24 Ocak 2015 Cumartesi

Kurumsallaşan Yolsuzluk ve Aktörler / Institutionalized Corruption and Actors

Mehmet Özay                                                                                                                   23 Ocak 2015

Endonezya’da Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yeni ‘şef’ ataması tam anlamıyla kurumlararası krize dönüştü. Aslında bu ne yeni bir durum, ne de şaşılası bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Siyasiler ve ilgili kurum yetkilileri arasında son haftalarda süre giden ‘imaj savaşı’ basın tarafından tarafların siyasi hınçlarının esiri olarak yorumlansa da, vakıa olduğundan çok daha büyük ve çok daha geniş boyutlarıyla ele alınmayı hak ediyor. Zaman zaman dile getirdiğim üzere, küresel medyaya ‘en çok Müslüman nüfusa sahip ülke’ fotoğrafıyla çıkartılan Endonezya’da sorun yolsuzluk kurumsallaştığı ve toplumun tüm kesimlerini kapsamı alanına aldığı gibi, ülkede faaliyet gösteren uluslararası şirketlerin de -ki, bu noktada Papua’daki altın madenleri işletmeleri hatırlanabilir- bulaştığı yolsuzluk olduğunun fark edilmesi ve ortaya konması gerekiyor.

Buna ilâve olarak, İslam Konferansı İşbirliği Teşkilatı’nın Açe’de 2006 yılında başlattığı ve adına‘pilot’ denilerek popülerleştirilen ve ‘umut’ dağıtan proje sürecinde ofisin başında bulunanların yolsuzluk iddiaları ve kriminal vak’asına ‘Cidde’nin Endonezya makamları özellikle ‘emniyet’ nezdinde nasıl müdahale ettiğini ve manipülasyonlara neden olduğunu hatırlayanlar yolsuzluğun boyutlarını insani yardım unsurlarına kadar taşındığını rahatlıkla görecektir. Söz konusu bu hususlar, kuşkusuz ki, sadece Endonezya’nın bölgesel ve de küresel ilişkilerde profilini ‘temizlemekle’ sınırlı olmayıp, şu veya bu şekilde İslamiyetle/Müslümanlarla ilintilendirilmesi dolayısıyla ciddi bir şekilde ele alınması gereken bir konu hüviyetinde. Bu noktada, hususi bir yazıyı kaleme alacağımı burada belirteyim.

Endonezya’da, periyodik olarak ulusal ve de uluslararası kamuoyu önüne taşınan yolsuzluk ve benzeri olgular, gündelik yaşamın bir parçası olarak zaten hep var olageldi. Bugün Cakarta’da yaşanan durumun ilgi çekici yanı, önceki yazımda da belirttiğim üzere, çiçeği burnunda devlet başkanı Joko Widodo (Jokowi) ile ‘kurumsallaşmış yolsuzluk sistemi’ arasında henüz ilk ‘salvoların’ yaşandığı bir dönemde siyaset ve bürokrasi kurumlarından topluma doğru yayılmakta olan çalkantıların giderek büyümesinden kaynaklanıyor. Bu noktada, Cakarta’da ne olup bittiğini kısaca hatırlatmakta fayda var. 20 Ekim’de devlet başkanlığı görevini üstlenen Jokowi, aradan geçen üç ayda önceki Başkan Susilo Bambang Yudhoyono’nun atadığı üst düzey bürokratları görevden alma sürecinde sıra Emniyet Genel Müdürlüğü’ne geldi. Aslında mevcut polis şefinin görev süreci önümüzdeki ekim ayında sona ermesine rağmen, yeni polis şefi atamasının gündeme getirilmesi Jokowi dışındaki faktörlerin etkin olmaya başlamasının ipucu olarak anlamak gerekiyor.

Bu süreçte, Jokowi’ye destek veren partilerin önceki dönemlerdeki ilişkilerinin belirleyici olduğuna kuşku yok. Bu bağlamda, bunu, Endonezya Mücadeleci Demokrat Partisi (PDI-P) içinde yaklaşık on yıl önce yaşanan güç paylaşımı/değişimi sürecine geri götürmek mümkün. 2001-2004 yılları arasında Devlet Başkanlığı görevini yürüten PDI-P’nin başkanı Megawati Sukarnoputri ile yollarını ayıran Susilo Bambang Yudhoyono’nun (SBY) arası o günden bu yana hiç iyi olmadı. PDI-P’den ayrılarak ‘Demokrat Parti’yi kuran Yudhoyono, iki dönem devlet başkanlığını yürütürken, Megawati bu süreçte yapılan seçimlerdeki oy oralarına bakılarak söylemek gerekirse, giderek neredeyse ulusal siyasetten silinme noktasına geldi. Tam da bu noktada ‘Jokowi’ adının bir can simidi misali ortaya çıkması, Megawati’nin yeni dönemde ipleri elinde tutacağını daha seçimler öncesinde söylediğimiz sürecin giderek kendini belirgin bir şekilde ortaya koymasıyla gerçeklik kazandı. Jokowi, ‘temiz’ ve ‘sivil’ siyasetin ‘simgesi’ olarak ulusal siyaset arenasına ‘sürülürken’, aslında onun ideolojisiz ve siyasi ekibi olmayan ‘tekil’ bir siyasetçi profili çizerek modern Endonezya tarihine ilk isim olarak geçmekle birlikte, tasarladığı yönetim biçimini Endonezya siyaset ve bürokrasisine nasıl yansıtabileceğine dair tereddütlerimi de aktarmıştım.

Emniyet Genel Müdürlüğü atamasına dönelim... Temelde Jokowi’den beklenen, 2013 yılında dönemin devlet başkanı SBY tarafından atanan Sutarman’ın 2015 Ekim ayında görev süresinin dolmasına kadar beklemesiydi. Tabii işin içinde PDI-P olmasaydı, bu erken görev değişimini Jokowi’nin kendi ekibiyle çalışmak istemesi gibi doğal bir nedene bağlamak mümkündü. Yukarıda kısaca değindiğim üzere, yönetimin, siyasi rekabet ve intikam gibi çatışmacı yönelimlerle birlikte ele alındığı bir ülkede, polis şefi atamasını bu kadar masum bir nedenle ilişkilendirilmesine olsa olsa saflık denir.

İşte bu nedenledir ki, Başkan Jokowi’nin yeni polis şefi olarak ‘tek aday’ olarak Gunawan Budi adına düzenlenen atama kararnamesini Meclis’e göndermesi ve atama kararının onanmasına sadece 11 saat kala, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun Gunawan Budi hakkında ‘şüpheli’ sıfatıyla araştırma başlatması birkaç haftadır ülke gündemini meşgul eden hadiselerin başlangıcı oldu. Gelişmeler son derece hızlı ilerliyor... Öyle ki, geçen Perşembe günü (22 Ocak), aralarında Muhammediyye’nin lideri Syafii Maarif, Alimler Birliği’nin (Nahdat’ul Ulama) tanınmış isimlerinden Salahuddin Wahid gibi önde gelen dini yapılanmaların liderlenin de olduğu sivil liderler Emniyet Genel Müdürlüğü, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu, Yüksek Mahkeme arasında baş gösteren mücadelenin ülke birliğine ve kurumların güvenirliliğine zarar vermemesi için herkesi dikkatli olmaya davet eden çağrısı dikkat çekti. Endonezya’da ‘tokoh’ denilen bu sivil liderlerin olumlu bir atmosfer yaratması beklenen bu çağrısının ters teptiğinin bir göstergesi olarak sadece bir gün sonra, yani 23 Ocak Cuma günü Emniyet Genel Müdürlüğü mensuplarınca, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu Başkan Yardımcısı Bambang Widjojanto’yu tutuklaması Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nu itibarsızlaştırma girişiminin açık bir göstergesiydi. Emniyetin, Banbang Widjojanto’yu 2010 yılında yerel bir seçimdeki icraatlarından ötürü tutukladığını açıklaması ise dikkat çekici bir ‘neden’ olduğuna kuşku yok. Bu durum, aynı zamanda gelişmelerin Jokowi’nin kontrolünden çıktığının en açık göstergesi olmakla kalmadığı, polis şeflerinin aralarındaki ‘ittifak’ı gözler önüne sermesi bakımından da dikkat çekiciydi. Öyle ki, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun polis şefi Gunawan Budi’nin banka hesaplarını ve ilişkilerini ele alan soruşturmaya katılmamaları pratikte polis şeflerinin bireysel değil, aksine ‘emniyet kurumu’nun kurumsal duruşunu yansıtmasıyla dikkat çekiyor. Jokowi’nin şimdilik yapabileceği tek şey, tarafları biraraya toplayıp ‘bu süreçte kanunlara uygun yürütülmesi’ talebinde bulunmasından ibaret.


Mevcut durumda, şu veya bu kurumu lekelemek gibi bir yaklaşımdan bahsedilemez. Bir veya birkaç kurum değil, çok açık ifadeyle söylemek gerekirse ortada kurumsallaşmış bir yolsuzluk olgusunun mevcudiyetini dikkate almak gerekir. Bunun en açık göstergelerinden biri, herkes Cakarta’daki polis şefleri-Yolsuzlukla Mücadele Kurumu arasında süren mücadeleden pek de dikkatleri çekmeyen husus Cuma günkü gazetelerde Papua Eyaleti başkenti Jayapura’da görevli bir polis şefi Labora Sitorus’un geçen yıl gündeme gelen ve büyük yankı uyandıran kara para aklama soruşturmasında geçen Eylül ayında Yüksek Mahkeme’ce suçlu bulunup 15 yıl hapis ve 400.000 (dört yüz bin) Dolar para cezasına çarptırılmasına rağmen, bugüne kadar ‘hücreye’ konulamamış olmasıdır. Dört yüz bin doları görüp de ‘aşırı’ ceza diyeceklere Labora’nun banka hesabında 120 milyon Dolar’ın nasıl olupda ‘biriktiğine’ şaşırmalarını tavsiye ederim. Eyalet polisi Labora’nın her gün arandığını ancak kendisine ulaşılamadığı yönündeki açıklama ise işin ‘ciddiyetini’ ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekici. Bugünlerdeki olay nasıl ne görevinden ayrılan Sutarman ne de göreve atanması beklenen ancak gelişmelerle atama kararı durdurulan Gunawan Budi’nin kişisel özellikleriyle ilgili olmadığı gibi Labora Sitorus da aynı şekilde bireysel eylemlerin değil, sistemik ve kurumsallaşmış ilişkilerin bir sonucu olarak gündeme geliyor. Bu ilişkileri değişik boyutlarıyla gündeme getirmeye devam edelim. 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Endonezya’da Yolsuzluk Sınır Tanır mı? / Is there a limit at corruption in Indonesia?

Mehmet Özay                                                                                                                  21 Ocak 2015

Endonezya’da 7 Temmuz 2014 tarihindeki Başkanlık seçimlerinden çok önce ülke siyasetindeki yeni yüzü Joko Widodo’nun (Jokowi) seçilmesi halinde ne gibi güçlerle karşı karşıya kalabileceğine dair bazı görüşleri gündeme getirmiştim. Aslında Jokowi’nin, aslında daha seçimler öncesinde siyaset dünyasının kurulu düzeni içerisinde nasıl bir yer alacağı ve bu yerin kendisi tarafından mı, yoksa onu öne çıkaran ‘güçler’ tarafından mı belirleneceğini de tartışmıştım. Bugün tam üç aydır Başkanlık görevini sürdüren Jokowi önemli bir sınavla karşı karşıya. Hükümetlerin ilk yüz günü geleceğe dair önemli ipuçları verir sözünden hareketle söyleyecek olursak, ‘reform’ söylemiyle halkın gönlünde taht kuran Jokowi’nin erkende olsa meşruiyetini sorgulanıp sorgulanmayacağını belirleyecek bir dönemeçte bulunuyor.

Endonezya’da emniyet genel müdürü ataması süreci, sadece gündemi belirlemekle kalmıyor, bundan da öte, Başkan Jokowi’nin seçim öncesi verdiği sözler, halkta yarattığı umutların devam edip etmeyeceği gibi kritik bir evreye dönüştü. Aslında çok erken de olsa Jokowi için önemli bir sınav olduğunu söyleyebilirim. Endonezya bağlamında konunun ‘emniyet genel müdürü ataması’ diyerek geçiştirilecek bir yanı yok. Çünkü ülkede orduyla birlikte en önemli güç olarak yer alan emniyet genel müdürlüğü, sadece ülke iç güvenliğini sağlamakla kalmıyor, siyasi güç dengelerinde de baskın rol oynuyor. Bu bağlamda, kısa bir süre önce yüksek mahkemeye başkan atamasında Jokowi’yi başkanlık koltuğuna taşıyan güçlerden Ulusal Demokrat Parti (NasDem) başkanı ve medya devlerinden Surya Paloh önemli rol oynadığını söyleyeyim. Emniyeti bir kurum olarak ve de başkanını bir ‘lider’ olarak gündemde yer işgal ettirecek kadar öne çıkaran bir diğer konu ise, tıpkı ordu kurumunda olduğu gibi, siyaset-bürokrasi-iş dünyası-yolsuzluk ilişkilerindeki rolü. Buraları bilenler için aslında bu konu, ‘Eee ne var bunda. Yolsuzluk Endonezya’da sıradan bir konu’ dedirtebilir. Konunun Jokowi başkanlığı döneminin yakından gözlemlenen aylarında ortaya çıkmış olması ve Jokowi’nin bu konudaki tavrı ülkenin reform gündemi, Jokowi’nin siyasetteki duruşu ve de geleceği açısından önem taşıyor.

Endonezya’da şu anda, koalisyonlarla gelen başbakan ve devlet başkanlarının şu veya bu şekilde ‘koalisyon ortaklarının’ kıskacında olduğunun en yeni örneğiyle karşı karşıyayız. Yukarıda ifade ettiğim üzere, yüksek mahkeme seçiminde koalisyonun bir ucundaki parti başkanının ağırlığı kendini hissetirirken, şu günlerde emniyet genel müdürü atamasında da Jokowi’nin de başkan adayı olarak öne çıkaran Endonezya Mücadeleci Demokrat Partisi’nin (PDI-P) rol alması şaşırtıcı değil. Tabii burada bir başka gerçeği, yani partilerden bahsederken başkanın ağırlığını hatırlamak bu ve bağlamda PDI-P’nin başkanı Megawati Sukarnoputri’nin belirleyiciliğini vurgulamak gerekir. İşte söz konusu atamadaki püf noktası da burası. Megawati’nin Jokowi üzerinde kurduğu ‘baskı’ sonucu tek isim olarak adı parlamentoya gönderilen ‘Budi Gunawan’ adı, Megawati’nin 2001-2004 yıllarındaki başkanlığı döneminde koruması olmak gibi belki de sıradan sayılabilecek bir görevle sınırlı değil. Son birkaç haftadır ülke medyasında baş köşeyi tutan Budi Gunawan’ın ‘yıldız’ının aslında bundan sonra parlamaya başladığı anlaşılıyor. 2005 yılından başlayarak giderek kabaran banka hesaplarının arkasındaki ilişkiler zinciri, Budi Gunawan’ın ‘emniyet genel müdürlüğü gibi’ önemine şüphe olmayan bir kurumunun başına getirilemeyecek denli yasa dışı boyutları kapsaması, emniyet genel müdürlüğü ve benzeri bürokratik yapılanmada işlerin nasıl yürüdüğü dikkate alındığında şaşılası bir durum arz etmiyor. Aslında Endonezya için sorunun başlangıcı da burada başlıyor. Jokowi’nin başkanlık manifestosunda ‘kökünü kazımak’ isteği yolsuzluk sorununun tam da odağında yer alan bir ismi masasının üstünde hem de tek isim olarak görmesi onu önemli bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. 

Bu sürecin ‘sakıncalı’ tarafının bir yanında siyasiler yer alırken, öte yanında bürokraside yükselmenin önemli araçlarından biri olan ‘üstleri’ memnun etme ‘geleneğinin’ olduğunu söylenebilir. Kimi araştırmalar dikkate alındığında bunun ‘emniyet genel müdürlüğü’ndeki karşılığının ‘cazip bölgelere atanma’ savaşında üstleri memnun edecek kafi miktarda ‘ast’ın bulunmasında yattığı görülür. Zincirleme birbirine eklemlenmiş bu süreç, eyalet emniyet müdürlüklerinden merkeze kadar uzanıyor. Ülkenin en ‘seçkin’ kurumlarından birinde aşağıdan yukarıya dalga dalga yükselen bu yapılanma, nihayetinde kurum içerisinde kanıksanmış bir yasadışılığı besliyor. Bu süreç, emniyet bürokrasisinin değişik kademelerindeki ‘üst’lerin kabarık banka hesapları, aile şirketleri, iş dünyasıyla ilişkileri gibi eklemlenmelerle kurum içerisindeki kanıksanmışlığı farklı toplumsal kurumlara taşıyor. Ve bunda da hiçbir şekilde ‘onur’ ve ‘haysiyet’ gibi yüce değerlerin dejenere olduğu gibisinden bir anlayış hakim olmuyor. Aksine, daha önce birkaç defa dile getirdiğim üzere, kurumsallaşmış yolsuzluk şeklinde karşımıza çıkan bu yapılaşma ‘ihlas’ yani, ‘gönülden verme’ olarak adlandırılarak manevi bir boyutla meşruiyet sınırları genişletiliyor.

Tüm bu süreçler işlerken, tabii ki, kurumları ‘korumakla’ yükümlü diğer yapılar da işlevsellik kazanmaya çalışıyor. Bunların başında da hiç kuşku yok ki, önce en azından bazı kurumların iç yönetmeliği gereği oluşumuna olanak tanınan denetleme kurulları, öte yandan daha üst düzeyde görev yapan ‘yolsuzlukla mücadele kurumu’ geliyor. Ancak, emniyet genel müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren Mali İşlemler Rapor ve Analiz Merkezi (PPATK)’nin Budi Gunawan örneğindeki icraatı ‘denetim’ sürecin bütün bir kurumu saran yolsuzluk ağına takılmaması mümkün değil. Örneğin, beş yıl öncesi verilerine göre, söz konusu Merkez tarafından hakkında soruşturma açılan ve aylık maaşı altı-yüz doları bulan Gunawan’ın banka hesabına milyarlarca Rupiah’ın girmesinde sakıncalı hiçbir yönün bulunmadığı raporu üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Tabii burada Budi Gunawan örneğindeki tüm süreçleri detaylı bir şekilde gündeme getirmek gereksiz.


Ancak Jokowi gibi yolsuzluk sorunuyla mücadele sözü vermiş bir başkanın ilk aylarında karşısına çıkan bu ana sorunla nasıl baş edeceği meselesi önem kazanıyor. Bu anlamda karşımızda ‘çiçeği burnunda bir başkan’ ve ‘kökleşmiş bir sistem’ bulunuyor. Bu mücadeleyi yakından izlemeye devam edeceğiz. 

15 Ocak 2015 Perşembe

Havacılık Sektörü ve Yolsuzluğun Buluştuğu Yer

Mehmet Özay                                                                                                                       15.01.2015

2014 yılı havacılık sektörü açısından sadece Malezya’yı değil, dünya çapında unutulmayacak gelişmelere sahne oldu. Yaşanan üç uçak vak’ası Malezya havacılık sektörünü test ederken, Kuala Lumpur’da başlayan tartışmalar İngiltere Kanada ve ABD’ye kadar uzandı. İlk uçak kazasında “görmedim/duymadığı” politikalarına teslim olan ilgili çevreler, kamuoyu baskısını üzerlerinde hissetseler de devlet kontrolünün yoğun olarak hissedildiği ülkelerin bir gerçeği olarak meselenin üzerine gidilmediği de bir başka husus olarak ortaya çıktı. Teknoloji yüklü bir uçağın nasıl olup da gözlerden kaybolacağı konusunda hiç kuşku yok ki, uçağı üreten firma kadar, uçağı takiple görevli kontrol kuleleri ve radar merkezleri de mercek altına alınamadı.

Özellikle MH-370’in Malay Yarımadası’nı boydan boya geçip, Penang Adası’ndaki askeri radar üssünün kapsam alanında görünememesiyse sivil havacılıktan öte, ülke güvenliğinin de sorgulanmasını gerektirecek boyuttaydı. Ancak böyle bir sorgulamayla karşılaşmak pek mümkün olmadığı gibi, en üst düzey yetkililerin bir tür terfi edilmeleri ülke siyasetinde ve bürokrasisinde işlerin nasıl yürütüldüğüne dair çarpıcı ipuçları veriyordu. İkinci uçak kazası ise, kaderin bir cilvesi olarak Ukrayna’da süren çatışmaların tam ortasında gökyüzündeki onlarca uçaktan MAS’ı bulan roketle düşürülmesi hiç kuşku yok ki, tam bir yıkım oldu.

Havacılık sektörü uzmanları, ekonomistler bir şirketin dört ay içerisinde iki uçağını yitirmesinin, artık bu şirketin kurumsal güvenilirliği kadar, piyasa değerinin de yitirildiği sonucuna varsa da, Malezya hükümeti ‘korumacı’ politikalarının birine daha imza atarak, özelleştirme çabalarının beklendiği bir dönemde bir kez daha MAS’ı kurtarma operasyonlarıyla milyarların akacağı vanayı açıyordu. Aslında kazalardan çok önce kötü yönetim ile zarar eden bir kuruluşa dönüşen MAS’ı yönelik eleştirilerde sesi gür çıkan tek kişi Dr. Mahathir Muhammed’den başkası değildi. Muhalefet kanadın da sesler yükselse de, kontrollü ve ‘isyana teşvik yasası’dan mahkemeye çıkartılmayı göze alamayacağından oldukça temkinli tarzda seyrediyordu. Dr. Mahathir, MAS’ın kötü yönetildiğini açık seçik ortaya koyarken, mevcut hükümet MAS’ı kurtarma operasyonunun bir tür ulusal onur düzeyinde algılayarak icraatlarına devam ediyorlardı.

Neyse ki, kayıp uçağın ardından, iletişim zaafiyetiyle de anılan hükümet ve ilgili çevreler, ikinci uçak vakasının ardından bir tür ders aldıkları söylenebilir. Bu dönemde, uluslararası çevrelerden de tepki alacak denli oldukça riskli bir açılımla Ukrayna’nın doğusundaki isyancı grup lideriyle görüşmelerin yapılmasında hiç kuşku yok ki, kamusal baskıya bir kez daha maruz kalmak istemeyen Başbakan’ın birinci elden ailelere yönelik sorumluluk duygusuyla hareket ettiği ve en azından işin siyasi boyutunu olmasa da insani yönüne dair bir çözüme yöneldiği söylenebilir. Bunun pratikteki karşılığı ise cenazelerin birer birer ülkeye getirilmesi oldu.

Tabii bu iki uçak vakasında teknoloji marifetiyle kazalarla ilgili “nasıl, neden, ne zaman” gibi sorulara cevap bulunacağını uman dünya kamuoyu -aslında kimse açıkça gündeme taşımasa da- sukütü hayale uğradı. Bir türlü tespit edilemeyen sinyaller, ikinci uçağın isyancıların ‘katkılarıyla’ ele geçirilen ‘kara kutu’nun bir türlü insanların gönüllerini rahatlatacak açıklamaları getirecek bilgileri ortaya koymaması da pek şaşkınlık yaratmışa benzemiyor. Uçağın her hareketinin, kokpitte pilotların her ses ‘ediminin’ kaydedildiği belirtilen kara kutu bir türlü ‘bilgileri’ ortaya seremiyordu. Yetkililerin, önce kara kutuyu bulmanın haftalar, aylar alacağı açıklamalarını kara kutu bulunduktan sonra bu sefer ‘deşifre sürecinin’ haftalar, aylar alacağı söylemine dönüşmesi gecikmedi. Bu durumda, daha sonraki bazı gelişmelerden hareketle, acaba kara kutunun çalışması oldukça maliyetli bir sistem gerektiriyor da, havacılık şirketleri bundan kaçınıyorlar ve kaybolan ve düşen uçakta da buna benzer bir şey mi oldu sorusunu insanın aklına getiriyor. Örneğin, ülkenin en meşhur bankalarının ATM’lerinden çok kısa bir süre zarfında birbiri ardı sıra ‘operasyon’ düzenleyen ‘Latin çetesi’ birkaç milyon doları ceplerine koyup kayıplara karışırken, emniyet genel müdürlüğü, bankaların ‘ekonomik davranma adına’ ATM’lerdeki CCTV’leri kalitesiz ürünlerden seçmeleri nedeniyle görüntülerin ‘zayıf’ olduğunu bu nedenle yeterli takip yapamadıklarını açıklaması bunlardan biriydi.

Yeni bir yıla yaklaşırken, diğer sorunların önüne geçen iki uçak kazasının üzüntüsü ve “tüm sorumluluğunun” arkada bırakılacağı sanılırken üçüncü kaza gündeme damgasını vurdu. Bu üçüncü kazayla, MAS veya Malezya hükümeti “Neyse ki bu sefer ben yokum” psikolojisini yaşamış olduklarına kuşku yok. Ancak Air Asia uçağı Endonezya hava sahasında düşerken ve uçak Air Asia Indonesia olarak dünya basınına yansırken, aslında şirketin Malezya’nın son dönemdeki ulusal onur kaynaklarından biri olan Air Asia’ya ait olması kuşkusuz ki, Malezya’nın bir kez daha havacılık sektörü ve dünya kamuoyu önüne çıkmasına neden oldu.

Aslında uçağın düşmesinden hemen sonra Endonezya makamlarının uçağı bulma konusunda ‘candan’ yaklaşımları açıkçası epeyce şaşırtıcı gelmişti. Komşu ülkelerden dünyanın öbür ucundaki gelişmiş ülkelere kadar arama çalışmalarına katılma taleplerini bir bir kabul eden Endonezya makamları, bölgeye sevk edilen onlarca deniz ve hava gücüyle yapılan aramalarda gene teknoloji donanımlı uçağın ‘bip’ seslerine bir türlü ulaşılamadı. Uçaklar kaybolsa veya düşse dahi otuz gün ‘bip’ sesi vereceği belirtilen kara kutudan bir kez daha ses gelmemesi herhalde havacılık sektörünü epey bir süre ilgilendirecek bir mesele olarak ortada duruyor. Neyse ki, bölgenin dar bir derinz oluşu, kısa bir süre sonra teknolojiyle olmasa da Karimata Boğazı girişinde insan gözüyle keşfedilen uçağa ait bazı nesneler ve akabinde bazı cesetler bir başarı olarak ortaya kondu.  Uçağın düştüğü Cava Denizi ve uzantısı Karimata Boğazı’nda derinlik 30 ila 60 metre arasında olmasına rağmen, uçağın ana enkazına ulaşmak haftalar alması, Avustralya’nın öncülüğünde hakkında pek fazla bilgi sahibi olunmayan Hint Okyanusu’nun güneyindeki bölgede beş bin ila altı bin metre derinde MH-370’i arama çalışmalarının sürdürülmesini nasıl anlamamız gerektiğine dair çok yakın bir örnek olarak duruyor. Mazaret olarak ortaya konan hava ve deniz koşulları herhalde açık okyanusda çok daha zorlu şartlarla ortaya çıkacağına kuşku yok.

Endonezya Ulaştırma Bakanlığı’nın koordinasyonunda yürütülen arama çalışmalarında cesetler birbiri ardı sıra çıkarken Surabaya’da Juanda Havalimanındaki cenaze törenlerinde bir tür gösteri havası da sezilmiyor değildi. Arama faaliyetlerinde yer alan –belki de almayan- kurumlara mensup değişik üniformalarıyla görevlilerin cenazeleri taşırkenki konumlarından bahsediyorum. Yakın bakışla ortada bir ‘Bakın biz nasıl düzenli bir şekilde hareket ediyoruz’un, dünya medyasının göz önündeki süreçte, işin şov tarafı da unutulmayacak denli bir ifade hakimdi. Yukarıda dediğim gibi Endonezya makamlarınca, bu kendi halinde ve de son derece ‘organize’ bir yapı olarak ortaya çıkan arama çalışmalarında ‘işin içinde bir iş var ama hayırlısı’ dememizi gerektirecek bir hayrete yol açıyordu. Hayır, bu durum birkaç aylık çiçeği burnunda Başkan Joko Widodo’nun ülkeye getireceği söylenen ‘reform’ ile açıklanamazdı. Bu kadar kısa sürede böylesi bir başarı olamazdı.  Bu arada cenaze devir teslim işleri sürerken birden ‘sorumlu kim?’ sorusuna cevap arama süreci başladı. Endonezya Ulaştırma Bakanlığı, Air Asia’nın Surabaya-Singapur arasında haftada dört gün olan seferleri arasında Pazar günü –yani uçağın düştüğü gün- uçuşu olmadığını, dolayısıyla 28 Aralık 2014 günü QZ-8501 sefer sayılı uçağın Surabaya Juanda Havaliman’ndan kalkış izni yoktu. Ulaştırma Bakanlığı’nca soruşturma başlatılmasıyla o gün uçuşa kalkış izni veren ekip görevden alındı. Air Asia’nın profesyonelliği ve acar işadamı kimliğiyle tanınan Tony Fernandez, arama faaliyetleri boyunca neredeyse tüm süreçlerin tam da ortasında yer alırken, gelen bu şok edici gelişme karşısında sessiz kalıyordu. Bununla birlikte, Singapur tarafı “Pazar günü Air-Asia’nın Changi Havalimanına iniş izni var” cevabı savunma içerikli bir cevap olmaktan öte anlam ifade etmiyordu. Endonezya Ulaştırma Bakanlığı, sadece Air-Asia’nın değil, tüm havayollarını içeren soruşturması derinleştikçe ortaya vahim bir tablo çıktığı görüldü. İzinsiz uçan sadece Air-Asia değildi. Aralarında Endonezya ulusal havayolu şirketi Garuda, ile Lion Air, Wings Air, TransNusa ve susi Air gibi ülkenin önde gelen özel havayolu şirketlerinin de sayısı 61’ bulan izinsiz uçuşlar gerçekleştirmeleri basına yansıdı. Birkaç yıl öncesine gidecek olursak, Garuda’nın Avrupa ve ABD semalarında uçuş izni için yeniden girişimler başlattığını hatırlayabiliriz. Garuda’nın uluslararası havacılık standartlarında olmaması, bu dev ülkenin havayolu şirketinin ‘yasaklı havayolu şirketi’ olarak anılmasına neden oluyordu. Tabii konumuz Garuda’yı veya Endonezya havacılık sektörünü sorgulamak değil. Ancak ortada çok daha olumsuz bir durum olduğunu söylemek gerekir.  Sorun Air Asia’nın ve de yukarıda zikredilen diğer havayolu şirketlerinin nasıl olup da Endonezya Ulaştırma Bakanlığı’ndan ‘izin kopardıkları’yla ilgili. Ortada uçuş izni kaosu yok. Olsa olsa bugüne kadar ne ulusal ne de uluslararası kamuoyuna yansımış ülkedeki yolsuzluğun havacılık sektörünü de nasıl sardığıyla ilgili bir durum söz konusu. Herhalde Başkan Jokowi reform sürecinde Ulaştırma Sektörü’nde uluslararası boyuta varan yolsuzlukları da ortadan kaldıracak bir yeniden yapılanma gerçekleştirecektir. 

23 Aralık 2014 Salı

Isa Sulaiman Intelektual Unik

Mehmet Özay                                                                                                                      21.12.2014



SETELAH sepuluh tahun tsunami, saya ingin mengingatkan diri saya tentang seseorang yang saya hormati karena perjuangannya mengobati luka masyarakat Aceh. Saya tidak bisa mengingat kapan awalnya dan dimana saya mendengar namanya. Tapi, yang terbersit dalam memori saya adalah sebuah foto yang tertempel pada sebuah dinding kantor Aceh Institute bersama para pendiri organisasi yang dulunya berlokasi di dekat persimpangan empat Punge. Di barisan figur dalam foto tersebut terlihat Anthony Reid, Otto Syamsuddin Ishak, Fuad Mardhatillah, Saiful Mahdi, Lukman Age, dan lain-lain.

Dulu, ketika saya mendengar bahwa dia merupakan seorang Sosiolog, saya mencoba untuk menemui dan berdialog tentang karya-karyanya secara personal. Dalam masa pencaharian, Fuad Mardhatillah yang saat itu sedang bekerja di Departemen Sosial Budaya pada Badan Rekonstruksi dan Rehabilitasi (BRR) mengizinkan saya untuk menghubungi Aceh Institute dengan memberikan nama dan nomor telepon Lukman Age. Ketika saya menerima informasi bahwa dia telah meninggalsaat bencana tsunami, saya tidak bisa mundur untuk menemukan paling tidak beberapa sisa jejak-jejak dari kehidupannya dengan mengunjungi keluarganya di sebuah tempat di Kampung Mulia, semoga saya tidak salah dalam mengingat tempat ini. Saya mengunjungi rumah di mana istri dan anaknya tinggal.  

Hal yang menarik untuk mengenalnya lebih jauh mungkin tidak hanya karena dia seorang Sosiolog, namun juga sebagai seorang sejarawan yang menyelesaikan studi doktoralnya di Perancis (negara yang terkenal sebagai tuan rumah bagi para penemu ilmu sosial dan telah menghasilkan sejumlah intelektual berpengaruh yang telah membantu masyarakat dunia dalam memahami modernisme, post modernisme dan lainnya). Pada masa-masa awal saya berada di Aceh dan beberapa saat selanjutnya, saya telah mengenal banyak orang Aceh yang pernah belajar di Amerika Serikat atau negara-negara bekas jajahan Inggris. 

 Sosok yang unik
Isa Sulaiman merupakan sosok yang cukup unik dalam masyarakat Aceh dalam profesionalisme akademik dan latar belakangnya. Poin penting lain yang saya lihat dari seorang Isa Sulaiman adalah dia pernah menjadi satu perwakilan intelektual Aceh yang menghadiri --saya berpikir dia juga merupakan salah satu dari co-organizer-- konferensi menuju proses damai Aceh yang diselenggarakan oleh Asia Research Institute (ARI) di Singapura pada 28-29 Mei 2004, beberapa bulan sebelum bencana tsunami. 

Saya tidak bisa membayangkan bagaimana ia berjuang menyelamatkan diri dalam gelombang raksasa hari itu. Menyedihkan, tidak diragukan lagi seperti korban lainnya. Saat itu, dia sedang berada di rumah dan ketika datang berita bahwa gelombang besar berdatangan dari laut menuju Lampriet, dia mencoba untuk menyelamatkan dirinya dengan memanjat sebuah pohon, sedangkan keluarganya berada di lantai dua rumah mereka. Saya mendengar bahwa beberapa anak-anak dan orang dewasa yang juga berjuang dengan keadaan yang sama berhasil menyelamatkan diri. Namun, tidak demikian dengan Isa Sulaiman.

Saya berhasil menghubungi Lukman Age, saat itu dia sedang bekerja di Aceh Institute yang lokasinya berada diseputaran Lampriet. Setelah memperkenalkan diri, saya mengutarakan niat kunjungan saya dan mengatakan padanya apakah dia bisa mengizinkan saya untuk menemui Isa Sulaiman. Ketika dia mengatakan dengan sedih bahwa Isa Sulaiman telah meninggal pada saat tsunami --saya menemui Lukman Age setahun setelahnya-- saya merasa seperti tertekan. 

Mengapa saya merasa seperti itu, tentu saja saya tidak tahu. Akan tetapi, faktanya adalah saya telah terlambat untuk bisa menemuinya. Mungkin saya merasa seperti itu karena dia adalah seorang Sosiolog, saya berpikir bahwa berbicara dengannya akan menolong saya dalam memahami kedalaman struktur masyarakat Aceh. Saya telah mengenal banyak orang pada saat itu, dari masyarakat biasa hingga para profesor. 

Saya yakin bahwa Sosiolog merupakan aktor penting yang pendapat-pendapatnya harus didengar sehingga kita bisa memahami hubungan antar individu dan hubungan antara sektor yang lebih kecil dengan sektor yang lebih besar yang melekat dalam sebuah masyarakat. Saya percaya bahwa almarhum merupakan satu dari individu tersebut yang memainkan peran untuk memahami dan mencoba memberikan solusi alternatif untuk permasalahan masyarakat. Seperti telah disebutkan di atas, Isa Sulaiman terlibat aktif dalam membangun perdamaian di Aceh, yang mana dia telah berkontribusi dalam konferensi internasional yang diselenggarakan di Singapura pada 2004. 

Selanjutnya, fase penting lain dalam hidupnya adalah ketika dia diundang dalam dialog perdamaian antara Pemerintah Pusat Republik Indonesia dengan Gerakan Aceh Merdeka yang diselenggarakan di Jenewa pada tahun 2002. Ada beberapa hal penting dari karakteristik yang dimiliki oleh seorang Isa Sulaiman yang menuntunnya pada isu-isu sosial dan berpartisipasi aktif untuk menyelesaikan masalah-masalah besar dalam masyarakat.

Lukman Age menunjukkan kepada saya foto yang telah saya sebutkan di awal, di mana Isa Sulaiman sedang bersama dengan beberapa anggota yang saat itu aktif di Aceh Institute lainnya. Paling tidak, saat itu saya berharap bisa mengunjungi istri Isa Sulaiman dan jika memungkinkan bisa berbicara tentang almarhum dengannya. Kemudian, Lukman membawa saya ke rumah mereka yang berada di Kampung Mulia yang saat itu hanya ada beberapa rumah saja yang masih utuh berdiri setelah bencana tsunami. Rumah tersebut bertingkat dua yang berpagarkan pintu besi. 

 Saling terpisah
Saat itu, saya tidak bisa menemui istrinya di rumah, namun saya telah membuat janji untuk bertemu dalam beberapa hari selanjutnya. Pada kunjungan saya yang kedua, bersama penerjemah saya dan Yenny Rahmayati, saya berkesempatan untuk menemui dan berbicara dengan istri Isa Sulaiman, Halimatussakdiah. Dia menceritakan tentang hari ketika tsunami terjadi dan bagaimana mereka saling terpisah. Selanjutnya, dia membawa kami ke ruangan belajar Isa Sulaiman yang kosong dan yang tertinggal di sana hanyalah sedikit buku yang ada dalam sebuah kotak kecil.  

Isa Sulaiman menyelesaikan studi doktoralnya tentang Gerakan Dar’ul Islam pada Universitas Sorbourne di Perancis dengan judul Sejarah Kekerasan Politik dan Pemberontakan Provinsi Aceh 1942-1962, dan dia menguasai beberapa bahasa asing; Inggris, Perancis dan Arab. Studinya berfokus tentang masyarakat Aceh modern pada abad ke-20. Beberapa contoh hasil karyanya adalah Les Ule‘ebalang, les Ule’mas et les Enseignants de Madrasah: La Lutte pour le Pouvoir Local en Aceh de 1942 a‘ 1951; Aceh Merdeka: Ideologi, Kepemimpinan, dan Gerakan; History of Political Violence and Rebellion of Aceh Province 1942-1962, dan; Sejarah Aceh: Sebuah Gugatan Terhadap Tradisi. 

Ketika melihat judul dari hasil studinya, beberapa orang mengira bahwa dia merupakan seorang sejarawan. Faktanya, sosiologi adalah sebuah bidang akademis yang mencoba untuk memahami hubungan-hubungan yang ada dalam sebuah masyarakat tertentu, yang memfungsikan ilmu sejarah sebagai sebuah alat. Tidak diragukan lagi bahwa almarhum sangat baik dalam menggunakan pendekatan ini dalam kehidupan akademik dan intelektualnya untuk merespons permasalahan sosial yang terjadi dalam masyarakat. 
Saya berpikir adalah hal yang signifikan untuk mengenang seorang Isa Sulaiman, khususnya para pemuda yang mungkin bisa menjadikannya sebagai inspirasi untuk meningkatkan kehidupan masyarakat Aceh ke arah yang lebih baik. Rahmat Allah kepada semua korban tsunami. 

http://aceh.tribunnews.com/2014/12/20/isa-sulaiman-dan-gampong-di-aceh



21 Aralık 2014 Pazar

Açe’de Tsunami’nin 10. Yılı ve ‘Tsunami Türkleri de Vurdu’ / 10th Year of Commemoration of the Tsunami and “Tsunami Hit Turks”

Mehmet Özay                                                                                                                 21 Aralık 2014  
Tsunaminin 10. yılı... Yazının hemen başında, 26 Aralık 2004 tarihinde Açe’de hayatını kaybeden binlerce insanı Rahmetle anmak istiyorum. Bu kitle içerisinde sıradan halktan siyasetçisine, Açe Özgürlük Hareketi’nin hapisteki önemli isimlerinden üniversite profesörlerine kadar pek çok kişi hayatını kaybetti. Tsunaminin onuncu yılı vesilesiyle adına anma toplantısı düzenleyeceğimiz merhum Dr. M. İsa Süleyman’ı ayrıca Rahmetle anıyorum. Onun, Açe konulu çalışmalarının unutulmak bir yana, Açe’nin geleceğinde önemli referans noktaları oluşturacağına olan inancımı yinelemek istiyorum. Bu vesileyle yapacağımız toplantıda Dr. Saiful Mahdi onun akademisyenliğini; Juanda Jamal ile aktivist yönünü ele alırken, eşi Halimatun Sakdiah ise bir eş ve baba olarak İsa Süleyman'ı gündeme getirecek.

Evet şimdi gelelim bizim meselemize...

Doğal afetin getirdiği tüm yıkımlara rağmen, mevcut durumun Açe’nin silkinmesine vesile olacağını varsayılıyordu. Bir anlamda, Açe’nin ‘küllerinden dirilmesine’ vesile olacağı konusunda neredeyse ortak bir inanç söz konusuydu.15 Ağustos 2005 tarihinde Endonezya Cumhuriyeti ile Açe Özgürlük Hareketi arasında imzalanan Barış Anlaşması bunun sembolik bir ifadesi, en azından Açelilerin büyük beklentilerine bir ‘giriş kapısı’ niteliğindeydi. Barışla umutlar yeşermiş, 2006 yılında Valilik seçimlerine konu olan ‘demokratik süreç’, kendilerini on yıllardır Açe mücadelesine adamış insanların  zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu zafere, Açe Parlamento binasında ulusal televizyon kanallarının canlı verdiği ve onlarca yabancı misyon şefinin katılımıyla gerçekleştirildiğine ve ardından, ‘Taman Safiatuddin’ meydanında binlerce Açelinin ‘kendi’ liderlerini kucaklamak için toplandıkları coşkulu güne tanıklık etmiştim. Umutlar için bu ‘giriş’ kafi. Daha fazlasına gerek yok...

Tsunaminin hemen sonrasında Açe bir bakir toprak parçası gibi dünyaya açılırken, dünya da ona karşılık vermeye çalışıyordu. Bu karşılığın bir parçasını oluşturan Türkler de orada yerini alıyordu. Bu yer alışın, ‘insani yardım’ denilen olgunun kendi halinde gündeme gelişiyle Açe’de bir karşılığı vardı elbette. Bu noktada, sayısı dört yüzü bulan ulusal ve uluslararası yardım çevrelerinin birbirinden farkı olmadığını da dürüstçe ifade etmek gerekir. Avustralyasından, Kanadasına, Japonyasından Maltasına kadar Açe’ye gelen çalışanı ve gönüllüsü ile yardım olgusunu gündeme getiren tüm oluşumların bir yeri olsa gerek. Bu nedenledir ki, Açe tecrübesi dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük yardım organizasyonu anlamına geliyordu.

O günlerde basında çıkan haberlere baktığımızda ortak dil şuydu, “Tsunami Açe’yi vurdu”. Ancak Tsunami’nin sadece Açelileri vurmadığını, aslında yukarıda kısmen dile getirdiğim ulusal ve uluslararası unsurların Açe’ye akın etmesinin doğurduğu ve küresel ortamda kendini hissettiren yep yeni bir dönemin başlamasından görebiliyorduk. Bu, yardım bilincinin teoriden pratiğe aktarımında, adına Açe denilen toprak parçasının ‘neresi’, Açeliler denilen topluluğun ‘neye’ tekabül ettiğine kadar pek çok soru üzerinde kafa patlatan bireyler ve kesimler olduğunu zamanla görecektik. Bu süreçte Açe, Açe toplumu, Açe kültürü ve tarihi, Açe İslam anlayışı, Açe siyaseti, Endonezya merkezi hükümeti, Endonezyalılar vs. türünden pek çok husus hem sivil kesimlerde, hem siyasi çevrelerde geniş bir şekilde ele alınırken, akademya da -özellikle de uluslararası çevrelerden katılımlarla- üstüne düşen görevi yerine getirmeye çalışacaktı.  Tüm bu hususlar, “tsunami çarpmasının” doğurduğu travmadan çıkışın da bir yoluydu aynı zamanda. Bu “çarpma” ile pozitif bir sürece girilebileceği gibi, şu veya bu şekilde negatif süreçlere doğru da gidilebiliyordu. Burada ‘İşte Batılılar bunu yaptı’ diyerek içerden oryantalist bir çıkış da yapacak değilim. Vakıa o ki, Batılılar bu toprakları, yani Açe’yi ve Açe’yi çevreleyen tüm kültür ve medeniyet bağlamını anlamak için -ister adına pür bilgi edinimi veya keşfi deyin, isterseniz sömürgecilik süreçlerine eklemlenmek için deyin bu noktada fark görmüyorum- çok önceden başlamışlardı. Temelde bu sorunu görmek ve sorunun çözümüne katkı sağlamak için akademi dünyasının içinde olmaya da gerek yok. Bildiğim bir şey varsa, ortada bir sorun var ise, bunu herkes kendi bulunduğu cepheden ele almakla yükümlü olduğudur.

Bu noktada, birşeyler yapıyor olmak ile, bu ‘eylemin’ niçin, neden gibi sorular eşliğinde yapılması arasında farka da dikkat çekmek gerekir. İşte bu nedenledir ki, “Tsunami Türkleri’de vurdu” diyerek bundan beş yıl önce dile getirmiştim. Bunun hiç de son dönemde Türkiye’de yaşanan kargaşayla bir ilgisi de yok. Aksine ortada çok daha vahim bir durum var. Zaten yukarıdaki ifadeyi, yıllar önce, bugün karşı karşıya kalınan mevcut sorunun ötesinde, köklerde ne büyük sorunların olduğunu ortaya koymak için dile getirmiştim.

Yakın geçmişe dönüp baktığımda, yukarıda dile getirdiğim, “Tsunami’nin Türkleri de vurduğu” ifademin belli belirsiz veya yavaştan nasıl ortaya çıkmakta olduğunu fark ettiğim bir iki hadise aklıma geliyor. Tsunaminin daha bir yılı dolmamışken, Leung Bata’da bir ortamda -şeytan nereden aklıma getirdiyse- “Açe-Türk ilişkilerini ele alacak uluslararası bir konferans tertip edilse ne kadar iyi olur. Bu konferans, bu ilişkileri bir eseriyle Türkiye’de gündeme taşımış bir kişinin öncülüğünde de yapılabilir” dediğimi hatırlıyorum. Karşımda oturmuş iri cüsseli bir bey, “Sen ne diyorsun, Başbakan duyarsa ne olur biliyor musun?” minvalli bir çıkışından sonra, bana da nazikçe cenemi kapatmaktan başka bir şey düşmedi. Yukarıda kastettiğim ve Açe’yi Türkiye’de gündeme taşıyan kişi, o dönem bir muhalefet partisinin başkanıydı. Bugünse o kişi, o dönem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibine kattığı bir Bakan... Bu kısa anekdotun ve de diğerlerinin, aradan geçen yılların ardından bugün bana öğrettiği bir şey var. Cüsseli beyin ortaya koyduğu yaklaşım, bir tür siyasi yalâkalık değil, haddi zatında bunun çok daha ötesinde problemli bir duruma işaret ediyor. Bu onur ve haysiyetle alâkalı, bir insan tekinin önce kendisinde sahip olabileceği, ardından yakın ve uzak çevresine verebileceği bir anlamlar dizgesiyle ilgilidir. Yukarıda sözü eden kişinin adı, kimliği, hangi yardım veya devlet kuruluşundan geldiği de önemli değil. Çünkü burada kastedilen ‘o’ söz konusu kişi de değil. Aksine kastım, bir algı ve anlama iflasının nasıl kendini öncü konumda gören kurum ve kuruluşların ‘listesinin’ baş yerinde bulunabildiğidir. Temelde bu ‘öncülük’ işi de, bu algı ve anlama iflasının ne denli zararlı olabildiğine de ortaya koyuyor.

Ancak bu süreçte çenesini kapatmayanlar da vardı... 2007 yılından itibaren “Açe-Hint Okyanusu Çalışmaları Merkezi-ICAIOS” adlı kurumu hayata geçiren ve her iki yılda bir bu kurum marifetiyle sadece ‘Açe-Türk ilişkileri’ni değil, yukarıda zikredilen gürûhun halen anlayamadığı, anlama konusunda bir çaba sergilemediği veya anlamak istemediği, Açe’nin tam da odağında yer aldığı Hint Okyanusu ve çevresindeki -ki bu çevre en yakınında Malay Yarımadası, orta uzaklıkta Arap Yarımadası, en uzağında ise Çin ve Avrupa’nın bulunduğu tüm bir ilişkiler ağını ele alacak kadar kapsamlı ve donanımlı konferanslarla bugüne kadar sürdü ve sürecek. Yeri değil, ama hatırlatma babında olsun diye dile getirmek istiyorum. Tüm çerçevesiyle Açe, dünüyle yani tarihiyle ele alınmakla kalmıyor. Açe bugün içinde yer aldığı Endonezya Cumhuriyeti’ni her yönüyle etkileyebilme kapasitesiyle de gözler önünde.

İlk Açe ziyaretimin ardından, İstanbul’da hasbel kader bildiğim -ki pek çok STK’nın birliğini üstlenmekle hiç de azımsanmayacak bir işin içine girdiği belli olan- kurumlardan birinde Açe gözlemlerim çerçevesinde paylaştığım hususlar karşısında, ilgili kurumu temsil kabiliyetindeki bireylerin “Evet, çok haklısınız. Sizler gibi insanların bu tespitlerine ihtiyacımız var. Bunları yetkililere ulaştıracağız.” minvalindeki söylemlerinin ne kadar olgunluk taşıdığını ve gerçekliğe tekabül ettiğini tecrübe etmek de gene bize düşecekti.
Açe’ye gelmeden veya geldikten sonra, ‘Açe’ adının hakkını verecek bilgiyle donanmadan; Açe mecraında akıp giden siyaseti, kültürü, dini, toplum yapısını, çatışmayı ve çatışmaları kendi gündemine taşıyacak, bu gündemden Açelilerin de büyük katkılarıyla yeni bir gelecek üretecek yapılanmayı akla getirmek bir yana, Açe topraklarında bir ‘beyaz efendi’den farksız bir edaya bürünerek sözde kimi ‘insani’ icraatlara girişenlerin vereceği bir hesap olmalı. Bu eleştiriye verilecek savunmacı cevabı ben size söyleyeyim: “Bizim faaliyet alanımız bunları içermiyor.” Peki o zaman sizin çalıştığınız alan üzerinden konuşalım.

Açe, hiç abartmadan söylemek gerekirse, dünya çapında  yetimlerin, ‘dışarlıklıların’ parasına ve korumasına ihtiyacı olmadığı belki de ender bölgelerden biridir. Açe yetimlerine, yoksullarına ulaşma konusundaki ‘bilinç’ veya ‘bilinçsizlik’ bağlamında ortadaki temel sorun, bu kitlenin hangi evrelerden geçip hangi evrelere doğru evrilmekte olduğu konusunda kafa yorulmamış; bu kitlenin sorunlarına ‘içerden’ cevaplar bulma konusunda hiçbir süreci işletme konusunda bir çaba içine girilmemiş olmasıdır. Cengâverliğe gerek yok... Siz Filistin’de böyle mi yapıyorsunuz? Siz Bosna’da böyle mi yaptınız? Siz ‘pilot’ proje olarak değerlendirdiğiniz Açe Yetim Projesi’nden örnekle Bangladeş’te, Pakistan’da, Arakan’da, Mindanao’da, Patani’de, Somali’de, Sudan’da, Irak’da, Suriye’de, Mısır’da velhasıl adına İslam coğrafyası denilen ve bazılarının Açe’de meydana gelen tsunamiden sadece birkaç yıl sonra bozguna uğramış bir ‘yurd’ izlenimi veren topraklarda da aynısını mı yapacaksınız?

Burada çok basit ‘bir’ soru sorayım. Varsayın ki, öz ve öz çocuğunuz yetim kaldı. Çocuğunuzu yetimlerin psikolojisinden, sosyolojisinden anlamayan; bu bir yana yetimin anlam dünyasına, hayallerine dair ‘empatisi’ olmayan bir kişiye, kişilere veya kuruma, kurumlara teslim eder misiniz? Siz, yetim çocuğunuzun ‘başını okşamayı’ cafcaflı ziyaretlerde gösterişli fotoğraf karelerinde yer almakla eş tutan bir kişiye emanet eder misiniz? Siz yetiminizi, kendisine ayda verilen üç beş kuruşla geçinirken, yetkilendirdiğiniz kişi ve kişilerin aylık ‘Marlboro ve coco cola’ parasından daha azına tekabül eden bu miktarın, orasından burasından kırpılmasına razı mısınız? Siz yetim çocuğunuzu, çocukluğun ve gençliğin verdiği hallerin dışında ‘yetimlik’ olgusunun pek de bilinmeyen hallerinden neşet eden psikolojiyle yaptığı ‘yanlışlardan ötürü’ ‘başının okşandığı’ kurumundan atılmasına razı olur musunuz? Siz yetim çocuğunuzu, ‘yetim işinden’ parsayı vuranlara teslim etmeye evet der misiniz? Siz yetim çocuğunuzu, sözde yetimlere sahip çıkma projesine başlayıp ardından ‘Aaa, kusura bakmayın, yetimlerin izini bulamıyoruz, kaybetmişiz’ diyerek onulmaz hatalara düşenlere teslim eder misiniz? Siz yetiminizi, babası fıkıhçı diye ‘ahlâksızlığı dibe vurmuş’ birine on beş yıl boyunca teslim eder misiniz? Siz yetiminizi, “Yetimler umurumda değil” diyen birinin himayesine bıraka bilir misiniz? Siz yetiminizi, ‘yetimler için’ diyerek para toplayarak yaptırdığınız kurumları para basma makinesine olacak özel kurumlara dönüştürenlere emanet eder misiniz? Siz yetiminizi, ‘Kutsal Toprakların Hamisi’ sıfatının yerleştirildiği ve ‘sadece ve sadece’ yetimlere hasredilmiş kurumları özelleştirip yetiminizi ‘kodlayanlara’ emanet eder misiniz? Siz yetiminizin kaldığı yurda gönderilen ‘yetim paralarından’ kesip, kurumuna arsa edinip, yakın gelecekte doğacak ‘fırsatları’ en iyi değerlendirme hesapları yapanlara emanet eder misiniz? Siz yetiminizi, içinde doğup büyüdüğü sosyo-kültürel gerçeklik dünyasından uzaklaştırılmasına evet der misiniz? Siz yetiminizi, onu en iyi anlayacak bizatihi kendi toplumunun büyüklerinden dinini geleneğini öğrenmesi yerine, ‘Müslüman misyonerliği’ne soyunmuş ‘dışarlıklıların’ ellerine teslim eder misiniz?  Siz STKcı olarak tüm bunlara ‘EVET’ der misiniz?

Tüm bunlara evet diyorsanız, söylenecek bir söz yok. Ancak ‘hayır’ diyorsanız, o zaman 27 Aralık 2004’den bugüne kadar ‘Bizler’ Açe’de ne yaptığımızı insanlık, ahlâk, edeb-haya namına çokça düşünüp kafa yormalıyız. Zaten bu nedenle ‘tsunami Türkleri de vurdu’ demiyor muyuz? Açe toplumunda, gizli kalmış bir umut ışığının kendini göstermeye başladığı tsunamiden bir gün sonra, yani 27 Aralık 2004’den bu güne aradan geçen on yılın hesabını herkes vermek zorunda. Hayat kadınlarının da kendine göre bir ‘ahlâkı’ vardır beyler. Kimse içinde bulunduğu koşullarda ‘ahlâk’tan ferâgat edemez. Ediyorsa bu kişilerin ve kurumların başta Açe olmak üzere tarumâr olmuş İslam coğrafyasında yeri yoktur. Çünkü bu edimlerinizle bu ‘tarümârlığa’ şu veya bu şekilde çanak tutmakta olduğunuzu fark edemiyorsunuz. Hele hele bu yaklaşımı, dünyaya öncülük yapıyor iddiasındaki kişi ve kurumların gündemlerinden hiç düşürmemesi de şaşırtıcı. Bu hesap, sadece kendimizi sigaya çekmemiz anlamında olmamalı. Bunun çok daha ötesinde, Açe gibi bir coğrafyada aradan geçen on yıla rağmen, siyasi ve toplumsal sıkıntılardan neşet eden ve hâlâ ‘insanca’ bir yaşama ulaşma noktasında yaşanan sıkıntılarda ‘payım var mı?’ sorusununda eşliğinde gerçekleşmeli.  Bu yazının elbette ki, ‘iyiliği gündeme getirme, kötülüğü ortadan kaldırma’ bağlamında ele alındığına kuşku yok. Açe’de tsunami ilk defa olmuyor. Geçmişte olduğu gibi, önümüzdeki yıllarda da olacak. En azından yapılanlardan ders alınabilirse, en azından yüz yıl sonraki tsunamide benzer hatalar yapılmamış olur.

Durum sepetteki çürük elmalarla ilgili değil. Sorun sepeti oluşturan hammaddede. Önce meseleye buradan başlamak lazım. Şeyh efendisinin veya başkanının veya abisinin önünde el pençe durarak Açe yetimlerinin ahvalinden ahkâm kesenler, sadece kendilerini, şeyhlerini, başkanlarını ve abilerini kandırmıyorlar, en büyük hatayı yapıp Açelileri kandırıyorlar. Bu sorumluluğun altında kalkmak için de görev Şeyhlere, başkanlara, abilere düşüyor kuşkusuz ki. Sorunun sistem sorunu mu, birey sorunu mu olduğunu işte ancak o zaman anlamaya başlayacağız demektir. Buyrun ferasetinizi gösterin!


Bugüne kadar bu ve benzeri konuları gündeme getirdiğimde karşımdakiler, ya ‘bu eleştirilerden sıyrılmanın yolunu arıyor’ veya samimi ancak kimsenin duymayacağı bir şekilde ‘doğru söylüyorsun, biz zaten diğer coğrafyalarda da benzer yanlışları yaptık/yapıyoruz’ diyerek sözde gönül almaya çalışıyorlardı. Yaklaşık iki yıl önce Sayın Büyükelçimiz Zekeriya Akçam’a makamında söylediğim bir şeyi tekrar ederek bitirmek istiyorum: “Açe’de kim varsa gelsin. Şu masa etrafında toplansın. Kimler neler yapmış bir bir ortaya çıkşın.” Sayın Büyükelçimizden bugüne kadar bir cevap alamadım. Belki siz bunu açık bir davet olarak da kabul edebilirsiniz.  

27 Kasım 2014 Perşembe

LUNCUR BUKU MEHMET ÖZAY & BINCANG KEBUDAYAAN ACEH DAN TURKI

Tajuk: Suatu Upaya Menafsirkan Hubungan Aceh dengan Turki Usmani
Pembicara:
Dr Mehmet Özay
 – Sosiolog Islam dari Istanbul, Turki – Pakar Kebudayaan Asia Tenggara
Penerjemah: Afdhal Muchtar – guru Bahasa Inggris.
Sahari Ganie – pengamat hubungan antarabangsa
Pemandu: Thayeb Loh Angen
Pencatat: Ariful Azmi Usman
Tempat: Aceh Community Center (ACC) Sultan II Selim, Banda Aceh.
Waktu: Rabu 19 Nopember 2014, pukul 15:00 Waktu Aceh.
Pembicaraan Dr Mehmet Özay:
Mehmet Ozay menyatakan bahwa pembicaraannya ini untuk menilik dan mengenang kembali hubungan antara Aceh dengan Turki. Dia melihat konteks Aceh dari sudut pandang orang-orang Eropa mulai abad XVI-XIX.
Pandangan yang disampaikannya menggunakan pendekatan melalui catatan sejarah yang disampaikan oleh orang Turki dan akademisi Aceh. Selama beberapa tahun, dalam menilai hubungan dalam sejarah Turki menyebut atau memandang dirinya lebih tinggi daripada Aceh, padahal sebenarnya tidak, Mehmet Özay akan membantah semua hal tersebut.
Secara material Turki saat ini memang lebih superior dari pada Aceh, secara keseluruhan Turki dan Aceh dulu itu sama-sama superior, tidak ada istilah Aceh inverior atau Turki superior.
Aceh menghubungi Turki untuk meminta bantuan, akan tetapi tidak sesederhana itu, para pendiri Aceh Darussalam memiliki tujuan yang sangat besar dalam membangun hubungan tersebut, Aceh sudah telah lebih dahulu tahu bahwa di Eropa ada kerajaan Islam besar yang menguasai sebagian besar wilayah Eropa kala itu, dan patut diperhatikan betapa maju orang-orang Aceh kala itu yang sudah mampu berpikir sangat jauh.
Mehmet Özay melihat ini dan memberi tanggapan bahwa hubungan tersebut terjadi karena inisiatif dari Aceh, kekuatan Islam, pendekatan keummatan bahwa sesama muslim itu bersaudara, Aceh dan Turki satu kesatuan ummat yang besar.
Dalam Bustanussalatin disebutkan ada dua kubu kekuatan Islam paling besar pada masa itu, di Eropa Turki dan di Timur adalah Aceh. Tidak benar jika mengatakan Aceh mencari bantuan ke Turki, akan tetapi kedua negara ini sama-sama saling membutuhkan, di Aceh punya hasil alam yang melimpah ruah dan di Turki punya kekuatan perlengkapan perang yang sangat lengkap, karena itu sangat dibutuhkan untuk saling melengkapi, oleh karenanya terjadilah hubungan antara Aceh dan Turki.
Perlawanan Aceh kepada Portugis adalah perlawanan umat Islam di Asia Tenggara kepada Portugis, bukan dalam sudut sempit yang hari ini kita ketahui, yaitu hanya perang memperjuangkan sebuah bangsa Aceh, lebih dari pada itu. Karena di samping itu juga Turki pernah tiga kali gagal menaklukkan sebuah negara besar Portugis.
Catatan dari Portugis tahun 1582, Portugis sendiri mengalami masalah dengan Aceh, Portugis menguasai Malaysia akan tetapi mereka juga memiliki masalah besar dalam memerangi Aceh yang sangat kuat dan memiliki kekuatan besar.
Di samping hasil alam yang melimpah, Aceh memiliki kekuatan lain, yaitu kecintaan pada kebebasan dan tidak ingin berada di bawah kekuasaan negara lain mana pun.
Hubungan lainnya antara Aceh dan Turki juga terlahir saat Sultan Abdul Hamid 2 diakui oleh Aceh bahwa mereka adalah sebuah negara Khalifah. Turki sadar akan pentingnya menjalin hubungan dengan negara-negara Islam lainnya di Aceh, selain Aceh juga ada beberapa negara lain yang dibangun hubungan oleh Turki untuk mempertahankan wilayahnya.
Aceh memiliki kemampuan untuk membangun globalisasi, di antaranya yang dilakukan kerajaan Aceh yang benar-benar mandiri kala itu, inisiatifnya membangun hubungan dengan negara-negara Eropa lainnya. Salah satunya mengirim utusan ke Belanda dan Inggris.
Aceh sudah punya konsulat-konsulat di negara Eropa barat. Begitu juga di Prancis, Aceh sudah punya konsulat di sana kala itu.
Turki saat itu sangat bersifat daratan, melakukan ekspansi ke wilayah-wilayah barat dengan jalur darat. Daerah-daerah maritim tidak diperhatikan oleh Turki saat itu, ketika Aceh datang ke Turki barulah kerajaan Turki mulai paham untuk melakukan ekspansi ke pulau-pulau lain yang jauh. Oleh karena itu Aceh sudah lebih dahulu hebat di bidang maritim dan berperang untuk memperluaskan wilyah melalui jalur darat dan laut.
Ada tiga peperangan yang terjadi antara Turki dengan Portugis, dan Turki kalah terus karena peperangan tersebut terjadi di jalur laut. Ketika Aceh datang ke Turki, baru kemudian Turki sadar bahwa di wilayah timur ada kekuatan-kekuatan besar Islam yang mampu berperang dengan jalur laut, dan setelah itu Turki kemudian berkolaborasi dengan kerajaan-kerjaan timur untuk memulai ekspansi baru.
Kalau melihat catatan-catatan yang ditulis oleh sejarawan-sejarawan, banyak yang menilai bahawa Turki selalu menjadi negara hebat, dan negara lainnya hanyalah anak bawang, akan tetapi Mehmet Özay menyatakan bahwa hal tersebut tidak bisa dinilai begitu saja, karena ada kekuatan-kekuatan politik lain yang tidak dikaji oleh sejarawan-sejarawan sekarang sebelum mereka memulai untuk menulis sebuah catatan sejarah.
Sudah saatnya orang-orang melihat bahwa Aceh dan Turki itu setara di dalam hubungan di masa silam, jangan melihat sentral (pusat) dan fereveral (pinggiran), Aceh dan Turki memiliki hubungan khusus yang saling menguntungkan.
Pembicaraan Sahari Ganie:
Politik MoU Helsinki penting dipahami dan globalisasi menjadikan dunia ini seperti sebuah kampung kecil.
Indatu orang Aceh sudah memiliki visioner yang sangat hebat sejak dulu, terkadang itu visioner yang bahkan belum dimiliki oleh bangsa lain, akan tetapi mengapa anak cucunya sekarang seperti hari ini?
Potensi tidak akan ada guna jika hanya dilihat-lihat saja. Geopolitik Aceh adalah gerbang paling barat di Indonesia. Geo Ekonomi ada di Sabang dan Selat Malaka, hal yang sangat positif untuk dikembangkan.
MEA akan hadir di Aceh, akan tetapi masyarakat dan pemerintah Aceh tidak sadar untuk menuntut semua bidang sumber daya manusia, apakah Aceh siap akan kehadiran Masyarakat Ekonomi Asean (MEA) 2015? Persiapan konstitusional (pemerintah) untuk menghadapi MEA harus didinikan, jangan terlelap dengan hal-hal kecil sehingga lupa akan yang lain.
Jalur selat Malaka adalah jalur tersibuk di dunia, mengalahkan negara-negara industri yang lain. Jika Selat Malaka ditutup bisa memutuskan urat nadi banyak negara maju.
Aceh perlu langkah awal untuk menyelesaikan masalahnya.
Sinergi sektoral adalah syarat untuk Aceh go internasional, kemajuan ekonomi yang kuat tanpa adanya ketahanan budaya yang hebat juga akan menghancurkan bangsa.
Abad XVI Aceh Darussalam sudah punya konsulat ke Negara-negara yang jauh, apa yang terjadi sekarang?
Aceh harus membangun mind set jangan menjadi katak di bawah tempurung, karena itu akan membuat Aceh semakin tertinggal. Akan tetapi cobalah untuk melihat sekeliling.
Aparatur-aparatur negara dan pelaku bisnis di Aceh harus siap untuk menanti hal-hal baru yang akan datang ke Indonesia. Jangan gagap dengan orang-orang bulek yang nantinya akan datang ke Aceh.
Pertanyaan-Pertanyaan:
Pertanyaan Abu Alif: Apa sebab Khalifah Turki Utsmani hilang begitu saja saat ini tanpa diserang oleh Kafir?
Jawab: Ketaqwaan yang memudar telah membuat sebuah kekhalifahan hancur. Kata Ibnu Khaldun, “Ketika Islam hilang, maka kekuasaan pun hilang. Bukan hanya di Turki, khalifah-khalifah lain di dunia juga demikian”.
Abu Alif: Orang-orang Turki disekolahkan ke Inggris dan belajar demokrasi, sehingga sebuah kekuasaan Islam di Turki hilang.
Pertanyaan Usman Kari: Tentang hubungnan diplomatik, Apakah masyarakat Turki saat ini masih merasakan kebersamaan tersebut layaknya keluarga seperti yang dirasakan oleh masyarakat Aceh pada umumnya?
Pertanyaan Taufik: Mengapa Turki tidak mencoba mengangkat Aceh kembali sebagai sebuah mitra layaknya seperti dahulu di masa kerajaan?
Jawaban Sahari Ganie: Saat ini posisi Turki tidak sama lagi dengan Turki yang dulu. Di masa dahulu Turki adalah sebuah negara yang besar, akan tetapi sejak awal abad XX Turki dijuluki negara tua yang sakit. Baru dalam sepuluh tahun terakhir, setelah Recep Tayyip Erdogan menjadi perdana menteri, Turki terlihat mulai pulih dari sakitnya.
Turki tengah menguatkan diri dan mulai kuat lagi, akan tetapi masih belum mungkin untuk meminta agar Aceh diangkat kembali menjadi sebuah negara seperti dahulu.
Pertanyaan Muammar: Mengapa sedikit sekali data-data tentang Aceh di Turki saat ini? Saya pernah bertanya dengan Anthony Reid, katanya di Inggris dan Belanda yang memiliki banyak sejarah tentang hubungan Aceh dengan Turki.
 Jawaban Hasbi Amiruddin:
Tidak hanya ketaqwaan para raja yang membuat Aceh jadi negara besar, akan tetapi Aceh sudah punya diplomat-diplomat di luar negeri pada masanya, dan itu hebat. Lembaga pendidikan tertinggi di Aceh dulu adalah dayah, dayah sudah mampu melahirkan generasi-generasi hebat. Di masa itu belum ada kampus-kampus, akan tetapi Aceh sudah mampu mengirim utusan ke luar negeri. Itu artinya pendidikan dayah di Aceh lebih hebat di masanya dibandingkan kampus-kampus saat ini.
Aceh sekarang hanya sibuk dengan masalah-masalah kecil, saling menyalahkan satu sama lain, tidak mempunyai satu misi untuk kemajuan bangsa.
“Bangsa yang paling malu dalam berperang adalah Belanda, jenderal mereka mati dalam perang Aceh, mereka juga yang paling banyak mengeluarkan belanja perang, akan tetapi mereka kalah dari Aceh.”

Maka orang Aceh sekarang, jangan menjadi bangsa pengemis, jadilah bangsa pemimpin lagi. Semua universitas yang memiliki fakultas sejarah di dunia saat ini memperlajari tentang Aceh.

25 Kasım 2014 Salı

Yeni Endonezya / New Indonesia / Indonesia Baru

Mehmet Özay                                                                                                                 26 Kasım 2014

Endonezya’da 2014 başkanlık yarışı modern tarihi içinde kayda değer bir farka işaret eder. Bunların başında hiç kuşku yok ki, Joko Widodo (Jokowi) adında orta sınıf bir imâlatçının, önce Cava Adası’nın doğusundaki Solo (Surakarta) Belediye başkanlığı, akabinde başkent Cakarta valilik görevini yürütmesinin ardından ulusal siyasetin odağına oturması gelir. Solo gibi görece orta halli bir şehrin belediye başkanlığı ve bu başkanlığı yürüten kişinin siyasi duruşu kimilerince göz ardı edilebilir. Ancak, Jokowi’nin ulusal siyaset içerisinde kayda değer bir aktör olmasında bu sürecin temelleri itibarıyla incelenmeye değer bir yanı bulunduğunu söylemek gerekir. Jokowi’nin, her fırsatta halkla iç içe olmanın yollarını arayan ve bugüne kadarki performansıyla bunu sadece medyatik bir görünüm olarak değil, geldiği toplumsal kökleri bağlamında sahici kılan bir yanı olduğu aşikâr. Jokowi’nin halka yakınlığı ‘zihinsel’ ve de ‘fiziki’ olarak ele alınacak kadar geniş bir çerçeveyi içeriyor.

Bununla ne demek istiyorum? Zihinsel derken, Jokowi’nin sosyo-ekonomik geçmişiyle bağlamında kendini, ait olduğu toplumsal yapı merkezinde görmesine işaret ediyorum. Fiziki derken de, belediye başkanlığı süresince masa başında oturarak bürokratik süreçleri yöneten, bölgenin elitleriyle çıkar ilişkileri temelli bağlantılarla mesaisini geçiren biri değil, aksine, fırsatları yakalamanın dışında bizatihi bu fırsatları ve imkânları kendisi oluşturarak halkın yanı başında olmayı tercih ettiğini söylüyorum. Halkı gözeten bu duruşu onu, işgal ettiği belediye başkanlığı görevinde yapmacık veya göstermelik değil, gerçekçi bir şekilde halkın temel sorunlarını ve sıkıntılarını asgariye indirmenin yollarını yasal süreçlerle bulmaya da götürmüştür. Bu nedenledir ki, Cakarta gibi son derece kozmopolit, valilik dahi olsa, ulusal siyasi partilerin ve çıkar çevrelerinin üzerinde büyük ‘kumarlar’ oynadığı bir başkente vali olarak seçilmesi de temelde halka dönük bu yanıyla ilintilidir.

Hiç kuşku yok ki, mevcut siyasi sistem içerisinde Jokowi, bir siyasi parti vasıtasıyla yerel ve ulusal seçimlere girebilmiştir. Ancak bu noktada, kimin kimi seçtiği konusu öne çıkıyor. Yani Jokowi siyasi ihtirasları sebebiyle mi siyasi partileri kendi geleceği için bir ‘aparat’ olarak kullanıyor, yoksa siyasi partiler ‘halka dönük’ vechesini keşfetmeleri nedeniyle onu ‘ellerinden kaçırmamanın’ yollarını mı arıyorlar sorusu öne çıkar. Bu bağlamda hangi partilerin Jokowi’ye iltifat gösterdiğine de kısaca değinmekte fayda var.

Jokowi’nin, belediye başkanlığını yürüttüğü Solo şehri, Cava Adası’nın doğusunda bir yerleşim yeri. Burası, insan yapısı kadar, dini ve siyasi düşüncenin gelişme gösterdiği kayda değer bir bölge olmasıyla dikkat çekiyor. Bu nedenledir ki, modern Endonezya tarihi boyunca önemli liderlerin buradan çıkması incelenmeye değer bir durum ortaya koyuyor. Ülkenin kurucu babası Sukarno, ardından darbeci Suharto gibi yirminci yüzyıla damgasını vuran siyasi liderler kadar, geleneksel İslami yapılaşmanın cemaat boyutundaki göstergesi olan Nahdat’ul Ulama, yani Alimler Birliği’nin merkezi de bu bölgedir. Nahdat’ul Ulama’ya bağlı binlerce ‘pondok’, yani geleneksel dini okullar da bölgede başat bir eğitim ve sosyal faaliyet sergilemektedir.

Tabii burada hemen bir uyarıyı da gündem getirmekte fayda var. Bir yandan ‘alimler’, ‘geleneksel dini yapı’ gibi kavramları kullanıp, öte yandan ülkeyi yöneten seküler güçlerin varlığına değinildiği bir coğrafyada dini-siyasi etkileşimin ne türden bir seyir takip ettiğine özenle eğinilmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, ‘alimler’, ‘gelensel dini yapılaşma’, ‘pondoklar’ gibi kavramları kimilerinin yaptığı gibi “olmadık sonuçlara” ulaştıracak araçlar kılmamak gerekir. Herhalde bununla ilgili bir başka yazı kaleme almak gerekecek.

Böylesi sosyo-dini ve siyasi kompleks bir toplum ağının geliştiği Doğu Cava’da Jokowi’nin “Endonezya Demokratik Mücadele Partisi” (PDI-P) gibi Sukarno ideolojisinin devam ettiricisi bir partinin saflarında Belediye başkanı, ardından gene bu parti desteğiyle başkent valiliğine ve nihayetinde devlet başkanlığına kadar gelmiş olması Jokowi dışı faktörlerle izah edilmeye muhtaç. Bu anlamda, gene Jokowi’nin bireysel duruşuna dönüp bakmak ve onun yaygın politik figürler gibi, parti kadrolarının en alt kademesinden yukarılara tırmanan bir geçmişe sahip olmadığına dikkat çekmek gerekir.

Bununla birlikte, Solo’nun ‘siyasi doğası’ Jokowi’yi bu partiden adaylıkla belediye başkanlığına getirmişse de, Jokowi’nin bu parti ‘bağını’ bir siyasi angajman değil, halka yakın duruşun bir yolu olarak kabul ettiği söylenebilir. Tabii başkent valiliği ile ulusal arenada politika yapmak Solo’da belediye başkanlığından çok farklı ilişkileri gerektiriyor. Bu noktada, PDI-P’nin adayı olarak Jokowi tek başına bir değer olarak yükselse de, PDI-P’nin siyasi ittifaklarının geniş halk kitlelerine ulaşılmasındaki rolü de küçümsenemez. Alternatif bir görüş olarak, valilik ve ulusal siyasette Jokowi’ye yönelen seçmenler ile ‘parti asabiyyesiyle’ hareket eden seçmenler arasında ne türden bir fark olduğu da incelenmeye değer.

Örneğin bu durumu, başkanlık seçimleri öncesinde henüz Jokowi’nin hangi partiden aday olacağı belirlenmemişken yapılan kamuoyu yoklamalarında aldığı oyla, adaylık yarışının kesinleşmesiyle yapılan kamuoyu yoklamaları arasındaki fark ‘parti asabiyyesi’ni ortaya koyabilecek bir veri düzeyinde. Jokowi ‘tekil’ bir siyasetçi olarak araştırmalarda %40’lara varan bir itibar görürken, PDI-P’den aday olduktan sonra oy oranı düşmeye başladı. Nihayetinde seçim sonunda ise bu oran, belki de sadece Jokowi ve PDI-P’yi değil, tüm siyasi çevreleri şaşırtacak şekilde %18 olarak gerçekleşti. Tüm bu kamuoyu araştırmaları sürecinde ortaya çıkan fotoğraf, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım Jokowi portresinin -kısmen de olsa- gelişim sürecini de izah ediyor. Halkçı Jokowi ile, bir yanıyla Cava milliyetçiliğine öte yanıyla komunizme kayan Sukarno’nun izinden giden ve önceki seçimlere bakıldığında oy oranı sürekli düşen ve parti başkanı Megawati’nin ‘siyasi emekliliğini’ getiren bir süreçe konu olan bir PDI-P’nin geldiği yapı bir 'siyasi eklektizme’ işaret ediyor.

Jokowi özelinde mevcut ulusal siyasetin aldığı yön nedeniyledir ki, bu dönem ‘Yeni Endonezya’ olarak anılmayı hak etmektedir. Bununla birlikte, temkinli davranmakta da fayda var. Bu ‘Yeni’ dönemin ne kadar sürebileceği, hangi imkânları pratiğe geçirebileceği, halkın optimum Jokowi algısının ne denli istikrarlı bir şekilde devam edeceği gibi sorular da bu dönemi izlerken sürekli yedekte tutulması gereken hususlardır.