Popüler Yayınlar

16 Şubat 2019 Cumartesi

“Basiret ve Direniş” kitabının tanıtımı ve bazı görüşler / Book launching of “Basiret ve Direniş” and some opinions


Mehmet Özay                                                                                                                      16.02.2019

“Basiret ve Direniş” adlı kitap çalışmasının tanıtımı 13 Şubat, Çarşamba günü İbn Haldun Üniversitesi Süleymaniye kampüsünde gerçekleştirildi. Çalışmanın konusunu daha belirgin kılan husus alt başlıkta görmek mümkün: “Basiret Gazetesinde Açe’deki ‘Hollanda Savaşı’nın (1873-1904) İlk İki Yılını Ele Alan Metinlere Dair”.

Basiret ve Hollanda Savaşı

‘Hollanda Savaşı’ (Dutch War) olarak literatüre geçen ve Sumatra Adası’nda hakim bir devlet olan Açe Darüsselam Sultanlığı topraklarında gerçekleşen savaşın, dönemin Osmanlı başkentinde yayın organlarından biri olan Basiret gazetesinde ele alınışı üzerinde duruluyor.

Yayınına 22 Ocak 1870 tarihinde başlayan Basiret gazetesinin, o dönem Avrupa’daki siyasi gelişmeler kadar, Güneydoğu Asya topraklarında Hollanda Savaşı gibi önemli bir hadiseyi de sayfalarına taşıması oldukça önemli. Bu önem, salt gazetecilik bağlamındaki çalışmalar noktasında değil, dönemin Osmanlı yönetiminin ilgi ve dikkatini bu bölgeye ve Müslüman toplumlarla ilişkilere çekme gibi siyasi bir vechesinin olmasından da kaynaklanıyor.

Basiret gazetesi, Sumatra Adası’nda Açe topraklarındaki Hollanda Savaşı’yla ilgili haberlerin üç temel kaynaktan hareketle yayınlamıştır. Bunlar,
a)yabancı-basında çıkan haberler
b)Açe’den gelen elçi ve gönderilen bazı mektupların tamamı veya içeriği
c)editoryal yorumlar gazetenin yayın politikasını yansıtmasıyla öne çıkmaktadır.

Bununla birlikte, yayınlar ağırlıklı olarak, belki de döneminin küresel basını denilebilecek Batı’da -ve de kısmen Doğu’da- yayınlanan İngilizce, Fransızca ve Almanca gazetelere dayandırılmaktadır.

Gazetenin yayın kadrosunun zenginliğine ve ününe rağmen, dönemin uluslararası koşulları, giderek gelişme gösteren ulaşım imkân ve araçlarına rağmen, gazetenin söz konusu gelişmeyi Sumatra Adası’nda veya en yakın mevki olan Penang veya Singapur Adaları’ndan izlememiş olması dikkat çekicidir.

Bu durum, dönemin basınının belli coğrafyalardaki gelişmelere ilgi gösterirken, buralara doğrudan ulaşamamış olması gibi bir durumu da ortaya koyuyor. Bunun, aynı zamanda yine o dönem koşullarında, Osmanlı devletinin İslam toplumları ve genelde dünya algısı ve coğrafi etkileşimleriyle ne türden bir bağlantısı ve alâkası olduğunu düşündürtecek boyutlar da içermektedir.

Gazetenin 1870-1879 yılları arasında yayınlandığı ve 1908 yılında sadece 19 sayı çıkarak yayınını sürdürdüğü görülürken, Hollanda Savaşı’nın yaklaşık ilk iki buçuk yılına yer veriliyor. Gazetenin tüm nüshalarına ulaşılamamış olması gibi teknik bir sorun kadar, Basiret’in Sumatra Adası’ndaki gelişmeyi neden devam ettirmediği konusu gündeme getirilebilir. Bunun, Osmanlı başkentinde İslam coğrafyasına yönelik giderek artan ilgiye rağmen, söz konusu savaşla ilgili gelişmelere yer verilmemiş olması önemli bir sorudur.

Öte yandan, savaşın Açeliler ve Hollandalılar veçhesinden bakıldığında, bakıldığında aşağıda dikkat çekilecek olan Açeli elçilerden Abdurrahman ez-Zahir’in, 1878 yılında Hollanda sömürge yönetimiyle anlaşıp Cidde’ye yerleşmesi sonrasında Açe’de savaşın liderliğini Açeli hocaların ve siyasi elitin aldığı 1880’lerden itibaren giderek yeniden önem kazandığını hatırlamak gerekiyor.

Açeli elçiler

Bununla birlikte, Basiret’in daha yayın hayatına başlamadan önce, 1868 yılında Abdurrahman ez-Zahir adlı Açe elçisinin İstanbul’a ziyaretinin gazetenin sahibi Ali Efendi ve/ya yayın kadrosunda bulunan yazar-çizerler tarafından bilinmemesi pek mümkün gözükmemektedir. Öyle ki, söz konusu ziyaret, İstanbul’da sadece Osmanlı yönetimi nezdinde değil, çeşitli Avrupa ülkeleri elçiliklerince de yakından takip edilirken, dönemin yazarları ve gazetecilerince fark edilmemesi ve izlenmemesi pek de rasyonel bir durum değildir.

Bunun yanı sıra, Sumatra Adası’ndaki gelişmelerin Açe devleti aleyhine gelişme göstermesine paralel olarak 1872 yılı sonunda İstanbul’a gitmek üzere yola çıktığı, 1873 yılı başlarında İstanbul’a ulaşıp yaklaşık 8/9 ay kadar kalması gazete tarafından yakından takip edildiği ilgili haberlerden anlaşılmaktadır.

Bu iki gelişmenin, Ali Efendi’nin Sumatra Adası’ndaki gelişmeyi gazetesinde yer vermesinde başat bir rol oynadığına kuşku bulunmamaktadır. Her ne kadar, yukarıda savaşla ilgili önemli gelişmelerin Avrupa ve ilintili bölgelerde çıkan basın yayın organları üzerinden takip edilmesi söz konusu olsa da, gazeteye gönderilen bazı mektupların Açe ile ilgili birincil elden bilgi veren önemli kaynaklar olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Tabii burada şu soru da sorulabilir. Acaba bu tür metinler gazeteye hakikaten gönderildi mi? Gönderildiyse hangi kanallar üzerinden ulaştırıldı? Ya da mektup gönderilmesi, gazete editörlerince göstermelik bir husus olup, aslında bu bilgilerin zaten İstanbul’da bulunan ez-Zahir ve yayında heyette bulunan diğer kişiler tarafından bizzat aktarılıp aktarılmadığını akla getirmektedir.

İttihad-ı İslam mı, Pan-İslamizm mi?

Ali Efendi’yi İttihad-ı İslam konusunda önemli yaklaşımları olan dönemin bir aydını kabul edilebilir. Bununla birlikte, en azından söz konusu yayınlardan hareketle bu hususta hassasiyetleri olan bir yazar ve yayıncı olduğu ortadadır. Tabii burada İttihad-ı İslam ile Pan-İslam kelimelerinden aynı şeyin anlaşılıp anlaşılmayacağı tartışılabilir.

Ancak tarihsel olarak ittihad-ı İslam olgusunun daha köklü bir geçmişi olduğu ve aynı zamanda bir ‘yerlilik’ unsuru taşıdığı, öte yandan Pan-İslam kavramının ise Avrupa’da örneğin Pan-Slav, Pan-Cermen gibi kullanımlardan hareketle siyasi ve basın dünyasında kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Bu siyasi düşünceler ve eylemler içerisinde Pan-İslamcılık olgusunun 1870’lerin başındaki yayınlar bağlamında kullanılıp kullanılmayacağı hususunda farklı düşünülebilir.

Bu bağlamda, 20. yüzyılın özellikle son çeyreğinden itibaren çeşitli akademik araştırmalar konu olan Pan-İslam konusunun Osmanlı yönetiminde II. Abdülhamit’le ilişkilendirilmesi, ister istemez akıllara Basiret gazetesinin yayınlarını getirtmektedir. Bu bağlamda, II. Abdülhamit öncesinde benzer bir siyasi perspektifin sergilenmemiş olması, Basiret gazetesinde Sumatra Adası’ndaki gelişmeden hareketle sergilenen yaklaşımın bir ittihad-ı İslam konusu olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır.

Bu ve belki de diğer benzer yayınların 1876’da payitahtta yaşanan değişimle II. Abdülhamit’in tahta çıkışı sonrasında, örneğin 1880’lerde bilfiil uygulamaya konulan ‘Pan-İslamcı’ politikalara etkisi de araştırılmaya matuf bir konudur.

Bu noktada, bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, burada anakronik bir duruma düşülmemelidir. Öyle ki, 1876’da tahta geçen II. Abdülhamit’in özellikle 1880’lerden itibaren gündeme geldiği anlaşılan politikalarına atıfla popülerleşen Avrupa merkezli bir kavram olan Pan-İslam’ı, 1870’lerin başında özellikle Açe ve de farklı coğrafyalardan gelen elçiler üzerinden yapılan yayınlar ve bunun doğurduğu hassasiyete binaen kullanmak yerine İttihat-ı İslam’ı yeğlemek yerinde olacaktır.

Osmanlı başkentine yansıyan Sumatra’daki gelişmeler

İttihad-ı İslam ve daha sonraki gelişmeler adlandırmalar bağlamında Pan-İslam düşüncesinin ortaya çıkmasında Osmanlı başkenti dışındaki gelişmelerin, tetiklemelerin ve hatta zorlamaların önemli bir etkisi olduğu ileri sürülebilir.

Bunun en bariz göstergelerinden biri, diğer bölgelerin yanı sıra, coğrafi olarak belki de en uzak bölge addedilebilecek ve döneminin önemli bir siyasi yapısı olarak kabul edilen Açe Darüsselam Sultanlığı’ndan elçilerin -diğer bazı olası etkileşimler bir yana, 16. yüzyıl ikinci yarısında, ardından 19. yüzyıl ortaları ve akabinde Hollanda Savaşı öncesinde, yüzyılın son çeyreğine doğru Osmanlı başkentinde görülmeleridir.

Bu ziyaretler bir tesadüf eseri olmayıp, birbiriyle bağlantılı ve aynı siyasi kasıtla ortaya konulmuş bilinçli edimlerdir. Tabii, bu bağlamda, konunun salt siyasi yönü değil, belki de bundan önce Hicri 2. yüzyıldan itibaren İslamiyetle tanışmaya başlayan bölge halklarının Osmanlılara geçen halifelik müessesine yönelik samimi bağlılıkları çerçevesinde de değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Bu sürecin önemli bir yerinde ve de dönemin küresel ilişkilerini etkileyebilecek boyuttaki bir savaş bağlamında Basiret gazetesi, resmi politikaların ötesinde sivil bir unsur olarak İslam birliğini, farklı coğrafyalardaki Müslümanların sorunlarını ve özelde de Açe’de yaşananları gündeme getirmesiyle önemli bir tarihi işlev görmüştür.


10 Şubat 2019 Pazar

Tayland’da seçim kapıda


Mehmet Özay                                                                                                                  10 Şubat 2019

foto:straitstimes.com
Tayland, 22 Mayıs 2014 darbesinin ardından ilk ‘demokratik’ parlamento seçimlerinin arefesinde. Seçimlerin 24 Mart’ta yapılacağı ilân edilirken, dört yıldır iktidarda olan darbecilerin bugüne kadar seçim sözlerini beş kez bozmaları, Tayland halkının yeni bir sürprizle karşılaşabileceği ihtimalini gösteriyor.

Her halükârda yapılması beklenen genel seçimler sonunda yeni parlamento, dolayısıyla yeni hükümet ve başbakan belirlenecek. Söz konusu bu seçim, dört yıl gibi uzun bir süre sonunda darbe yanlıları ile demokrasi yanlılarının mücadelesinin bir kez daha tekrarı anlamına geliyor.

Çelişkiler ülkesi

Bu bağlamda, modern tarihi boyunca Güneydoğu Asya’nın sürekli diktatörlük ve darbelere konu olan ülkesi Tayland’daki bu seçim tüm handikaplarına karşın, yeni bir demokratikleşme süreci ve heyecanına konu olacak.

Tayland, kapı komşusu Malezya, komünist rejimlerin hakim olduğu Kamboçya ve Laos’dan ve değişim sürecini ağır ve sancılı bir şekilde tecrübe etmekte olan Myanmar’dan çeşitli açılardan farklılıklar taşıyan bir ülke.

Ekonomik gelişmişliği, dış yatırım ve uluslararası ticaret bağlamlarında küresel çevrelere ve kamuoyuna açıklığına ve bunun yanı sıra, ASEAN’ın ikinci büyük ekonomisi olmasına rağmen, siyasal rejim ve yönetim becerisi konusunda aynı başarıyı gösteremiyor.

Çeşitli nedenlerle 12 kez askeri darbeye maruz kalan ve 20 kez anayasa değişikliğine gidilen ülkede, siyasi ve toplumsal barış noktasında istikrardan bahsetmek mümkün gözükmüyor.

Shinawatra’lar bu sefer yok ama…

Tayland’daki seçimlerde merakla beklenen Başbakan’ın kim olacağı sorusu. 2010’dan bu yana ülke siyasetinde muhalefeti temsil eden ve uluslararası çevrelerce de meşru kabul edilen Shinawatra hükümetlerinde başbakanlık yapan abi-kızkardeş Thaksin Shinawatra (2001-2006) ve Yingluck Shinawatra (2011-2014) doğrudan hedef oldukları askeri darbelerin ardından haklarında açılan davalar nedeniyle yurt dışına kaçmak zorunda olduklarından seçimlerde yer almayacaklar.

Shinawatra ailesinin ülke siyasetindeki etkisi kurdukları siyasi partiler kapatılmış olsa da, o dönem kendileriyle birlikte hareket eden siyasetçilerin varlığı ve özellikle kırsal kesimdeki seçmenin yoğunlukta olduğu halk desteği muhalefetin gücünü temsil ediyor.

Bu durumda, partileri kapanan Shinawatra’lar sahip oldukları önemli bir seçmen desteğini, alternatif olarak kurulan ve ittifak hesapları yaptıkları partilere kanalize ederek parlamentoda başarıyı hedefliyorlar. 

Darbeci Başbakan aday
Seçimlerin bir diğer adayı ise darbeci başbakan eski general Prayut Chan-o-cha. Yeni kurulan  ve ordunun desteklediği Palang Pracharath adlı parti, eski general yeni sivil siyasetçi Prayut’u partinin başbakan adayı olarak gösterdi.

2014 darbesinin mimarı ve ardından yine çoğunluğunu ordu mensuplarının ve/ya destekçilerinin oluşturduğu meclis tarafından başbakanlığa seçilen Prayut bu kez halk önünde şansını deneyecek.

Prayut’un aday olması, darbeci subayların sivil siyasette kalıcı olma arzularının bir devamı olarak görülmeli. Öyle ki, 2006 yılı Ekim ayında Thaksin hükümetine karşı darbeyi gerçekleştiren General Sonth Boonvaratkalin de, 2011 seçimlerinde Yingluck’a karşı yarışmıştı.

Ancak o seçimi Sonth’ın şahsında darbeciler kaybeden taraf olurken, Shinawatra ailesinin halk nezdindeki popülaritesi bir kez daha kanıtlanmış ve Yingluck başbakanlık koltuğuna oturmuştu. 2011 seçimleri öncesindeki bir yazımda, o dönemki mücadeleyi Thaksin ve Monarşi arasında ikinci raund olarak tanımlamıştım.

Şayet bir değişiklik olmazsa, önümüzdeki ay yapılacak olan seçimlerde Shinawatra ailesinden biri yarış/a/mayacak. Ancak yapılacak genel seçim, bir kez daha Thankin ile monarşi ve çevrelerinin siyasi mücadelesi olacağına kuşku yok.

Monarşi ve siyaset ilişkisi

Ülkenin ağırlıklı nüfusunu teşkil eden Tay’ların ve bu kitlenin inanç değerlerini oluşturan Budizm’in yanı sıra, hiç kuşku yok ki ülkede belirleyici olan monarşidir. 2016 yılı Ekim ayında vefat eden ve Chakri hanedanlığının 9. kralı kabul edilen Bhumibol Adulyadej’in, Tay toplumunda yarı tanrı konumunda oluşunun salt sosyal ve dini özelliklerle açıklanması veya bu alanla sınırlandırılması mümkün gözükmüyor.

Öyle ki, ülkenin modern siyasal yaşamında monarşi ile ortak çıkarlar etrafında eklemlenen bir siyasi yapılaşma mevcut. Bunlar özellikle başkent Bangkok’taki sivil ve askeri elitler ve iş çevreleri.

Buna karşılık Shinawatraların öncülüğünde gelişen muhalefet hareketinin de ağırlıklı olarak ülkenin kırsal kesimlerindeki kitlelerce desteklenmesi merkez-çevre çatışmasının bir tezahürü olarak kabul edilebilir.

Monarşinin aktif siyasetten ne anladığı bir yana, ordu ve bazı siyasi çevreler bir yandan monarşinin varlığını koruduklarını iddia ederken, öte yandan da aslında kendi varlıklarının devamı için mücadele verdiklerini de göz ardı etmemek gerekir.

Bu noktada, komşu ülkelerde veya Doğu Asya’da gözlemlenen monarşilerin aksine, Tayland’da saray ve çevresinin toplumsal ve siyasal yaşam üzerindeki belirleyiciliğine, Adulyadej’ın hayatta olduğu sürece şüphe yoktu.

Kral Adulyadej daha hayattayken, yani 2014 Mayıs’ında ordunun darbe girişiminin sarayın isteği ve/ya desteğiyle olup olmadığı sorgulaması yapılıyordu. Ancak o dönem Adulyadef ilerleyen yaşı ve hastalığı nedeniyle herhangi bir siyasi gelişme konusunda karar verecek bir konumda olmaması, ordunun sarayda kraldan başka çevrelerin desteği olduğu veya bu destek olmadan darbeyi gerçekleştirmiş olabileceğini akıllara getiriyordu.

Bu noktada, krala bağlı bir komisyonun -ki içinde eski başbakanlar, ordu mensupları gibi ülke siyasetinde söz sahibi bireylerin olması, karar mekanizmasında bu konseyin aşılamayacağı gibi güçlü bir intibaı da akla getiriyor.

Tayland halkı ümitvar (mı?)

2014 darbesinin ülkeye ne kazandırıp kazandırmadığı bir yana, Mart ayı sonunda yapılması plânlanan seçimlerde ülkenin Adulyadef’ın aksine halk katmanlarında aynı sevgi ve saygıyla anılmayan oğlunun sarayın başında olduğu bir dönem söz konusu.

Adulyadef ve oğlu Vajiralongkorn arasında halkın siyasi karar tercihlerinde ne türlü farklılaşmalara neden olup olmayacağıyla da sorgulanması gereken ve merakla beklenen bir durum.

Adulyadef’ın daha önce onay verdiği siyasi çevrelerin ve/ya desteklediği darbecilerin aksine, bugün babasının karizmatik kişiliğinden ve ‘kutsallığından’ yoksun Kral Vajiralongkorn ile üniformalarını çıkarmış ve sivil siyasette yer alan darbecilerin sandıklarda siyasi başarı gösterip göstermeyecekleri sorusunun ortaya atılmasına neden oluyor.

Öyle ki, saray çevrelerinde yaşanan, siyasal anlamda ilk bölünme ve ülke basınında ‘deprem’ olarak nitelenen gelişme mevcut kralın kızkardeşi 67 yaşındaki Ubolratana, Thai Raksa Chart partisi tarafından başbakan adayı olarak ilân edilmesi oldu.

1972 yılında bir Amerikan vatandaşıyla evliliği üzerine kraliyetteki tüm haklarını kaybeden Ubolratana ülkeye refah ve huzur getirme konusunda çaba sarf edeceğini belirten Ubolratana’nın bu açıklamasından kısa bir süre sonra, 8 Şubat’ta kardeşi, yani Kral Vajiralongkorn bu adaylığı yasaklayan kararı seçimler öncesinde yaşanan ikinci şok oldu.

Kral, aileden birinin başbakanlık adaylığına karşı çıkışında monarşi ailesinin aktif siyasette yer alamayacağı yönündeki anayasa maddesini gerekçe göstermiş olsa da, zaten Ubolratana yaptığı açıklamada, yukarıda dile getirilen evliliğinden ötürü ailesinden kaynaklanan ayrıcalıklarından azade olduğunu, sıradan bir vatandaş olarak yaşadığını ve bu özgürlüğünü siyaset kulvarında kullanmak istediğini açıklamıştı.

Her ne kadar Ubolratana kraliyet ailesine mensup olmanın getirdiği haklardan vazgeçmiş olsa da, bu gelişme kendi başına bir kriz olarak ortada duruyor. Anayasa bu hakkı ona tanımış olsa da, ülkede önde gelen bazı akademisyenler kraliyet ailesinden birinin aktif siyasete atılmasının zararlarına dikkat çekiyorlar.

Bu çıkışın ardında, kutsallık atfedilen monarşinin organik yapısında bir kırılma ve bunun siyasal yaşamda ve özellikle de yapılacak genel seçimlere olumsuz yansımasının düşünülmemiş olması mümkün gözükmüyor.

Tayland’da seçim hazırlıkları eski darbecilerin sivil siyasete soyunması, yeni bir anayasa ile toplumsal ve değişimlerin önünün alınması, halkın destek verdiği liderlerin yasaklanması süreçlerle aslında geçmişteki seçim süreçlerinin bir kopyası niteliğinde. Bununla birlikte, Tayland halkının elinde şimdilik sandıktan başka bir çözüm yolu da mümkün gözükmüyor.


6 Şubat 2019 Çarşamba

Japonya ve Almanya’dan küresel karar / Global decision from Japan and Germany


Mehmet Özay                                                                                                                        06.02.2019

foto:japantimes.co.jp
Almanya başbakanı Angela Merkel’in 4-5 Şubat günlerinde Japonya’ya yaptığı resmi ziyaret, temelde iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmeyi hedeflese de, yine iki ülkenin sahip olduğu değerler itibarıyla küresel etkisinden söz etmek mümkün.

Bu ziyaret sırasında savunma, güvenlik ve aralarında Hint-Pasifik bölgesi, Afrika ve Batı Balkanlar’da işbirliği konular gündeme gelirken, küresel ekonominin üçüncü ve dördüncü sırasını paylaşan iki ülke ilişkilerinde ekonomik yakınlaşma dikkat çekicidir. Bu bağlamda, söz konusu işbirliğinin iki ülkeyle sınırlı olmayıp, aksine küresel eko-politik üzerindeki etkileri ile ele alınmayı gerektiren bir boyutu içeriyor.

Bu noktada, Merkel-Abe zirvesinin, Haziran ayında Osaka’da yapılacak ve dünyanın yirmi büyük ekonomisinin devlet ve hükümet başkanlarını biraraya getirecek olan G-20 toplantıları öncesinde gündem belirlemeye matuf bir yanı vardı.

Serbest ticaret vurgusu ve pratiği

İki ülke ekonomik ilişkilerinde serbest ticarete bağlılık ve bunu geliştirmeye yönelik adımlar ve söylemlerle gündeme getirdi. Merkel’in Tokyo ziyaretinden birkaç gün önce yürürlüğe giren ve neredeyse tüm gümrük vergilerini ortadan kaldıran Japonya-AB serbest ticaret anlaşması, Bretix sürecinde İngiltere’siz bir AB’de Almanya’nın başarısı olarak görülebilir.

Bu anlaşmanın yanı sıra, Merkel ve Abe’nin görüşmelerinde serbest ticaret olgusunu yüksek sesle dile getirmeleri dünya ekonomisinin gidişatı karşısında bir yol rotasına işaret ediyor. Japonya ve AB’nin dünya ekonomisinin gayri safi hasılasının yüzde 28’ine tekabül eden ekonomik varlığı ve yukarıda dile getirilen anlaşma bu açıdan önemli bir gelişme olarak ele alınmayı hak ediyor.

G-20’le hazırlık ve Trump karşıtlığı

Merkel’in ziyaretinin zamanlaması hem G-20 öncesi olması hem de serbest ticareti engellemeye yönelik politikaların gündeme geldiği bir döneme rastlamasıyla dikkat çekiciydi.

Bu bağlamda, söz konusu bu ziyaretin iki temel karşı duruşu bulunduğunu ileri sürebiliriz. İlki, ABD’de Trump yönetimi ile birlikte bir ulusal politika olarak ortaya çıkan korumacı ekonomi politikalarına karşı serbest ticaret ilişkilerine güçlü bir vurgu taşıyor.

İkinci olaraksa, ABD’de yaşanmakta olan bu sürecin bir uzantısı olarak değerlendirilmeyi hak eden ABD-Çin arasında, -her ne kadar anlaşma yoluna girdiği izlenimi verse de-, Asya-Pasifik bölgesini ve küresel ekonomiyi etkileyen ticaret savaşları sürecine de gönderme yaptığına şüphe yok.

‘Önce Amerika’ olgusuna Abe tepkisi

Trump yönetiminin ‘önce Amerika’ sloganı ve bunun belki de en ciddi karşılığı olarak gündeme gelen ticaret savaşları söylem ve pratiği, küresel siyasette çatışmacı üslup ve eğilimlerin uluslararası kamuoyunda kaygıyla izlenmesine neden oluyor. Ekonomik istikrarsızlık ve siyasal belirsizlikler ve hatta gerilemeler bazı ülkeleri gelişmeler karşısında, önleyici dalgalar oluşturma adına öne çıkmaya zorluyor.

Asya-Pasifik bölgesinde bu sürece karşı duran örneklerden ilki hiç kuşku yok ki Japonya. Şinzo Abe’nin, Trump’la çatışmacı bir ilişki kurmak yerine, Japon nezaketiyle yumuşak zorlamalar ve ikna çabalarıyla uluslararası ticarette arzu edilen liberal değer ve pratiklerin sürdürülmesi ve hatta geliştirilmesi konusundaki çabalarına geçen iki yıl boyunca tanık olundu.  

Son dönemde Abe yönetiminde yeniden bölgesel ve küresel eko-politikada öne çıkma arzusunu güçlü bir şekilde dile getiren Japonya’nın bu çabasının gizli/açık bölge ülkelerince desteklendiği de gözlemleniyor.

AB Merkel’le ABD’ye direniyor

Öte yandan, ABD-AB ilişkilerinde tatmin edici bir atmosferin olduğunu söylemek mümkün değil. Bunu yine Trump faktörü ile değerlendirmek gerekiyor. Bununla birlikte, ABD-AB ilişkilerinde gerginliğin, ABD-Çin ilişkilerinde olduğu denli önemli bir boyuta çıktığı iddia edilmeyebilir. Bunun özellikle tarihsel ilişkiler gibi anlaşılabilir nedeni olduğu da aşikâr.

Ancak bu durum, ABD-AB arasında ortaya çıkma emareleri veren serbest ticaret alanındaki anlaşmazlıklar, aşırı sağın yükselişi ve küresel iklim değişikliği gibi konularda yaşananlar Almanya’yı AB bloğunun belki de doğal lideri olarak Trump’la karşı karşıya bırakıyor. Bu bağlamda, AB’yi sadece ekonomi anlamında değil, siyaset anlamında da domine eden bir Almanya’nın varlığı göze çarpıyor.

Almanya-Japonya çıkışı

Bu gelişmeler bağlamında Almanya-Japonya liderlerinin verdikleri mesajlar, küresel ilişkilerde yukarıda dikkat çekilen çatışmacı gelişmeler karşısında bir denge arayışının ürünü olarak değerlendirilebilir. Ve bu gelişme, hiç kuşku yok ki, Asya-Pasifik bölge ülkeleri tarafından da merak ve ilgiyle takip ediliyor.

Bu bağlamda, Merkel’in ziyaretine konu olan gelişmeler ve yapılan görüşmeler sonrasında  ortaya çıkması muhtemel yapıyı nasıl değerlendirmeliyiz sorusu gündeme geliyor kaçınılmaz olarak. Aslında burada belirleyici olan iki temel unsur olduğunu söyleyebiliriz.

İlki, 2 Şubat günü ABD yönetiminden gelen ve Çin’i “otoriter kapitalizm”le suçlayan açıklamaydı. Açıklama, Çin’in son yirmi yılda giderek agresif bir şekilde ekonomik büyüme eğilimlerine karşılık, bu ekonomi sisteminin sosyo-siyasal değerleriyle uyuşmayan yapılaşmasına atıfta bulunuyordu.

Yani, bu ‘yeni’ ekonomik yapılaşma küresel liberal demokrasi kavramına içkin tüm değerlere yönelik bir tehdit olarak algılanıyor. Bu değerlendirmeye rağmen, aynı ABD yönetiminin Trump’la birlikte ortaya koymakta olduğu siyasi ve ekonomi alanındaki eğilimlerin kendi içinde bir çatışma ve çelişki olduğu da dile getirilmesi gereken bir konu.

İkincisi ise, Foreign Affairs’ın son sayısında kapak başlığını “Dünyayı Kim Yönetecek?” soru cümlesiyle atıf yapılan unsur. Bu iki unsur, tam da yukarıda dile getirmeye çalıştığımız ilişkiler bağlamına oturuyor.  

AB içinde Almanya maharetiyle geliştirilen ve Japonya ile varılan serbest ticaret anlaşması küresel liberal ekonominin kurallarına bağlılığa ve sadakate bir vurgu niteliği taşıyor. Bu işbirliği, diğer önemli ekonomileri de yanına alarak, hem ABD hem Çin’in ihlal etmekte olduğu düzeni kurma ve istikrara kavuşturma noktasında önemli bir gelişmeye yol açacaktır.


4 Şubat 2019 Pazartesi

Endonezya-Hindistan bağlamında ‘Asya Düzeni’ (I) / ‘Asian Order’ in the context of Indonesia and India (I)


Mehmet Özay                                                                                                                         04.02.2019

foto: thejakartapost.com
Asya-Pasifik bölgesine yönelik önem, küresel bir belirginlik kazanmış durumda. Bu gelişmenin durması bir yana giderek varlığını daha da etkin bir şekilde sürdüreceğini öngörmek kehanet olmayacaktır.

Öyle ki, bir yandan Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (ASEAN) ve Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) gibi kurumlar öne çıkar ve yeni birlikler hayata geçirilmeyi beklerken, aynı zamanda devletlerarasında ikili ilişkiler de farklı bir boyuta taşınıyor.

Bu bağlamda, tarihsel olarak Çin’le birlikte bölgenin iki önemli kültür ve medeniyet kaynağından biri olan Hindistan ile Malay dünyasının özellikle demografik yapısıyla temsilcisi konumunda olan Endonezya arasında yetmişinci yılına ulaşan siyasi ilişkiler yeni açılımları ile gündeme geliyor.

Bölgesel alternatif

Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin geçen yıl Mayıs ayında Endonezya’ya yaptığı resmi ziyarette yeni kapsamlı stratejik işbirliği anlaşması ile söz konusu yetmiş yıllık birikimin yeni bir düzeye taşınması hedefleniyor.

Bugün Asya-Pasifik bölgesi denildiğinde gündemi belirleyen ABD-Çin çekişmesine karşılık, bölgede demografik, teritoryal genişlik ve etki alanı, doğal ve zengin kaynaklar gibi bağlamlarıyla Hindistan ve Endonezya alternatif ve potansiyelleri ile dikkat çekiyor. Bu birbirine komşu iki ülkenin sahip olduğu ve Asya-Pasifik bütününe ve hatta küresel boyuta taşınabilecek özellikler sadece bunlarla da sınırlı değil.

Sömürgecilikten ABD’nin varlığına parçalanmışlık hali

Uzun dönem biri İngiliz diğeri Hollanda sömürgeciliğine konu olan bu iki ülkenin kadim dönemden başlayan dini ve kültürel ortak noktaları kadar, bizatihi sömürgecilik karşısında tavır alışlarında gözlemlenen benzerlikleri, iki ülkenin modern dönemde siyasal işbirliğine kapı aralanmasındaki temel faktörler olarak göze çarpıyor. Bu noktada, sonun başlangıcı diyebileceğimiz 2. Dünya Savaşı yıllarına kısaca bakabiliriz.

O yıllarda yaşanan siyasal hesaplaşmanın bugünlere uzanan bir etkisi olduğuna şüphe yok. Bölgedeki adıyla Pasifik Savaşı öncesinde Japonya’nın, Batılı sömürgecilerin varlığına son verme gayesiyle neredeyse tüm bölgede sergilediği yayılmacılık, farklı bir gelişmeden kaynaklanan sebeple ABD’yi bölgeye taşıdı.

Endonezya’da İslami yapılaşmanın ve modern milliyetçi hareketlerin hazırladığı sürecin ardından Japonların varlığıyla Takımadalar yani, Endonezya bağımsızlığa ulaşırken, eski gücünden çok şey kaybetmiş ve ortaya çıkan yeni siyasi ve toplumsal taleplere karşılık veremeyeceği düşüncesiyle İngilizler de Hindistan topraklarında bağımsızlığı onayladı.

Bu bağlamda, ABD 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle imparatorluk devrini kapatan İngiltere Krallığı’nın yerini alırken, etkisi bugüne kadar devam edecek bir sürecin de habercisi oldu. Soğuk Savaş döneminde bölge iki blok arasında ayrışmaya konu olurken, bazı ülkelerin -ki bunların başında Hindistan ve Endonezya geliyordu- tarafsızlık tercihleri siyasi farklılaşmaları ortaya koyuyordu.

Soğuk Savaş’ın ardından ise, küresel siyasal etkileşimler ve çekişmeler konusunda az yoğunluklu bir dönem yaşansa da, özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren giderek artan bir şekilde ABD-Çin mücadelesine tanık olunuyor. Ortaya çıkan bu yeni çatışmacı ortam salt mevcut ABD başkanı Donald Trump’ın siyasi duruşu ve/ya duruşsuzluğu ile açıklanamayacak kadar derin bir bağlamı olduğu ileri sürülebilir.

Bir alternatif mümkün (mü?)

Ancak ortaya çıkan bu durum karşısında Endonezya ve Hindistan’ın siyasi işbirliğinin bölgeye kazandırabileceği neler var sorusunu da sormak gerekiyor.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere, 2. Dünya Savaşı sonrasında, bağımsızlık mücadelesini izleyen yıllarda Doğu ile Batı’yı ikiye ayıran ve aslında Batı toplumsal yapılaşması ve düşüncesinin ürettiği kapitalizm ve komünizm mücadelesi karşısında tarafsızlığı ile öne çıkan iki ülkeden bahsediyoruz.

Bununla birlikte, iki ülke, adına ‘bağlantısızlar’ denilen oluşumun iki önemli temsilcisi olsalar da, Soğuk Savaş döneminin küresel ilişkilerde belirlediği hiyerarşik yapılanmadan ne kadar uzak durabildikleri de bir o kadar tartışmaya açık bir konudur.

Söz konusu iki ülke için de, belki bu süreci en iyi tanımlayacak hususlardan birinin ‘içe kapanma’ olduğunu ileri sürebiliriz. Bir yandan, sömürge döneminin yaraları, öte yandan daha bu yaralar tazeliğini korurken, doğu-batı ayrışmasının getirdiği derin yarılma kendinde ve dinamik bir siyasi ve toplumsal yapıya kavuşuncaya kadar, en azından koru/n/macı bir psikolojiyle içe kapanmayı bir alternatif olarak ortaya koyuyordu.

Her ne kadar, bağlantısızlar oluşumu, bir blok olarak kabul edilebilecek güney-güney ilişkisi ve işbirliğinin ilk örneklerini verse de, direnç noktalarında sürdürülebilirliğinin gerçekleştirilememiş olması da bir o kadar gerçeklik payı içeriyor.

Farkılık, düzen ve barış

Ancak burada dikkat çeken bir husus var ki, o da iki ülkenin dini çoğulculuğundaki benzerlikler kadar, tezat teşkil edecek denli demografilerinin çoğunluğunun birbirine ‘uzak’ dini yapılardan teşekkül etmesidir.

Bugün neredeyse hem ulus-devletler hem küresel bağlamda çatışma olgusunu açıklamada referans olarak kullanılan dini farklılaşmalar iki ülke özelinde aksi bir durum sergiliyor.

Bu bağlamda, hiç kuşku yok ki, Batı’nın tarihsel olarak tecrübe ettiği pek de söylenemeyecek ve modern ulus-devletler döneminde de çoğulcu dini yapılar karşısında kendini bir tür tehdit altında gördüğünü açık/gizli ortaya koyan tepkileri ile de çelişen bir durumdan bahsediyoruz.


31 Ocak 2019 Perşembe

Malezya’da siyaset, gelenek ve değişim / Politics, tradition and change in Malaysia


Mehmet Özay                                                                                                                       31.01.2019

Malezya’da son bir yıl içerisinde iki önemli tarihi gelişme meydana geldi. İlki 9 Mayıs seçimlerinin ardından 61 yıllık iktidar değişti. Ardından, ülkenin 15. Federal sultanı, beş yıllık görev süresini tamamlamadan, daha iki yılı yeni dolmuşken görevinden ayrıldı. Her iki değişiklik sembolik önemleri kadar, Malezya toplumunun siyasi ve sosyal yapısına dair bazı ipuçlarını içinde barındırmaktadır.

Bu iki değişimin, ülkede kemikleşmiş yapıların sarsılması anlamı taşıdığına kuşku yok. Bu bağlamda, yakın geçmişte neler olduğuna kısaca değinmekte yarar var.

1980’li ve 90’lı yıllarda Malezya kalkınma hamleleri ile gündeme gelmişti. Soğuk Savaş yıllarının neredeyse her üçüncü dünya ülkesi için geçerli olan kalkınma söyleminde Malezya bir adım önde olmanın avantajını sürekli yaşadı.

Bunda, İngiliz sömürge dönemindeki siyasal ve sosyal tabakalaşmanın oluşturduğu yapılaşmanın etkisi olduğuna kuşku yok. Bununla birlikte, ‘yerlilik’ ‘Asyalılık’ söylemlerinin de aynı dönemde ortaya çıktığına şahit olunmuştu. Dönemin başbakanı Dr. Mahathir Muhammed, önce Japonya ve ardından Asya Kaplanları ile Doğu ve Güneydoğu Asya’da gerçekleşen ekonomik kalkınma ve endüstrileşme süreçlerini ‘Look East’ adını verdiği politikasıyla fiiliyata geçirdiği üzere bir model olarak alıyordu.

Çok etnikli ve çok dinli toplumsal yapısıyla dikkat çeken Malezya’da ekonomik kalkınmanın, salt maddi kalkınma anlamı taşımadığı, aksine bundan da öte ulus-devlet sürecini gerçekleştirmedeki sorunları ve hatta potansiyel tehlikeleri dikkate alındığında vazgeçilmez bir önem arz ediyordu.

Mahattirli yılların ardından, yani 2003’den 2018 yılına kadar geçen süre zarfında Abdullah Ahmad Badawi ve Necib bin Razzak hükümetlerinin ekonomideki belki kağıt üzerinde olumlu görülen ancak kamu vicdanını zedeleyen gelişmeler ve olumsuzluklar aynı zamanda toplumsal ve siyasal taleplerin artışını da körüklüyordu.

Bu dönem, yukarıda dile getirilen ulusal barışı tehdit edici boyutları örneğin anarşi boyutunda ulaşmak yerine, toplumsal tepkiler bağlamında siyasal ve toplumsal ‘reform’ algısının giderek yükseldiği ve bunun siyasal zemininin muhalefet partilerinin ortak paydada biraraya gelmesi gibi önemli bir sonuç doğurdu.

Bu süreç, 2008 ve 2013 seçimlerinde köklü iktidar kolisyonunun federal mecliste üçte ikilik çoğunluğu yitirmesi ve 13 eyaletten 5’inin -daha sonraki değişiklikler bir yana- muhalefet kaptırılması gibi siyasi sonuçları gündeme getiriyordu.

Bu süreçler dikkate alığınında, 2018 Mayıs’ında yaşanan siyasi tsunaminin geliyorum dediği ortadaydı. Ancak iktidarı altmış yıl gibi uzun süre elinden bırakmayan gücün kontrol edebileceği alanların gücüne rağmen, ‘reform’ çağrısı yirmi yıl gibi bir süre de sürse en azından siyasal iktidar değişimi bağlamında karşılığını buldu.

Elbette bu değişim, Malezya özelinde siyasi iktidarın bir partiden diğerine geçişi anlamı taşımıyor. Aksine, sistemik kurumsal ve bunun toplumsal karşılığı olarak sosyal kesimler nezdinde arzu edilir ve kabul edilebilir değişimleri tetiklemesi gerekiyor.
Yeni iktidar ile ülke artık ‘Yeni Malezya’ olarak adlandırılırken, varsayılan değişimlerin kısa bir sürede ortaya çıkmasını beklemek ise toplumsal gelişmelerin doğasıyla örtüşmüyor. Yeni iktidar yapısını oluşturan kadroların devlet işleyişine adapte olmaları, eskinin kalıntılarının ve kemikleşmiş unsurlarının dayanaklılığının kırılması gibi siyasal ve kurumsal bir nitelik taşıyor. Bu süreçte, deneme yanılma bir metod olarak kullanılabilirse de, bunun yerine sürdürülebilir bir siyasal yapılaşmanın hayata geçirilmesi gerekiyor.

Bunun yanı sıra, halk katmanlarının bu yeni siyasal ortam ve bunun getireceği varsayılan değişimleri öngörme, bu süreçlere adaptasyan ve aktif katılma gibi sosyo-psikolojik gereklilikleri karşılaması gerekiyor.

Bu ve benzeri unsurlar, iktidar yapısının değişmesinin ardından toplumsal değişimin sürdürülebilirliği için gerekli hususlar. Tabii bunun işlerlik kazanabilmesi için farklı toplumsal kesimlerin kendinde, eleştirel ve analitik bir düşünce ve pratiğe sahip olması kaçınılmaz.

Bunun yerine, alışılmış ve bu alışılmışlık içerisinde kazanılmış olan maddi ve manevi olmayan unsurlarla yaşama pratiğini devam ettirmek ise toplumun, en azından belli kesimlerine kolay geldiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu noktada, akıllara Malay-Müslümanlara yönelik ‘pozitif ayrımcılık’ kavramı ve uygulaması geliyor.

Anayasaca belirlenmiş olan bu hak karşısında geçmişten sirayet eden engellemelerin önüne geçme adına yürürlüğe konmuş bu yapının, günün getirdiği koşullar dikkate alındığında etnik ve dini toplum kesimleri arasında siyasal ve ekonomik çıkarların çatışması anlamı taşımadığı söylenemez. Uzun bir dönem uygulama bulan bu yaklaşım karşısında özellikle Malay-Müslümanların yapısal dönüşümler karşısında tepki vermemesi düşünülemez.

Öte yandan, her türlü genellemenin içinde barındırdığı yanlışa sapmamak gerekir. Bu anlamda, örneğin, ülkedeki diğer etnik ve dini yapılar içerisinde ekonomik varsıllıktan pay almayan kesimlerin de olduğu dikkate alındığında yeni iktidarın ortaya koyması gereken ekonomik ve sosyal politikaların çok daha kapsayıcı olması kadar, bir o kadar da sorunlarla yüzleşmesi gerekiyor.

Siyasal ve ekonomik çıkarlar dendiğinde yönetimde Malay haklarının koruyucusu kabul edilen başsavcılığa, geçen yıl seçimler sonrasında yapılmak istenen yeni atama sürecinin iki hafta gecikmeyle Haziran başında gerçekleşmiş olması bunun göstergelerinden biriydi. Bu gecikmeye sebep olarak ise avukat Tommy Thomas’ın Malay-Müslüman olmaması gösterilmişti. Federal sultanın onayı gecikmeli gelirken, yapılan açıklamada Müslüman-Malayların haklarının korunmaya devam edileceği de kamuoyuyla paylaşılmıştı.

Malay-Müslüman ve pozitif ayrımcılık konusu tartışmalarında göz ardı edilen bir husus var ki o da, ülkede başka etnik yapılara mensup Müslümanların da var olduğu gerçeğidir. Bunlar arasında Çin ve Hint kökenliler kadar, Orang Asli toplumsal grupları içerisinde de Müslüman olanların varlığı söz konusudur. Ve bu toplumsal yapılar, yukarıda dikkat çekilen pozitif ayrımcılık uygulamasından istifade etmek yerine, kendi ayakları üzerinde var olma mücadelesini sürdürmeye devam ediyorlar.


27 Ocak 2019 Pazar

Mindanao’ya Barış / Peace in Mindanao


Mehmet Özay                                                                                                                        27.01.2019

foto:philstar.com
22 Ocak’ta Mindanao Adası’nın batısında ve Sulu Takımadaları’nda yapılan referandumda çıkan ‘evet’ oyları Müslüman Moro halkının barışla buluşması anlamı taşıyor. Bu referandum, 2014 yılında imzalanan barış anlaşmasının ardından gündeme gelen Bangsamoro Organik Yasası temel alınarak Müslüman Mindanao Bangsamoro Özerk Bölgesi’nin hayata geçirilmesine olanak tanıyacak.

1969’da kurulan Moro Ulusal Kurtuluş Örgütü (MNLF) ile başlayan bağımsızlık mücadelesi, 1976 yılındaki ilk barış görüşmelerinin ardından, merkezi hükümetin 1987 anayasasında, bölgede Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi adıyla özerk yönetimin hayata geçirilmesine olanak tanıyan düzenleme ile devam etmişti.

Ancak, söz konusu özerk yönetimin işlevini yerine getirememesi ve sürecin bölge halkının yarar getirmemesi barışı akamete uğratmıştı. Moro Müslümanlarının mücadelesinde 70’li yıllarda öne çıkan MNLF’in yerini, zamanla Moro İslami Kurtuluş Örgütü’ne (MILF) bırakırken, hiç kuşku yok ki, Moro Müslümanlarını temsil makamındaki siyasi elit, Manila yönetimi ve uluslararası arenadaki değişiklikler barış sürecinin bugünlere taşınmasında rol oynadı.

MILF lideri merhum Selamet Haşim’in 2003 yılında vefat ettiği döneme kadar bağımsızlık talebinden vazgeçmediği, ancak ardından değişen bölgesel ve küresel şartların da zorlamasıyla bağımsızlığın yerini özerk yönetim talebiyle barış görüşmelerine başlandığı bir süreç almıştı.

Duterte: “Tarihsel adaletsizliği düzeltelim”
21 Ocak’ta Moro halkının Bangsamoro Özel Yasası ile yönetime geçilecek Özerk Yönetim Bölgesi’ne evet oyu vermesi, bölge barışı adına kuşkusuz ki önem taşıyor. Filipinler devlet başkanı Rodrigo Duterte, referandumdan kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, ‘Tarihsel adaletsizliği düzeltelim’ açıklamasıyla referandumdan ‘evet’ çıkmasını arzu ettiğini açıkça ortaya koymuştu.

Devlet başkanı, bu söylemiyle özerk yönetimi tanımaktan başka çözümün olmadığını ifade ederken, aslında nüfusun ve yönetimin kahir ekseriyetinin Katolik Hıristiyanların oluşturduğu ülkede özellikle de başkent Manila’da, barış sürecine köstek olmaya çalışan siyasi elit çevrelerine bir mesaj gönderiyordu.

Kendisi de Mindanao Adası Hıristiyanlarından olan devlet başkanı Duterte, Manila siyasi elitinin aksine bölgeyi iyi tanıyan biri. Davao belediye başkanlığı sürecinden itibaren bölge yönetiminde söz sahibi olması, devlet başkanlığına seçilmesinin ardından, her ne kadar sorunu ele alış tarzında değişiklik yapabileceği intibaını verse de, Duterte bugün referandumla kabul edilmiş olan özerk yönetimin hayata geçirilmesinde belki de son noktayı koyan isim oldu.

Bölge Müslümanlarına adalet
Bu referandumla bölge halkı özerk yönetime kavuşmuş oldu. 2022 yılında yapılacak seçimlere kadar devam edecek geçiş dönemi yönetimi MILF lideri Hacı Murad İbrahim’de olacak. Elde edilen hakların neler olduğuna kısaca değinmekte fayda var. Özerk yönetim çerçevesinde siyasi, ekonomik ve toplumsal-dini haklar başlığı altında toplanacak hususlar dikkat çekiyor.

Öncelikle, siyasi yönetimin Müslümanların elinde olması ve bölge parlamentosunun hayata geçirilmesi önemli. Merkezi hükümetin her yıl milli gelirin yüzde 5’ini özerk yönetime aktarması ve özerk yönetimin bölgede toplanacak vergilerin yüzde 75’ine sahip olması bölge yönetiminin gelirlerinden sadece bir bölümünü oluşturacak. Toplumsal-dini haklar açısından ise, bölgede İslami hükümlerin uygulamaya geçirilmesi bekleniyor.

Buraya kadar her şeyin oldukça normal seyrinde gittiğini, bu ve benzeri maddelerin, örneğin Açe Barışı’nda rastlandığı üzere bölgede barışa kapı aralayan önemli siyasal ve ekonomik koşullar olduğuna kuşku yok.

Bölgede güvenlik birincil amaç
Bu hakların uygulamaya geçirilebilmesi için bölgede güvenliğin sağlanması birincil koşulu oluşturuyor.

Anlaşma çerçevesinde MILF ordusu elindeki silahları bırakıp, bu yapının varlığına son veriyor. Ancak, barış anlaşmasının imzalandığı 2014 yılından itibaren zaman zaman ortaya çıkan ve en önemli gelişme olarak Mindanao Adası’nın en önemli şehirlerinden Marawi’de 2017 yılının Mayıs ayında yaşanan ve yaklaşık beş ay süren çatışma ortamı bölgede güvenliğin halen birincil konumda olduğunu ortaya koyuyor.

Referandumdan sadece birkaç gün sonra, yani bugün Sulu’da yaşayan katedral saldırısı da güvenliğin ne kadar hassa olduğunun son ve yeni bir kanıtıdır. 21 Ocak referandumun ardından 27 Ocak, Pazar yani bugün Sulu Adaları’nın önemli şehirlerinden Jolo’da şehir katedraline düzenlenen saldırı açıkçası bölgeyi yakından takip edenler için pek de sürpriz olarak algılanmıyor.

Bölge halkını temsil makamında olan MILF’in varlığına rağmen, çeşitli etnik ve ideolojik ayrımlar nedeniyle farklı silahlı grupların varlığı ve bunun ötesinde ‘uluslararası terör’ sınıflaması altında değerlendirilen yapıların bölgedeki faaliyetleri Bangsamoro özerk yönetiminin işinin hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor.

Kaldı ki, bölgede barış süreçlerine darbe vuran gruplar sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası eylemleriyle de zaman zaman ortaya çıkıyorlar. Sulu Adaları’nın güneyinde Malezya ve Endonezya sınırlarını oluşturan bölgelere düzenlenen ve/ya bu iki ülke vatandaşları ve yabancı ülke vatandaşlarını hedef alan adam kaçırma eylemlerinin sürmesi güvenlik açığının bölgesel düzeyde seyrettiğinin açık bir göstergesi.

MILF’in gücünü kullanmalı
Hacı Murad İbrahim’in referandumdan hemen sonra yaptığı açıklamada, bölgede küçük ayrılıkçı grupların varlığının, barış sürecinde kafa karıştıran gelişmelerin ürünü olduğunu ve referandum sonrasında bunların varlığının önemsizleşeceği ve/ya uluslararası örgütlerden destek alamayacakları yönündeki açıklaması üzerinde durmak gerekiyor.

Bu noktada, MILF’in ‘küçük grupları’ kontrol edebilir bir siyasi iradeye sahip olduğunu söylemek zorlama olmayacaktır. Bölgede barışı istemeyenlerin sadece bu ‘küçük grupların’ varlığından ibaret olmadığını da aşikar. Çeşitli emellere hizmet edecek yapıların hazır olduğu veya üretilebilmesinin fazla zor olmadığı böylesi coğrafyalarda yerel siyasi güçlerin varlığı önem taşımaktadır.

Bu bağlamda, MILF ordusu silahları ellerinden bırakırken, bölgede güvenliği sadece ulusal, yani Filipinler ordusunun sağlayabileceğini düşünmek akılcı bir çözüm olarak değerlendirilmez. Yine barış sürecinde gündeme geldiği hatırlanan, MILF ordusu mensuplarının, en azından bir bölümünün güvenlik birimleri içerisinde yer alacağı konusu ise önümüzdeki süreçteki uygulamada tanık olunacak.

MILF yönetiminin gücünün siyasi alanda olduğu kadar, bölge güvenliği noktasında da yadsınmadan gündemde tutulmasında fayda var. Diğer hususlar bir yana, güvenlik noktasında Açe’de sergilenen başarılı sürecin örnek alınması gerekmektedir.

Marawi ve insan kaçırma eylemleri karşısında ulusal güvenlik birimlerinin başarılı olamaması karşısında rasyonel bir yaklaşım sergilenerek MILF’in varlığına değer verilmelidir. Aksi halde, güvenlik güçlerinin bu tip girişimler karşısındaki yaklaşımları, barış sürecinin geniş kesimlere ulaşmasını engelleyecek daha büyük kaoslara neden olabilir.

Özerk yönetimin geniş halk kitlelerinin toplumsal refahı için politikalar üretmesi kadar, silahlı grupların varlığına yönelik engelleyici tedbirlerin de bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.


26 Ocak 2019 Cumartesi

Sömürgecilerin özgürleştirmeciliği / Emancipation of colonialism


Mehmet Özay                                                                                                                         06.01.2019

Sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası adı verilen olgular arasındaki ilişki sosyal bilimcilerin ilgisini çekmeye devam etmektedir. Bu olgular üzerindeki farklı görüş ve izahlar bir yana, bunları doğuş süreçlerinin birbirinden neredeyse beş yüz yıllık bir farkla gerçekleşmiş olması bile başlı başına bir tartışma konusu olmayı hak ediyor. Bu farka rağmen, sömürgecilik olgusunu modern döneme tekabül eden tarihsel ve coğrafi boyutunun ötesine taşımak suretiyle, neredeyse bilinen tüm insanlık tarihine şamil olacak yaklaşımlara da rastlanmaktadır.

Bununla, herhalde insan toplumlarında var olan iyilik-kötülük olgusunun bir yansıması ortaya konulmak istenmektedir. Aksi takdirde, her bir sömürgecilik evresinin ardından, onu aşan bir ‘post’ durumun, yani ‘sonralık’ın ortaya konulmuş olması gerekirdi. Ancak bunun böyle olmadığını ve bu post’luk durumunun geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren belirlemeye başlayan siyasal ve toplumsal değişmeler bağlamına tekabül etmesiyle farkına varıyoruz.

Modernleşmeyi veya modern durumu neredeyse yegâne gerçeklik payı olarak alan düşünce yapılarının, sömürgecilik söz konusu olduğunda bu kavram üzerinden bütün bir insanlık tarihini inceleme gereği duymaları oldukça ilginç. Bunun ardında, acaba modern sömürgecilik süreçlerinin başlatıcısı ve devam ettiricisi olan ve adına Batı Avrupa denilen coğrafyaya tekabül eden bölgeden zuhur eden milletlerin kabullenmek istemedikleri bir durumun olup olmadığı incelenmeye matuftur.

İşin kayda değer bir diğer yanı ise, sömürgecilik’in bitip yerine bir tür özgürleşmecilik intibaı veren sömürgecilik sonrasının başladığına hükmeden aklın neredeyse aynı akıl olmasıdır. Bu durum, şayet iyi bir şey ise, pek düşünmeden kabule şayan da olabilir. Ancak bunun, sağlıklı insan aklını kışkırtan bir yönün olduğuna da belki dikkat çekmek gerekiyor. O da, yarım milenyum boyunca sömürgeciliğe tabi tutulmuş halkların, kitlelerin kendi adlarına temsilci sıfatıyla ortaya koyabilecekleri veya koydukları düşünce adamlarının ve/ya çevrelerinin seslerinin duyulabilmesi şansının pek de mümkün olmadığıdır. İşte tuhaf olan da bu değil mi gerçekten!

Haddı zatında, işin sömürgecilik döneminde bu yöndeki yapılaşmalara bakılması bile bize bir ipucu vermeye kafidir. Sömürgecilerin yarım milenyumun ardından fark edegeldikleri özgürleştirmeci tutumu yine kendilerinin ağzından nümayişkârane bir şekilde gündeme getirirlerken, aslında bu özgürleştirmeciliği bizatihi eylem ve düşünce bazında ortaya koyanlar sömürgeye tabi tutulmuş toplumlar arasından çıkmış birey ve zümreler ve hatta bütün bir toplumdur.

Kulakları çınlatan bu sese kulak kesilmek yerine, sömürgeleştirme araçlarının tümünü elinde bulunduranlar birdenbire kendi varlıklarının bir yerlerde tıkandığı yönünde güçlü bir hissiyata sahip olup bunu siyasi, kültürel özgürleştirmeci bir alana taşıyarak, sömürgeleştirdikleri halklar karşısında, yine onları nesneleştirme tehlikesini ve tehdidini aleni bir şekilde ortaya koymak suretiyle, özgürlük takdimcisi kesilenleri dikkatle izlemek gerekmektedir.

Havsalanın almakta zorlandığı husus o ki, sömürge sonracılığı sürecini yöneten ve alanın kahramanları kesilenlerin ya da kahraman kılınanların sömürgeleştirilmiş toplumların yabancılaşmış bireyleri olmalarıdır. Bir an için durup sorulması gereken, ancak ve ancak Batı’nın normları ile hemhal olduktan sonra yine o Batı’nın kampüslerine davet edilenlerin sömürgecilik hakkında söyleyecekleri bir şey kalıp kalmadığıdır.   

Açık Medeniyet, Yıl 2, Sayı 10, Ocak 2019, Ibn Haldun University.