal hayatın neredeyse her alanını içine alan büyük anlam ve değişim sürecinde dinin nasıl bir yönelim kazandığı, değişime uğradığı ve anlamlandırıldığıyla ilgilidir.

Bu anlamlandırma, din olgusunu bizatihi kendi iç dinamikleri ile ele almayı öngörmez. Bu noktada, diyelim ki, vahyi/ilâhi veya dünyevi dinlerin kurulu ve bilgi içeren ve bilgi üreten yapılarına başvurmaz. Bu anlamda, inanç çevrelerince kutsanan, kutsal kabul edilen ve bu kutsallık etrafında oluşturulan bilgi ve bilince bakmaz.

İlgilendiği yegâne alan, toplumsal koşullarda dinin nerede durduğu, toplumdaki bireyler ve gruplarca nasıl algılanıp nasıl pratiğe geçirildiğiyle ilgilidir. Şayet bir toplumsal değişim var ise, bu değişim sürecinde herhangi bir dini yapının etkisi ve nüfuzu ile söz konusu değişimin yine herhangi bir dini yapı üzerine ne türden bir etkisi ve nüfuzu olduğunu ortaya koymaya çalışır.  

Buraya kadar baktığımızda karşımıza, dışardan bir gözlemcinin bir araştırma nesnesine gayet tarafsız bir yaklaşım sergileyerek ortaya bir bilgi koyma çabası olduğu anlaşılır. Bu alanı çalışan bilim dalının yani, sosyolojinin ve bu bilim dalının bir alt dalı olarak gelişen din sosyolojisi’nin yapıp ettiğinin, yukarıda dile getirilen unsurlarla sınırlı olmadığı görülür.

Adına bilim denilen çalışmaları kendine has kılan Batı Avrupa, tarihsel olarak kendi iç toplumsal değişimlerinden hareketle ortaya çıkan ilişkiler ağını fark etme, tanımlama, anlamlandırma ve ilişkilerin neden olduğu sorunlara yönelik varsa çözüm önerilerini ortaya koyma çabasında sorumluluğu pozitif bir bilim olarak varlığını ortaya koyduğu sosyoloji’ye vermiştir.

Sosyoloji’nin pozitifliği, ona bu adı veren ve adı ilk kurucular arasında geçen August Comte’un sosyal felsefesini yansıtmaktadır. Bu sosyal felsefe açıkçası, önemli insan-insan, insan-doğa ilişkisinde yeni anlamlar oluşturularak Batı Avrupa toplumlarında kırılma noktalarının görülmeye başlandığı 16. yüzyıldan başlayarak gelişme gösteren ve nihayetinde 18. yüzyılda Aydınlanma denilen felsefesiyi oluşturan sürecin izlerini içinde taşımaktadır. Bir başka deyişle söylemek gerekirse, Comte’un insan toplumlarını incelemenin bir aracı olarak pozitif biliminin, bilimsel temelleri Aydınlanma’nın doğrudan bir ürünüdür.

Comte’a, adının ‘pozitif’ olacağı bir bilim üretme imkânını tanıyan şey, kendi içinde gayet donanımlı bir sosyal felsefeyi barındıran düşünce yapısıdır. Comte’un yaşadığı döneme kadar ortaya çıkan değişimlerin bir sonucu olan bu düşünce yapısı, yine o döneme kadarki süreç zarfında, Batı Avrupa’daki dini yapılar hakkında geliştirdiği düşüncelerle ve yorumlarla bir dizi değişiklere yol açtığı gibi, bizatihi bu değişimin çıkış kaynağı olacak şekilde, dini yapıları açıktan veya gizli olarak reddetme konumuna ulaşmıştır.

Comte’un içinde yaşadığı dönemi tanımlama ve anlamlandırma çabasında, bütün bir insanlık tarihinin geçirdiğini varsaydığı ve adlarını teolojik, metafizik ve pozitivist olarak verdiği dönemlere ayırmaktadır. Bugünün popüler tabiriyle dönemlendirme denilen tarihe yönelik bu analitik yaklaşım, tüm insanlığın Batı Avrupa düşüncesinin bir ürünü olan bu dönemlendirmeye zorunlu olarak tabi olması gibi bir yaklaşımı doğurmuştur.

Söz konusu bu üç tarihi dönemlendirme, erken dönem evrimci yaklaşımın bir ürünü olduğu gibi, gelişimci/ilerlemeci Aydınlanma düşüncesinin gayet doğal bir göstergesini teşkil etmektedir. Buna göre, insanlık toplumu tarihin en erken evresinde adına ilâhi denilen dini bir bağlamla kendini anlamlandırır ve toplumsal yapısını buna göre temellendirmiştir. Bir sonraki safhada metafizik/idealar üzerinden geliştirilen varsayımlar üzerine inşa edilen bir düşünce ve toplum yapısı kendini ortaya koymuştur.

Comte’un bizatihi kendi yaşadığı dönemi içeren ve nihai safha olarak kabul edilen üçüncü dönem ise, bu iki safhanın dışında bizatihi insan olgusunun tam anlamıyla kendisini ortaya koyduğu dönem olduğu belirtilir. Bunda insan merkezli bir durum ortaya çıkarken, rasyonal düşünce ve bu rasyonalitenin dayandığı görünür alemin/doğal alemin/maddi varlığın üzerinde insan iradesinin işlemesine vurgu yapılır.

İnsan-merkezlilik, bilgi üretimini doğal alemi gözlemleme, onu deneme/sınama, inceleme, ölçme gibi yöntemlerle anlamlandırırken, bunun hakiki bir bilgi oluşumuna yol açtığını varsayar. İnsan-merkezlilik yani, insan aklının merkeze alındığı, bilgi üretme, edinme süreçlerinin bu akıl ile gerçekleştirileceği ve maddi alemin de buna aracı kılınması söz konusudur. Bu noktada, insanın tanımlanabilir olarak gördüğü maddi alemde, bulduğunu ifade ettiği kanunlar/yasalar vasıtasıyla bu alem üzerinde insan merkezli bir tasarrufa kapı aralanır.

Kısaca ifade ettiğimiz, Comte merkezli gelişen sosyolojinin, sosyal felsefi temellerinin aslında 17. ve 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da doğa bilimlerinin gelişiminin, nihai olarak adına sosyal bilim denilen alana nasıl yansıdığını göstermektedir. Comte, Aydınlanma düşünürlerinden de istifade ile ulaştığı bilgi düzeyinde tarihsel dönemlendirmede teolojik safhanın yani, temellerini ilâhi/dini bağlamlarda bulan düşünce yapısını ve onun ürettiği toplumsallığı geri kalmışlıkla ifadelendirir.

Yani, Batı Avrupa sosyal felsefesi, 16. yüzyıl başlarından itibaren kendi tarihsel sürecini anlama uğraşında, yorumsamacı bir yaklaşımla ulaştığı bu durumu genelleştirmek suretiyle bütün insanlığa mal etmektedir. Aydınlanmacı düşüncenin bir uzantısı olarak Comte’un düşüncesinde karşılığını bulan sosyal bilimin ‘pozitivist’ içerikli olma koşulu, bir yandan gizli/açık Batı Avrupa toplumlarının evrimci süreçte öncü rolü ile diğer dünya toplumlarından ayrıştığına işaret eder.  

Bu durum, diğer toplumlara yani Batı dışı toplumlara, böyle bir dönemlendirmeyi kabul edip etmeyecekleri ya da ilgil toplumlarının kendi bilgi temelleri bağlamında bir dönemlendirmeye sahip olup olmadıkları sorgulamasını yapma imkânı vermemektedir. Aksine, Comte düşüncesi üzerinden dikkat çekilen bu durum, bizatihi Batı Avrupa düşünce yapısının kendini diğer toplumlar karşısında konumlandırdığı üstün yeri göstermektedir.

Burada, Comte’dan hareketle söylemeye çalıştığımız ve tüm insanlık toplumlarını da yansıtılan tarihsel dönemlendirmenin açıkçası gizli açık bir illüzyona tekabül edip etmediği incelenmeye değerdir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/02/26/post-sekulerizm-durumuna-dair-1-about-post-secularism-1/

22 Şubat 2021 Pazartesi

Çin’den ABD’ye rest: Doğu Çin Denizi yasası kabul edildi / China pushes back aganist the US through adoption of South China Sea law

Mehmet Özay                                                    22.02.2021

Asya-Pasifik’te Doğu Çin Denizi özelinde düşük yoğunluklu süren kriz, Çin yönetimince kabul edilen bir yasa ile öngörülmesi zor bir döneme giriyor. 

Pekin yönetimi, söz konusu yasa ile egemenlik iddiasında bulunduğu Güney Çin Denizi’nde seyreden yabancı bandıralı gemileri inceleme ve sahil güvenlik birimlerine gerekirse ateş açma hakkı veriyor. 

Ayrıca, bu yasa bölgede irili ufaklı kumullar ve kayalıklar üzerine başka ülkelerin yapacağı inşa girişimlerini engellemeyi de içeriyor. Söz konusu bu yasa, bugünlerde öne çıkan bir konu olma özelliği taşıyor. 

Güney Çin Denizi’nde yeni yapılanma zorunluluğu 

Bu gelişmenin üç önemli hedefi olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan ilki, Güney Çin Denizi’ne komşu ülkelerle yaşanan anlaşmazlıklarla ilgili. 

Bu noktada Çin yönetiminin, neredeyse son on yılı kapsayan dönemde, Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik iddialarına karşı Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’ne (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) mensup beş ülkenin, yani Vietnam, Filipinler, Bruney, Malezya ve Endonezya ile Çin’in kendisine bağlı bir ‘eyalet’ hükmünde gördüğü Tayvan’a göz dağı verdiğine kuşku bulunmuyor. 

İkinci hedef ise, açıkçası ABD’dir. Bu gelişme, ABD’nin 7. Filo donanma gücüyle kendini bölgede ortaya koyması karşısında, Çin yönetiminin ulusal güvenliği açısından bir tehdit olarak algılanmasının doğurduğu bir siyasi tavır almadır. 

ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, Güney Çin Denizi’nin uluslararası suyolu olarak kabul edilmesinden ve bu suyolu üzerinde akışkan olan ve küresel ticaretteki payından kaynaklanıyor. Bu noktada, ABD yönetiminin bu suyolunda statükonun devamından yana tavır takındığını söylemek mümkün. 

Üçüncüsü ise, ABD yönetimlerinin Tayvan ile ilişkilerinde gelinen boyut. Sabık başkan Donald Trump’ın gider ayak Tayvan’a önemli miktarda silah satışına onay vermesi Pekin yönetimini kızdıran bir hamleydi. Joe Biden’ın atılmış bu önemli adımdan vazgeçeceğini düşünmek biraz hayal olur. 

Kaldı ki, 20 Ocak’taki yemin törenine, 1979’dan bu yana ilk kez Tayvan yönetiminden isimlerin davet edilmiş olması, Şi Cinping yönetimince kabul edilemez bir gelişme olarak kabul ediliyor. 

Tayvan’ın uluslararası tanınırlılığına ve bu anlamda siyasi meşruiyetini onaylamaya yönelik her girişimi engellemeye çalışan Çin için Tayvan bir kırmızı çizgi hükmünde. 

ABD’de henüz çiçeği burnunda başkan Joe Biden’in henüz Asya-Pasifik politikalarına etkin bir giriş yapmadığı hatırlandığında, ABD yönetiminin bölgedeki gelişmeler bir anlamda hazırlıksız yakalandığı anlamı taşıyor. 

Veya bir başka şekilde düşünüldüğünde, ABD’nin özellikle Güney Çin Denizi ve Tayvan konularında ortaya koyabileceği/geliştirebileceği potansiyel politikaların önünü almak istiyor.  

ABD’nin bölgeye ilgisi

ABD’de Joe Biden’ın yemin töreniyle başlayan süreçte, Asya-Pasifik bölgesine yönelik politikaları merak konusuydu. Ancak Pekin’den gelen karar, bu sürecin pek de fazla ertelenemeyeceğini ortaya koyuyor. 

Başkanlık yemininden bu yana bir ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Biden yönetiminin bölge ile doğrudan ilişkilere başlamamış olmasında iki temel sorundan bahsetmek mümkün. 

İlki, kovid-19’la mücadele önceliğidir. ABD toplumuna moral bir etki yapacağına kuşku olmayan bu mücadele, aynı zamanda ülkede ekonomik üretim süreçlerinin de bir an önce hız kazanmasını sağlayacaktır. İkincisi ise, ABD’de yeni yönetimin karşı karşıya bulunduğu ulusal sorunları aşmaya yönelik politik çabaları öncelleme zorunluluğudur.

Açıkçası bu iki neden, normal şartlarda ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine yönelik ilgisini yenileme konusunda bir irade geliştirmesinin önündeki engelleri oluşturuyor. 

Bölgede beklenti

Bölgedeki bazı yapıların da ABD’nin bölgede olmasını arzu ettiği bir sır değil. Bu noktada birden fazla nedenle ve birden fazla ulus-devlet, ABD’yi bölgede sadece bir ticaret ortağı olarak değil, askeri anlamda da dengeleyici bir unsur olarak görmek istiyor. 

Adları ABD ile ittifak yapan güçler olarak da geçen Tayvan, Japonya, Güney Kore, Filipinler ile doğrudan bir ittifak tesisinden öte küresel güçlerin tek kutupluluğuna karşı çıkan Singapur, bir ölçüde Malezya, Tayland ve Endonezya’nın adlarını saymak mümkün. 

Bu ülkelerin aynı veya benzer düşüncelerle Çin karşısında ABD’nin varlığını olumlayan tutumlarına karşın, geliştirilmiş ortak bir stratejik yaklaşımdan bahsetmek pek de mümkün değil. 

Bunda, ABD eksenli ittifakın varlığına rağmen, öyle köklü ve bütünlüklü bir yapılaşma arz etmemesi öne çıkıyor. Bunun yanı sıra, yine adı geçen bu ilgili ülkelerin her birinin Çin’le olan ikili ilişkilerinin bu tutumlarının aldığı yönelimde gizli/açık bir belirleyiciliğinden bahsetmek mümkün. 

Egemenlik iddialarının yönetilebilirliği

Şi Cinping’in 2013 yılında başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana agresif bir kalkınma siyaseti izleyen Çin, aynı zamanda kendi bölgesel güvenliğini genişlemeci bir yaklaşımla ortaya koyuyor. Bunun en önemli göstergelerinden biri Güney Çin Denizi’ni tarihsel/geleneksel söyleme dayandırarak egemenlik iddiasında bulunması. 

Bugün gelinen noktada, bölgenin egemenliğini yasal bir temele dayandırma girişimini tamamlamış olan Çin’in bir yandan komşu ülkeler ve özellikle ASEAN ile öte yandan ABD’den gelecek tepkilere nasıl karşılık vereceği merak konusu. 

Öte yandan, bölge ABD açısından da gayet önemli bir coğrafya parçası. Amerikan yönetiminin gerek sabık başkan Donald Trump yönetimi olsun gerekse, iktidardaki Biden yönetimi olsun sadece ABD’nin değil, küresel kapitalizmin varlığını sürdürmesinde önemli aktörlerin var olduğu ve bu anlamda ana arter hükmündeki Güney Çin Denizi politikalarını Çin’e teslim etmeyeceği ortadadır. 

Tam da bu durum, ABD ile Çin deniz kuvvetlerinin sık aralıklarla bölgede karşı karşıya gelmelerine neden olmaktadır. 

ABD’nin pasif bir çatışma bölgesi olması hasebiyle Güney Çin Denizi’nde Pasifik donanmasına bağlı birimlerin faaliyetine açık olduğu biliniyor. 

Ancak ABD’nin bugüne kadar bölgede var olan donanma gücüne karşılık, Çin’in artık ikinci plânda kalmak istemediğine dair teorik ve pratik gelişmeler bölgenin önümüzdeki dönemde adının yine sıklıkla anılmasına neden olacaktır. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/02/22/cinden-abdye-rest-dogu-cin-denizi-yasasi-kabul-edildi-china-pushes-back-aganist-the-us-through-adoption-of-south-china-sea-law/



19 Şubat 2021 Cuma

Dr. Mahathir Muhammed UMNO’ya mı dönüyor? Dr. Mahathir Mohamad returns back to UMNO?

Mehmet Özay                                                                                                                            20.02.2021

Malezya siyasetinde bir süredir sessizliği ile dikkat çeken Dr. Mahathir Muhammed, yeni bir öneriyle yine gündem olmayı başardı.

Dr. Muhammed yeniden Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) dönmek istediğini açıkladı. Ancak bir şartla, ülkenin kurucu partisi hükmündeki UMNO’da “yolsuzluklara bulaşmış liderlerin ayrılması şartıyla”.

Dr. Mahathir’in ortaya koymuş olduğu UMNO’ya dönme isteğini, iki açıdan değerlendirmek mümkün.

İlki, 95 yaşındaki Dr. Mahathir’in halen sahip olduğu siyasi hırsı... Elbette, Dr. Mahathir uzun yıllar başkanlığını yaptığı partiye dönme gerekçesini bu şekilde izah etmiyor. Daha ‘smart’ bir yola başvurarak UMNO’yu hâlâ sevdiğini söyleyerek duygusal bir tonla mevcut durumu dile getiriyor.

İkincisi ise, UMNO’nun uzunca bir süredir yaşadığı hizipler arası mücadele nedeniyle sürekli kan kaybetmesidir. Buna çare olarak da, güçlü ve birleştirici bir ismin -ki gelişmelere bakılırsa bu Dr. Mahathir’den başkası değil- partiyi toparlayabileceği konusunda bazı çevrelerin güttüğü yaklaşımdır.

Söz konusu bu birleştiriciliği, sadece UMNO ile sınırlı tutmayan, aksine Malay etnik partilerinin dağılmışlığı karşısında birleştirici kuvve olarak Dr. Mahathir’li UMNO formülünü ileri sürenlerin görüşlerini de zikretmekte yarar var.

Parti sevgisi

Bugün Dr. Mahathir’in bu duygu dolu söylemine tanık olunca, insanın aklına yaklaşık yirmi yıl önceki bir gelişme geliyor.

Dr. Mahathir, 2002 yılında 21 yıllık başbakanlığının ardından Müslüman Malay toplumunda gereken değişiklikleri yapamadığını belirterek göz yaşlarıyla partiden ayrılma kararını açıkladığı konuşma geliyor.

O dönem herkesi şok eden bu karar, onun parti sevgisi ile Malay Müslüman toplumunu sosyolojik olarak değiştirme süreci arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyordu.

Bunun ardından, parti içerisinde kendisini seven siyasilerin ısrarları üzerine, bir süre daha başbakanlığı devam ettiren Dr. Mahathir, 2003 yılında kapalı kapılar ardından UMNO’yu yönetmek amacıyla aktif siyasetten ayrılmıştı.

İkinci neden: UMNO’daki karmaşa

Dr. Mahathir’in UMNO’ya katılmak istemesinin salt bireysel bir talebin ötesinde, uzunca bir süredir UMNO içerisinde yaşanan kaosun rolü bulunuyor.

Diğer bazı faktörler bir yana, Parti içerisindeki hizipleşmeler partiyi ne iktidar yapabildi, ne de sayısal olarak güçlü olduğu mevcut Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) iktidar yapısı içerisinde sahip olduğu sayısal güce paralel bir temsil hakkı kazanabildi.

Şu an UMNO’da genel başkan olarak görev yapan Ahmed Zahid Hamidi, partiyi tek bir vücud haline getirebilecek karizmadan yoksun. Ancak, Ahmed Zahid’in başkan olmasında onun belli bir grubun temsilcisi olması kadar, yaşca ‘senior’ bir konumda olmasının da etkisi var.

Bir diğer neden ise, 2009-2018 yılları arasında başbakan ve parti başkanı olan Necib bin Rezzak’ın ve hem ailesinden hem de parti içerisinden kendisine yakın çevrenin maruz kaldığı yolsuzluk skandalları nedeniyle, hakkında açılan davaların en azından bir bölümünün sürmesi nedeniyle, parti içerisinde arzu ettiği siyasi hareketi gerçekleştirememiş olmasıdır.

Güçlü ama zaafiyetiyle öne çıkan UMNO

1 Mart 2020 tarihinden bu yana iktidarda olan Muhyiddin Yasin başbakanlığındaki sivil darbe ürünü PN hükümetinde daha çok bakanlık alma yönünde Ahmed Zahid Hamidi’nin bugüne kadarki çabaları sonuç vermedi. Aynı şekilde, bu hükümeti devirme konusunda bütçe görüşmeleri başta olmak üzere önüne çıkan birkaç fırsatı da kullanabilme cesaretini gösteremedi.

Muhalefet lideri Enver İbrahim’in, 2020 Eylül ayının sonlarında federal parlamentoda çoğunluğu ilân ettiğini açıkladığında, arkasında UMNO’dan yaklaşık on kişilik bir grubun olduğu ileri sürülmüştü.

UMNO’da böylesi bir desteğin başkan Ahmed Zahid Hamidi’nin açık bilgisi ve desteği olmadan gerçekleşmesi mümkün değildi. Ancak, UMNO lideri bu noktada da kararlılık gösteremeyerek, belirli çevrelerin baskısı karşısında bir süre sonra, Enver İbrahim’e desteğini geri çektiğini gösteren gelişmeler yaşanmıştı.

Eski tüfek Tengku Razaleigh

Enver İbrahim’in başbakanlığının engellenmesi anlamı taşıyan yaklaşık altı ay önceki bu gelişmede, kapalı kapılar ardındaki aktörlerden biri Dr. Mahathir’di. UMNO içerisinde özellikle eski tüfek ve partinin danışma kurulu başkanı Tengku Razaleigh ile birlikte hareket eden Dr. Mahathir Enver İbrahim’in başbakan olmaması için çalışmıştı.

Bu ikilinin siyasi bir karar olarak Enver İbrahim’i hedef almaları makul görülebilir. Ancak Dr. Mahathir ve Tengku Razaleigh’in UMNO içerisinde zamanında birbirine rakip oldukları hatırlandığında ortada temel dinamiklerin farklı bağlamlarda şekillendiği bir siyasi yapının olduğunu söylemek mümkün.

Bu noktada, bugün Dr. Mahathir’in UMNO’ya yeniden katılma projesinin ardında Tengku Razaleigh’in rolünün gayet önemli olduğunu söylemek mümkün.

Başta parti başkanı Ahmed Zahid Hamidi olmak üzere parti içerisinden Dr. Mahathir’in bu teşebbüsüne karşı temkinli yaklaşımların Dr. Mahathir’e yönelik öyle bütüncül bir kabulün olmadığını da ortaya koyuyor.

Üstüne üstlük partinin ilgili kanallarından yapılan açıklamalar dikkate alınacak olursa, Dr. Mahathir’in “hiçbir talep öne sürmeksizin partiye katılmak için başvuru yapabileceği” dile getiriliyor. Söz konusu bu “hiçbir talep”ten kasıt, açıkçası parti yönetiminde söz sahibi olma konusunda bir talep, irade ortaya koymaması şeklinde algılanması lazım.

Yolsuzluklar ve UMNO

Ancak girişte dikkat çekildiği üzere, Dr. Mahathir, UMNO’ya dönme konusunda bir şart ortaya koyuyor. O da yolsuzluklara karışmış olanların partiden ayrılması... Bu noktada, partideki yolsuzluk konusunun sadece Necib bin Rezzak’la sınırlı olmadığı, aynı zamanda Ahmed Zahid Hamidi’yi de içine alan bir grubu içine aldığını hatırlatmak gerekir.

Bunun dışında, Dr. Mahathir’in herhangi bir taleple ortaya çıkmamasını beklemek beyhude bir girişim. Bunun için son yirmi yıllık süreçte belli başlı gelişmelere bakmak yeterlidir.

Şöyle ki, 2002’deki istifa konuşması; 2003’de partiden ayrılırken yerine Abdullah Badawi’yi, 2009’da Necib bin Rezzak’ı getirmesi; 2013’de Necib bin Rezzak’ın parti başkanlığını bırakması konusunda gayet önemli girişimlerden sonuç alamaması üzerine bizzat kendisinin 2016’da partiden ayrılması ve Yerli Birlik Partisi’ni (Parti Pribumi Bersatu Malaysia-Bersatu) kurması; 2018’de o güne kadar kanlı bıçaklı olduğu Enver İbrahim’le ittifak kurarak 61 yıllık UMNO iktidarına son vermesi; 24 Şubat 2020’de sivil darbeye giden süreçte şu veya bu şekilde aktif rol alması gibi süreçler dikkate alındığında Dr. Mahathir’in UMNO’ya kabul edilmesi halinde öyle yerinde sessiz sedasız oturacağını düşünmek gayet büyük bir saflık olur.

Sevgi siyaseti!

Bugün Dr. Mahathir’in, UMNO’ya katılma arzusunun, sadece ‘sevgi’ ile açıklanamayacak yönü olmadığı aşikâr.

Bugüne kadar, siyasi iradesi ve karizmasıyla ülke siyasetinde önemli bir yer edinmekle kalmayan ve her daim bu yerini bir şekilde koruyarak belirleyiciliğini devam ettirmek isteyen Dr. Mahathir’in bu sefer bu hedefini eski partisine dönerek gerçekleştirmek istiyor.

Yaklaşık bir yıl önce, 24 Şubat 2020 tarihinde yaşanan gelişmelerle meşru Umut Koalisyonu hükümetinin yıkılmasında gizli/açık manipülasyonlara maruz kalan Dr. Mahathir, aradan geçen süre zarfında, ne yeniden başbakan olma hedefini gerçekleştirebildi, ne de 2018 Mayıs-2020 Şubat ayları arasında aynı iktidar koalisyonunda birlikte yer aldığı Enver İbrahim’in başbakanlığına destek verdi.

Dr. Mahathir, 2016 yılında birlikte UMNO’dan ayrıldığı ve Bersatu’yu kurduğu Muhyiddin Yasin’in, 24 Şubat sürecindeki söz konusu sivil darbenin mimarlarından olması ve bu darbenin hedeflerinden birinin kendisi olduğunu açıklamasının ardından, Vatan Mücadelesi Partisi’nin (Parti Pejuang Tanah Air-PPTA) adıyla yeni bir parti kurdu.

Malay ittifakı mı?

Şu an bu partinin başkanı olan Dr. Mahathir yeniden iktidar çevresinde yer alabilmesi amacıyla “büyük” koalisyonlara ihtiyaç duyuyor. Bugün yaşanmakta olan gelişmelere bakıldığında, bunun yollarından en makul olanı, yeniden UMNO’ya girerek faaliyetlerini orada yürütmek teşkil ediyor.

Bazı siyasi analistlerin görüşlerine kulak kabartılırsa, bugün Malay etnik kökenli siyasi hareketin bölünmüşlüğü karşısında toparlayıcı figür olarak Dr. Mahathir görülüyor. Bu görüşte haklılık payı olmadığı söylenemez.

O zaman şu soruyu sormak gerekir. Mevcut sivil darbe mahsulü PN hükümetinin başındaki Muhyiddin Yasin’e UMNO’yu, Malezya İslam Partisi’ni (PAS) ve Halkın Adaleti Partisi’nden (Partai Keadilan Rakyat-PKR) kopartılan 11 milletvekili katılımıyla kurulan ittifakla Malayları birleştirme görevini veren kimdi acaba?

Kaldı ki, 2000’li yılların başlarından itibaren ülkede yolsuzluklara, adaletsizliklere karşı Halk Cephesi ve daha sonra Umut Koalisyonu adıyla siyaset yapan yapıyla ittifak yaparak yolsuzluklara bulaşmış 61 yıllık UMNO iktidarına son veren Dr. Mahathir, 24 Şubat 2020’deki sivil darbe ile ülkede reformları öncelleyen bu koalisyon hükümetinin ortadan kalkmasında şu veya bu şekilde aktör olarak yer almıştı.

Bugün aynı Dr. Mahathir, Enver İbrahim’in neredeyse her konuşmasında vurgu yaptığı “yolsuzluklar”, “adaletsizlikler” konusunu bir ön şart olarak UMNO’ya karşı kullanarak kendine yeni bir siyasi gelecek çizmeyi hedefliyor.

Tüm bu olup bitenlere bakıldığında, ülke siyasetinde hâlâ gayet önemli tuhaflıklar olduğuna kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/02/20/dr-mahathir-muhammed-umnoya-mi-donuyor-dr-mahathir-mohamad-returns-back-to-umno/

14 Şubat 2021 Pazar

ABD-Çin ilişkilerinde yeni döneme farklı bir bakış / A different view of the new era in US-China relations

Mehmet Özay                                                                                                                            15.02.2021

ABD’de Joe Biden yönetiminin Çin’le ilişkileri yenileme çabası içerisinde olacağına dair tahminler yapılıyor. Bu yaklaşımı destekleyecek şekilde, Asya-Pasifik bölgesindeki ülkelerin bu yönde bir talep ve beklenti içinde oldukları da biliniyor.

Bu noktada, Joe Biden-Şi Cinping arasında ilk görüşmenin, 25-28 Mayıs tarihlerinde, Singapur’da yapılacak olan Dünya Ekonomi Forumu toplantıları çerçevesinde gerçekleşme ihtimali bu iki görüşü, en azından bugünden bakıldığında, haklı çıkaracak gibi gözüküyor.

Dünyanın iki büyük ekonomi gücünü yöneten başkanların, birbirleriyle doğrudan görüşmelere başlamalarının önemli olduğuna şüphe yok. Bununla birlikte, son dönemde, ABD-Çin rekabetinde görünenin ötesinde bir gerçeklik olduğu görüşüne dikkat çekmek suretiyle, olan bitene yeni bir perspektiften bakmakta yarar var.

Çin’in köklü bürokrasisi

ABD ile Çin arasında yaşanmakta olan rekabet kendini, sadece ekonomik alanda ortaya koymuyor.

Görünür bir ekonomik rekabetin olmasının doğallığı bir yana, bunun ötesinde Weberyen bir yaklaşımla ifade etmek gerekirse, bir anlam dünyası ve bunun yansıması olarak Çin’in köklü tarihsel yapılaşmasının belirleyici bir nitelik olarak ortaya çıkmakta olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Bu durum, özellikle bürokratik yapılanmada somut bir şekilde görülüyor.

Siyasi ideolojik rejim olarak komünizm, ekonomi yönetimi olarak liberal değerlere sarılmış olmasının ötesinde, Çin’i bugün yönetim mekanizmalarında dikkat çekici boyuta taşıyan ve bu anlamda ABD karşısında öne çıkaran husus, kaynağını tarihsel bütünlükten alan söz konusu bu bürokratik yapısıyla bağlantılıdır.

Bunu söylerken, daha önceki yazılarımızda dikkat çektiğimiz, Çin’in kapitalizmi bir ekonomi modeli olarak belirlemesinin ve uygulamasının, Batı kapitalizmi veya küresel kapitalizm için bir tehdit veya kapitalizm hedefinden sapma değil, aksine gayet doğal ve arzu edilir bir sürece tekabül ettiği yönündeki görüşümüzden uzaklaşmadığımızı ifade etmekte fayda var.

Bu yaklaşımla, açıkçası son beş yüzyıllık süreçte özellikle, küresel ekonomik ve ardından politik gerçekliği oluşturma konusunda bir sistem olarak kapitalizm ve onun temsilci bazı ülkelerce ortaya konulan güç yapılaşmasının, bugün için aşılabilir olmadığını hatırlatmak gerekir. Zaten Çin’i yukarıda dikkat çekilen dikotomik duruma iten, bir anlamda zorlayan da bu ekonomik gerçekliktir.

Ancak bugün gelinen noktada, özellikle Pasifik Savaşı’nın ardından kapitalizmin lokomotifi unvanını taşıyan bir ülke olarak öne çıkan ABD’de yaşanmakta olan iç sorunlar, ortaya aynı ekonomi sistemine tabi bir başka ülkenin rakip olarak çıkmasına neden olmaktadır.

Sovyetlerin hatasını tekrarlamayan Çin

Bu noktada, Sovyetler Birliği ideolojik tıkanmışlığı kadar, ekonomi yönetimindeki beceriksizliğinin sonucunu 1980’lerin sonlarında yıkım ile öderken, Çin’in aynı süreci yönetebilir olmasında, kapitalizmin bizatihi kendinde taşıdığı rasyonalite kadar, bundan ayrı olarak bazı olguların da bir dizi değişkenler olarak ele alınmasında yarar var.

Bugün, Çin denilen ülkenin ekonomik gerçekliğinin ortaya çıkmasında, önemli katkısı olan son kırk elli yıldaki yapılaşmasında dikkat çeken dönemleri genel hatlarıyla hatırlamak gerekir.

ABD yönetimi, 1970’lerin ortalarında Henry Kissinger ile Çin’in küresel ekonomik yapıya entegre sürecinin ilk adımlarını atmaya başladı. Bir sonraki süreçte, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, dönemin dışişleri bakanı George Schultz ve ekibi marifetiyle yönetebilirken, yine o günlerde komünist rejimle idare edilen bir diğer ülke olan Çin’i, küresel ekonomi sistemine entegre etmeyi de başardı.

Yüzyılın başında Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olarak kabul edilmesi, 2008 yılında küresel ekonomide Japonya’yı arkada bırakarak ikinici sıraya yükselmesi ve 2013 yılından itibaren geleneksel ve tarihsel kara ve deniz ipek yolları projelerini hayata geçirmesi, bu iki temel projeyi destekleyecek ikili ve bölgesel anlaşmalarla Orta Asya’dan, Hint Okyanusu’na ve Afrika’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafi alanı ekonomik tesiri altına alması ve nihayetinde 2020 yılı Aralık ayı ortalarında, 15 üye ülkeli Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) anlaşmasının imzalamasına ön ayak olması, yeni bir kapitalist gücün ortaya çıkma sürecini oluşturmaktadır.

Çin’in kapitalizme entegrasyonu

Çin’in, bu uzun döneme yayılan küresel kapitalist düzene entegrasyonu 1976’da Mao Zedong’un vefatının hemen ardından ortaya konulmaya başlandı.

Bununla birlikte, bu süreçte sadece ABD’nin bu ülke siyasi elitini davet konusunda sergilediği gizli/açık veya yumuşak/sert baskıyı değil, aynı zamanda yukarıda dikkat çekildiği üzere, Çin’in erken imparatorluk dönemlerinden bu yana var olan, köklü devlet geleneğinin yapısallaştırıcı unsurlarının bu davete icabetteki katkısından ve etkisinden de bahsetmek mümkün.

Söz konusu bu karşılık, görünür siyasi ideolojisi komünizm olmakla birlikte, örneğin Sovyetler Birliği gibi yayılmacı, küresel bir komünist ideal, bir başka deyişle enternasyonal bir komünist düşünce ile ortaya çıkmadı.

Bazı araştırmacıların gündeme getirmeye çalıştığı gibi, yanı başındaki komşu bölge Güneydoğu Asya topraklarında, bir başka deyişle ASEAN da bile, komünist ideolojisini Sovyetlerin diğer bazı coğrafyalarda yaptığına benzer şekilde üst düzeyde bir agresif yapılaşma sergilediğini söylemek bile güç.

ABD yeni dönemi yönetebilecek mi?

Çin tarafında ekonomik kalkınma bağlamında tüm bu gelişmeler olurken, ABD tarafından Çin’in yükselişine yöneltilen eleştirilere bakıldığında, ortada farklılaşan bir eko-politik yönelimin olduğunu görülmektedir.

Çin’in Soğuk Savaş dönemindeki yıkım sürecini gayet yumuşak bir şekilde atlatması, ekonomik yapılaşmasını liberalizme kaydırma ve giderek adaptasyonu başarıyla gerçekleştirmesi, bu devlet yönetimine aynı zamanda bir güven aşıladığı da ortadadır.

Bu güvenin giderek pekiştirici bir nitelik kazanması ve bugün ABD’deki kimi çevrelerin de kabul ettiği üzere, meritokrasiyi öne çıkaran ve yukardan aşağıya bürokratik yapılanmanın kendini yoğun bir şekilde hissettirdiği bir yönetim biçimi Çin’i, ABD karşısında bir rakip konumuna taşımaktadır.

İşte bu temel yapı, Çin’in sadece ekonomide liberal değerlere sarılmış olmasıyla ve bunun küresel ticaret süreçlerine pozitif yansımasıyla açıklanmayacak bir duruma işaret etmektedir.

Bunun ardında, Max Weber’in gayet detaylı bir şekilde ortaya koyduğu bürokratik sistemin, Çin tarafından uzun bir geçmiş tecrübesi ve birikimiyle sürdürülüyor olmasında aramak gerekir. ABD yönetimini endişelendirenin de, açıkçası böylesi bir yapıyla karşı karşıya kalmak olduğunu söyleyebiliriz.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/02/14/abd-cin-iliskilerinde-yeni-doneme-farkli-bir-bakis-a-different-view-of-the-new-era-in-us-china-relations/

13 Şubat 2021 Cumartesi

Öğrencilerin zihinsel yapılaşma süreçleri / Students' mental structuring processes

Mehmet Özay                                                                                                                            13.02.2021

Yüksek öğretim kurumlarının, genel olarak farklı eğitim kurumları içerisinde kapladığı yer, başına eklenen ‘yüksek’ sıfatı ile taçlandırılırken, bu yüksekliğin öğrenciler için ne anlama geldiği konusu gayet önemlidir.

“Üniversite hangi öğrencileri seçmeli” konusunu ele aldığımız daha önceki yazımıza bir devam mahiyetinde ya da en azından bununla ilintili olacağı düşüncesiyle, öğrenci kitlesinin yüksek öğrenime zihinsel olarak nasıl hazırlandığı ya da bir başka deyişle yüksek öğretime nasıl bir zihinsel formasyonla geldiği üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Bir başka deyişle, söz konusu bu kurumlara gelen öğrenci kitlesinin, ne türden bir zihin koduna sahip olduğu meselesidir burada ele alınacak olan.

Öğrenci tekinin zihinsel yapılaştırılması

Öğrenci kitlesinin kendini orta öğretim sıralarından yüksek öğretime attıkları süreçte, yakın ve uzak çevreleri, okul ve medya ile belki de daha çok dershane/özel eğitim merkezleri gibi yapılar tarafından nasıl bir düşünceye itildikleri konusu öylesine geçiştirilecek bir konu değildir.

Bu durum, öğrenci kitlesinin gerek ruh ve akıl sağlığı ve zihinsel gelişimi, gerekse sosyal düzen ve ihtiyaçlar ile genel itibarıyla toplumsal yapı açısından gayet önemli bir duruma işaret etmesi nedeniyle, üzerinde özenle durulmayı ve hatta gayet önemli araştırmalara konu edilmeyi beklemektedir.

Ancak bu süreç, sanıldığının aksine adına üniversite denilen, bizimse yüksek lise olarak adlandırdığımız sözde eğitim kurumlarına girişteki sadece birkaç yıllık hazırlıklarla sınırlı değildir. Aksine o döneme kadarki yaşamlarını kuşatan ve ilerki dönemi de bir anlamda belirleyici kılan bir dizi toplumsal yapılaştırıcılık söz konusudur.

Doğum öncesi ve sonrası süreç

Daha ana karnındayken sosyal medya ile tanışan günümüz nesilleri, eğitim-öğretim süreçlerine, amaçlarına ve niteliklerine dair bilgilerin ilk nüvelerini, söz konusu bu sosyal medya tüketicisi ebeveynlerinin süreçte gizli/açık etkileşimlerine ve yaptırımlarına konu olmalarıyla edinmektedirler.

Ardından, adına ‘okul öncesi eğitim’ denilen ancak, gayet tabii olarak okullaşmanın (schooling) ilk aşaması kabul edilen bu kurumlardan başlayarak gerçekleştirilen ya da ‘maruz kalınan’ erken yaşlardaki ve devamındaki eğitim süreçleriyle birlikte, bu tek tek öğrenci bireylerinin ruhlarının ve zihinlerinin gizli/açık bir şekilde kapitalistleşmiş kurumsal baskıya maruz kalması, zamanla üstesinden gelinmesi gayet zor ve neredeyse imkânsız kalıplaşmış duygu ve düşünce yapılarının oluşmasına neden olmaktadır.

Bu durum, söz konusu öğrenci kitlesinin yüksek lise adı verilen kurumlarda sözde eğitim süreçlerine başlamalarıyla birlikte ortaya çıktığı üzere, son derece belirgin bir hâl aldığı gözlemlenmektedir.

Kapitalistleşme ya da şeyleri yerli yerine koyamama

Önce-sinden (pre) yüksek-ine (higher) kadar, adına “eğitim kurumları” denilen bu yapıların bizatihi kendileri, kapitalist yapılaşmanın unsurları olmalarıyla ve böylesi bir sistemi kurgulamaları ve öğrenci kitlelerini buna hazırlamalarıyla dikkat çekmektedir.

Aslında, hiç de abartmadan söylemek gerekirse, şu veya bu şekilde toplumsal ilişkiler ağının kapitalistleşmesinden dolayı, söz konusu eğitim kurumlarının böylesi bir nitelikle anılıyor olmalarında sakınılacak bir durumun olmadığını ileri sürenler olabilir.

Kapitalistleşme olgusundan ne kastettiğimiz kısaca izahta yarar var. Bu kavram, sadece bireylerin kendi yaşam tarzlarını ideolojik anlamda belirli bir ekonomi yapıda inşa etmeleriyle ve/ya böylesi bir ekonomi yapısına eklemlenmeleriyle ya da hayatlarını üretim-tüketim süreçleri çerçevesinde, maddi temeller üzerine indirgemecilikle oluşturmalarıyla sınırlı değildir. Tabii ki, kapitalistleşme bu durumu veya durumları içermektedir.

Ancak bunun ötesinde bir özne olarak ‘ben’ ve bu beni çevreleyen toplum, doğa, evrenle ilgili bütün bir anlam dünyasının oluşturulma süreçlerinin, -sanki bir tür  gereklilik addedilirmişcesine, maddi temeller üzerine inşasıyla da gayet sorunlu bir durum ortaya çıkmaktadır. Yani, kapitalistleşme kavramı burada bireyin karşı karşıya kaldığı, öznesi veya nesnesi olduğu ilişkiler ağını maddi ilişkilere konu etmesiyle ilintili olması anlamına gelmektedir.

Yerini bilme sorunu

Burada öğrenci tekinin, bizatihi toplumda, doğada ve evrende kendi yerini bilme/öğrenme eksikliği kadar ve bundan da öte ailesinde, yakın ve uzak çevresinde, geniş toplumda ve nihayetinde doğada ve hatta evrende ‘şeylerin’ yerli yerindeliği konusunu maddi anlam ve ilişkiler dışında bir bağlama oturt/a/mama sorunu kendini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Üstüne üstlük bu öğrenci kitlesi, yukarıda dikkat çekilen şeylerin yerli yerindeliğini belirleme konusunda sorumluluk alma konusunda istek, niyet ve amaç gütmemektedir. Kaldı ki, böylesine ağır bir sorumluluk almaya teşebbüs edecek alt yapılarının olmaması, onlara bahane üretme konusunda gayet önemli bir kolaylık da sağlamaktadır.

Yukarıda dikkat çekilen söz konusu içselleştirilmiş kapitalizm eksenli düşünce, tutum ve davranışlarının ne kadar bilinçli bir şekilde ortaya konup konmadığı bir yana, belki de daha çok taklidi öğrenmenin bir sonucu olarak aile, eğitim kurumları, ‘sosyal’-medya vb. unsurlarca yukardan aşağıya hiyerarşik olarak toplumsal yapıdan öğrenci tekine aktarılmakta ve/ya bu bireylerce gizli/açık çeşitli ‘öğrenme’ mekanizmalarıyla devşirilmektedir.

Öğrenci kitlesinin, daha ana karnındayken ebeveynlerinin düşünce yapılarının ve tutumlarının çeşitli mekanizmalarla onları kapitalist ilişki ağına yönlendirmeleri süreci, ilerleyen yıllarda fiziki olarak karşı karşıya kaldıkları eğitim süreçlerince ve bu süreçlerin katkılarıyla devam etmektedir.

Bu eğitim sürecinin geldiği, bir anlamda son noktada yani yüksek lise eğitiminde öğrenci kitlesinin yerini bilmeme konusu ve yaşanan bu sorunun farkında olmaması, bu öğrenci kitlesinin kendini, mensubu olduğu sosyal çevreyi, maruz kaldığı eğitimi, yaşam imkânı bulduğu doğayı anlamlandırma ve şeyleri yerli yerine koymada kalıcı bir tutum bozukluğuyla karşı karşı kalmasına neden olmaktadır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/02/13/ogrencilerin-zihinsel-yapilasma-surecleri-students-mental-structuring-processes/