Popüler Yayınlar

17 Ekim 2019 Perşembe

Hong Kong sorunu uluslararasılaşırken / Internationalization of the Issue of Hong Kong

Mehmet Özay                                                                                                                         17.10.2019

foto:channelnewsasia.com
Ana kıta Çin’e bağlı Hong Kong özerk bölgesinde gösteriler sürerken, gelişmelerin uluslararası boyutu giderek ön plâna çıkmaya başladı.

Geçen Salı günü ABD senato alt komisyonunda Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası’nın kabulü bu anlamda önemli bir gelişme olarak ele alınmayı hak ediyor. Bu gelişmenin ortaya çıkmasında hiç kuşku yok ki, Eylül ayı boyunca yaşanan gelişmeler oldukça önemliydi.

Sorun yasal düzenleme değil, demokratikleşme

Hong Kong’daki gösterilerin, sadece tek bir yasal düzenlemeye karşı gerçekleştirilen geçici bir eylem olmadığı artık son derece açık.

Ada yönetiminin başında bulunan Carrie Lam’ın, Eylül ayı başında Haziran ayındaki gösterilere neden olan yasal düzenlemeyi geri çekmesine rağmen, gösterilerin sona erme ihtimali bir yana, gösterilerin öncüsü kitlelerin Ada’daki direnişi canlı tutma konusundaki çabaları devam ediyor.

Bu çerçevede, Ada halkına demokratik hakların verilmesi ve hatta bağımsızlık taleplerin yükselmesiyle sürdürülebilir bir yönelim sergiliyor.

Öyle ki, bu talebin Ada ile sınırlı olmayan, hatta ana kıta Çin’de benzer bir talep ve gösteri eğilimini ortaya çıkarmaya matuf bir veçhesi olduğu da görülüyor. Bu bağlamda, daha önceki yazılarımızda öngörülerimizin doğrulanmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Bu durum, ana kıta Çin yönetiminin bugüne kadar gösterilere güvenlik güçleri ile sınırlı bir karşılık vermesi, önümüzdeki dönemde devam edeceği anlaşılan demokratikleşme ve bağımsızlık talepleri karşısında nasıl bir alternatif geliştireceği sorusunu da akla getiriyor. Bu süreçte, Çin yönetimini meşgul edecek veya zorlayacak bir diğer husus ise, hiç kuşku yok ki, Hong Kong sorununun artık iyiden iyiye uluslararası bir boyut kazanmış olmasıdır.

Ada’da yaşanan gelişmelerin, sadece Hong Kongluların özerk parlamentodaki bir yasal düzenlemeye karşı ortaya koydukları bir tepkiyle sınırlı olmadığı, aksine ana kıta Çin yönetiminin, Hong Kong’u siyasi ve toplumsal bağlamda giderek daha çok kendine tabi tutma politikalarının bir an önce önüne geçilmesi anlamı taşıyor. Bu nedenledir ki, gösterileri yöneten öncü kitle demokratikleşme ve bağımsızlık taleplerini diri tutacak stratejiler geliştirmeye uğraşında.

Hong Kong yönetiminin bu süreçte göstericiler ile diyalog sürecini başlatma eğilimine karşılık kendine muhatap bulamamaması, yine gösterileri yöneten ve gençlerin başını çektiği hareketin kararlılığının bir ifadesi.

Ada’da gösterilere destek büyürse…

Gösterilerde öğrencilerin doğal bir liderliğinden ve katılımlarındaki devamlılıklarından bahsedebiliriz. Bunun toplumsal hareketlerin doğasıyla bir zıtlık taşımadığı, aksine doğrular mahiyette olduğunu da söyleyebiliriz. Gösterilerin öncü gücünü oluşturan öğrencilere geniş kitlelerden gelen desteğe yaz boyunca yapılan dev gösteriler sırasında tanık olunmuştu.

Öyle ki, Ada’da genç yaşlı toplumun her kesiminden insanların aileleriyle birlikte meydanları doldurmaları, ana kıta Çin yönetiminin kendini hissettiren baskısına karşı ciddi bir direnişin mevcudiyetine işaret ediyor.

Haziran ayından bu yana yaşanan gelişmelerde öğrencilerin havalimanı ‘kuşatması’ gerilimindeki bazı eylemleri dışında genelde bir hata yapmadıkları gözlemlenirken, hareketin liderliğini yürüten öğrencilerin Ada’daki sorunu aktif olarak uluslararası arenaya taşıma sürecini aktif olarak yürütmeye başladılar.

Demokrasi taleplerine Batı’dan destek

Yaz boyunca yapılan gösterilerde bazı katılımcıların ABD bayrağı taşıması dikkat çekmişti. Ardından, Eylül ayı başlarında ABD konsolosluğu önünde yapılan gösterilerle ABD yönetiminden Hong Kong sorununa müdahil olması çağrısı, yine aynı günlerde Alman şansölyesi Angela Merkel’in Çin’e yaptığı resmi ziyarette başbakan Li Keqiang’a Hong Kong’da hak ve özgürlüklerin “garanti altına alınması” gerektiği konusunda görüşlerini dile getirmesi hiç kuşku yok ki, ana kıta Çin yönetimi tarafından hoş karşılanan gelişmeler değildi.

O günlerde Alman basını, yatırımlar ve ticari ilişkiler çerçevesinde Merkel’e eşlik eden iş çevrelerini hedef alarak Hong Kong’daki yaşanan özgürlük sorununa dikkatleri çekiyordu. Ada’daki gelişmelerin Almanya’yla belki de en önemli bağlarından biri, geçen Mayıs ayında ilk defa iki Hong Kong’lu aktiviste siyasal sığınma hakkının verilmiş olmasıydı.

Destek arayışları sadece Ada sınırları içerisindeki gelişmelerle sınırlı kalmadı. Hong Kong’daki gösterilerin ve de 2016 yılı Nisan ayında kurulan Demosisto partisinin genç lideri Joshua Wong proaktif bir yaklaşım sergileyerek, Eylül ayı başlarında Alman dışişleri bakanıyla Berlin’de görüşmesinin ardından, ABD’de Kongre üyeleriyle biraraya geldi.

Wong’un Washington’da ABD Kongresi Çin komisyonunda yetkililerle yaptığı görüşmede, Çin’e yaptırım konusunda kongreye çağrıda bulundu.

Bu çağrının ardından, Hong Kong insan hakları ve demokrasi yasası adıyla belgenin çıkması konusunda gelişme sağlanması için Demokrat ve Cumhuriyetçilerin ortak hareket etmesi konusundaki eğilim, geçen Salı günü yapılan görüşmelerde Senato alt komisyonunda somut bir hal aldı ve yasalaşması konusunda görüş birliğine varıldı.

Alınan bu kararın yasalaşması halinde, Hong Kong yönetimine bazı ekonomik yaptırımlar ile bazı siyasetçilere yasaklar gelmesi söz konusu olacak.

Bu son gelişme, Eylül ayında ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’in gösterilerin Çin’in iç işleri olmayan bir boyuta taşındığı ve ABD’nin göstericilere ‘moral destek’ sağlaması gerektiği şeklinde yaptığı açıklamayı tamamlar maiyette gözüküyor.

1997 yılında İngiliz sömürge yönetiminden Çin’e devredilen Hong Kong’da son yirmi yılda yaşananların Ada halkına vaad edilen haklarının korunamamış olduğunu ortaya koyuyor.

Joshua Wong’un, Çin yönetiminin Ada gençliğini karşısına aldığını ileri sürmesi bunun en bariz göstergesi durumunda. Gelinen noktada, toplumsal huzursuzluğun Çin ve Batılı ülkeler arasındaki bir sürtüşme kadar, Çin’in geneline yansıma ihtimalini de içinde barındıran kritik bir noktada bulunmasıdır. Bu süreçte, ana kıta Çin yönetiminin nasıl bir politika izleyeceği hiç kuşku yok ki, Ada siyasetinde belirleyici olacaktır.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/10/17/hong-kong-sorunu-uluslararasilasirken-internationalization-of-the-issue-of-hong-kong/

12 Ekim 2019 Cumartesi

Endonezya’da Bakan’a suikast ve güvenlik sorunu / Assassination to the minister and security issue in Indonesia


Mehmet Özay                                                                                                                       11.10.2019

foto:thejakartapost.com
Endonezya’da siyasi ve güvenlik işleri koordinasyonundan sorumlu bakanı Wiranto’nun dün uğradığı suikast girişimi, ülkede terörle mücadelede güvenlik sorunun yeniden tartışılması anlamı taşıyor.

Güvenlik sorunlarından sorumlu bakan olması hasebiyle başkan Joko Widodo’ya yakın bir isim kabul edilen 72 yaşındaki Wiranto’nun aldığı bıçak darbesiyle yaralanmasına neden gelişme, son dönemde ülkedeki toplumsal ve siyasal karışıklığın yanı sıra, bazı açılardan küresel bağlamı ile de ele alınmayı hak ediyor.

Bakan Wiranto, saldırı sonrası karnına aldığı bıçak darbeleriyle yaralanırken, ilk tedavinin ardından helikopterle başkent Jakarta’ya getirilerek ameliyata alındı.

DAEŞ bağlantısı ya da yerli unsurlar

Bakan Wiranto’nun bir açılış töreni için geldiği Cava Adası’nın batısında tarihi Banten şehrine bağlı Pandeglang’da uğradığı saldırı, DAEŞ tarafından radikalize olduğu ve aynı zamanda ülkede yasadışı ilân edilen Jemaah Anshar’ut Daulah (JAD) adlı örgüte mensup oldukları belirtilen karı koca iki kişi tarafından gerçekleştirildi.

Bakan Wiranto’nun açılışın yapılacağı bölgede aracından iner inmez, saldırıya uğradı. Saldırgan, korumaların arasından elindeki bıçakla Bakanı ve bölge polis şefini yaralaması sıradan bir hadise olarak ele alınamayacak ölçüde önem taşıyor.

Bunlardan birincisi, saldırganların kabinede siyasi ve güvenlik işlerden sorumlu ve bu anlamda en önemli bakanlardan biri olarak öne çıkan Wiranto’yu hedef almaları oldukça önemli. Bu noktada, Saldırının, 1990’larda ordunun en önemli birimlerinden olan Özel Kuvvetler Komutanı makamına kadar yükselmiş üst düzey bir subay olan Wiranto’yu hedef almasının cesurane bir girişim olduğuna kuşku yok.

Saldırganların ülkede yasadışı JAD’a mensubiyetlerinin yanı sıra, Ortadoğu merkezli DAEŞ sempatizanı oldukları yolundaki polis tarafından yapılan ilk açıklamalara temkinli yaklaşmak gerekse de, Ortadoğu’da neredeyse bitti gözüyle bakılan bu terör oluşumunun Endonezya’da bazı çevrelerde halen etkinliğini sürdürdüğü anlamı taşıdığı göz ardı edilmemeli. 

Bu noktada, saldırının Endonezya hükümetinin Ortadoğu’daki DAEŞ yapılanmasına destek verenlere yönelik tedbirlerine dışardan yönlendirmeli bir tepki mi, yoksa ülkede Nisan ayından bu yana yaşanan siyasi çekişmede bazı tarafların, toplumsal kaos çıkarma adına potansiyel terör hücrelerini kendi emelleri doğrultusunda harekete geçirmelerinin bir ürünü mü olduğunu ancak polis soruşturması sonunda görmek mümkün olacak.

Saldırganın JAD üyeliği nedeniyle istihbarat tarafından izlenmesine rağmen, Bakan Wiranto’ya yönelik saldırıyı gerçekleştirebilmiş olması, bir tür güvenlik açığına işaret ettiği ortada. Öyle ki, bu durum akıllara, Başkan Jokowi gibi halkla iç içe olan bir başkanın da benzeri bir saldırıyla karşılaşabileceği ihtimalini gündeme getirmiyor değil.

Başkanlık yemini öncesi hassas gelişme

Dünkü saldırının, önümüzdeki beş yıl boyunca ülkeyi yönetecek olan Joko Widodo ve yardımcısı Ma’ruf Amin Hoca’nın 20 Ekim’de gerçekleştirilecek yemin töreninden hemen önce gerçekleşmesi ise bir başka önemli hususa işaret ediyor.

Söz konusu saldırının, 17 Nisan’daki başkanlık seçimlerin resmi sonuçlarının Jokowi lehine sonuçlandığının ilân edilmesinin ardından Mayıs ayı sonlarında, muhalefet tarafından seçimlere hile karıştırıldığı iddiasıyla başkent Jakarta’da başlatılan, can ve mal kaybına neden olan gösterilerle ilişkisi olup olmadığını söylemek için şimdilik erken.

Muhalefetin seçim sonuçlarıyla ilgili seçim komisyonu nezdindeki itirazlarına olumlu karşılık alamamasına rağmen, bazı gelişmeler fırsat bilinerek toplumsal gösterilerle kamusal yaşamda huzursuzluk çıkarma eğilimlerinin devam ettiği gözleniyor.

Örneğin, görev süresi dolan mecliste bazı milletvekillerinin girişimiyle Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’yla (Komisi Pembarantasan Korupsi-KPK) ilgili yasal düzenlemeye gidilmesine yönelik tepkilere şiddet unsurunun eklenmesi, temelde haklı sayılabilecek kamusal tepkilerin bazı siyasi gruplarca farklı amaçlara yönelik kullanılabilirliğine işaret ediyordu.

KPK yasası üzerine öğrencilerin ağırlıkta olduğu gösterilerin şiddet boyutuna ulaşması ve bu gelişmeyi 1998 yılında Suharto’nun iktidardan indirilmesindeki gelişmelerle ilişkilendirmek ülke için tarihi bir hata hükmünde.  

Tam da bu noktada, ülkede güvenlik koordinasyonundan sorumlu bakan Wiranto’nun hükümet adına görüşleri açıklayan kişi olması nedeniyle kamuoyunda adı ön sıralarda yer alıyor. Öyle ki, son gelişmeler çerçevesinde birkaç ay önce, kendisine yönelik başarısız suikast girişiminde bulunulduğu da polisin yaptığı açıklamalar arasında bulunuyor.

Bu nedenle dün Bakan Wiranto’ya yönelik saldırının bir tesadüf olmanın ötesinde, farklı bağlamlarıyla ele alınabileceğini akla getiriyor.

Aklı selim bir duruş

Mayıs ayından bu yana baş gösteren şiddet eğilimli gösterilerin bir son bulması için, gösterilerin nedeni kabul edilen başkanlık seçimleriyle ilgili seçim komisyonunun aldığı resmi kararın açık seçik tanınması ve bunun siyasal hayatta öne çıkan tüm siyasi partiler ve güçlü dini-sivil toplum kesimlerince desteklenmesi ve deklare edilmesi gerekiyor.

Bunun maddi temelleri oldukça aşikâr. Seçimlerde Jokowi-Maruf ikilisine destek veren siyasi partiler ulusal parlamentoda yüzde 61’lik çoğunluğu elinde tutuyor. Seçim sonrası ittifak görüşmelerinin sürdüğü ve hatta yukarıda dikkat çekilen saldırının gerçekleştiği dün, Demokrat Parti başkanı ve 2004-2014 yılları arasında başkanlık yapan Susilo Bambang Yudhoyono’nun başkan Jokowi ile görüşmesinin olumlu sonuç verebileceğinden hareketle, önümüzdeki dönemde Jokowi’ye desteğin parlamentoda artışı anlamı taşıyacağı tahmin edilebilir.

2014 seçimlerinde Jokowi’ye destek veren partilerin o dönemki parlamentodaki oranının yüzde 37 olduğu hatırlandığında aradan geçen beş yılda Jokowi yönetiminin siyasi partiler ve halk nezdinde kazandığı destek ortada.

Bu noktada, mecliste milletvekili hesabı, hükümette bakanlık ve/ya başkent valiliğinde başkan yardımcılığı kapma gibi küçük hesaplarla iş görme sevdalısı partilerin ülkenin içinde bulunduğu durumu bölgesel ve küresel gelişmeler içerisinde ele almalarında fayda var. Seçim sonucunda halkın talepleri doğrultusunda ortaya çıkan siyasi yapının meşruiyetinin sağlanması ülkedeki herkes için önem taşıyor.


5 Ekim 2019 Cumartesi

Padang Depremi’nin 10. Yılı: Doğal afetler ve ‘kirlilik’ / 10th anniversary of the Padang earthquake: Natural disasters and ‘corruption’

Mehmet Özay                                                                                                                         06.10.2019

foto:asianitinerary.com
30 Eylül, Padang depremininin onuncu yılıydı. Endonezya’da Batı Sumatra eyaleti başkenti Padang’ın 32 mil açığında Meranti Adası yakınlarında deniz tabanında meydan gelen 7.6 şiddetindeki deprem eyalet başkenti Padang ve kuzeyindeki Pariaman’da etkili olmuştu. 2009 yılındaki bu depremde, bini aşkın kişi hayatını kaybettiği deprem, daha çok ses getiren ilginç olayları ile akıllarda yer etmişti.

Söz konusu insan kaybının depremin doğrudan etkisi ve/ya onun neden olduğu tahmin edilebilecek tsunamiden ziyade, aksine dağlık bölgede depremin tetiklediği toprak kaymaları sonucu bazı köy yerleşimlerinin toprak altında kalmasından kaynaklanıyordu.

Bununla birlikte, daha ilk arama kurtarma çalışmalarının tam anlamıyla başlamadığı ilk günlerde bölgedeki kayıpları yüksek gösteren özellikle, aralarında BM’nin de olduğu çeşitli uluslararası kuruluşlar ile basının etkisiyle bölgeye yardım kuruluşlarının akınına uğramıştı.

Akıllarda 2004

Gerek tahminlerin yüksek gösterilmesi gerekse yardım kuruluşlarının bölgeye akın etmesinin bir gerekçesi olduğu düşünülebilir.

Bunun temel nedeni 2004 yılında yaşanan ve aynı adanın kuzeyinde deniz tabanında meydana gelen yüzyılın felâketi olarak adlandırılan gelişmenin hâlâ akıllarda bıraktığı izdi.

Bu noktada Padang depremine dikkat çekmemizin bir nedeni var. Açıkçası, 2009’dan sonra başka depremler görülmedi değil Endonezya’da. Ancak Padang depremi, 2004’de aynı adada yani, Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe eyaletini vuran deprem ve tsunamiden sonra, bölgedeki doğal felaketlere karşı alınabilecek tedbirler için dönüm noktalarından biri olma özelliği taşıyordu.  

Endonezya’nın üzerinde yükseldiği Takımadaları’n, Hint-Avustralya ve Pasifik kıtalararası üzerinde bulunması dolayısıyla sık sık depremlere konu olan Endonezya özellikle 2004 yılında, aynı adanın kuzeyinde Açe Eyaleti ile Hint Okyanusu’na kıyısı olan on bir ülkeyi etkilemesi ile bir anda küresel basının gündeminde yer işgal etmeye başladı.

Öyle ki, 2004’ten sonra bir anda Endonezya küresel medyada duyulmasının bu depremler sayesinde olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Bölgenin doğal hadiselerine doğrudan maruz kalan halkın bir tür alışkanlık kesbettiği özellikle depremler, başka bölgelerdeki depremlerden ayrılan özellikleriyle görece daha az yıkıcı etki bırakıyor.

Buna ilâve olarak, zaman zaman görülen yıkımların ise, insan etkisinin neden olduğu alt yapı eksikliğinden kaynaklandığı ise yakinen bilinen bir durum.

Halkın alışkanlık kesbettiği derken, temelde sadece Sumatra ve Takımadalar’ın diğer bölgeleri değil, neredeyse bütün Asya-Pasifik bölgesinin batı sahillerini etkileyen, yıl içerisinde meydana gelen periyodik doğal gelişmelerin zaman zaman felâket halini almasının yeni bir olgu olmadığını söylemek istiyorum.

Özellikle, adına Muson (mausim/season) denilen ve yılda iki defa gerçekleşen yağış dönemi farklı yönlerde esen sert rüzgârlar nedeniyle tayfun, kasırga halini alıp yerleşim yerlerini vurabiliyor, uçak ve deniz seferlerini durdurabiliyor; sel baskınlarıyla yaşam ve tarım alanlarında önemli hasarlara yol açabiliyor.

Bu anlamda, bölge halklarının depremlerin, tayfun ve kasırgaların içine doğduğunu söylersek yanılmış olmayız.

Padang depremi vesilesiyle bunları hatırlatmamızın nedeni, doğal hadiseler adı verilen gelişmelerin insan eliyle, gerek öncesinde gerek sonrasında alınabilecek tedbirlerin alınamaması, basit ihmalkârlıklardan aşikâr yolsuzluklara kadar uzanan yapısal bir nitelik arz ediyor.

Kalkınmacı modernleşme ve felâketler

Bununla birlikte, dikkat çekilmesi gereken bir diğer özellik, bölge ülkelerinin sanayileşme, şehirleşme, küresel talepler karşısında yağmur ormanlarının tarümar edilerek yeni tarım arazilerinin açılması, kısaca adına kalkınmacı modernleşme denilen süreçler çerçevesinde insan–doğa ilişkilerinin çoktan beridir değişmeye yüz tutmuş olmasıdır.

Daha çok bu, küresel mekanizmaların devreye girmesiyle iklim değişikliği şeklinde zuhur eden bu değişimin, aslında yerelden başlayarak insan-doğa ilişkilerinin tarım alanları, deniz ve nehirler, barajlar, yerleşim yerlerinin inşaası ve benzeri özelliklerle birbiriyle ilintili süreçlere konu oluyor.

Yıkıcı etkinin büyükçe bir bölümünün yukarıda zikredilen ikinci şıktaki gelişmelerle bağlantılı olması, insanın doğa ile olan ilişkilerini yeniden düşünmesini sağlayacak zeminlerin oluşmasına yol açıp açmadığı ise şüpheli.

Batı başkentlerinde zirveler üzerinden gündeme getirilen iklim değişiklikleri söylemlerinin, yine batı merkezli çok uluslu şirketlerin ürünü oldukları kapitalizmin körüklediği tüketimcilik olgusu, dünün sömürge toprakları, modern zamanların üçüncü dünya ülkeleri, bugünün ise gelişmekte olan ülkeleri ile anılan topraklarda aslında olumlu değişmelerin önünün alındığı bir sisteme gönderme yapıyor.

Yukarıda değinildiği üzere, bölge doğal afetlerle yeni karşılaşmıyor. Yeni olan bir şey varsa o da, adına küreselleşme denilen olgunun medya organları üzerinden kendini yeniden üretmesi ve bu üretim sürecinde doğal afetlerin araçsallaştırılmasıdır.

Medyanın ilgisi

Bu nedenle, doğal afetler neden olduğu zarar gücü, coğrafi etki alanının genişliği, olağanüstü görsel etkileri gibi faktörleriyle, küresel medyanın kaçırmak istemediği gelişmelerden biri.

Adına ‘en çok seyredilme’ denilen olgunun doğurduğu rekabetçilik -bir yerlerde yarar denilebilecek bir anlayışı gündeme taşısa da- sıradan gelişmelerin medya tarafından aslından uzak, abartılı, yanlış vb. şekillerde hazırlanması ve sunulmasını da beraberinde getiriyor.

Bir süredir gündemde olan ve adına yalan haber (fake news) denilen maharetin doğal afetlerle pek de mahir bir şekilde yeniden üretilir hale gelmesine dikkat çekmekte fayda var.  

Padang’a ilk ulaşan ve depremin etkilediği söylenen yerleri yakinen müşahade eden ilk gruplara mensup kişiler olarak, küresel medyanın bölgede nasıl bir rol oynadığına da şahit olma imkânı bulmuştuk o dönemde.

Deprem nedeniyle kara yolunda açılan yarıkların, görsel mahiyetini abartabilecek teknolojik imkânları ile bölgeye gelen uluslararası basın çalışanları, gece yarılarına kadar depremin yıkıcılığını küresel ortama aktarmanın mücadelesini vermelerini biraz da şaşkınlıkla izliyorduk.

Bilgisizlik ve yolsuzluk

Küresel medya rolünü icra etmenin memnuniyetini taşımış olduğuna kuşku yok. Ancak sürecin başka adımlarının da, bunun peşi sıra gelmesi hiç kuşku yok ki, bilgisizlik ile yolsuzlukların etkileşiminin ne denli güçlü etkiler doğurabileceğini de göstermektedir.

Eyalet başkenti Padang ve Pariaman’da görece az sayıda ‘yüksek’ binanın çökmesiyle oluşan enkazlara rağmen, bütün bölgenin önemli bir yıkıma konu olduğu haberi nasıl olsa ortalığı kaplamıştı. Genel sekreterinin yanlış yönlendirildiği aşikâr olan bir uluslararası kuruluşla adına uluslararası denilen naif bir sivil kuruluşun nadide işbirliğinin bir örneği olarak Medan’dan ambulansla yiyecek getirenlere; bölgeye gelip gözlem yapanların, “Bari ülkemize dönerken elimiz boş dönmeyelim, söyleyecek lafımız olsun” diyerek, Padang’daki açık marketlerden bölgenin standard yiyeceklerini alıp dağıtanlara; Körfez bölgesinin ultra-gelişkin Arap ülkelerinin kendini yeni yeni göstermeye başlayan yardım kuruluşlarının 4x4’lü full ekipmanlı araçlarıyla günler sonra bölgeye ulaşması ve yapacak pek de bir şeylerinin olmamalarıyla karşılaşmaları gibi bir dizi tuhaflıkları başka bir şekilde izah etmenin yolu olmasa gerek. Üstüne üstlük bir başka tuhaflık da vardı o dönem ortalıkta dolaşan. Türkiye’ye daha sonra darbe yapmaya yelteneceklerin el çabukluğuyla, “Acaba Padang’da nasıl okul açabilirizin” hesabıyla bir mezarlıkta kazara karşılaştıkları ‘Türk’ ismi üzerinden nasıl bir bilgisizlik ürettiklerini de da o zamanlar yazmıştık zaten.

Adına doğal afetler denilen süreçlerin kimileri için ne kadar verimli imkânlar olduğuna dair örnekleri akademik çalışmalarla destekleyecek akademisyenlere ihtiyacımız olduğu ne kadar da aşikâr.

Endonezya kendi mücadelesini kendi verebilir

Bir diğer tuhaf durum, Endonezya gibi sürekli doğal afetlere maruz kalan, bununla birlikte 2004 deprem ve tsunamisini tecrübe etmiş bir ülkenin, Padang gibi hem de ülkenin en gelişmiş alt yapısının olduğu bir bölgede nasıl olup da işin içinden çıkamamış olması bulunmaktadır.

2004’te bölgeye sadece yedi milyar dolar gibi bir meblağ yardım maksadıyla girmedi. Bununla birlikte, teknik bilgi ve yardım, eğitim, vb. süreçlerin Endonezya resmi ve özel kuruluşlarıyla paylaşıldığına tanık olundu.

Ancak adına gelişme denilebilecek bu süreçlerin nedense ülkede daha sonra baş gösteren doğal afetlerle mücadelelerde etkin kullanılıp kullanılmadığı şüphesi sürekli gündemde olmaya devam etti. Hemen burada ister istemez akıllara, 2016 yılı Aralık ayında Açe’de meydana gelen depremde sahil bölgelerine yerleştirilen tsunami uyarı cihazlarının çalışmadığı haberleri geliyor!

250 milyona yaklaşan dinamik ve giderek eğitim düzeyi yükselen, bürokrasisi merkezden en küçük adaya kadar intizamlı bir şekilde ulaşan, demokrasisi gelişmeye yüz tutmuş, kalkınmacı ekonomiler içerisinde yer alan Endonezya gibi bir ülkenin böylesi doğal afetlerle mücadele edebilecek kapasiteye sahip olmadığını kimse söyleyemez. Sorulması gereken, bu süreçlerin niçin hak ettiği şekilde işletilemediğidir.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/10/06/padang-depreminin-10-yili-dogal-afetler-ve-kirlilik-10th-anniversary-of-the-padang-earthquake-natural-disasters-and-corruption/

3 Ekim 2019 Perşembe

70th years: China’s Celebrations Will Impress, But Challenges Remain of Global Concern

Mehmet Özay                                                                                                                         01.10.2019

This October marks the 70th anniversary of the founding of the People’s Republic of China. The Chinese government has been preparing for this anniversary by organizing a massive military parade. A show of force which will display the outcome of the country’s economic modernization.

In this regard, this event will be more than a mere joyful celebration of the rising power of PRC which will be observed globally. It also reflects the historical remembrance of a communist based nation-state which emerged just after World War II, in the aftermath of a civil war between two ideological divisions, that of Chinese nationalism and communism.

In light of this historical staging, today China is governed by a communist regime under a single party rule, and is proud of having arrived at a significant stage as the second biggest economic power recognized globally. This however represents just one part of the reality PRC is facing.

Nation-State feeling haunts China

The first issue is the state’s political ideology as being distinct from economic ideology. Despite being a communist regime, represents an example of economic modernization based on structuring its economy on the capitalist system, or as others say, through adopting the values of economic liberalization.

As observed in the last four decades, China has affiliated its economy with Western liberal values and one may argue that there are few countries which base their political ideology on communism, but have gained such significant economic modernization.

China is very unique in the sense that it is already a globalized power leading the contemporary world economy. And there is almost a consensus upon the fact that the PRC has been a sustaining power on the global stage in almost all aspects of economy such as being a great investor and trading partner.

The country is always looking for ways to boost its capacities at the regional and global scale, taking into consideration all opportunities through its own multilateral institutions such as Shanghai Cooperation Organization (SCO), and the Asian Infrastructure Investment Bank (AIIB). The latest examples of this policy can be seen in the bilateral ties made with the Pacific region countries of the Solomon Islands and Kiribati.

Commencing from 1970s, China has implicitly and explicitly decided to comply with the rules of the global capitalist economic model. As a testament to its success in this regard China was accepted as a member country to World Trade Organization (WTO) in December, 2001.

But the problem as witnessed in the official statements and the media representing the Chinese government, China acts as a nation-state feeling itself under a constant threat and wishes to aggressively sustain its economic development in a mood of revenge.

One may argue that this psychology is determined by historical factors. Hence, it is questionable as to whether it is reasonable or not, since this attitude causes an obsession which China wishes to overtake everything what, in particular, the US has gained.

China fails to buil confidence

The second issue is related to whether China can build confidence for a healthy political environment which will contribute to regional and global peace. China has been increasing its military power in Asia Pacific and recently built its first home-grown aircraft carrier aims to withstand the navy power of the US.

Although we cannot deny that the Western capitalist states have failed in the creation of sustainable global peace, we can at least say that there are multiple approaches available to give space for distinct political and social forces in the West.

China is a relatively novel playmaker but has yet to gain confidence of its neighbouring countries and in the global stage. On the contrary, starting from the neighbouring countries such as member countries of the Association of Southeast Asian Nations (ASEAN), it is felt that the China is perceived as a growing threat. The contested situation in the South China Sea is definitely a test for China on how to tackle the issues with the relevant countries in a way that buildsmore confidence. 

Human rights issues

The third issue is related to whether China will be able to convince the global community about its record on universally recognized issues from the environment to human rights.

Though China still abides by the measures taken in 2015 Paris Climate Agreement, the country has also been facing natural calamities and environmental problems owing to the aggressive developmental projects. 

However, multiple rights issues are among the most crucial challenges for Chinese government in front of the global community. Highly publicized cases of the repressive measures taken in autonomous regions such as Hong Kong, Xinjiang and Tibet, and the tight controls effecting the daily lives of general public in mainland China, which were exposed in the 2019 World Report on Human Rights are reflections of ideological stand of the state.

While China is celebrating the establishment of its state based on the Maoist version of communist ideology initiated seven decades ago, it has multiple issues to face in the domestic, regional and global spheres. But we should acknowledge that these issues are not merely China’s national problems, rather they are real threats threatening to regional and global peace.

https://thenewturkey.org/70-years-chinas-celebrations-will-impress-but-challenges-remain-of-global-concern

30 Eylül 2019 Pazartesi

Kültürel iktidar kapışmasında ideolojiler


Mehmet Özay                                                                                                                         30.09.2019

Kültürel iktidar olgusunun varlığı, ‘kültür’ bağlamında eğitimden entelektüalizme dek uzanan siyasi ‘iktidar’ özelinde güç ilişkilerini içinde barındırıyor.

Bu noktada, kültür kavramının iktidar ile ilişkilendirilmesi, 20. yüzyıl post-modernistlerine atıflarla ‘zenginleştirilen’ çalışmalar içerisinde görülse de, kültür ile iktidar olgusu ilişkisinin tarih boyunca güçlü olması, kültürün çeşitli entelektüel boyutları ile iktidar üzerinde ve/ya zamanla ortaya çıkabileceği üzere, bunun tam tersi bir şekilde, iktidarın kültürün çeşitli alanları üzerinde oluşturduğu doğrudan etki ile bağlantılıdır.

Öyle ki, siyasi iktidarı sivil ve/ya askeri bağlamı ile olsun, ellerinde tutanların kültürden bağımsız hareket edemeyecekleri çeşitli örnekleri ile ortadadır. Bu noktada, ya mevcut kültürel iktidar araçlarından yararlanmayı veya mümkünse kendi araçlarını icad etmeyi bir tür zorunluluk kabul eder siyasi iktidar.

Bununla birlikte, kültürel iktidar kavramının üretildiği toplumsal evrene bakıldığında, salt bir ekonomik sistem olarak kalmayan, aksine bir anlam dünyasına içkin olan kapitalizm başat bir öge olarak dikkat çeker. Bunun karşısında, yine salt ekonomik temellerle sınırlı olmayan, farklılık taşıdığı iddiasındaki bir dünya görüşü ve pratiği ile tepkisellik bağlamında Marksizmin toplumsal çatışmacı ortamının çıktığı görülür.

Bu ortam içerisinde birbirine karşı oluşturulan sistemik algının üstesinden gelinmesi gereken bir durum olması, egemenlik olgusunun hüküm sürdüğü her toplumsal zeminde bir iktidar olma imkânı ve aracının doğmasını gerekli kılmaktadır.

Bu bağlamda, kültürel iktidar kavramı hakim kapitalist ekonominin varoluş şartlarını tahkim edici, yaygınlaştırıcı ve bireyler tarafından içselleştirici olması ile hükmünü icra etmektedir. Buna karşılık Marksist perspektif ise, tarihsel olarak üstesinden gelemediği kapitalizm karşısında kurduğu ve kurguladığı kültürel yapılanma ile kendi egemenlik sahasını, en azından sembolik olarak, sağlama peşindedir.

Güç ve çatışma eksenli gelişme gösteren bu iki yapılaşmanın ilgili toplumlara kazandırdığı şeyin ne olduğu meselesi pek de önemli değildir. Aslında burada göz ardı edildiği ileri sürebilecek olgu tam da buna tekabül ediyor. Yani, üzerinde hakimiyet kurulmak istenen alan ve bu alanın canlı ögesi olarak bireylerin kültür alanındaki iktidar mücadelesinde nereye savruldukları meselesidir.

Kapitalist üretim ilişkilerinde, sosyolojik bağlamı ile kurumsallaştırılan serbest zamanların nasıl üretileceği ve tüketileceği kendi haline bırakılmak yerine, -aksine adına kültür denilen geniş evren tarafından doldurulması amacıyla-, kültürel olgular içinde zikredilen devasa bir alanın inşasını gerekli kılmıştır.

Bu alan ‘kültür’ gibi bilgiden azade olmayan, birikimsel, entelektüel ve donanımlı bir olgu olarak karşımıza çıksa da, yukarıda dikkat çekilen söz konusu toplumsal şartlarda kapitalizmin varlığı için zorunlu ve sürdürülebilir bir alan işlevi görmektedir.

Bunun karşısında sahne alan Marksizmin ise, tepkiselliğe dayalı çatışmacılık olgusu ile duruşunun bir hakikat arayışından ziyade, nihai noktada vardığı yer materyalizmin çeşitli versiyonları ile toplumsal yaşamı şekillendirme çabasından ibarettir.

Açık Medeniyet, Sayı 18, Yıl 3, Ekim, s. 28. (İbn Haldun Üniversitesi Yayını)

Jakarta’da parlamentoya tepkiler ve yolsuzlukla mücadele konusu / Reactions to the parliament and the issue of corruption eradication in Jakarta

Mehmet Özay                                                                                                                       30.09.2019

foto:katadata.co.id
Endonezya’nın başkenti Cakarta son yirmi yılın en önemli öğrenci olaylarına konu oluyor. Endonezya’da merkezi hükümet parlamentosunda iki önemli yasa üzerinde bazı değişiklik taleplerinin 17 Eylül’de kabulünün ardından baş gösteren tepkiler, önce üniversite ardından lise öğrencilerin başkent meydanlarında görünmesine neden oldu.

Bununla birlikte, gösterilerin Yolsuzlukla Mücadele Kurumu (Komisi Pembarantasan Korupsi-KPK) ve suçlar yasası (RKUHP) gibi iki yasa üzerine eleştirilerindeki gerçeklik payı kadar, bunun ötesinde iç içe geçmiş siyasal ve toplumsal sorunların çeşitli çevrelerin güç devşirme plânlarıyla birlikte yürüdüğüne de dikkat çekmek gerekiyor.

KPK ile ilgili yasal düzenleme parlamentoda sadece 107 milletvekilinin katılımıyla alınması, ilgili yasal komisyonda uzmanların, akademisyenleri ve anayasa mahkemesinin görüşlerini dile getirecek üyelere yer verilmemesi, parlamentonun KPK ile ilgili niyetinin kapalı kapılar ardında gelişen bir sürece tekabül ettiği konusunda ciddi kaygıların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Mücadelede benzerlikler üzerine

Cakarta’da özellikle parlamento binasının bulunduğu Güney Cakarta’da Senayan’da gerçekleşen öğrenci gösterilerine dışardan bakan bir gözlemci olarak, bir anda akıllara Hong Kong’daki -henüz bitmemiş- gösteri süreçlerini akla getirdiğini söylemek mümkün.

Aynı zamanda, ülkede 32 yıl boyunca iktidar olan Suharto rejiminin 13 Mayıs 1993 tarihinde sona ermesine neden olan öğrenci gösterileri de hiç kuşku yok ki, Endonezya toplumunda bir hafıza tazelenmesine neden oluyor.

Bugün Senayan’ı çevreleyen meydanlar ve caddeleri dolduran binlerce öğrencinin belki de, büyük bir bölümü o günlerde hayatta değildi ve ülkede nasıl bir siyasal ve toplumsal değişimin gerçekleştiğinin ilgileri yok ise pek de farkında oldukları söylenemez.

Ancak bir yandan da, bu kadar önemli sayıda genci meydanlara iten bir veya birden fazla neden olsa gerek diye sormakta fayda var. Herhalde bu salt Hong Kong’daki gelişmelerin bir replikası veya nostaljik bir 1998 anısı olarak değerlendirilmeyecek ölçüde önemli sosyal ve siyasal gelişmelerle bağlantılıdır.

Cakarta’da son dönemde ülke gündemini belirleyen iki önemli gelişmeden yani Papua Eyaleti’nde referandum talebi ile başkentte ulusal parlamentoyu çevreleyen bölgede baş gösteren öğrenci gösterileri ülkenin hiç kuşku yok ki, bir anda patlak vermiş hadiseleri olarak adlandırılamaz. Papua ile ilgili kaleme aldığımız yazının ardından, Cakarta’da öğrenci hareketlerinin neye tekabül ettiğine kısaca değinmekte fayda var.

Yolsuzlukla Mücadele Kurumu nasıl var olmalı?

Gösterilerin temel nedeni, ulusal parlamentonun 2002 yılından bu yana ülkede yolsuzluklar konusunda öne çıkan ve bağımsız bir kurum olarak işlev gören KPK yasasında değişiklik talebi 17 Eylül’de parlamentoda kabul edilmiş oldu.

Hemen söylemekte fayda var ki, bu kuruma yönelik parlamentonun başlattığı girişim bugünün bir eseri değil, aksine on yıllık geçmişi olan bir süreçten bahsediyoruz. Bugünkü tartışmaların başlangıcı ise 2017’de başlayan ve parlamentonun KPK’yı soruşturma talebidir. Dolayısıyla, bu kurumun terimin tam anlamıyla ‘yolsuz’ kurumlar ve çevreler üzerindeki baskının doğurduğu rahatsızlıklar zaman zaman nüksettiği biliniyor.

Daha o dönem bu gelişmeye karşı çıkan anayasa mahkemesi eski başkanı, çeşitli üniversitelerden anayasa profesörleri, sivil toplum kuruluşları gibi pek çok çevreyi saymak mümkün. Bu mücadelenin hiç kuşku yok ki, ülkede şeffaf bir bürokrasi ve yönetim biçimi oluşturulması çabalarına tekabül ettiği açıkça ortada.

Bugün konunun yeniden gündeme gelmesi ve KPK üzerinde bir baskı oluşturma ve kurumun işleyişini yeni atamalarla manipüle etme çabalarının ardından 2014-2019 döneminde ulusal parlamentoda görev yapan onlarca milletvekilinin yolsuzluklara bulaştıkları konusundaki ihbar ve kanıtlardan hareketle başlatılmış olan soruşturmalar bulunuyor.

Yasal düzenlemenin bugünlerde yapılmış olmasının kayda değer bir nedeni var. O da, Nisan’daki seçimlerin ardından, parlamentonun yeni üyelerinin Ekim ayında yemin ederek göreve başlayacakları ve yukarıda dikkat çekilen soruşturmaya konu olan milletvekillerin halen ‘görev başında’ olmaları geliyor. Yani, giderayak, KPK’ya son bir darbe vurma uğraşı!

Örneğin neredeyse son dokuz yıldır gündemden düşmeyen ve bugüne kadar da sonuçlandırılmamış olan elektronik nüfus kağıdı (e-ktp) ihalesindeki yolsuzluk. Bu işin başında Golkar gibi Suharto döneminin doğrudan ürünü bir partinin başkanı ve parlamento sözcüsü Setya Novanto’nun bulunması. Her ne kadar, Setya parlamento sözcülük görevinden geçen Ocak ayında istifa etmiş olsa da, gerek partisi içerisinden gerekse parlamento içi ve dışından desteklerle halen ‘dışarda’.

Konu bir yandan parlamento içerisinde bir yandan anayasa mahkemesi tarafından incelenirken, gelişmelerin KPK’nın işlevini daraltma, başka kurumlara bağlama çabaları nedeniyle konu sivil toplum kuruluşları ve başta öğrenciler olmak üzere geniş halk kitlelerinin de gündemine gelip oturmuş durumda. 

Yukarıda zikredilen kurumların ve çevrelerin tepkilerinin çeşitliliğinde de görüldüğü üzere KPK’nın bağımsız bir kurum olması, tarafsızlığı, parlamento tarafından müdahaleye açık hale getirilemeyişi, geniş sivil kesimlerin siyasi partiler, parlamento, bakanlıklar, ordu ve polis gibi çeşitli devlet kurumlarındaki yolsuzluklarla mücadelede yanlarında gördükleri yegâne kuruluş olması gibi unsurları bir çırpıda saymak mümkün.

Bu çerçevede, yeni dönemde KPK’da yer alacak üyelerin seçimi için belirlenen komisyonun çalışmaları sonrası, bu kurumun başına eski polis şefi Firli Bahuri’nin önerilmiş olması geliyor. Tam da, bugünkü parlamentodaki tartışmalar ve meydanlardaki gösterilerin sembolik bir odağa olabilecek bir kurum ve isimden bahsediyoruz. Görevi dönemindeki bazı icraatlarından sorumlu görülen böylesi bir polis şefinin KPK başkanı atanması herhalde sinirleri oldukça geren bir eylem olsa gerek.

KPK’nın sorumluluk alanı ile bazı kurumların, örneğin emniyet müdürlüğü içerisinde benzer bir kurulun varlığı çatışma anlamında zaman zaman gündeme getiriliyordu. Ancak çelişkiler yumağının bir yanında, emniyet gibi yolsuzluklarla anılan bir kurumun nasıl olup da yolsuzluklarla mücadelede edebileceği sorgulamaların başında geliyor(du).

Jokowi’nin sorumluluğu

Akla gelen ilk tuhaflıklardan biri, hükümetin ve dolayısıyla hükümetin sorumluluğunda ilerleyen ve KPK gibi can alıcı bir kurumun işleyişine dair yasal değişikliğin Jokowi döneminde vuku bulmasıdır.
Bunu şunun için söylüyoruz, ikinci başkanlık dönemi 20 Ekim’deki yemin töreniyle başlayacak olan Jokowi’nin reform yanlısı olduğu bilinmesi ve bunu hem düşünce hem fiili olarak ortaya koyan bir başkan olmasıdır. Yasal düzenleme sonrasında ortaya çıkan memnuniyetsizliğin, çeşitli çevrelerin bir süredir dile getirdikleri üzere, başkanın müdahale hakkını (Perppu) kullanmak suretiyle kabul edilen yasal düzenlemeyi durdurmasıdır.

KPK’nın üyelerinin nihai atamasını başkan Jokowi yapacak olsa da, mevcut yasa ile KPK’nın işlerliği bağımsız bir kurum olma özelliğine halel getirmesi nedeniyle pek de anlamlı bir sonuç doğurmayacaktır.

Burada yapılması gereken, 17 Eylül düzenlemesinin başkanın emriyle durdurulması ve Ekim’de oluşacak yeni mecliste KPK’yı tam anlamıyla şeffaf bir kurum haline getirecek yeni yasal düzenlemenin bir an önce hayata geçirilmesidir. Bu durum, hiç kuşku yok ki, Jokowi’nin ikinci dönem başkanlığına büyük bir moral ve halk desteği ile başlaması anlamına gelecektir.

Jokowi yolsuzluklarla mücadelede, hatırlanacağı üzere zaten bazı önemli girişimleri bulunuyor. Bu noktada, ülkede yolsuzluklarla mücadele eden ve bu anlamda 2016 yılında emniyet genel müdürlüğünün başına kurum içerisindeki yaygın yolsuzluklarla mücadele için Tito Karnavian’ı ataması, bazı devlet kurumlarındaki yolsuzlukları bizzat kendisi sahada ortaya koyması ve yine kendi döneminde azımsanmayacak işler yapan KPK’nın çalışmalarına müdahale etmemesi gibi bazı örnekleri vermek mümkün.

Yolsuzluk kültürü ve ekonomisi

Bununla birlikte, gerek uluslararası kuruluşların -bazı önyargılar taşınabileceğini göz ardı etmeden- ve ulusal çerçevede ülkede yaygın bir yolsuzluk olgusu olduğu ve bunun bir tür ‘yolsuzluk kültürü’ ve ‘yolsuzluk ekonomisi’ olarak meşrulaştırıldığını söylemek bugünkü karışıklıkların ve çözüm arayışlarının çıkış noktası olarak önem taşıyor. 

Yolsuzlukla mücadelede kurumu yasasında değişiklik yapılmasını eleştiren sivil toplum kesimlerinin, anayasa mahkemesi üyelerinin ve geniş toplum kesimlerinin dayanak noktası bu kurum üzerinde baskı mekanizması oluşturulması, emniyet başta olmak üzere yolsuzluklarla anılan bazı kurumlardan bireylerin bu kuruma atanması ve bu sayede kurumun tarafsızlığına halel getirecek ve pasifize edecek bir sürecin yürürlüğe konması olduğu görülüyor.

Burada üzerinde durulması gereken konu polis ve ordu gibi Suharto döneminde ülke siyasal yaşamında başat bir rol oynamış kurumların kendilerini yeniden şu veya bu şekilde ülke sivil kurumları üzerinde hakim bir konuma getirme çabasında oldukları iddialarını ciddiye alınmalı.

Öyle ki, tıpkı Papua’daki gelişmeler de olduğu gibi, ordunun kendini bağımsız ve/ya egemen hissettiği alanlarda salt bir soyut güç mekanizması oluşturmasından değil, var olan ekonomik değerler üzerinde de hakimiyet kurma ve paylaşımı sağlama konusunda bir irade ortaya konmaktadır.

Tam da bu husus, adına yolsuzluk kültürü ve yolsuzluk ekonomisi dediğimiz olgulara karşılık geliyor.
Ulusal savunma gücünü oluşturan bu birimlerin var olan güç ve donanımlarını ülke içinde siyasi ve sivil çevreler üzerinde ve hatta çeşitli etnik yapılar üzerinde baskı ve çıkar aracına dönüştürmelerinin Suharto rejiminin sona erdiği 1998’den bu yana ortadan kaldırılmış olması gerekirdi. Bugün Endonezya’nın karşı karşıya kaldığı en temel sorunun bu olduğunu söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. 

Tabii bu kısa yazıda konuyu bütün veçheleriyle ele almak mümkün değil. Ancak bu temel sorun üzerinden ve/ya ilintili olarak ülke siyasetinde egemen olma çabalarının da yine bu iki kurum başta olmak üzere bağlantılı toplumsal ve siyasal kesimlerin güç devşirme çabalarının hangi niyetlere matuf olduğunu da ortaya koymaktadır.

Siyaset kurumunda ciddi kırılganlık

Değinilmesinde yarar görülebilecek bir diğer husus, ülkenin kahir ekseriyetinin Müslüman olması, ülke siyasal yaşamında en azından 1999’dan bu yana kurulan kendilerini Ortadoğu muadilinde bir İslamcı paylaşım görülüp görülmeyeceği tartışılabilecek, ancak en azından Müslüman Endonezya toplumunun hassasiyetleri ve talepleri üzerinden siyaset yapan bu siyasi partilerin yukarıda dikkat çekilen konu/lar çerçevesinde nerede durduklarıdır.

Bu siyasi yapıların bugüne kadar ortaya koydukları performansın ülkenin, bırakın ekonomik sorunlarının üstesinden gelme konusundaki çabaları bir yana, yolsuzluk gibi temel ve de ahlaki bir sorun karşısında ne türden anlamlı, çözüm odaklı ve temiz bir politika içerisinde yer alıp almadıklarının sorgulanmasını şart koşuyor.

Bugün Endonezya’nın gündemini meşgul eden yolsuzluklarla mücadele konusu ve bu konuda birincil sorumluluk taşıyan kurum üzerindeki baskı kurmaya matuf girişimleri kurumlar arası çatışmalar ile yorumlamak kısır bir yaklaşım olacaktır. Ülkede uzun bir geçmişe yayılan yolsuzluk kültürü ve ekonomisi üzerinde durmadan bugünü anlamlandırabilmek mümkün değildir.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2019/09/30/jakartada-parlamentoya-tepkiler-ve-yolsuzlukla-mucadele-konusu-reactions-to-the-parliament-and-the-issue-of-corruption-eradication-in-jakarta/