24 Kasım 2018 Cumartesi

Tayvan’da yerel seçimlerde sürpriz sonuç / Unexpected result in local elections in Taiwan


Mehmet Özay                                                                                                             25.11.2018

taiwannews.com
Tayvan’da 24 Kasım Cumartesi günü yapılan yerel seçimlerde iktidardaki Demokratik İlerlemeci Parti (DPP) önemli kayıp yaşarken, sürpriz denilebilecek sonuçlar devlet başkanı Tsai Ing-wen’in DPP başkanlığından istifasına yol açtı.

Demokrasi dersi
Devlet başkanı Tsai, “bugün demokrasi bize bir ders verdi” diyerek, seçim mağlubiyetini üstlenerek DPP parti başkanlığından istifa ettiğini açıkladı.

Ülkenin kurucu partisi olarak da bilinen muhalefetteki Kuomintan (KMT), yani Çin milliyetçi partisinin, önemli şehirlerde halkın desteğini alması, 2020 yılı Ocak ayında yapılacak genel seçimler öncesinde Tayvan iç siyasetinin hararetli tartışmaların gündeme geleceği anlamı taşıyor.

Asya-Pasifik’te kritik Ada
Tayvan’da yerel seçim sonuçları ve tepkiler, bağımsızlık yanlısı görüşleriyle bilinen DPP ile ana kıta Çin ile yakınlaşma eğilimlerine sahip KMT arasındaki siyasi mücadelenin ulusal boyutla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Asya-Pasifik bölgesinde güvenlik eksenli çıkışlarıyla dikkat çeken ABD ve öte yandan Tayvan’ı kendinden bir parça kabul eden Çin yönetimlerinin bu seçimleri yakından izlediklerine kuşku yok.

Devlet başkanı Tsai, kampanya döneminde yaptığı açıklamalarda, yerel seçimlerin Tayvan’ın ana kıta Çin’e boyun eğmediğinin dünya kamuyona ilânı olacağı vurgusu üzerinde duruyordu.

Öte yandan, Çin’in Tayvan yerel seçimlerine müdahale edeceği argümanı, Tayvan seçimlerinin iç dinamiklerinin dışında Çin-Tayvan çekişmesinin de bir ifadesi olduğunun ifadesi.

Çin’le yakınlaşma eğilimi sergileyen KMT’nin seçim başarısı, bir başka deyişle iktidardaki DPP’nin yerel uğradığı siyasi hezimetin, 2020 yılı Ocak ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde DPP’nin işinin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor.

DPP önemli şehirleri kaybetti

İktidardaki DPP, 2014 yerel seçimlerinde 22 şehirden 13’ünde başarı elde etmişti. Dün yapılan seçimlerde ise 13 şehirden 7’sinde seçimi kaybetti. Başkent Taipei’de görevi yürüten bağımsız aday Ko Wen-je yeniden belediye başkanlığını kazandı.  

DPP’nin son yirmi yıldır yerel yönetimini elinde bulundurduğu ve bu anlamda kalesi sayılabilecek Kaohsiung ve ülkenin ikinci büyük şehri Taichung’da seçimi kaybetti.

Ayrıca, 4 milyona varan nüfusuyla önemli bir seçim bölgesi olan başkent Yeni Taipei’nin Kuomitang’ın eline geçmesi DPP parti üst yönetiminde yaşanan sarsıntının temel nedeni kabul ediliyor.

Reform çabaları yetersiz

Başkanlık seçimleri için bir gösterge kabul edilen yerel seçimlerde DPP’nin kan kaybı yaşamasında öne çıkan bazı faktörler var.

Bunlar arasında, geniş halk kesimlerini ilgilendiren reform çalışmalarında başarılı olamaması ile Çin’le ilişkilerin gerginleşmesi ve bu anlamda ABD ile giderek daha çok yakınlaşma politikasının öne çıktığı söylenebilir.

İç politikada, benzer ülkelerde görüldüğü üzere emeklilik yasa tasarısı, iş ve çalışma yaşamı gibi popüler konuların seçmenlerin yönelimlerini belirlediği ifade ediliyor.

ABD ile ilişkiler

ABD yönetiminin son silah satışları ile ABD-Tayvan ilişkilerinin yeniden yapılaştırılması anlamı taşıyan girişimi bunun bir örneğini oluşturuyor.

Bu aybaşında Washington’da düzenlenen ABD-Çin Diplomatik ve Güvenlik İşbirliği toplantılarında Çin’li yetkililerin ABD ulusal güvenlik danışması John Bolton’a “Çin-ABD ilişkilerinde Tayvan konusunun en hassas alanı oluşturduğu” yönündeki açıklamalarını hatırlamak gerekir.  

DPP, her ne kadar bağımsızlık yanlısı bir siyasi parti olsa da, parti üst yönetimi Çin’den ‘bağımsızlık’ olgusunu açık ve aleni bir şekilde dile getirmiş değil.

Bununla birlikte, Çin’e boyun eğilmeyeceği ve ulusal güvenlik için özellikle ABD ile yapılan silah anlaşmaları gibi çeşitli söylem ve icraatlar nedeniyle ana kıta Çin’le ilişkilerin akamete uğradığı da bir gerçek.

Tayvan Çin geriliminde güven eksikliği-güvenlik politikaları

Her iki yönetim arasında var olan güven eksikliği, özellikle Tayvan açısından ulusal güvenlik konusunun ülke dış politikasında bir numaralı konusu haline getiriyor. Bu noktada, özellikle son dönemde ABD ile yapılan yeni silah anlaşmaları ana kıta Çin yönetiminin ortaya koyduğu tepkilerin ana nedenini oluşturuyor.

Ancak Tayvan kamuoyunun ABD başkanı Trump’ın Çin karşısında Tayvan’ı piyon olarak kullandığı yönündeki kanaat yabana atılır gibi değil. Özellikle Asya-Pasifik politikalarında belirsizliklere yol açan tutumuyla dikkat çeken Trump’a yönelik bu algının geçerlilik payı olduğu düşünülebilir.

Bununla birlikte, Çin yönetiminin de, özellikle devlet başkanı Şi Cinping’in zaman zaman yaptığı açıklamalardan da izlendiği kadarıyla Tayvan’ın herhangi bir bağımsızlık girişimine sonucu ne olursa olsun izin verilmeyeceğini gündeme taşıyordu. Bu söylemin somut ifadesi olarak ise, Çin ve Tayvan arasındaki Tayvan Boğazı’nda zaman zaman gerçekleştirilen askeri tatbikatlar Tayvan yönetimine bir mesaj niteliği taşıyor.

Tayvan’da son derece hassas bir konu olan ana kıta Çin’le olan ilişkilerin Çin tarafından sürekli bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkması, Tayvan kamuoyu üzerinde oluşturduğu tedirginlik ve endişenin bu son seçimde sandıklara yansıdığı görülüyor.

Tayvan’ın garantörü ABD mi?

Önemli bir endüstrileşme ve post-endüstrileşme tecrübesi olan Tayvan’ın ana kara Çin’den bağımsızlık talebini gerçekleştirebilmesinin yegâne yolunun ABD ile ilişkilerinin en üst düzeyde seyretmesinden başka bir alternatif olmadığı ortada. Öte yandan, Tayvan-ABD ilişkilerinin seyrinin, ABD’nin özellikle Doğu Asya’da ve genelde küresel çapta geliştirdiği politikalardan bağımsız ele alınamayacağı da bir başka gerçek.

Özellikle, başkan Donald Trump’ın Asya-Pasifik bölgesinde ABD güvenliği eksenli politikaları, ‘önce Amerika’ politikası nedeniyle bölge ile ticari ve yatırım ilişkileri arzu edilebilir noktalara taşıma konusundaki çekingenliği bölge ülkelerinin ABD ile ilişkilerinin çelişkilerle dolu yönünü oluştururken, bölge halklarının ABD’ye karşı en azından sempati beslemedikleri ortada.

ABD’nin bölge ile kurduğu genel politikaları ya da daha doğrusu bölge ile belirsizliklere dayanan politikalarının Tayvan’la yakınlaşma çabasına karşılık, bunun Çin’i hedef alan tek yönlü bir çıkar ilişkisi bağlamında değerlendirilmesine yol açıyor. Bu bağlamda, Tayvan’la geliştirilmeye çalışılan ve yine güvenlik eksenli olduğu görülen politikaların Tayvan kamuoyu tarafından, ABD’nin güven vermeyen politikalarının bir devamı olarak okunduğu ileri sürülebilir.

Demokratikleşmeye devam
Devlet başkanı Tsai, dün akşam parti başkanlığından istifa ettiğini açıklasa da, partinin var oluş nedenlerinden biri olan demokratikleşme, reform ve egemenlik konularına yeniden vurgu yapması ayaklarının yere sağlam bastığını gösteriyor.

Yerel seçimlerin ortaya koyduğu bu sonuç, genel seçimler öncesinde önümüzdeki bir yıllık süreçte Tayvan’da siyasetin hararetli tartışmalara konu olacağını ortaya koyuyor.


21 Kasım 2018 Çarşamba

APEC Zirvesinde ABD-Çin Çekişmesi / Dispute between the US and China in APEC summit


Mehmet Özay                                                                                                                        21.11.2018

Asya-Pasifik Ekonomi Birliği (APEC) toplantısı bu yıl Papua Yeni Gine’de yapıldı. Asya-Pasifik Ekonomi Birliği (APEC), toplantısı 17 Kasım günü Papua Yeni Gine’de gerçekleştirildi. 21 ülkenin üye olduğu APEC zirvesinde, ABD başkan Donald Trump’ı başkan yardımcısı Mike Pence temsil ederken, Çin devlet başkanı Şi Cinping bizzat iştirak etti. Zirveye, ABD ve Çin arasında henüz başlangıç aşamasında olduğu söylenebilecek ticaret savaşı damgasını vurdu.

Toplantılara günler kala ABD başkanı Donald Trump’ın zirvede yer almayacağı, aksine onun yerine başkan yardımcısı Mike Pence’in katılacağının açıklanması, Trump’ın Çin lideri Şi Cinping ile biraraya gelmek istememesi şeklinde yorumlanmaya elverişli bir zemin hazırladı.

Bu noktada, ABD Başkanı Donald Trump’ın APEC toplantısına Pence’i göndermesi ABD tarafının Çin’le ticaret savaşını sona erdirecek bir yaklaşım zeminin olmamasının bir sonucu olarak da değerlendirilebilir.

Ticaret savaşının gölgesinde APEC zirvesi
Küresel ekonominin iki devi, ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşının gölgesinde geçen APEC zirvesi, çeyrek yüzyıllık geçmişinde ilk defa sonuç bildirgesinin yayınlanmamasına tanık oldu.

Üye ülkelerinin, ABD tarafınca hazırlandığı anlaşılan ve söz konusu ticaret savaşına açıktan gönderme yapan, “Tüm adaletsiz ticari uygulamalar da dahil olmak üzere, korumacılıkla mücadele konusunda hem fikiriz.” maddesi üzerinde görüş birliği sağlamasına rağmen, Çin tarafının bu madde üzerindeki itirazı, APEC sonuç bildirgesinin ortaya çıkmamasında başat bir rol oynadı.

APEC üyelerinin söz konusu bu madde üzerinde hem fikir olması, ABD-Çin ticaret savaşında ABD yanlısı bir tutumun geliştirildiği şeklinde yorumlanabilir. Bu noktada, ABD’nin her şeye rağmen, halen küresel ekonominin bir numarası olmasının doğrudan bir etkisi olduğunu düşünebiliriz.

Çelişkili yorumlara yol açan söz konusu bu madde karşısında Çin’in ortaya koyduğu tavır, ABD tarafından Çin’in ticaret savaşını sona erdirme konusunda bir niyet taşımadığı şeklinde yorumlandığı da görülüyor. ABD-Çin arasında yaşanan bu gerilimin APEC zirvesini etkilemesiyle hiç kuşku yok ki, toplantı gündeminin küresel bir önem taşıyor.

Zirvenin temelde, Asya-Pasifik bölgesindeki ülkeler arasındaki ticari ve ekonomik faaliyetlerin gözden geçirilmesi, yeniden yapılaştırılması gibi bağlamları olduğu düşünüldüğünde, Trump’ın toplantıya katılmaması, Çin’le yaşanmakta olan sürecin ötesinde bir anlamı var.

Papua Yeni Gine’deki zirve öncesinde taraflar arasında ticaret barışını sağlamaya yönelik girişimlerin sonuncusu Henry Kissinger’in bu ayın başlarında Pekin’i ziyareti olmuştu. Buna rağmen, tarafların ikili ticaret ilişkilerindeki sorunları çözüme kavuşturamamış olmaları, sorunun APEC toplantısını etkileyebilecek boyuta ulaşmasına neden oldu.

Öyle ki, zirve sonuç bildirgesinin nasıl kaleme alınacağı konusunda ABD ve Çin arasındaki anlaşmazlık nedeniyle APEC tarihinde bir ilk yaşanarak zirveyle ilgili kararlara imza atılamamış oldu. 

Pence ve Cinping’den karşılıklı suçlama
Zirvede, ABD başkan yardımcısı Pence ve Çin devlet başkanı Cinping yaptıkları açıklamalarla iki ülke arasındaki ticaret savaşının devam ettiğini ortaya koymaya devam ederken, aynı zamanda APEC üye ülkeleri üzerinde de doğrudan ve dolaylı bir baskı kurma mücadelesi verdiler.

Cinping, yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin çeşitli ülkelerle yaptığı ve Çin’i dışarda bırakan ikili ticaret anlaşmalarına tepki gösterirken, bu gelişmeyi tek taraflılık ve korumacılık politikasının bir ürünü olduğu ve bunun küresel ekonomideki belirsizliklere çare olamayacağı vurgusu üzerine temelleniyordu.

Cinping’in bu söylemini bir meydan okuma olarak değil, belki iki ülke arasında süregiden ticaret savaşının halen içinde bulunulan hazırlık evresinde çözüm bulma konusunda bir yaklaşım olarak da dikkate alınabilir.

Her ne kadar, ABD başkanı Trump, 11-15 Kasım günlerinde Singapur’da yapılan Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) zirvesine ve ardından APEC toplantısına katılmadıysa da, bu ay sonunda Arjantin’de yapılacak olan G-20 zirvesi sürecinde Cinping ile bir araya geleceğini unutmayalım. Bu bağlamda, Cinping’in APEC’de yaptığı konuşmayı bir anlamda Arjantin sürecine bir hazırlık olarak değerlendirmemek için bir neden bulunmuyor. 

Gelişmeler APEC ruhuna uygun değil
Trump’ın bu yılın ortalarından itibaren neredeyse küresel gündemin ilk maddesi olan, Çin tarafının ticarette usulsüzlükler yaptığı iddiası ve bu konuda gerekli adımların atılmaması halinde ticaret savaşına başlayacağı konusundaki uyarısı halen geçerliliğini koruyor.

Bu çerçevede, ABD’nin Çin’den ithal ettiği 250 milyar dolar karşılığındaki mala uyguladığı yüzde 10’luk gümrük vergisinin yüzde 25’e çıkartılması söz konusu olduğu gibi, ilâve bir tedbir olarak 267 milyar dolara tekabül eden diğer ithal ürünlerine yönelik benzer bir yaptırım da uygulamaya konulabilir.

Çin yönetiminin ise, bu gelişmeye sessiz kalmayacağı anlaşılıyor. APEC sürecinde yapılan açıklamalarda da görüldüğü üzere, Çin tarafında herhangi bir politika değişikliğine gidileceği yönünde bir yaklaşım ortaya konulmuş değil.

Aksine, misilleme olarak 110 milyar dolarlık ABD ürününe yönelik gümrük vergisinde artışa gidilmesi kararı uygulamaya geçirilmeyi bekliyor. Şayet iki ülke arasında masa başında alınacak bir ortak karar çıkmaması halinde, yeni yılla birlikte yukarıda ifade edilen yaptırımlara başlanacağı endişesinin giderek artmasına neden oluyor. 

ABD, Asya-Pasifik’te ne kadar etkin?
Trump’ın zirveye katılmamasında Çin’le yaşananların etkisinin ötesinde bir diğer gerçekle de ilişkili olduğunu ifade etmeliyiz.

ABD yönetiminin son birkaç yıldır yani, Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasından bu yana, bölge ülkeleriyle ekonomik ve ticari ilişkilerde işbirliklerini geliştirme ve alternatif açılımlar konusunda kısır kaldığı gözlemleniyor. Öyle ki, belli ölçülerde bölgeyle ilişkilerde uzaklaşma eğiliminin devam ettiğini söylemek bile mümkün.

Trump’ın daha başkanlık seçimleri kampanyasında uluslararası arenada ABD ile çeşitli ülkeler ve birlikler arasındaki ticaretin ABD aleyhine bir seyir takip ettiği yolundaki argümanı, seçimler sonrasında bir ulusal politika olarak karşılık bulma eğilimine girdi.

Bu gelişme, daha çok Çin’le başlayan ticaret savaşı şeklinde kendini ortaya koymuş olsa da, aslında ABD’nin ticaret savaşı Asya-Pasifik bölgesindeki ülkelerden en azından bazılarını da içine alıyor.

Bu noktada, başkanlığının ilk günlerinden bu yana ABD’nin Asya-Pasifik politikalarında önemli değişiklikler yapılacağına dikkat çeken Trump, ortaya koyduğu icraat ve yaklaşımlarla bu anlamda aradan geçen iki yıllık süre zarfında kimseyi şaşırtmıyor.


19 Kasım 2018 Pazartesi

Sürdürülebilir eğitim / Sustainable education


Mehmet Özay                                                                                                  19.11.2018

Yükseköğretim kurumlarının, eğitim-öğretim faaliyetlerini ve bunların artık günümüzde doğal uzantıları kabul edilen bilimsel etkinliklerini ve yayınlarını sürdürülebilir bir şekilde gerçekleştirebilmeleri, söz konusu bu kurumların sağlam temeller üzerine inşa edilmeleri ve bu yapılaşmanın süreklilik arz etmesiyle bağlantılıdır.

Bu yapılaşmanın, maddi ve maddi olmayan temelleri kendini çeşitli şekillerde ortaya koyarken, hiç kuşku yok ki bu iki olgunun biraradalığı kaçınılmaz bir bağlayıcılık arz etmektedir.  Bu noktada, bir yüksek öğretim kurumunun devlet temelli veya özel teşebbüs ürünü olması, maddi ve maddi olmayan koşulların tedariki hususunda farklılaşmalara yol açmaktadır. 

Bu anlamda, yüksek öğretim kurumlarının varlığının özel bir teşebbüs sonucunda gündeme gelmesi, bu yapının bütünüyle sivil bireyler ve kurumlar üzerinden gerçekleştirildiği anlamına gelir. Böylesi yüksek öğretim kurumlarının varlığının sürdürülebilirliği, klasik vakıf geleneğinde belli ‘akar’lara bağlıdır.

Günümüzde ise, kurumsal sürekliliği sağlayan böylesi akar’ın yerine, belki de bu geleneğin bir başka bağlamda görünümü olan bağış (endowment) olgusu günümüz sosyo-ekonomik koşullarının bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede, üniversite ve bağışçı açısından iki temel çıkış noktasından bahsetmek mümkün.

Öncelikle üniversite bir kurum olarak, günün getirdiği akademik yapılanmanın çeşitliliği ve derinliliği ile ekonomik yapılaşmanın getirdiği zorlamalar ve zorluklar noktasında tek başına kişi veya kurumun üstlenebileceği bir yapı olmaktan çıkmıştır.

Bağışçı noktasından bakıldığında ise, yine bir önceki durumla bağlantılı olarak, geniş kapsamlı ve derinlikli akademik yaşamın bütün bir alt yapısının yükünü üstlenecek sermaye birikiminden uzak olması ve/veya böyle bir sermaye birikimi olma dahi, bu sermaye birikiminin sürdürülebilir bir nitelik kazanmaması gibi bir tehlike söz konusudur.

Bu durum, kaçınılmaz olarak bir akademik kurumun varlığına sürdürülebilir bir niteliğin nasıl kazandırılabileceği sorusunu karşımıza çıkarmaktadır. Batıda olduğu gibi, Doğuda da akademik kurumlar devlet desteğinden bağımsızlaşma eğilimlerine ve çeşitli ölçeklerde kurumsal sürdürülebilirliklerini özel kesimden desteklerle gerçekleştirmektedirler.

Bu sürece destek verenler noktasında, örneğin ilgili ülkelerin -diyelim ki, kraliyet veya sultanlık çevreleri, ekonomik donanımlarıyla dikkat çeken iş çevreleri ve hatta geçmişte bilim çevrelerinde yer almış tekil kişileri, aileleri de görmek mümkün.

Söz konusu bu çevreler, özel yüksek öğretimin sürdürülebilir işleyişinde yeni formülasyonların hayata geçirilmesindeki rolleriyle öne çıkmaktadırlar. Bu destekçi yapılar, ilgili yüksek öğretim kurumunda bir birimin maliyetini üstlenmek suretiyle çoklu yapıya ortak olmaktadırlar. Burada ‘akar’ olgusunun tekil bir nitelikten çoğul bir niteliğe dönüştüğü görülmektedir. Ve adına destekçi denilen grubun zaman içerisinde birbiri yerine ikame edilen yapılar halinde ilgili yüksek öğretim kurumunun sürdürülübelirliğini sağlamaktadırlar.

Bu noktada, bir destekçi unsur, kendi ilgi ve uzmanlık sahasına uygun bir bölüm veya birime destek verebilmektedir. Buna mukabil, destekçi kendi profesyonel alanının akademik çalışmalarla geliştirilmesi gibi doğrudan veya dolaylı bir kazanım da elde etme imkânına sahip olabilmektedir.[1]



[1] Açık Medeniyet, Yıl 1, Sayı 9, Kasım 2018, s. 2

12 Kasım 2018 Pazartesi

Singapur ASEAN’da ekonomiyi yönetiyor / Singapore dominates economy in ASEAN


Mehmet Özay                                                                                                                        12.11.2018

foto: Asian Breking News
ASEAN’da 17. Ekonomi Birliği Konsey Toplantısı bugün yapıldı. ASEAN dönem başkanlığını yürüten Singapur’da gerçekleşen ve ekonomi bakanları düzeyinde gerçekleştirilen zirve, belirsizliklerin yaşandığı küresel ekonomik gidişata karşın, birlik içerisinde istikrarlı büyüme olanaklarını artırmaya yönelik olmasıyla aslında bir tür meydan okuma anlamı taşıyor.

Bu toplantılar, henüz çiçeği burnunda ASEAN Ekonomik Topluluğu’nun yakın ve orta vadede hedeflerini belirlemesi ve bunların tedrici olarak hayata geçirilmesi bakımından da önem taşıyor.

Öte yandan, ekonomi bakanları zirvesi hafta boyunca gerçekleştirilecek zirvelerin ilki olmasıyla dikkat çekiyor. Aşağıda değinilecek ekonomi alanındaki gelişmelerle ASEAN hem altı yüz milyonluk bölge kamuoyuna ve hem de uluslararası çevrelere önemli mesajlar veriyor.

ASEAN ve APEC zirveleri hem on üye ülkeyi hem de ASEAN’la ikili stratejik ilişkileri olan çeşitli ülkeleri biraraya getirecek. ABD ve Çin arasında bir süredir kıyasıya devam eden ticaret savaşının olumsuzlukları kadar, bu ortamın doğuracağı beklenilmeyen gelişmeler ASEAN’da sürecin dinamik bir şekilde izlemesini gerekli kılıyor.

Bugün yapılan ekonomi bakanları zirvesinde on üye ülke arasında elektronik ticaret (e-ticaret) anlaşması için imzalar atıldı. Bu anlaşma ile bürokrasinin ortadan kaldırması, zaman ve mekân dolaşımını hızlandırması hedefleniyor.

Ayrıca, birlik içerisinde hizmet sektörleri arasında yakın işbirliğini öngören, ‘ASEAN Hizmet Ticareti Anlaşması’ ile ASEAN Kapsamlı Yatırım Anlaşması gerçekleştirildi. Hizmet sektörü on üye ülke arasında işbirliğinin artırılmasını, kapsamlı yatırım anlaşması ise diğer ülkelerin ASEAN bölgesinde yatırımlarında rekabetçi bir ortam bulmalarını kolaylaştıracak düzenleme olarak biliniyor.

ASEAN ekonomi bakanları zirvesinde alınan bu kararlar, aslında daha önceki yazılarda da dile getirdiğim üzere, bu yıl ASEAN dönem başkanlığını yürüten Singapur’un hem kendi ulusla ekonomisi, hem de ASEAN bölgesel ekonomik varlığının istikrarlı bir şekilde geliştirilmesi bağlamında yeni önerilere örnek teşkil ediyor.

ASEAN Ekonomi Birliği (ACE) 2025 vizyonu gerçekleştirmeye matuf bu girişimler çerçevesinde, dönem başkanı olarak Singapur’un üzerine düşen görevi getirdiğini söylemek mümkün. Söz konusu vizyon, bölgenin hem kendi içinde hem de uluslararası arenada liberal ekonomi değerlerini benimsediğinin ve bundan taviz vermek istemediğinin bir göstergesi.

Bölgede ekonominin can damarı olarak da bilinen Ada’da ASEAN İşadamları Danışma Konseyi yıllık toplantısı da yapıldı. Başbakan Lee Hsien Loong, politika yapıcılar ve iş çevrelerinden yaklaşık bin kişinin katıldığı açılışta yaptığı konuşmada, küresel anlamda yaşanan siyasi çalkantılar ile ekonomik kalkınma arasındaki çelişkiye dikkat çekti.

Yukarıda dikkat çekilen anlaşmalarda da olduğu üzere, Singapur hükümeti, Güneydoğu Asya bölgesinde ekonomik büyümenin sürdürülebilmesi için entegrasyonun önemine sürekli dikkat çekiyor. Küçük bir Ada ülkesi olması, çevresindeki komşu ülkelerle 20. yüzyıl ikinci yarısında yaşanan siyasi anlaşmazlıklar ve hatta tehditler karşısında Singapur yönetimi varlığını büyük ölçüde ekonomik kalkınmaya odaklandırmış durumda.

Singapur’un çabası bir yana, küresel ekonominin öncü ülkeleri bölgenin hammadde zengini, ucuz iş gücü, genç nüfusu gibi faktörlerle uzunca bir süredir dış yatırımlarını yönelttikleri bir bölge olma vasfı taşıyor. Ancak burada Singapur’un ulusal ekonomi politikası, bölgede halen dikkat çeken potansiyel zenginliğin sürdürülebilir ve bölge halklarının da yararına olacak şekilde kullanılmasıyla bağlantılı.

Singapur’u bu konuda istikrarlı bir şekilde ekonomi, ticaret ve yatırımlar konusunu gündeme getirmesinde, adına ‘otoriter’ denilen siyasi rejiminin Ada toplumunda sağladığı görece çatışma yönelimine maruz kalmayan siyasal ve toplumsal ilişkileri önemli yer tutuyor. Yanı başında ve hatta Singapur’la kıyaslanmayacak ölçüde devasa ekonomik potansiyellere sahip komşu ülkelerinin siyasal ve toplumsal sorunları ekonomi alanında yolsuzlukları beraberinde getirmesi bölgede bu alanda öncü gücün Singapur olmasında başat bir rol oynuyor.

Singapur’un ekonomi söylemini cazip kılan bir diğer husus hiç kuşku yok ki, özellikle ABD yönetiminde içe kapanmacı bir ekonomi modelin uygulanmakta oluşu. Elbette bununla, Singapur’un ABD’ye kafa tuttuğunu söylemek durumunda değiliz. Ancak ABD-Çin ticaret savaşında da ortaya çıktığı üzere çeşitli sektörler hem üretim merkezi hem de yeni pazarlar bulma konusundaki arayışlarında şeffaf ekonomi yönetimlerinin olduğu coğrafyalara yönelme arzuları karşılarına Singapur gibi bu yöndeki politikalarıyla bilinen bir ülkeyi çıkarması bir şans eseri değil, aksine bu ülkenin yapıcı ekonomi politikalarının bir ürünü.

Bu anlamda, ABD’de Trump yönetiminin içe kapanmacı ekonomi politikaları karşısında öncelikli Çin’i hedef alan ve ardından bazı ülkeleri de listeye alarak devam ettirdiği korumacı politikalara bölgeden yükselen seslerden biri belki de ilki olan Singapur’un bu anlamda önemli bir rol oynadığını söylemek gerekir.

19. yüzyılın başlarında, daha kurulduğu ilk yıllardan itibaren rekabetçi bir ticaret ve ekonominin var olduğu Ada ülkesi Singapur, bu özelliğini sürdürmesi kadar, ASEAN içerisinde liberal ekonomik değerlerin öncüsü olarak da gündemi belirlemeye çalışıyor. Singapur’un bu rekabetçiliği, bu ülkeyi küresel kapitalizmin bölgedeki önemli bir sahası olmasına yol açarken, bu ülke yönetimi içinde yaşanılan dönemin getirdiği bazı özellikleri kendi ve bölgesi lehine kullanacak şekilde rekabetçi bir ortama yönlendirmekten de kaçınmamaktadır.


9 Kasım 2018 Cuma

Japonya-Güney Kore ilişkileri: Kore Yarımada’sında tehditler ve fırsatlar / The Relationship between Japan and South Korea: Threats and opportunities in Korean Peninsula

Mehmet Özay                                                                                                                           9.11.2018

Son iki yıldır Kore Yarımadası’ndan dünyaya yayılan nükleer tehdit gündemimizde yer ediyor. Yarımada’nın kuzey bölümünü oluşturan Kuzey Kore devlet başkanı Kim Yong-un’un nükleer silahlanma, uzun menzilli balistik füzeler ile hedefine ABD’yi koymuş olsa da, aslında yanı başındaki Güney Kore ve Japonya’yı birinci hedef olarak görmek yanlış olmayacaktır.

Doğu Asya’daki bu gelişme bölgenin en önemli ülkelerinin başında gelen Japonya tarafından da yakından takip ediliyor. Bununla birlikte, Kuzey Kore karşısında aynı hedef tahtasında bulunan Japonya ve Güney Kore ilişkilerinin bu bağlamda nasıl seyrettiği meselesi ise önemli bir konu.

Türkiye’den fark edilmeyen gerçek!
Bu akşam, Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş yerleşkesinde düzenlenen bir toplantıda bu konu ele alındı. Japonya Keio Üniversitesi Çağdaş Kore Çalışmaları Merkezi müdürü Prof. Dr. Junya Nishino “Japonya ve Kore Yarımadası: Türkiye’de Fark Edilmeyen Hakiki Gerçekler” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi.

Konuşmayla ilgili detaylara geçmeden önce, ilk etapta konuşmanın başlığına değinmekte fayda var. Bu bağlamda, söz konusu başlığı iki şekilde okumak mümkün. İlki Japonya ile Kore Yarımadası arasında var olan ilişkiye atıf.

İkincisi ise, Türkiye’ye vurgunun yapıldığı ‘gerçekler’ olmakla birlikte, Türkiye’de bilinmeyen denilerek belki Türkiye kamuoyu da içinde olmak üzere ancak daha çok akademi ve okuryazar çevrelerinde Doğu Asya coğrafyasında olan biten habersizliğe dolaylı bir serzeniş ve eleştirisi veyahut da alaycı bir dille yaklaşımı sezmek mümkün.

Bununla birlikte, salonu dolduran yaklaşık yüz kişinin varlığı, en azından konuya duyarlı ve olan biteni dinlemek isteyen bir kitlenin varlığını ortaya koyması açısından da dikkat çekici. Tabii ki, salondaki kalabalık, uluslararası ilişkiler bölümü hocalarının zoruyla dolduranların büyük bölümü öğrencilerden oluşmuyorsa!

Prof. Nishino, giriş bölümünde işin Türkiye boyutunun da olduğunu ortaya koymak istercesine 1951-53 yılları arasında Kore Savaşı’na Türkiye’nin ABD’nin yanında katıldığını belirten ve üzerinde bazı istatistiki bilgiler içeren bir diyagram da sundu. Buna göre, Türkiye Kore Savaşı’na 5453 asker ile katılmış.

Bu sayısal veri, salt kuru bir istatistiki bilgi olmaklığının dışında, yukarıda dile getirmeye çalıştığım Türkiye’de Doğu Asya siyasetine ve ilişkilerine bakışın yoksulluğuna bir başka eleştiri olarak okunabilir. Yani, bugünkü nükleer tehdit ve bunun çevresinde gelişen ilişkilerin kökeni 2. Dünya Savaşı sonrasındaki savaşla bağlantısı apaçık iken, o savaşta yer almış bir ülkenin, bugün o coğrafyada olan bitene duyarsızlığı herhalde Japonlara şaşırtıcı gelmiş olmalıdır.

Prof. Nishino, Türkiye ile ilintili olarak bir başka değinisi ise, geniş Asya haritası üzerinde Japonya’nın Çin, Hindistan politikalarının ardından jeo-politik olarak bağlantı kurduğu bir diğer ülkenin Türkiye olmasıydı.

Prof. Nishino, herhalde bunu bir nezâket örneği olsun diye söylememiştir. Doğu Asya ve Güneydoğu Asya’da bir süredir var olan ekonomik kalkınma ve bunun doğurduğu uluslararası nüfuz ve etkinlik bağlamında bölgesel sınırlarını aşarak daha geniş coğrafyaları içerecek şekilde bir ilişkiler ağı kurma arzusu içerisinde Asya’nın bir ucundan diğerine Türkiye’nin de bulunması açıkçası günümüz küresel ilişkilerinde doğal bir duruma gönderme yapıyor.

Kuzey Kore: ekonomik yoksulluk, nükleer zenginlik
Prof. Nishino, konuşmasının giriş bölümünde Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma, balistik füze çalışmaları ve yoksulluğu üzerindeki girişi önemliydi. Çünkü ekonomik olarak salt bir karşılaştırma olarak Afrika’da Mozambik ile aynı sıralamada bulunan Kuzey Kore’nin elinde bulundurduğu nükleer silah ve balistik füzelerle küresel kamuoyunu ve uluslararası ilişkileri epeyce meşgul etmesi arasındaki kayda değer çelişkidir.  

Bu nükleer tehdit Kuzey Kore devlet başkanı Kim Yong-un ile ABD başkanı Donald Trump arasında geçtiğimiz 12 Haziran’da Singapur’da gerçekleşen zirve sonrasında pek fazla ifade etmediği yönünde bir algı oluşmuş olabilir.

Ancak bölgenin son elli yılı veya en azından, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Yarımada’nın Kuzeyi ile Güneyi arasında bir barış tesisi konusundaki çabalar ve sürüncemeler dikkate alındığında olumlu algının sürekliliği konusunda şüphenin oluşması kaçınılmaz. En azından, oluşan olumlu havaya rağmen, temkinliliği elden bırakmamak gerektiğini açıkça söylemek gerekiyor.  

Japonya-Güney Kore ilişkisi
Bölgede hararetini yitirmiş gözüken çatışma ortamının normalleşmeye doğru seyrine karşın, önümüzdeki yakın ve orta vadede güvenlik ilişkilerinin vazgeçilmezliği nedeniyle Japonya – Güney Kore arasındaki ilişkilerin doğasını dinlemek önemliydi. Prof. Nishino’nun salt bir akademisyen değil, aynı zamanda iki ülke arasında ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla kurulan komisyonun üyesi olması onu bir anlamda politika inşacılığında sahada önemli bir yerde durduğunu da gösteriyor.

Bu bağlamda, iki ülke ilişkilerinin Kuzey Kore karşısında bulundukları ortak zemine yani, tehdit altında olmalarına karşılık ilişkilerinin pek de öyle gelişmiş olduğunu söylemek mümkün değil. Bu çerçevede, bölgede Çin gibi Doğu ve Güney Çin Denizleri’nde yayılmacılık siyaseti güden bir gücün bulunması, buna ilâve olarak Japonya ile Rusya arasında henüz günün aktif tartışmaları arasında yer almamakla birlikte var olan sınır sorunu, Japonya’nın bölgedeki güvenlik çemberinin ne kadar hassas olduğunu ortaya koyuyor.

Bu her iki ülkenin, yani Japonya ve Güney Kore, sadece Kuzey Kore tehdidi karşısında aynı yerde konumlanmakla kalmıyor, aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin bölgedeki müttefikleri arasında kayda değer bir önem taşıyan ülkeler konumunda bulunuyorlar. Açıkçası ortada başlı başına bir çelişkinin olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Comfort women
Japonya ile Güney Kore ilişkilerinin 1965 yılında başlatılan siyasi ilişkilere dayanmasına rağmen, 2. Dünya Savaşı’nda bölge ülkelerinde Asya Asyalılarındır politikasıyla nüfuzcu girişimlerde bulunan Japonların özellikle Güney Kore’de kadınların zevk metaı (comfort women) olarak kullanılmalarının neden olduğu duygusal ötesi kırılma varlığını siyasi ilişkilerin geliştirilmesinin önünde bir engel olmaya devam ettiriyor.  

Prof. Nishino’nun konuşmasında pek üzerinde durmak istemediği, ancak sorulan birkaç soru ile ister istemez açıklamak durumunda kaldığı zevk metaı haline getirilen kadınlar sorunun çözümü için son dönemde, özellikle Şinzo Abe’nin başbakanlığında kayda değer girişimler olmasına rağmen, Güney Kore tarafında bir yakınlaşma emarelerinin gerçekleşmemiş olması da bir gerçek.

Savaş dönemlerinde ulusların birbirlerine yaptıkları onur kırıcı uygulamaların belki de en kendinde örneğini teşkil eden comfort women konusu öyle anlaşılıyor ki, Güney Kore’de bir milli hissiyat halini almış gözüküyor. 2. Dünya Savaşı’nda bu uygulamanın kurbanı olan kadınların pek çoğu bugün biyolojik olarak hayatlarını yitirmiş olsa da, bu vakıanın Güney Kore ulusu üzerinde oluşturduğu etki devam ediyor.

Prof. Nishino, tarihsel ilişkilerin günümüzde ülkeler arasında ikili ilişkilere oldukça olumsuz bir etkisi olduğu yönündeki yaklaşımı, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilememiş olması bağlamında gündeme getiriyor. Elbette haksız değil. Ancak bu durumda, güvenlik bağlamının öncellendiği bir dönemde Japonya kadar Güney Kore’nin de bölgede birbirine yakınlaşabilecek iki ülke olduklarını varsaymak akılcı bir tutum.

Japon ve Güney Kore kamuoyu kime güveniyor?
Ancak, Prof. Nishino’nun araştırmalarına göre, gelecek on yıllık süre zarfında bölgede kimlerin önemli aktör konumunda olduğu yolundaki soruya Japon ve Güney Kore kamuoyundan gelen cevaplar karşılıklı iki ülkeyi işaret etmekten uzak. Aksine, bölge politikalarında etkinlikte rol, ABD ve Çin’e biçilmiş gözüküyor. İki ülke halkındaki bölgesel ilişkilere yönelik bu algı, ABD nüfuzunun gerçekliğine gönderme yapması, bugünkü ABD yönetiminin bölgeden uzaklaşma çabalarıyla çelişen bir durumu ortaya koymasıyla da ilginç bir durum arz ediyor.

Kuzey Kore’nin nükleer tehdidinin Kim Yong-un ve Trump görüşmesiyle ortadan kalma eğilimi sergilemesine rağmen, Yarımada’nın nükleer silahlardan arındırılmasının ön şartlarına dahi geçilememiş durumda.

Bununla birlikte, bu sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için değişik faktörlerin, örneğin son bir haftadır Kuzey Kore dışişleri bakanlığından yapılan açıklamalar dikkate alındığında ABD’nin Kuzey Kore’ye uyguladığı ekonomik ambargonun ivedilikle kaldırılması talebi gibi açılımların devreye girmesi beklentisi var.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/11/09/japonya-guney-kore-iliskileri-kore-yarimadasinda-tehditler-ve-firsatlar-the-relationship-between-japan-and-south-korea-threats-and-opportunities-in-korean-peninsula/

6 Kasım 2018 Salı

Malaylar değişimi kabul etmeli ama nasıl? / The Malays should accept the change, but how?


Mehmet Özay                                                           -                                                            06.11.2018

foto: todayonline.com
Malezya artık Yeni Malezya adıyla anılırken, bunu salt muhalefetin 9 Mayıs seçimlerinde elde ettiği seçim zaferine bağlamak yanlış olur. Yeni Malezya elbette, muhalefetin 62 yıl sonra gelen siyasi zaferi ile geniş toplumsal kesimlerin taleplerine yönelik değişim ve dönüşüm sürecine bir başlangıç anlamı taşıyor. Bununla birlikte, bu yöndeki gelişmelerin kısa bir süre zarfında ortaya konmasını beklemek hayalcilik olacaktır.

Bu noktada, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’ne mensup bazı ülkelerde yakın geçmişte yaşanan siyasal değişim süreçlerinin arzu edilir düzeyde gerçekleşmemesi ve hatta hayal kırıklıklarına neden olan gelişmeler konu olduğunu hatırlatmak gerekir.

Değişim nasıl gerçekleşecek?
Malezya’da beklenen değişimlerin, öyle tek bir alanda sınırlı olmadığı, yerel yönetimlerden ekonomik kalkınmanın paylaşımına, eğitimden üretim sektörüne kadar toplumsal yapının değişik alanlarında bir değişime ihtiyaç olduğuna kuşku yok.

Böylesi devasa ve köklü değişim için neler yapılması gerektiği ve ne kadar süre beklenileceği elbette ki, Malezya hükümetinin ve kamuoyunun en önemli gündem maddesini oluşturuyor. Tüm bu alanları kapsayan köklü değişiklerin temeli ise, ırk temelli politikalarda değişikliğin nasıl ve ne şekilde ortaya konacağıyla ilgilidir.

Yaklaşık yirmi yıllık reform çağrısının ve muhalefet liderliğinin ardından 9 Mayıs seçimlerinin kazanılmasında önemli bir siyasal aktör olan ve başbakanlık koltuğuna oturmak için bir süre daha beklemek durumunda olan Enver İbrahim, bugün Singapur’da gerçekleştirilen bir ekonomi forumu çerçevesinde yaptığı açıklamada bu konuya değinerek, söz konusu kapsamlı değişimin öncüsü niteliğindeki ırklar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin zaman alacağını söyledi. Bu durum, açıkçası Malezya’da işlerin sanıldığı kadar kolay olmayacağına işaret ediyor.

Demografi ve güç bağlamı
Malezya, kimilerin zannettiğinin aksine, halkının kahir ekseriyeti Müslüman ahaliden oluşan bir ülke değil. Yani bir örnek vermek gerekirse, ülke nüfusunun diyelim ki, yüzde 80’lik bir kesimi Malay-Müslümanlardan oluşmuyor. Aksine, ülkenin demografik dağılımında Malay-Müslümanlar, çeşitli etnik azınlıkların da dahil edilmesiyle ancak yüzde altmışa varan bir kitleyi oluşturuyor. Geri kalan yüzde kırklık kesim ise, Müslüman olmayan ve aynı zamanda farklı etnik ve dini topluluklardan müteşekkil.

Geçen altmış iki yıl boyunca ülkeyi yöneten siyasal yapının da, yine öyle sanıldığı gibi Malay etnik partisi olarak da bilinen Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) partisinin tek başına iktidarına konu olmadı. Aksine, UMNO içinde Çin, Hint azınlıklarının yanı sıra, Borneo Adası’ndaki Sabah ve Saravak Eyaletleri’ndeki Iban, Dayak, Biyaduh, Kadazan gibi çeşitli küçük azınlık grupları temsil eden eyalet temelli siyasi partilerin ortaklığıyla iktidarı elinde tuttu.

Irk temelli politikalar sorunu

Adına ‘Ulusal İttifak’ hükümetleri denilen ve ülkenin 62 yıllık modern tarihine damgasını vuran siyasi yapılaşma, öyle kendiliğinden ortaya çıkmış bir gelişme değildi. Siyasal rejim ve yönetim ile toplumsal kesimler arasındaki keskin ayrım tastamam ırk politikalarına dayalı olarak ortaya çıkmıştı.

Bu politikaların ülkenin kurucu unsurlarının doğrudan kararı olmadığı da biliniyor. Sömürge dönemindeki adıyla Malaya topraklarında İngiliz sömürge yönetimin uyguladığı ırk temelli toplumsal yapılaşma bağımsızlık sürecinde de kendini masa başında dayatmıştı.

Pozitif ayrımcılık sonlanmalı

İşte, 9 Mayıs seçimlerinin ardından ortaya çıkan Yeni Malezya’nın bu geçmişle hesaplaşması gerekiyor. Enver İbrahim’in kolay olmayacağını söylediği şey de tastamam bu gerçeklik.

Irk temelli politikalar denildiğinde akla, hiç kuşku yok ki, bu toprakların ana sahipleri kabul edilen (bumiputra) Malay-Müslümanlara yönelik ‘pozitif ayrımcılık’ bağlamında ortaya konulan ve toplumsal alanların neredeyse tamamını içine alan yapılaşma kastediliyor.

Enver İbrahim, Malay Müslümanların bugüne kadar kendilerine yönelik ırk temelli-pozitif ayrımcılık olgusu yerine, birey ve toplumsal kesimlerin ihtiyaçları temeline dayalı yeni bir yapılaşmanın önünü açacak kitle olduğuna işaret ediyor.

NEP ve ahlâki yapılaşma

Ancak bu kitlenin bugüne kadar ‘anayasal haklar’ bağlamının yanı sıra, her daim iktidarda olması nedeniyle özellikle, UMNO üzerinden devşirdikleri çıkarlar ve kazanımlardan ne şekilde ferâgat edip etmeyecekleri bir siyasal yaklaşım kadar ahlâki bir sorun olarak da ortada duruyor.

Bu durumun ortaya çıkmasında önceki süreçler bir yana, özellikle 1969 yılı Mayıs ayındaki anarşi ortamına da neden olan Malay-Müslüman kitlenin ekonomik geri kalmışlığına çözüm bulma adına uygulamaya konulan Yeni Ekonomi Politikası’dır (NEP).

1990 yılında sona erdirilmesi öngörülen bu politikanın bugüne kadar devam etmiş olması bile, Malay-Müslüman kitle üzerinde nasıl bir psikolojik ve ahlaki yapılaşma oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu ekonomi politikasının uygulanması kadar, diğer toplumsal alanlardaki örnekleriyle de aslında, Malay-Müslüman kitlenin kendi ayakları üzerinde durabilen bir toplumsal kesim olup olamadığının da sorgulanmasını gerektiren bir durumla karşı karşıyayız.

Sorunun hiyerarşik dağılımı

Sorunun ahlâki yönüne dikkat çekme nedenim ise, sıradan Malay-Müslüman bireyin sorumluluğunun ötesinde ve dışında olmak üzere, 1969’daki gelişme baz alındığında son elli yıldır iktidar nimetini Malay-Müslüman kitle adına paylaştırma hakkını elinde tutan UMNO’nun, parti içinden başlayarak devlet ve kamu kuruluşlarına kadar uzanan derin yapılaşması rolü göz ardı edilmemeli.

Nihayetinde Malay-Müslüman bireyi pozitif ayrımcılık uygulamalarına adapte eden ve bu uzun süreçte bu uygulamalara bağımlılığa yol açan ve nihayetinde bunlara mecbur bırakan UMNO karar mekanizmaları ve bunların ürettiği politikalardır.

Buna ilâve olarak, demokrasi pratiğinin seçim ve oy ilişkisi çerçevesinde Malay-Müslüman kitlenin UMNO’yu tek başına iktidar yapacak bir siyasi güce karşılık gel/e/memiştir. Bu nedenle, UMNO’nun iktidar olabilme adına sürekli olarak diğer etnik temelli örneğin, Malay Çin Birliği (MCA) partisi ve Malay Hint Kongresi (MIC) gibi partilerle kurduğu ittifak süreçlerinin, bu siyasi hareketler ve toplumsal karşılığı olan kitleler nezdinde ürettiği bir ahlâki durum söz konusudur.

İktidar olma adına siyasi ittifak kuran UMNO, MCA ve MIC gibi etnik temelli partiler, kendi yandaşları ve destekçileriyle, özellikle ekonomik dağılımdan pay almaları üzerine inşa edilmiş bir ilişki kurarken, parti merkezlerinden toplumun ana gövdesine doğru yayılan bir ahlâki yozlaşmaya da neden olmuştur.

Bu süreçte, çiçeği burnunda iktidarın Yeni Malezya kavramının salt sözde değil, icraatta da ortaya konması için mevcut iktidarın, öncelikle geniş Malay-Müslüman kitlenin psikolojisinde ve düşünce dünyasında değişimlere kapı aralayacak araçlara ve bunların neler olduğu ve nasıl uygulamaya gerileceği tespitine ihtiyacı var.


2 Kasım 2018 Cuma

Pakistan’da gelişmeler ve Asya-Pasifik politikaları / Development in Pakistan and Asia-Pacific Policies

Mehmet Özay                                                                                                                        02.11.2018

thenational.ae
Pakistan’da geçen temmuz ayında yapılan genel seçimler sonunda ‘Pakistan Tehreek-e-Insaf’ (PTI) partisinin zaferi, uzun süredir ulusal düzeyde başarı bekleyen İmran Khan’ın başbakanlık koltuğuna oturmasını sağladı. Ülkede yaşanan siyasal değişim, kısa sürede bölgesel ve uluslararası ilgilendiren bir boyuta taşındığı gözlemleniyor.

İmran Khan, geçen Ağustos ayında, ülke tarihinin en olumsuz ekonomik koşullarının yaşadığı yönündeki açıklaması ülkeyi Uluslararası Para Fonu (IMF) ile karşı karşıya getirdiğinin en açık işaretiydi. Bu bağlamda, yeni hükümet IMF teslim olmamanın yollarını ararken, bulunan çözüm yolları salt ekonomik bağlamı ile değil, küresel siyasal ilişkileri de etkileme potansiyeli ile dikkat çekiyor. Bu hususa aşağıda değineceğim.

Yeni Pakistan Eski Pakistan’dan nasıl ayrışacak
Bu siyasi değişim, ülkede Yeni Pakistan dönemi olarak anılırken, yenilik sadece bununla da sınırlı değil. Ülke modern tarihinin en önemli ekonomik dar boğazını yaşarken, IMF’e en az muhtaç olmanın ve bu bağlamda alternatif borçlanma yolları aramanın peşinde. Bunun nedeni ise, İmran Khan yönetiminin, IMF yapılandırıcısı ABD’nin nüfuzunu maruz kalmamak.

Yeni Pakistan yönetimi ekonomik darboğazı aşma adına bir yandan Suudi Arabistan’a, öte yandan Çin’e yanaşarak sadece ekonomik ilişkilerde Batı ile arasına mesafe koymakla kalmıyor. Pakistan yönetimi bu girişimleri, bunun da ötesinde, çeşitli bağlamlarda bölgesel ve küresel siyasal yapılaşmalara konu olacak gelişmeler olarak okunmayı hak ediyor.

Yolsuzluk temel sorun
Bağımsızlıktan bu yana askeri rejimlere konu olmakla kalmamış, aynı zamanda ordunun sivil siyasal rejimler döneminde de önemli bir güç merkezi olarak etkin olması çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu ülkede çelişkileri de beraberinde getirmiştir.

Sahip olduğu nükleer güce rağmen, istikrarlı ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek bir yana, özellikle kamu sektöründeki yolsuzluklarla geniş toplum kesimlerinin mağduriyetine konu olmuştur. Öyle ki, 2017 yılı küresel yolsuzluk sıralamasında 180 ülke arasında 117. sıradaydı.

Öte yandan, Pakistan ve komşusu Hindistan arasında bir türlü sürdürülebilir barış ortamının sağlanamamış olması; Afganistan’da yaşananlar ve çeşitli silahlı grupların varlığı yapılanmalarının Pakistan üzerinde doğrudan ve dolaylı uzanımlarına neden olurken bu gelişmeler güvenlik ve anarşi gibi siyasi yönetim ve geniş kesimlerin gündelik yaşamlarına etkisi ile dikkat çekiyor.

Ekonomi yönetimi ve siyasal çeşitlilik
Pakistan’ın işte bugün karşı karşıya kaldığı ekonomik sorunun, yukarıda zikredilen sorunların birleşiminin bir ifadesi olmadığı söylenemez. Ülkede çiçeği burnunda iktidar bu süreci nasıl yöneteceği merak konusu.

Başbakan İmran Khan’ın ülkenin küresel ekonomi yönetimi karşısında ekonomik bağımsızlığını en azından bir ölçüde koruyabilmesi için ilk yurt dışı ziyaretini Eylül ayında Suudi Arabistan’a yapmıştı. Bu ziyaretin en önemli yönünü Suud yönetiminden talep edilen ekonomik yardım oluşturuyordu. Taraflar arasında yapılan görüşmelerin ardından Pakistan altı milyar dolarlık ekonomik yardım almayı başardı.

Çin ziyareti nelere gebe?
İmran Khan’ın bugün başlayan Çin ziyareti işte böylesi önemli bir dönemde gerçekleşiyor. İki ülkenin birbirine yakınlaşmasını daha önce Çin’in “Tek Yol Tek Kuşak” projesinde ortaya konmuştu. Çin yönetimi, ‘kara ipek yolu’ olarak da bilinen bu proje ile ülkenin batısını Pakistan’ın Hint Okyanusu’na açılan Gwadar limanına bağlamayı hedefliyor.

İmran Khan’ın Pekin ziyaretine rağmen, yukarıda zikredilen 62 milyar dolarlık kalkınma projesinin, yeni hükümet tarafından 50 milyar dolara indirilmesi kararı bir çelişki olarak yorumlanabilir. Bir başka çelişki ise, sabık başbakan Nawaz Şerif döneminde yani geçen yıl benzer bir gerekçe ile Çin’den 6 milyar dolar borç alınmış olmasıdır. İmran Khan’ın bugün Çin’e ziyareti yaşanan ekonomik darboğazın atlatılmasında Pakistan’ın Çin’e ne denli bağımlı olup olmadığı sorusunu da gündeme getirmektedir.  

Pakistan küresel aktörlerin mücadele sahası mı?
Pakistan’da yaşanan ekonomik iflasın bu ülke yönetimince hal yoluna konulma çabasının bölgesel ve küresel ilişkilerde yeni yapılaşmalar yol açması beklenebilir.

Bu anlamda, Pakistan niyetlenilmemiş bir politikanın neticesi olarak, bir yandan ABD-Hindistan bloğu, öte yandan Çin arasında gerçekleşecek bir çatışmanın merkezi haline dönüşebilir. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Pakistan’da özellikle de İran sınırı bölgesindeki enerji sahalarındaki yatırımlarının ve buna ilâve olarak Körfez’deki Arap emirliklerinin mali desteği İran tarafından nasıl değerlendirileceği de bir başka konu.

Pakistan-Çin arasında yukarıda dikkat çekilen yakınlaşma, ekonomik bir birliktelik olarak dikkat çekse de, bunun ötesinde bir anlam taşıyor. Bu bağlamda, iki ülkenin siyasal anlaşmazlıklara konu olan Hindistan karşısındaki daha da yakınlaşması söz konusu.

Pakistan-Çin yakınlaşması, Çin’in Hint Okyanusu’nda giderek daha etkin bir rol almakta olduğuna işaret ediyor. Öyle ki, Çin bugüne kadar Doğu Afrika’da Cibuti’de ve Sri Lanka’da Hambantota liman işletmesinin ardından Pakistan’ın Gwatar limanındaki varlığı sadece Hindistan için değil, ABD için de yeni bir rekabet ortamının doğmakta olduğuna ortaya koyuyor.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus Pakistan’ın Çin’le yakınlaşması sadece Pakistan-Hindistan ilişkilerindeki yüzyıllık gerginlikten doğmadığıdır. Elbette ki, bunun geniş Asya-Pasifik içerisinde yer alan Hint Okyanusu-Batı Asya ve kısmen Orta Asya bölgesinde güç ilişkilerindeki yeri yadsınamaz.

Pakistan üzerinden yeni küresel yapılaşmalar

Bununla birlikte, Pakistan’ın ekonomik dar boğazı ve buna temel teşkil eden sosyo-politik bölünmüşlüğü ve bölgesel/küresel terör yapılanmalarının tam da odağında bulunması gibi nedenler, birbirleriyle rakip konumdaki güçlü aktörlerle birlikte ve yanyana olmasına neden oluyor. Bu gelişme, Pakistan’ı arzu ettiği istikrarlı bir siyasal ve ekonomik yönetime kavuşturup kavuşturmayacağı ise merak konusu.

Bir Batı Asya ülkesi olan Pakistan’da yaşananlar Çin’den Hindistan’a kadar ve oradan Arap Yarımadası’na kadar geniş Asya-Pasifik coğrafyasını etkileyecek gelişmelere neden oluyor. Pakistan’da yeni dönemin hemen başlarında İmran Khan hükümetinin ekonomiyi rayına oturtma çabasının ülke halkının refahını sağlama gibi bir amacı kadar, bunun dışında küresel ilişkilerin şekillenmesini sağlayan bir vechesi bulunuyor.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2018/11/02/pakistanda-gelismeler-ve-asya-pasifik-politikalari-development-in-pakistan-and-asia-pacific-policies/