17 Eylül 2021 Cuma

ABD, Hint-Pasifik Gündemi ve yeniden Anglo-Sakson ittifakı / the US and Indo-Pacific Agenda and Anew Anglo-Saxon Alliance

Mehmet Özay                                                                                                                            16.09.2021

ABD’de başkan Joe Biden yönetiminden Hint-Pasifik atağı…

ABD, İngiltere ve Avustralya arasında varılan nükleer silah ihracını içeren anlaşma, Pasifik bölgesinde Çin’e karşı bir Anglo-Sakson ittifakını gündeme getiriyor.

Dün yani, 15 Eylül’de ABD başkanı Joe Biden, İngiltere başbakanı Boris Johnson ve Avustralya başbakanı Scott Morrison’un sanal olarak yaptıkları “ulusal güvenlik” toplantısı, hedefleriyle ve çelişkileriyle çok konuşulacak bir ittifak girişimi anlamı taşıyor.

Aukus: Asya’da Anglo-Sakson birliği

ABD yönetimi, Asya’nı NATO’su adıyla da anılan, Dörtlü Diyalog (Quad) grubunu hayata geçirme arefesindeyken, Hint-Pasifik’te Aukus (Avustralya-United Kingdom-the United States) adıyla anılan askeri yönü güçlü bir Anglo-Sakson ittifakını küresel kamuoyuyla paylaştı.

Washington Post’un “son dönemin en önemli girişimi” olarak duyurduğu bu gelişme, ABD Dış politikasında, başkan Joe Biden’a atfen ‘Biden Doktrini’ adıyla anılan yapının bir ürünü kabul ediliyor.

Özellikle Afganistan’da yaşanan gelişmeler sonrasında, ABD’nin daha önceden plânlandığı üzere dış politika ve ulusal-güvenlik süreçlerini, Asya-Pasifik/Hint-Pasifik bölgesi üzerinden geliştireceğini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.

Son dönemin olağandışı anlaşması

ABD, İngiltere ve Avustralya arasında varılan ve içinde nükleer teknoloji transferini de barındıran anlaşma, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in teritoryal genişleme ve askeri tehdidine doğrudan bir cevap niteliği taşıyor.

Bu anlaşmanın bir öncekinden farkı, hem üyelerin niteliği hem de anlaşmanın içeriğiyle ilgili…

Bu gelişme, ABD’nin bugüne kadar nükleer denizaltı filosu desteği tek ülke İngiltere’den sonra, sırada Avustralya olduğu anlaşılıyor. Pasifik ülkesi Avustralya’ya ayrıca uzun menzilli Tomahawk füzeleri satışı da yapılacak…

Anlaşmanın diğer dikkat çeken maddeleri arasında, artık standart hale gelmeye başlayan siber, yapay zekâ, kuantum teknolojileri alanlarında teknoloji paylaşımları da bulunuyor.

Singapur’dan ittifaka destek

ABD-Çin bölgesel çekişmesinin tam da odağında yer alan ASEAN’dan henüz konuyla ilgili kurumsal bir açıklama yapılmadı. Ancak, önceki süreçlerden hareketle, bölgede savaş riskini artıracak, hele nükleer silah ihracı gibi bir gelişmeye olumlu bakacaklarını söylemek güç.

Bununla birlikte, Anglo-Sakson ittifakının bölgedeki en yakın destekçisi olacağı tahmin edilen Singapur’da başbakan Lee Hsien Lhoong’un, anlaşmanın bölge barışına ve istikrarına yapıcı katkıda bulunmasını umduğunu ifade ettiği belirtiliyor.

Başbakan Lee bu açıklamayı, Avustralya başbakanı Morrison’un kendisini telefonla arayarak gelişmeyi paylaşmasının ardından yapması gayet önemli.

Singapur tarihsel ilişkilerden ötürü, bölge ülkeleri arasında Anglo-Sakson birliğine en yakın ülke konumunda.

Avustralya başbakanının doğrudan başbakan Lee ile telefonda görüşerek gelişmeleri paylaşmasında şaşılacak bir durum yok. Ancak Güney Çin Denizi bağlamındaki gelişmelerde ve ASEAN toplantılarındaki tutumu dikkate alındığında Singapur yönetiminin çelişkili bir yerde durduğuna da işaret etmek gerekir.

Bu durumun, önümüzdeki günlerde ASEAN üyesi diğer ülkelerden gelecek açıklamalarla daha da netleşeceğini düşünmek mümkün

Bununla birlikte, geçtiğimiz Haziran ayının sonlarında ABD savunma bakanı Lloyd Austin ile Temmuz ayının sonlarında başkan yardımcısı Kamala Harris’in Singapur ziyaretlerinde varılan ikili askeri işbirliği anlaşmaları kadar, bugün gündemin en sıcak gelişmesi olan Anglo-Sakson ittifak girişiminin de paylaşıldığını düşünmek mümkün.

Quad’a destek ve bölgede yeni aktör İngiltere’nin varlığı

Geçtiğimiz aylarda ABD öncülüğünde ve Japonya, Avustralya ile Hindistan’ın katılımıyla Dörtlü (Quad) Diyalog grubu geçtiğimiz Mart ayındaki sanal toplantı ile oluşturulmuştu.

Önümüzdeki günlerde yani, 24 Eylül’de resmi hüviyetine kavuşacak olan bu oluşuma yönelik tepkiler/şüpheler ortadayken ve oluşumun niteliğine dair somut gelişmeler yaşanmamışken, ABD bu sürecin dışında, yeni ve daha etkin bir Hint-Pasifik projesini hayata geçirmek istediğini açık şekilde dünya kamuoyuna açıklıyor.

Öncelikle Aukus anlaşması, tıpkı 2. Dünya Savaşı sonrasında Güney Pasifik bölgesinin güvenliğini tesis için kurulan Anglo-Sakson ittifakını oluşturuyor. Üye ülkeler aynı… Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Avustralya.

ABD’nin bölgedeki rolü bilinmesine, Avustralya’nın bölge ülkesi olmasına karşılık, aktörlerden İngiltere’nin uzunca bir aradan sonra jeo-politik ve jeo-ekonomik olarak böylesine önemli bir bölgede ilk defa görünürlük arz ettiğini söylemek gerekiyor.

Bunda özellikle, İngiltere’nin Avrupa Birliği ile kopan ilişkileri ya da “ayrılma” (Britain Exit-Brexit) sonrasında Japonya (Ocak, 2019), Hindistan (Mayıs, 2021) gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmaları girişimleri; Asya-Pasifik bölgesinde dikkat çekici bir ekonomik blog olan “Kapsamlı ve Gelişimci Trans Pasifik İşbirliği”yle (Comprehensive and Progressive Agreement for Trans-Pacific Partnership-CPTPP) süren görüşmeleri dikkat çekiyor.

Dün gündeme gelen ABD, İngiltere ve Avustralya ittifakı içinde yer alması İngiltere’nin, söz konusu ticaret anlaşmalarının yanı sıra, küresel güvenlik noktasında etkin bir adım atmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Bir diğer husus, yukarıda dikkat çekildiği üzere, ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya’nın oluşturduğu Dörtlü (Quad) adıyla anılan stratejik diyalog temelli anlaşmanın aksine, üyeleri özellikle nükleer denizaltı teknolojisi paylaşımına olanak tanıyacak şekilde, askeri işbirliğine gayet açık tutan bir süreci başlatacak olmasıdır.

Güney Çin Denizi ve taraflardan karşılıklı suçlamalar

Bu gelişme üzerine Çin yönetiminden cevap gecikmedi. Özellikle, Pasifik bölgesinde yer alan Avustralya’nın nükleer teknoloji transfer etmesine imkân tanıyan anlaşmayı Çin dışişleri bakanı sözcüsü Zhao Lijian, “son derece sorumsuzca bir girişim” olarak tanımlayarak, bu gelişmenin bölgedeki istikrarı tehdit edeceğine dikkat çekti.

Taraflar arasında özellikle, Çin yönetiminin Güney Çin Denizi’nde teritoryal haklar konusunda, tarihsel gerçekliklerden hareketle vardığı çıkarımların neden olduğu egemenlik ve kıta sahanlıkları problemiyle gündeme gelen uluslararası sularda seyir güvenliği konusu bugün kurulan ittifaklarla yeni bir boyuta ulaşmış gözüküyor.

Çin, sergilediği bu teritoryal egemenlik iddiasını 2016 yılından bu yana, sivil askeri amaçlı suni adacıklar inşası; Vietnam kıta sahanlığında petrol sondaj çalışmaları; dev balıkçı filolarını Filipinler, Endonezya kıta sahanlıklarına göndermek gibi fiillerle niyetini fiilayata koymuştu.

Çin ve ABD merkezli gelişme gösteren bu çatışmacı söyleme karşılık, Güney Çin Denizi’ne komşu ve benzer iddialarla Çin’in karşısında yer alan dört Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN ülkesi yani Filipinler, Vietnam, Malezya ve Bruney ile yine, 2016 yılında itibaren Riau Eyaleti’ne bağlı Natuna Adaları çevresine Çin nüfuz girişimlerine konu olan Endonezya’nın de facto içinde yer aldığı bir jeo-politik durum söz konusu.

Soruna taraf beş ASEAN üyesi ülke bulunmakla birlikte, bu bölgesel birlik içerisinde konuyla ilgili kararlılıkla alınmış ortak bir yaklaşım bulunmaması; ABD ve Çin arasında çatışmadan uzak bir siyasal diyalog söylemini yeğleyen tutum, ASEAN bünyesinde, çözümü bir anlamda zamana bırakma eğilimi olarak kendini ortaya koyuyor.

Tüm bu birikimsel gelişmelerin ardından, ABD’de Donald Trump yönetiminin başta ASEAN olmak üzere örneğin, Avustralya ve Japonya ile olan sorunlu ilişkileri Güney Çin Denizi sorununu Joe Biden’a miras kalmasına neden oldu.

Geçtiğimiz Mart ayında Japonya başbakanı Minister Yoshihide Suga’nın ABD ziyaretinde taraflar, Çin’in “bölgede mevcut uluslararası düzenle tutarsızlık taşıyan davranışı ve siyasi, ekonomik, askeri ve teknolojik meydan okumaların”dan hareketle Dörtlü Diyalog’un temellerinin atılmasını sağlamışlardı. ABD ve Japonya, “Çin yönetiminin bölgedeki diğer ülkelere yönelik istikarsızlaştırma politikasına karşı duracakları yönündeki kararlılıklarını” açıklamışlardı.

ABD yönetimi, Aukus anlaşmasıyla Çin’le ilişkilerde askeri boyutun giderek daha da öne çıkacağı yeni bir döneme girildiğini ortaya koyuyor. Çin’i Pasifik ve Hint Okyanusu sınırlarından başlayarak Güney Çin Denizi’ne doğru çevrelemeyi amaçlayan bu politika şu an itibarıyla askeri bir girişim olarak değil, daha çok caydırma nitelikli olduğunu söylemek mümkün.

Bu gelişme, Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasından bir ay sonra, dış politikada önceliğin Asya-Pasifik/Hint Pasifik olduğunu açıkça ortaya koymak suretiyle, Çin’i hedef alan açıklamalarda bulunmuştu…

Bugün gelinen noktada, Biden yönetimi, dış politikada önemli bir açılım olarak Afganistan’dan çekilmeyi sorunlu da olsa tamamlarken, dünya yapılan açıklamalarla Hint-Pasifik bölgesine konuşlanmaya yöneldiğini açık seçik gösteriyor.

Bununla birlikte, önümüzdeki günlerde Çin’in ve ASEAN’ın konuyla ilgili yaklaşımlarını dikkatle izlemekte yarar var.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/16/abd-hint-pasifik-gundemi-ve-yeniden-anglo-sakson-ittifaki-the-us-and-indo-pacific-agenda-and-anew-anglo-saxon-alliance/

16 Eylül 2021 Perşembe

Afganistan ve ‘Kadın Sorunu’ üzerine bazı rasyonel görüşler / Some rational ideas upon the ‘woman issue’ in Afghanistan

Mehmet Özay                                                                                                                            15.09.2021

Afganistan’da Taliban’ın umulmadık şekilde süratle gelişen, ülkede siyasi otoriteyi ele geçirme girişimi halen sürprizleri ile birlikte anılmayı hak ediyor. Sürecin henüz bitmemiş olması, belirsizlikler kadar, Batı’nın ve gizli/açık Taliban yönetiminin taleplerine/beklentilerine (expectations) bir anlamda bağlılık sergilendiğini ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, Taliban Batılı ülkeler ve kamuoylarına yönelik olduğu anlaşılan siyasal söyleminde paradigma değişimi (paradigm shift) sinyalleri verse de, bu teorik duruşun (theoretical stance) ne tür pratik yansımaları olacağına dair inandırıcı adımlar atmış ve bu söylemini kanıtlayabilmiş değil.

Bunlar olup biterken, temelde Taliban rejiminden ziyade, Taliban’ın gizli/açık baskısı (imposition) altında olduğu söylenen toplumsal kesimlerden kadın olgusu (woman phenomenon) gündemde önemli bir yer işgal ediyor.

Afganistan kadınları nereye kaçıyor?

Bu noktada, ABD ve NATO’nun ülkeden çekilme kararı almasıyla birlikte, Batılı güçlere eklemlenen Afgan gruplar arasında kadınların varlığı önem taşıyordu. Ülkeden ayrılma ve/ya kaçma gibi bir durumla yüz yüze kalan aileler kadar, ailelerinden bağımsız olarak herhangi bir ülkeye gitmek amacıyla Kabil havalimanının yolunu tutan kadınların olduğuna şüphe yok.

Bu çerçevede, örneğin, hiçbir Müslüman ülke ve/ya Doğu ülkesi gönüllü olarak, sayısı binlerle ifade edilen Afgan grubunu mülteci olarak kabul etmezken ya da etme cesaretini gösteremezken, Avustralya birkaç bin Afganlıya kapılarını sonuna kadar açarken, aralarında özellikle kadın sporcuları da davet etmesi gayet önemliydi.

Her nasılsa, bu süreçte adına Müslüman toplumlar ve bunların içinde yaşam sürdüğü devletlerin Taliban yönetimine dair bir çıkarımları ve talepleri olmaması gayet ilginç bir durum ortaya koyuyor.

ABD ile burkalı 20 yıl

ABD’nin, işgalle ya da küresel suçluları yakalama ve ülkeyi demokratikleştirme ideali ile Afgan topraklarına yerleşmesiyle birlikte, 2000’li yılların başlarında burkalarıyla küresel basının gündemine gelen hatta, aralarında batılı dergilere kapak olmasına bile karar verilen Afganlı kadınların burkası, Afganistan’da rejimle hatta rejimden daha öte bir anlamla ele alınıyor.

Aradan geçen yirmi yıllık süre zarfında, ABD destekli Hamid Karzai, Abdullah Abdullah, Eşref Ghani yönetimleri zamanında burka olgusuna bir hal yolu bulunmalıydı… Böylece bugün bu alanda yapılan tüm çağrılara gerek kalmayacak, belki de Taliban rejimi bile bugün egemen olamayacaktı!

Yirmi yıl gibi uzun bir süre zarfında, modern iletişim ve sosyolojik aygıtların varlığının bunca gelişmişliğiyle aslında on yıl bile yeterdi toplumsal değişmenin anahtarı olan kadın sorununu çözmek için…

Görev dağılımında sözde Müslüman feminist aktörler

Öyle ya bir alternatif olarak… Bu süre zarfında örneğin, Tunus, Fas, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerden, sözde Müslüman feminist olarak adlandırılan çevreler, kadın araştırmaları merkezleri, Müslüman toplumları ılımlılaştırmakla (moderationazition) görevli bireyler ve gruplar niçin akledip Afganistan’da saha araştırmaları yapmadıklarına şimdi daha bir şaşmak gerekiyor.

Ellerinde böylesine münbit bir akademik/sosyolojik gerçeklik ortamı varken, bunun kaçırılmış olması son derece yazık! Şayet bunun tersi olsaydı, sürdüregeldikleri Batılı teorik ve toplumsal pratik eksenli akademik yaklaşımlarını daha da anlamlı kılacak, bunun ötesinde dünyayı burkalarıyla gören Afganlı kadınları içten ve derinlikli bir değişime sevk edecek çabaları da ortaya koymuş olacaklardı.

Aslında kaçırılan bu fırsatı stratejik bir hata olarak değerlendirmek gerekirse, bunu söz konusu bu gruplar üzerine yıkmak yerine, suçu ABD yönetimine atmak daha pragmatik olur… Nihayetinde Afganistan topraklarında egemen olan onlardı. Böylesine smart bir akademik-siyasal araştırmanın önemini ve bu araştırmada, sözde Müslüman feministlerin işlevselleştirilmelerine, ortaklıklarına (partnership) başvurmamış olmaları siyasal ve akademik çevreler için gerçekten derin bir kayıp.  

“Haydi kızlar okula” sloganını, günün Afganistan toplumsal gerçekliğine uyarlayıp, “Haydi kızlar burkaları çıkarın” sloganını en iyi ve şenlikli olarak söylemleştirecek olanlar, sözde bu Müslüman feministler olacağına kuşku yok(tu).

Burka toplumsal gerçekliği ve medeniyetsel araştırma

Aslında fırsatın kaçtığını söylemek mümkün değil… Hâlâ bir fırsat var… Katar gibi bir Körfez ülkesinin siyasi aktörlüğünün Taliban rejimiyle tüm ülkelerin ötesinde işbirliği yapmaya matuf bir politika izlediği bir dönemde… Meselâ Katar araştırma üniversitesi fonuyla Afganistan’a gönderilmesi gereken kadın gruplarının yolu açılabilir.

Hatta, tam da bu amaçla kurulduğu anlaşılan -ancak ne menem bir şey olduğu meçhul olan- Medeniyet/ler İttifak/ı/ları ve benzeri yapılar, Batılı muadilleriyle Afganistan’da ne tür bir medeniyet ve bu medeniyetin ne tür bir kadın imgesi (image) ve pratiği ortaya koyduğunu da gayet derinlikli sosyal-antropolojik ve felsefi olarak ortaya koymaları, ümmet için ve evrensel (universal) insanlık için kayda değer bir pozitivist-akademik bir pratik olacaktır.

Bu araştırma sürecinin ikinci safhasını, bildik Batılı ülkeler Afganistan’dan ayrılmak/kaçmak isteyenleri ‘nitelikli’ mülteciler grubu olarak ayrıştırmak suretiyle, gönüllü olarak kabul ederken, sözde Müslüman feministler ve akredite oldukları araştır/ma/ma kurumları ile Afganlı burkalı kadınları ‘nitelikli/niteliksiz’ ayrımı yapmadan, tam (full) akademik objekliflik (academic objectivity) bağlamında ve örneklem üzerinden belirlenecek grupları kendi ülkelerine davet edip; kendi aileleriyle birlikte yaşayarak saha çalışmasının bir başka formatını tecrübi anlamda hayata geçirme fırsatını bile bulabilmeliler.

Araştırma kurumları, bu özgürlüğü (emancipation) onlardan esirgememeli diye düşünüyoruz. Ancak, bunun ardındandır ki, burka gerçeğini bir yandan değişime direnen sosyo-kültürel (socio-cultural) ve dini (religious) boyutlarıyla ve öte yandan, modernleşme/sekülerleşme (modernization/secularization) süreçlerinin hangi safhasında olduklarını keşfedecek bulgular ortaya konulabilir.

Söz konusu bu araştırma bulgularını Batılı muadil kuruluşlarla paylaşmak belki de, Batılıların burka sendromunu ortadan kaldırmaya yarayabilir. Böylece, Batılı siyaset yapıcılar, medya ve akademisyenler grubu topyekûn, burkalı kadınlar sosyal gerçekliğini zamana yayarak ve siyasi araçlar dışında, farklı toplumsal entrümanlar ortaya koyarak özgürleştirmeci bir sosyalleşmeyi sağlayabilecekleri belirli yollar da keşfedebilirler.

Taliban, kadın ve değişim

Taliban siyasal yapılaşmasının ortaya çıkmasıyla birlikte, kadın olgusu yeniden gündeme gelmeye başladı. Kadın üzerinden siyaset, kadın üzerinden toplumsal değişim, kadın üzerinden modernleşme vb. konular temelde Avrupa modernleşmesinden ve sekülerleşmesinden başlayan bir toplumsal olgu... Ve giderek çeşitli süreçlerle diğer toplumlara yayıldığı bir tarihsel gerçeklik.

Siyasallaştırılan bir kadın düşüncesi yerine, siyasallaştırılan bir kadın bedeni ve buna eklemlenen bazı süreçler söz konusu. Bu süreçler, Batı’da çeşitli ideolojik aygıtlar ve bunların desteklediği ve/ya bunları açıklayan sosyal teorilerle beslenirken, kendisi bizatihi yeni bir ideolojik zemin olarak Batı toplumlarında zuhur ederek gelişme gösterdi.

Sömürge döneminde, üniversal eğitim süreçlerine paralel olarak kız çocuklarının “resmi okullara” gönderilmesi süreci başlarken; bu kız çocukları burada yerli bilgi kaynaklarına izin verildiği ölçüde öğretimlerini gerçekleştirirken, gerek resmi sömürge okulları gerekse sivil/dini misyoner okulları aracılığıyla, Batılı eğitim düşüncesinin unsurlarına tedrici olarak intibak etmelerine gayret gösterildi.

Kızlar üzerinden eğitim bağlamı sömürge yönetimlerinin ardından, ulus-devlet bağımsızlıklarıyla kendi dini-kültürel ve siyasal varlığına bağlı özgürlükçü siyasi girişimler olarak lanse eden lider kadroları, siyasi partiler dönüp dolaşıp eski sömürgeci güçlerin ürettikleri siyasetleri, bunun kurumlarını, araçlarını, bilgilerini ekonomik ve siyasal ilişkiler ve çıkarlara bağlı olarak yeniden Batılı ülkelerden edinmenin yolunu tuttular.

Sorun ne/rede?

Afganistan’daki durum, önceki yüzyıllarda/dönemlerde yaşanan/tecrübe edilen tipik modernleşme sürecinin ilk evrelerine benziyor. İlki, dışarlıklı kuvvelerin marifetiyle dönüşümü başlatmak ve yönetmek; ikincisi de, içerden dönüştürmeci sürecin ortaya çıkmasını beklemek. Afganistan’ın bugün karşı karşıya kaldığı durum tam da buna tekabül ediyor …

Tam da bu noktada “Acaba Batı bu safhada büyük bir yanılgı içinde ve önemli bir hata mı yapıyor?” Yani, kadın üzerinden modernleşmeye başlamadan önce, acaba Afganlı mollaların sarıklarından mı (turban) başlanmalı(ydı?)

Nihayetinde siyaset ortamında söz sahibi olan Afganlı molla yöneticilerin, kadınların burkaları başta olmak üzere, buradan başlamak üzere toplumsal haklar elde edebilmeleri konusunda ikna edilebilmeleri şu an için mümkün gözükmüyor. Ancak değişimi mollaların kendilerinden başlatmak süreci daha az hasarlı ve daha ekonomik atlatmaya elverebilir.

Adına uluslararası camia denilen, ancak sadece Batılı ülkelerin ve medyanın ve bunlara egemen unsurların söylemleştirdiği üzere Afganistan’da Taliban yönetimine siyasi işbirliği, ekonomik/insani yardım konularında bir tür pazarlık (bargain) olarak kadınların konumunun ortaya sürülmesi tam da modernleşme sürecine tekabül eden bir durum.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/15/afganistan-ve-kadin-sorunu-uzerine-bazi-rasyonel-gorusler-some-rational-ideas-upon-the-woman-issue-in-afghanistan/

15 Eylül 2021 Çarşamba

Malezya siyasetinde yeni dönem: iktidar ve muhalefet anlaştı / A new era in Malaysian politics: government and opposition united for the country

Mehmet Özay                                                                                                                            14.09.2021

Malezya siyaseti, geçtiğimiz Pazartesi günü iktidar ve muhalefet arasında varılan anlaşma ile yeni bir döneme adım attı.

Uzun bir aradan sonra toplanan federal parlamento’da varılan anlaşma, “siyasi istikrar ve ekonominin rayına oturtulması” amacını taşıyor.

Söz konusu anlaşma ile ortaya konulan iktidar ve muhalefetin birlik görüntüsü hiç kuşku yok ki, Malezya toplumunun özlemini çektiği bir görüntü olarak tarihe geçecek.

‘Siyasal Dönüşüm ve İstikrar” anlaşması adı verilen metin hükümet adına başbakan İsmail Sabri Yaakob ve muhalefet bloğu adına doğal lider konumundaki Enver İbrahim tarafından imzalanarak federal sultana sunuldu.

Anlaşmaya göre, kurulacak olan ‘ulusal yönetim komitesi’, çeşitli konularda kabineye danışmanlık yapacak.

“Siyasi olgunluk” mesajı

13 Eylül Pazartesi günü hükümet ve muhalefet arasında Siyasal Dönüşüm ve İstikrar adı verilen anlaşmasının imzalanmasıyla, ülke modern siyasal tarihinde olağanüstü bir işbirliği dönemi başladı.

İmzalanan anlaşma metninin kendisine sunulmasının ardından federal sultan Abdullah yaptığı açıklamada, memnuniyetini dile getirirken gelişmeyi “siyasi olgunluk” olarak tanımladı.   

Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümetinin başbakanı Muhyiddin Yasin’in bir buçuk yıllık hükümetinin parlamentoda çoğunluğu yitirdiğinin ortaya çıkmasıyla 16 Ağustos’da istifasının ardından, yeni hükümet çalışmaları başlatılmıştı.

Bu çerçevede, 21 Ağustos’ta federal parlamentoda çoğunluğu sağladığı tespit edilen İsmail Sabri Yaakob’un başbakan olarak atanmasının ardından kurulan hükümet ile muhalefet bloğu Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) ile varılan anlaşma, bir ulusal birlik hükümeti izlenimi veriyor.

Söz konusu birlik ruhu, Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu PN hükümetinin siyasi mottosu olan “Malay birliği” söyleminin de artık geride bırakıldığı anlamı taşıyor.

24 Şubat 2020 tarihinde sivil darbe olarak adlandırdığımız girişimle meşru Umut Koalisyonu hükümeti düşürülmüş ve ardından yaşanan kısa ancak yoğun sürecin ardından Muhyiddin Yasin başbakan olarak atanmıştı.

Bir buçuk yıl süren ve başarısızlıkla anılmayı hak eden darbe sonrası Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu PN hükümetinin ardından, İsmail Sabri Yaakob başbakanlığına getirildi.

Yeni bir siyasi belirsizlik ve kaosun yaşanmaması adına içinde federal sultanın da olduğu anlaşılan siyasi görüşmeler neticesinde iktidar ve muhalefet, zor günler yaşayan ülkede geniş toplum kesimlerinin menfaatleri ve toplumsal barı adına için ortak hareket edecekleri bir süreci başlatmış oldular.

Malezya ailesi ve reel politik

Bu anlaşma, başbakan İsmail Sabri Yaakob’un başbakan olarak atanmasının hemen ardından yaptığı, ‘Malezya ailesi’ kavramının teoride kalmadığını, pratiğe geçirilmekte olduğuna işaret ediyor.

Yukarıda dile getirdiğimiz üzere, “Malay birliği”nden “Malezya ailesi birliği”ne geçişin yaşandığı bu süreç Malezya siyaseti açısından gayet önemli bir döneme işaret ediyor.

Bu çerçevede ‘ulusal yönetim komitesi’ kurulacak. İçinde bürokrasi ve özel sektörden etkili isimlerin yanı sıra, hükümet ve muhalefetten beşer milletvekilinin yer alacağı komite, kabineye danışmanlık rolü yapacak.

Söz konusu komite, ülkenin geçmekte olduğu zor günlerde, ulusal birliği tesis noktasında karar verici makamında olmasa da, en azından moral olarak birleştirici rol oynaması bekleniyor.

Burada bir diğer diğer sorumluluk hiç kuşku yok ki, kabine de olacak. Kabine alınan tavsiye kararlarını uygulaması halinde muhalefet bloğundan eleştirilerin yükselmesi gündeme gelecektir.

Bu gelişme, kovid-19’la mücadelede beklenen başarıyı yakalamayan aksine, giderek vaka ve ölüm vaka sayıları sürekli artış gösteren ülke, aynı zamanda ekonominin olumsuz bir seyir takip etmesi karşısında, yeni tedbirlerin alınmasına imkân tanıyacak bir siyasi iradenin oluşturulması anlamı taşıyor.

Halk merkezli muhalefetten özveri

Umut Koalisyonu ve bu koalisyonun doğal lideri Enver İbrahim açısından bu anlaşma ne ifade ediyor? Açıkçası, muhalefet bloğu salt federal sultan talep ettiği için bu anlaşmaya yanaştığını düşünmek mümkün gözükmüyor.

Ayrıca, 2018 yılındaki 14. genel seçimlerde iktidardan ettikleri Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (United Malay National Organization-UMNO) yeniden iktidar olması anlamı taşıyan İsmail Sabri Yaakob hükümetine destek anlamı taşıyan bu anlaşma, açıkçası muhalefetin bir anlamda ülke menfaatleri için siyasi feragâtta bulunduğunu gösteriyor.

Bu noktada, vurgulanması gereken bir diğer husus, muhalefet “pandemiyle mücadelede geniş toplum kesimlerini gözetecek, halk-merkezli politikaların yürürlüğe konulması sözü verilmesi halinde yeni hükümetin federal parlamentoda güvenoyu sürecini zora sokmayacağını” açıklaması önemliydi.

İmzalanan anlaşmada yer alan maddeler arasında sadece pandemiyle mücadele vurgu yok. Aynı zamanda muhalefet bloğunun başından bu yana Malezya’da uygulamak istediği reformlardan bazıları da yer alıyor.

Bunlar arasında bürokraside dönüşüm, parlamentoda reform, yargı sisteminin bağımsızlığı gibi maddeler dikkat çekiyor.

Anlaşmada ayrıca, pandemi dolayısıyla kamu desteğinin parlamento onayı olmadan sadece, hükümet kararıyla kabulünün de önüne geçiyor. Ayrıca, bugüne kadar 65 milyar Ringgit olarak açıklanan sağlık ve sosyal yardımın 110 milyar Ringite çıkartılması plânlanıyor.

Bu durum hiç kuşku yok ki, pandemi sürecinde dar gelirlilerin sesi olmaya çalışan muhalefet açısından geniş kesimlere sorumluluğunu en azından bu maddeler ile yerine getirmekte olduğunu gösteriyor.

Kaybedilen yıllar!

Pandemi dolayısıyla ortaya çıkan bu kara tablo, çok etnikli, çok dinli ülkede toplumsal barışı gizli/açık tehdit eden bir boyuta gelmiş olması; sabık Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu hükümetin politikalarının genel kamuoyunda arzu edilen beklenti karşılamaması bugün birlik hükümeti kurulmasının temellerini teşkil ediyor.

Bugün beklenti, İbrahim Sabri Yaakob hükümetinin önceliğinin neredeyse, bir ulusal güvenlik sorunu haline geldiğine kuşku olmayan kovid-19’la mücadelede başarılı olmak.

Bu nedenle her ne kadar federal parlamentoda azınlık desteğiyle hükümeti kurulsa da, yeni sağlık politikalarının uygulanması ve buna paralel olarak açılma ile birlikte ekonomik yaşamın yeniden eski haline gelmesine kadar geçecek sürede siyasi tartışmalarla zaman harcanmaması gerekiyor.

Daha önce Dr. Mahathir Muhammed tarafından önerilen ulusal birlik hükümeti çağrısı, federal sultan nezdinde karşılık bulmazken, yeni kurulan hükümet özellikle, yine sultanın talebi ve desteğiyle muhalefet ile işbirliği çağrısı Pazartesi günü imzaların atılmasıyla hayata geçirilmiş oldu. Bu durum, aslında Dr. Mahathir’in sunduğu çözümün de facto olarak gündeme getirilmesi anlamına geliyor.

Yeni dönemde birlikte çalışacağı anlaşılan iktidar ve muhalefetin başarılı olması, özellikle pandemi döneminde büyük zorluklar çeken geniş toplum kesimleri açısından hayati önem taşıyor. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/14/malezyada-siyasette-yeni-donem-iktidar-ve-muhalefet-anlasti-a-new-era-in-malaysian-politics-government-and-opposition-united-for-the-country/

14 Eylül 2021 Salı

Afganistan’da olası değişim: Barış mı tehdit mi? / Any prostective changes in Afghanistan: Peace or threat?

Mehmet Özay                                                                                                                            13.09.2021

Afganistan topraklarında önemli bir değişim yaşanıyor… Ancak değişimin etkilerinin nerelere varacağını kestirmek en azından şimdilik mümkün gözükmüyor.

Afganistan tarihi bir değişimi yaşarken, bu gelişmenin sadece bu ülke ve yakın çevresiyle sınırlı olmayacağı kesin. Nasıl ki, bundan yirmi yıl önce ABD sınırları içerisinde, tarihin en önemli terör saldırılarının gerçekleştirilmesinin ardından, dünya önemli değişimleri yaşadıysa, bugün de aynı veya farklı ancak, yeni değişimlerle karşılaşmaya hazır olmak gerekir.

Yaşanan bu değişim sadece, Afganistan’ı daha önce, 1996-2001 yılları arasında yönetme ‘tecrübesine!’ sahip Taliban’ın silahlı güç kullanarak iktidar olma mücadelesiyle bitmeyecektir.

Bu değişimin boyutlar, ABD’de bir sonraki seçimde iktidar değişikliği; Çin’le Afganistan topraklarında karşılaşma, ABD yönetimi bir başka coğrafyada bu ülkeye karşı ön alma çabası sergileme ya da geniş coğrafyalardaki Müslüman toplumları, tıpkı bundan yirmi yıl önce olduğu gibi- yeniden tedirgin edecek politikaları uygulama şeklinde tezahür edebilecektir.

Batı ve doğu tedirgin

İngiliz istihbaratı MI5’in başındaki ismin geçenlerde medyaya verdiği bir mülâkatta, aşırıcılık ve terörizmle küresel mücadeleye başlanacağı anlamına gelen açıklaması ve vurgusu gayet dikkat çekicidir. Şef Ken McCallum, “İngiltere’ye yönelik terörizm tehdidi gerçek ve kalıcıdır” diyor…

Öte yandan, birkaç gün önce Singapur Adalet ve İçişleri bakanı K. Shanmugan’ın, güvenlik birimlerine dayandırarak yaptığı açıklamada, “Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesinin ardından, Güneydoğu Asya topraklarında terörizm faaliyetleri artabilir” diyor.

Söz konusu bu iki ifadeyi yan yana koyup değerlendirmek gerekiyor…

Biri Avrupa’nın göbeğinde ötekisi, Asya-Pasifik bölgesinin tam ortasında iki önemli küresel finans ve ekonomi merkezinden yapılan bu açıklamalar yabana atılabilir mi?

Özellikle, az çok bildiğimiz Singapur yönetiminin, sadece ekonomik istikrar ve ilgili alanlarda değil, bundan daha da önemlisi güvenlik konusundaki hassasiyeti bize, sayın Shanmugan’ın boş konuşmadığını hatırlatıyor.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus, Shanmugan’ın salt Singapur özelinde konuyu dillendirmediği, aksine tüm bölgeyi yani, Güneydoğu Asya topraklarını kastederek bu açıklamayı yaptığı ve hassasiyeti gösterdiğidir.

Bu iki örnek ülkenin yetkilerinin gündeme getirdiği tedirginliğin nedeni, 2001 yılında yaşananların ardından gündeme gelen gelişmeler tabii ki..

ABD pes eder (mi?)

2001 yılındaki uçaklamaların ardından, “ya bizdensiniz ya onlardan” söylemini ‘terörle küresel mücadele’ bağlamında dünya çapında uygulamaya geçiren, kendinden olmayanı “şer ekseniyle” (axis of evil) özdeşleştiren ABD’nin, bugün Afganistan’dan çekilmesinin başta Afganistan olmak üzere, bölge ülkeleri açısından görünürde bir başarı olduğunu söylemek mümkün.

Ancak, ABD’nin ve temsil ettiği Batı’nın pes ettiğini, sahadan çekildiğini varsaymak ise mümkün gözükmüyor…

Öncelikle sorunun önemli bir yanında, Afganistan sınırları içerisinde yaşayan kırk milyon civarındaki Afganlının, bu yeni gelişme karşısındaki tavrının bilinmiyor olması yatıyor. En azından, silahla karşılarında duran yönetimin gizli/açık gündeme getirmekte olduğu sivilleşme söyleminin hayata geçirilmesini beklemek gerekiyor.

Öte yandan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri başta olmak üzere çeşitli uluslararası çevrelerin Afganistan’a “insani yardım” (humanitarian aid) söylemini son birkaç haftadır yinelemeleri, açıkçası, Afgan halkının kayda değer bir bölümünün ‘temel insani yaşam standartlarından yararlanmadığını açık seçik ortaya koyuyor.

Bu durum, Taliban rejimine karşı bir sivil tepkiyi engelleyici faktör olabileceği gibi, hiç beklenmedik tepkilerin kaynağı da olabilir. Bu anlamda, Afganistan toplumsal yapısını ve gerçekliğini iyi anlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Ancak bu süreçlerin tümünde ABD’nin rolü olmayacağını söylemek mümkün değil…

Yumuşak/sert güç

Batı’yı var eden olgunun salt sahip olduğu silahlar olmadığını hatırlamak gerekir. 9 Eylül 2001 sürecinin hemen ardından, adına İslam ülkeleri denilen veya daha doğru bir ifadeyle, halkının kahir ekseriyetini Müslüman kitlelerin oluşturduğu devletler, ABD’nin kapısı önünde sıraya girerek ‘sizinle beraberiz’ mesajını gizli açık ortaya koymuşlardı.

Bu mesajın verilmesinde, herhalde ABD’nin tüm bu ülkelere yönelik askeri harekât yapacağı düşüncesiyle olmamıştı. Temelde ekonomik ve siyasi ilişkilerin ve bunların bölgesel ve küresel değişimlerle bağlantısı çok daha öne çıkıyordu.

Böylece işbirliğinin kapısı aralanırken, bunun siyasal ve toplumsal araçları da birbiri ardına zuhur etmeye başladı…

Nüfuz yapılaşması

Bunun adı, öncelikle bir dini/siyasi söylem olarak “ılımlı İslam” iken, pratikte çok daha çarpıcı gelişmeler karşımıza çıkıyordu. Müslüman toplumlarda geleneksel İslami okullarda müfredat ve ders kitapları değişimlerinden, Müslüman kadının bilinçli/bilinçsiz, kasıtlı/kasıtsız feminist (muslim feminist!) hareketlere oryantasyonuna; kapitalizmin tüketimci azgınlığının (agressive consumerism) çerçevelediği yeni orta sınıf Müslüman toplum oluşumlarından, Batılı eğitim kurumlarından icazetli ve Müslüman toplumları yönlendirmeye/yönetmeye aday akademisyenlere kadar, bir dizi toplumsal değişim kendini peşi sıra ortaya koyuyordu.

Bunların bir kısmı, zorlama/ikna bir kısmı gönüllü faaliyetlerle gündemde yer alıyordu…

Bu süreçlerin aktörlerinin bizatihi, Müslüman bireyler/gruplar/toplumlar olduğu ve kendinde/özgün toplumsal değişimleri plânlamış/özümsemiş/özlemiş çıkarımlarla ortaya konulduğu düşünülebilir.

Ancak bu yapılaşmaları temelde güdüleyici etkenin, Batı’nın/ABD’nin açtığı küresel mücadelenin parçası oldukları ve buzun uzantılarının medya/akademi dünyası/siyaset evreni/sivil toplumculuk gibi farklı alanlarda Batı yönelimli (Western-oriented), Batı’nın küresel plânda açtığı mücadelenin/savaşın salt savaş araç gereçleriyle olmadığı/olmayacağı; mücadelenin alanının uçaklamalardan sorumlu yapıların gelişip desteklendiği Irak ve Afganistan’la sınırlı tutulmayacağı anlaşılıyordu.

Yanılsama mı?

O dönem, ihtimaller dahilinde gündeme getirilen ve bugün Pepe Escobar gibi bazı yazarlar ve çevreler tarafından yeniden kanıtları ortaya konularak tekrarlanan “uçaklamaların bir senaryo olduğu tezi” dikkate alınsa bile, nihayetinde aradan geçen yirmi yıllık süreç İslam toplumlarında önemli değişimleri beraberinde getirmiştir.

Kaldı ki, bu süreçte Fas’tan Endonezya’ya kadar, ABD ve Batı ile işbirliklerini gönüllü/gönülsüz başlatan/sürdüren çeşitli rejimlerin önemli bir bölümü, tıpkı 2001 öncesinde olduğu gibi, bugün halen varlıklarını sürdürmektedirler.

Her ne kadar Taliban sözcüleri küresel tedirginliği yumuşatmaya matuf açıklamalar yapsalar ve bunun içinde, “9 Eylül 2001 şartlarını doğuran el-Kaide gibi oluşumların varlığına imkân tanımayacaklarını ileri sürseler de, bugün var olduğuna dikkat çekilen tehdit ve tehlike Afganistan’daki yeni rejimle irtibatlandırılıyor.

Afganistan topraklarının ve hatta komşu ülke Pakistan’ın tehdit ve tehlike unsurlarını barındırması/üretmesi potansiyeli hiç kuşku yok ki, bu bölgeyle sınırlı olmayacak ulusal, bölgesel ve küresel güvenlik süreçlerini yeniden doğuracaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/13/afganistanda-olasi-degisim-baris-mi-tehdit-mi-any-prostective-changes-in-afghanistan-peace-or-threat/

13 Eylül 2021 Pazartesi

Afganistan Sorunu ve Müslüman Toplumların Sorumluluğu / The issue of Afghanistan and the Responsibility of Muslim Societies

Mehmet Özay                                                                                                                            12.09.2021

Afganistan’da Taliban rejiminin siyasal anlamda yeniden ülkeye hakim olmasıyla başlayan küresel tartışma, Batı’nın ulusal güvenliği ve güç ilişkileri çerçevesinde sürmektedir.

Bununla birlikte, söz konusu bu gelişme Müslüman toplumlar açısından, bundan çok daha önemli bir alanda ele alınmayı ve ortaya konulmayı beklemektedir.

Afganistan’da meşru yönetimin koşulları nelerdir, her yönüyle Müslüman olduğu iddiasındaki farklı hiziplerin birbirleriyle olan ilişkileri, bu grupların egemenlik tesisi sağlandığı takdirde komşu ülkelerle ve uluslararası sistemle (international system) ilişkileri nasıl olmalıdır vb. türünden konular tartışılmayı beklemektedir.

Şayet Müslüman toplumların sosyolojisi, antropolojisi türünden bilimsel alanların var olduğu iddiası var ise, niçin bugün gözümüzün önünde capcanlı duran deneysel (experimental) ortamdan istifade edilip edilmediği gayet can alıcı bir sorudur.

Tarihin tekerrürü ve sorunsuzluk

Afganistan’ın uzun tarihsel geçmişine göz atıldığında çatışmaların, savaşların olduğu gerçeği karşısında, ortada bir tür gelenekselmiş irrasyonel yapının devamlılığına karar verilmesi halinde, bu durum olsa olsa ancak, bugün yaşananların bir tür meşrulaştırılmasına hizmet edecektir.

Söz konusu bu irrasyonel durumun ve bunun adının, bizatihi İslam’la örtüştürülerek sunulması ve gizli/açık neredeyse ülkedeki tüm aktörlerin, kendini İslam temelli olarak tanımlamak suretiyle meşruiyet kazanma arzusu, çelişkilerin ne denli büyük bir boyutta seyrettiğine işaret ediyor.

Bazı hususlara değinmeden önce, kısaca Afganistan’da neredeyse son bir ayda olan bitene bakıldığında nasıl bir karmaşanın, irrasyonel (irrational) durumun, çelişkiler ağının birbirine eklemlenerek gündeme gelmekte olunduğunu söylemek gerekiyor.

Bu noktada, bir alternatif olarak, Afganistan’da olan biteni belki öncelikle, coğrafya kavramı üzerinden değerlendirmek gerekmektedir. Sosyolojik ve antropolojik olarak bir toplumun var olduğu, geliştiği veya gelişmediği gibi alanlarda başvurulan temel kategorilerden biri olarak coğrafya önem arz etmektedir.

Buna iklim, demografik yapı, ulaşım/iletişim, üretim ilişkileri vb. gibi diğer bağlamları da eklemek suretiyle bir toplumun, örneğin Afganistan’da yaşam süren toplumların yüzyıllarca nasıl bir kültür ve medeniyet ekseni oluşturdukları, hangi kültür (culture) ve medeniyet (civilization) unsurlarıyla irtibat kurdukları, ne tür çelişkiler ve çatışmalara konu olduklarını ele almak gerekmektedir.

Toplumsal travma

Son yirmi yıldır ülkeyi işgal (invasion) ettiğine kuşku olmayan ABD’nin, her şeyi yerli yerine koyduğu düşüncesiyle pılısını pırtısını toplamakla kalmadığı, bu pılısı pırtısına kendine hizmet etmiş Müslüman kimliğine sahip on binlerce, kimi yaklaşımlara göre yüzbinlerce Afganlının da eklemlenmesi, ortada gayet sorunlu bir durumun olduğuna işaret ediyor.

Çelişkilerin bir yanında, şayet ABD Afganistan topraklarında işgalci bir güç ise, onunla bugüne kadar işbirliği yapan bazı Afgan siyasilerinin, gruplarının, entelektüellerinin durumunu nasıl izah etmek gerekiyor?

Bu noktada, yüzbinlerce Afganlının ülkeyi terk etme arzusunu, çabasını, toplumsal bir travma olarak adlandırmak da mümkün gözüküyor.

Söz konusu bu sürece konu olan yüzbinlerce Afganlının nicelik olarak azımsanmayacak bir kitleye tekabül etmesi; bu kitlenin sahip olduğu maddi ve manevi ilişkiler sayesinde, ABD’nin siyasi ve askeri varlığına sığınarak ülkeyi terk etme çabası bir toplumsal gerçeklik olarak zuhur ederken, geride bırakılan milyonlarca kitle böylesine maddi ve manevi imkân bulmuş olsa acaba vatanlarında yaşam sürmeye devam ederler miydi, yoksa onlar da ABD’nin yolunu mu tutarlardı sorusu akla gelmiyor değil.

Bir başka açıdan bakıldığında, özellikle Batılı medya organlarının öne çıkardığı üzere, yeni bir “İslam emirliği” kurulacağı söylemine, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan Müslüman kitlelerden acaba kaçı, “yeni ve ideal bir yaşam kurulma sürecine eşlik etmek amacıyla Afganistan’ın yolunu tutar?” sorusunu da eklemek gerekiyor.

Daha önce Irak, Suriye, Sudan gibi işgallerin, iç savaşların yaşandığı coğrafyalardan kaçıp kurtulmak isteyenlerin önemli bir bölümünün, niçin halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkeler ve hatta İslam hukukuyla yönetildiği belirtilen ülkelere gitmek yerine, rotalarını Kuzey Amerika’ya, Batı ve Kuzey Avrupa’ya çevirdiklerini, yaşanmakta olan Afganistan süreciyle birlikte değerlendirmek herhalde bütüncül bir anlam arayışında gayet işlevsel olacaktır.

Liderler ve alimler suskun (mu?)

Yukarıda dikkat çekilen Afganistan’daki söz konusu bu büyük kitlenin ve ABD askerleriyle birlikte yan yana ülkeyi terk etme çabasını Afganistanlı tek tek Müslüman bireyler, alimler, akademisyenler nasıl anlamlandırıyorlar acaba?

Ya da Afganistan’a coğrafi olarak uzak mekânlardaki Müslüman toplumların, bu toplumlara liderlik eden İslam alimleri, akademisyenleri, uzmanları Afganistan örneğinde görüldüğü üzere, bir Müslüman toplumun çözülmesini (ya da yeniden inşasını mı demeli?) nasıl anlamlandırdıkları, bu gelişmelerin ne tür bir iç ve dış sorunlara, alternatiflere yol açacağını ne denli umursuyorlar acaba?

Afganistan’a yaşanmakta olan siyasal değişim, Batılı ve hatta bazı doğulu ülkeler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanırken ve bunun siyasi ve askeri unsurlarına dair veriler ortaya konulurken, Müslüman toplumların, bu toplumların siyasal, akademik ve entelektüel çevrelerinin Afganistan özelinde bir çaba içerisinde olup olmadıkları sorulması gereken önemli soruların başında geliyor.

Çeyrek yüzyıl sonra ve yeni travmaların eşiğinde

9 Eylül 2001 sürecinin sadece Irak ve Afganistan işgalleri ile kendini ortaya koymakla kalmadığı, aksine çok farklı coğrafyalardaki Müslüman toplumların kimliklerine, eğitimlerine, gündelik yaşamlarına kadar nüfuz eden bir etkinin/zorlamanın/yeniden yapılaştırmanın ortaya çıktığı düşünüldüğünde, bugün karşı karşıya kalınan değişimin önümüzdeki süreçte ne gibi yeni etkiler/zorlamalar/yeniden yapılaştırmalar getireceğinin hesabını yapmak gerekmektedir.

Akademi dünyasında birilerinin İslam medeniyeti adına konuşma hakkını sözde kendinde bulmakla, bu alanda güya bir tekel oluşturmakla edindikleri makam ve mevkilere rağmen, adına konuştuklarını zannettikleri İslam medeniyetinin capcanlı öznesi olan, örneğin Afganistan gibi, Müslüman toplumların haline dair bir söz etme çabası sergilemekte midirler ve/ya buna ön ayak olmakta mıdırlar?

Yoksa, bu ve benzeri çevreler, savaş ortamının ‘hiçliğinden’ kurtulma adına rotayı Amerika’ya çevirme zor/unlu/luğundan başka pek de alternatifi olmayan Afganlıların aksine, böylesi bir zorunluluk olmadığı halde elde ettikleri maddi imkânlarla gönüllü olarak ve/ya çocuklarını ABD topraklarında dünyaya getirmek suretiyle çoktan Amerikan vatandaşlığı imtiyazını edinmiş olanların, zaten böyle bir medeniyet sorunsallarının olmadığına mı işaret ediyor?

Bu noktada, söz konusu bu çevreler, örneğin Afganistan özelinde ve bugüne kadar yansıyan gelişmelerin ne tür bir anlam içerdiği; adına İslam denilen dinin ve bu dinle yani, İslam’la örtüştürülen geleneksel/kültürel yapıların bu toplumlara ve küresel topluma ne gibi anlamlar sunduğu konusunu araştırma üniversitelerini devreye sokarak tartışmaktan uzak durmaları açık bir çelişkiye işaret etmemekte midir?

Bugün Afganistan’da şayet bir sorundan bahsediliyorsa, bu azımsanmayacak bir bölümünün Müslüman toplumların İslam diniyle, geniş ve büyük medeniyetle olan ilişkilerinin, anlam bütünlüklerinin, devamlılıklarının birbirinden kopuk, bölük-pörçük bir nitelik arz etmesinden kaynaklandığını unutmamak gerekir.

Bu noktada, uzun sömürgecilik süreçlerini, zorlama/hiyerarşik modernleşme pratiklerini, modern zamanların acımasız savaşlarını göz ardı etmeden, ancak sadece bunlara yaslanarak Afganistan özelinde Müslüman toplumların sorunlarını başkalarına havale etmek bizatihi İslam düşüncesiyle ve pratiğiyle bağdaşır yanı da bulunmamaktadır.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/12/afganistan-sorunu-ve-musluman-toplumlarin-sorumlulugu-the-issue-of-afghanistan-and-the-responsibility-of-muslim-societies/