9 Mayıs 2016 Pazartesi

Filipinler Sandık Başında / Election in the Philippines

Cihan Kurtaran                                                                                                               9 Mayıs 2016

Filipinler bugün seçime gidiyor. Yüz milyon nüfuslu ülkede yaklaşık elli dört milyon kayıtlı seçmen gelecek altı yıllık dönemde ülkeyi yönetecek başkan, başkan yardımcısı, ulusal ve senato ve yerel liderleri belirleyecek. Seçimlerde rekabet eden beş başkan adayı şunlar: senatör Grace Poe, Davao Belediye Başkanı Rodrigo Duterte, şu anki başkan Benigno Aquino’nun yardımcısı Jejomar Binay, eski İçişleri bakanı Manuel Roxas ve bir başka senatör Miriam Santiago. Seçimlerde yarışan beş başkan adayından senatör Grace Poe kampanya döneminin başlarında kamuoyu yoklamalarında önde gidiyordu. Ancak agresif çıkışları ve söylemiyle 71 yaşındaki Duterte bir anda yarışın en önündeki isim haline geldi. Başkan Aquino ise Manuel Roxas’ı destekliyor. Seçimde bir süpriz olur ve Duterte yerine Grace Poe seçilirse, Filipinler üçüncü kez bir kadın lidere emanet edilecek.

Filipinler toplumu geçmişten tevarüs eden yoksulluk, yolsuzluk ve organize suçlarla mücadeledeyle yüzleşmeye devam ediyor. Başkan Aquino’nun ‘reform’ dönemi olarak anılmayı hak eden son altı yıllık yönetiminde, ekonomik anlamda kalkınma hamlelerinin, geniş toplum kesimlerinde karşılık bulup bulmadığının da sorgulanmasını gündeme getiriyor. Örneğin Filipinler’in, Uluslararası Şeffaflık Kurumu’nca yolsuzluk konusunda 135 ülke arasında halen 95. sırada yer alması, yapısal problemlerin devam ettiği anlamı taşıyor. Öte yandan, son dönemde istikrarlı büyümesiyle ASEAN içerisinde öne çıkan ve Güney Çin Denizi’nde Çin’le ‘karşılaşmalarda’ agresif tutumuyla dikkat çeken Filipinler’in, ABD’nin Asya çağı projesinde aktif bir şekilde yer almasına rağmen, bu sürecin ne şekilde devam edeceği veya ettirileceği de merak konusu.

Filipinler’deki seçim, sadece yukarıda dile getirilen sorunlar bağlamında ülke iç politikası için değil, Çin ve ASEAN’la ilişkiler başta olmak üzere, bölgesel ve görece uluslararası siyaset için de önem taşıyor. Bu nedenle ülkedeki seçim çeşitli çevrelerce yakından izleniyor. Son altı yıldır, başkanlığı yürüten Benigno Aquino, geniş kamuoyu nezdinde başarılı kabul edilmesine rağmen, başkanlıkta tek dönem şartı nedeniyle aday olmadı. 2010’dan bu yana ülkeyi yöneten Başkan Aquino halefine, ‘işlerin iyiye evrildiği’ izlenimi veren bir ülke bırakacak. Bu süre zarfında yüzde altılık büyüme oranı, sadece son kırk yılda Filipinler ekonomisinin gördüğü en başarılı dönem olarak anılmayı hak etmekle kalmıyor, ASEAN içerisinde de en başarılı birkaç ülkeden biri olarak öne çıkıyor. Aquino’nun bu dönemde, hem bölgesel ve hem de uluslararası kamuoyu nezdinde popülaritesinin artmasında ülkenin güneyinde Mindanao’da barış sürecini pratiğe dökmesi oldu. Aquino’nun büyük çaba sarf ettiği barış süreci nihai noktada senato tarafından onaylan/a/madığı için, Mindanao siyasetini belirleyecek şekilde büyük ölçekte yürürlüğe girmese de, gelecek için umudun devam etmesi anlamı taşıyor. Bu nedenle, Aquino, bugün yapılacak seçimlerde Filipinli seçmenin Mindanao barış sürecini de dikkatlerden uzak tutmaması yönündeki çağrısı kayda değerdi.

Aquino’lu yıllardaki politikalar eklenecek bir başka husus ise, Çin’in Güney Çin Denizi’nde tartışmalı bölgeler meselesindeki agresif çıkışları karşısında ezilmeyen bir duruş sergilenemesidir. Bu çerçevede, Filipinler yönetimi, uluslararası kamuoyunun da ilgisini ve takdirini kazanacak şekilde Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne taşımak suretiyle konuyu barışçıl çözüm sürecine taşıdı. Bu gelişmeler, Filipinleri bir anda ASEAN içerisinde ekonomisiyle, ülke içerisinde barışa giden sürece adım atılmasıyla ve Çin’le ilişkilerde dikkat çeken bir konuma getirdi.

Bu girişimlerin önemli adımlar olmakla birlikte, kısa vadede sonuç vermek yerine süreklilik arz edecek şekilde yapılandırılmaya muhtaç konular olduğu da gerçek. Bu nedenle söz konusu bu girişimlerde, örneğin Mindanao barışı ve geniş yoksul kesimlerinin sorunlarının çözülememesi bağlamında son adım/ların atılamamış olmasını da yadırgamamak gerekir. Aquino’nun tüm çabalarına rağmen, Mindanao barış süreci hayata geçirelemediği gibi, ekonomik kalkınmanın ülkenin geniş yoksul kesimlerinin sorunlarını çözdüğünü söylemek de güç. İşte tüm bu hususlar dikkate alındığında, bugün yapılacak seçimlerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda, seçimler hem Filipinler hem de bölge istikrarı için önem taşıyor. Ülkenin bitmek bilmeyen mafya ve yoksulluk sorunu, son noktası konulmamış Mindanao Barış süreci ve Çin’le yaşanan deniz sınırları meselesi de yeni başkanın masasında karşı karşıya kalacağı ilk konular olacak. Peki bu konular başkanlığın en büyük adayı konumundaki Duterte tarafından gerektiğince yönetilebilecek mi?

Davao Belediye başkanı Duterte’nin kampanya sürecinde ağırlığı kamu güvenliğine verdi ve bu anlamda başarılı olmak için maftayik organizasyonlarla mücadelede ‘demir yumruk’ söylemi gündemde yer tuttu. Öyle ki, suçluların yargılanmadan infazına kadar giden bu söylem son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında kendisine ‘destek’ olarak yansıdı. Amerika’da seçim sürecinde yer alan Cumhuriyetçi aday Trumpvari kampanya yürüttüğü şeklinde yorumların yapılmasına neden olan Duterte, bu duruşudan taviz vermek yerine, giderek söyleminde sertlik yanlılığını ön plâna çıkardı. Duterte’nin bu uslübu, Filipinli seçmenler üzerinde güç oluşturmanın yolu olarak değerlendirildi. Ve bunda da başarılı olduğu görülüyor.

Başkan Aquino ise, Duterte’nin “gerekirse Senato’yu kapatırım” yollu açıklamaları gibi söylemlerin, ülkede demokratikleşme sürecine olumlu katkısından ziyade, negatif etkileri olacağı kanaatini yüksek sesle dile getirdi ve diğer adaylara biraraya gelerek koalisyon oluşturulmasını önerdi. Başkan’ın, Duterte’nin önünün alınması çağrısı yapmasına rağmen, adayların böylesi bir girişimi yadsımaları, bir anlamda Filipinlerin yakın geleceği için nasıl bir tehlikenin oluşacağının ipuçunu veriyor.

Duterte’yi bu denli agresif kılan husus, ülke genelinde yaygın olan çeşitli suç unsurlarıydı. Bu tür toplumlarda yaygın olan mafya türü yapılaşmaların genel kamu güvenliğini tehlikey sokması, geniş kitlelerin bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması umuduyla Duterte gibi agresif politikacıları güç merkezine taşıyabilir. Halk bu yönelimiyle sağlıklı bir karar vermiş gibi olsa da, temelde var olması gereken ‘demokratik’ temayüllerle ve şeffaf ve sürdürülebilir bir adalet mekanizmasıyla hareket kabiliyetinin de böylesi toplumlarda sınırlandırıldığının bir başka göstergesidir.

Duterte’nin neredeyse herkesi kılıçtan geçirecekmişcesine yaptığı açıklamaların sadece ‘adi suçlarla’ bağlantılı yönü bulunduğunu düşünmek yanlış olur. Bugün Filipinler toplumunun birinci meselelerinden biri kamu güvenliği ise, bir diğer önemli konu ülkenin güneyindeki Mindanao Barış Süreci’dir. Uzun yıllar sonrasında gelen Bangsamoro Kapsamlı Anlaşması ve buna dayalı olarak çıkartılan Bangsamoro Temel Yasası’nın parlamentodan geçirilmeyişi bile kendi başına yakın ve orta vadede ülkenin hangi zorluklarla karşı karşıya kalacağının habercisi.

Uzun yıllar Filipinler yönetiminin zulmü altında yaşamış olan Mindanao halkının barışla buluşmasına ramak kala ilgili yasanın senatodan geçirilmemesi bu kitle içerisindeki kimi çevrelerde ümitsizliğin oluşmasına neden oldu. Mindanao’yu önemli kılan bir diğer husus ise, bölgede küçük gruplar halinde kendi başına hareket eden, mobilite kabiliyeti yüksek silahlı grupların varlığı. Filipinler’de iktidara gelecek aşırı milliyetçi söylemi kendine kalkan yapacak siyasi elit, özellikle Sulu Denizi ve çevresindeki faaliyetleri, Malezya’nın Sabah Eyaleti’ne nüfuz edebilecek kadar yaygın ve saldırgan tutumları bu yapılar ile Mindanao halkının meşru temsilcisi konumundaki Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin (MILF) birbirine karıştırılmasına yol açabilir. Bu ise tüm barış çabalarının çökmesi ve yeni bir ‘alevli’ dönemin ortaya çıkması anlamı taşıyacaktır.


8 Mayıs 2016 Pazar

Jokowi’nin Avrupa Ziyareti / Jokowi’s Visit to Europe

Mehmet Özay                                                                                                                     8 May 2016
Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo başkanlığının ikinci yılında rotasını Avrupa’ya çevirdi. Jokowi’nin 17-23 Nisan günlerinde Almanya, İngiltere, Belçika ve Hollanda’ya gerçekleştirdiği ziyaretleri çeşitli açılardan ele alınmayı hak ediyor. Ziyaretlerin öncelikle AB’nin önde gelen bu ülkelerinin davetiyle gerçekleşti. Ziyaretin arka plânında ise, Endonezya ile Avrupa Birliği arasında varılan Stratejik İşbirliği Anlaması’nı pratiğe dökmek amacı bulunuyor. AB’nin Endonezya gibi geniş bir coğrafyaya ve halen oldukça önemli yer ve deniz altı değerlerine sahip olması Birliğin bu Adalar ülkesine ilgisini ortaya koyuyor. İşin bir diğer yanında, Çin’in kendini gösterdiği bir  bölgede, ASEAN içerisinde de potansiyel liderliğe sahip oluşu da yabana atılır bir neden olmasa gerek.
AB ve Endonezya arasındaki Stratejik İşbirliği Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle Endonezya AB piyasalarına doğrudan ulaşabilecek. Ancak hangi nitelikli ürünle ve hangi ulaştırma yolları ve araçlarıyla Avrupa piyasasında yer alacağı ise henüz belirsizliğini koruyor. Öte yandan, ziyaretin belki de en can alıcı yönü ilgili ülke iş çevrelerinin Endonezya topraklarında yatırımlara davet etmekti. Taraflar arası görüşmelerde ticaret, yatırım, denizcilik ve su idaresi gibi konular öne çıktı. Ticaret ve yatırım gibi geniş çerçeveli alana karşılık denizcilik ve su idaresi gibi spesifik konular öne çıkması önemliydi. Bu noktada, Jokowi tıpkı birinci yılında Japonya, Singapur, Güney Kore’dekine benzer söylemle ülkesinin ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunu gündeme taşıdı. Böylece Avrupalı liderler ve ilgili yatırım ve ticaret şirketleri yetkilileri de bildikleri bir gerçeği bir kez daha hatırlamış oldular.
Bu noktada, AB ile Endonezya arasındaki ticaret hacmine kısaca bakalım. Geçen yıl Endonezya ve AB arasındaki ticaret hacmi 26.14 milyar Dolar civarında gerçekleşti. Bu ticaret hacmi, AB’yi Endonezya ile ticaret yapan ülkeler/gruplar arasında dördüncü sıraya yerleştiriyor. 2010-2015 yılları arasında AB ülkelerinden Endonezya’ya yaklaşık 11 milyar dolarlık yatırım yapılırken bunun üçte ikilik bölümü Jokowi’nin ziyaret ettiği dört ülke tarafından gerçekleştirildi. Bu da zaten, niçin Jokowi’nin özellikle bu dört ülkeyi ziyaret etmek istediğinin maddi nedenini oluşturuyor. 
Jokowi, Londra’da yaptığı konuşmada ülkenin ekonomik değerlerinin geleneksel tarım ve orman ürünleri ağırlıklı ihraç ürünlerine dayandığını belirterek, adalar ülkesi Endonezya’nın bugüne kadar deniz varlıklarının değerlendirilemediğine dikkat çekiyordu. Jokowi’nin bu vurgusu temelde bir çelişkiye de işaret etmesiyle önem taşıyor. Birincisi, Endonezya topraklarını oluşturan coğrafya, sadece Endonezya adı verilen modern ulus devlet döneminde değil, Avrupalıların varlığı dikkate alındığında 16. yüzyıl başlarından itibaren tarımsal ürünlerin ihracıyla daha doğrusu sömürüsüyle biliniyor. Uzun sömürgecilik döneminde yatırımları kendi talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yapan sömürgeci Hollanda’nın ardından modern dönemde ülke siyasetini elinde tutan güçlerin bu tarım ve orman ürünlerinden artı pay çıkartacak yatırımları yapmamaları sorgulanmayı hak ediyor. Kalkınmanın babası olarak adlandırılan Suharto dönemin de, dahi yatırımların çok sınırlı siyasi ve ekonomik elit için gerçekleştirildiği hesaba katıldığında Endonezya’nın bir devlet olarak bugüne kadar kaybeden ülkeler listesinde yer aldığını söyleyebiliriz.
Bugün ise, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in dile getirmesiyle Endonezya siyasetinde ve bürokrasisinde kısmen karşılık bulduğu gözlenen ‘denizcilik işleri’ de, aslında temel bir yapılanmadan yoksun. Jokowi’nin Hollanda ziyaretinde bu eski sömürgesini denizcilik işlerindeki yatırımları üstlenmeye çağırması da çelişkinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Jokowi hükümetinin denizcilik alt yapılarını geliştirme politikası oldukça yerinde. Yanlış olan, bugüne kadar ülkenin değişik bölgelerinde örneğin, tsunami sonrasında üç tarafı denizlerle çevrili olan Açe’de inşasına başlanan limanların, balıkçı barınaklarının, vb. Weh ve Batam Adaları serbest bölgelerinin alt yapı süreçlerinin ne şekilde akamete uğratıldığı ve bunun üzerine gidilemediğidir.
Açe’nin içinde yer aldığı Kuzey Sumatra, Endonezya’nın Güney Çin Denizi’ni Malaka Boğazı üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan ve bu anlamda oldukça stratejik bir coğrafya olduğuna kuşku yok. Pek yüksek sesle dile getirilmese de Malaka Boğazı’nın yoğun trafiğine alternative olarak Sumatra Adası’nın Batı sahilleri boyunca uzanan ‘atıl’ deniz rotası da alternative yatırım bölgesi olarak dikkat çekiyor. Tüm bunlar dikkate alındığında, yıkıcı bir doğal afetin ardından yeniden yapılandırma gibi önemli bir süreçte arzu edilen gelişmenin sağlanamadığı bir bölgeden başlayarak ‘denizcilik kaynakları bakımından’ ülkenin sürekli kaybeden noktasında olduğu görülüyor.
Yaşanan bu kayıpları artıda çevirmek için Jokowi’nin gündeminde Hollanda’yı denizcilik işlerinde yatırıma davet vardır. Birkaç yıldır gündemde olan Deniz İpek Yolu projesi çerçevesinde ülkenin denizcilik gücünü harekete geçirme politikaları bağlamında yatırım talebi Hollanda tarafından memnuniyetle karşılandı. Bundan başkası da beklenemez di zaten. Şunun şurasında 1945’e kadar yaklaşık Hollanda’nın üç yüz elli yıllık sömürgesi olmuş Cava Adası siyasi elitinin bugün aynı Hollanda’yı ülkenin en önemli varlığı denizcilik sektörünü emanet etme girişiminde şaşılacak bir yan bulunmuyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, Jokowi’nin Avrupa ziyaretinin gerçekleştiği günlerden sadece birkaç gün önce İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel toplantısı olmasına rağmen, Jokowi’nin yolunun İstanbul’a düşmemesi dikkat çekiciydi. İstanbul’daki toplantı sadece İİT dönem başkanlığının Türkiye geçmesi vesilesiyle yapılan bir toplantı olma hüviyeti taşımadığı yapılan görüşmeler ve daha çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği görüşler çerçevesinde ortaya konmuş oldu. Endonezya gibi, yeri geldiğinde -ki Jokowi’nin Avrupa ziyaretinde gene dillendirildi- en çok Müslüman nüfusu barındırmasıyla öne çıkan ve bundan şu veya bu şekilde bir tür siyasi kazanım elde etme sürecini yaşayan bir ülke devlet başkanının İstanbul’da olmaması düşündürücüydü. Kaldı ki, bundan sadece bir ay önce Küdus özel gündemiyle İİT’yi Cakarta’ya toplayan Jokowi’nin İİT Genel Kurulu’na katılmaması hem Cakarta zirvesini hem de genel anlamda İslam coğrafyasında olan bitene karşı Endonezya hükümetinin duruşunda bir yanlışlık olduğunu ortaya koyuyor. 
Jokowi’nin Avrupa ziyareti kapsamında gerçekleştirdiği yatırım ve ticaret anlaşmalarının da Kudüs gündemiyle Cakarta’da gerçekleştirilen toplantıda alınan kararların başında gelen, ‘İsrail mallarının protesto edilmesi’ çağrısıyla çelişen yönlerinin olmadığı söylenemez. İsrail ve bu devlete eklemlenmiş uluslararası şirketlerin öyle sıradan ürünler değil, gündelik yaşamın her boyutuna ulaşan üretim süreçleriyle İslam coğrafyasının en ücra köşelerine kadar nüfuz ettiği de herhalde malumdur. Bu gerçekliğe ragmen, İİT gibi önemli bir organizasyon olduğu söylenen bütünün Kudüs gibi bir gündem toplantısında alınan kararı ‘metaların protestosuna’ indirgeyen veya bunu öne çıkartan bir sonuç bildirgesi, olsa olsa konunun İİT tarafından da sulandırılma vechesini ortaya koymaktadır. Bunu da Cakarta’da Endonezya siyasi eliti vasıtasıyla yaptığı da ortaya konmuş oldu. Kaldı ki, Cakarta Deklarasyonu adı verilen bildirgenin İİT’nin 57 ülkesi bir yana Endonezya veya yanı başındaki Malezya’da dahi yankı bulduğunu söylemek güç.
Jokowi’nin ülke gündemini öncelleyerek Avrupa’ya yaptığı ziyaret yatırımların kapısını aralayabilir. Ancak bu yatırımların ne denli stratejik önemde olduğu ve ne kadarının Endonezya’nın egemenliği çerçevesinde yapılaştırılacağı da bir o kadar önemli. Bölgesinde bir güç olma potansiyeline sahip bir Endonezya’nın, önce ülke içindeki potansiyelleri değerlendirme ardından da kendine yakın ülkelerle işbirliğine öncelik vermesi gerekiyor.


29 Nisan 2016 Cuma

Güney Çin Denizi ve Çin-ASEAN İlişkilerinde Bağlayıcılık / South China Sea and Binding in China-ASEAN Relations

Mehmet Özay                                                                                                                 26 Nisan 2016

Güney Çin Denizi konusu bölgedeki kayalıklar, adacıklar ve suni adalar üzerinden süren tartışma çerçevesinde gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Bölge ülkelerinin egemenlik hakları bağlamında ele alınan Güney Çin Denizi meselesi, küresel ilişkiler çerçevesinde tek kutuplu/çift kutuplu dünya bağlamına oturtuluyor. Bununla birlikte, bazı ipuçları sökün etmiş olsa da, köklü ve kalıcı bir jeopolitik dönüşümün yaşandığı da söylenemez. Çin hükümetinin, resmi ağızlardan sürekli olarak “bölgedeki meşru egemenlik hak ve çıkarlarını” koruma söylemi tek taraflı olmaklığıyla subjektif bir özellik taşıyor.

Bu süreçte, Çin yönetimi balıkçı tekneleri gibi unsurları da devreye sokarak bölgede avlanma hakkını tarihi referanslarla açıklarken, bu teknelerin yanı başındaki sahil güvenlik gemileriyle de askeri varlığını ortaya koyuyor. Çin’in bu suların egemenliği konusunda tarihe referansı, Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin “tarih kimin misafir kimin gerçek ev sahibi olduğunu kanıtlayacaktır” yaklaşımında görüldüğü üzere, bir şekilde ‘sömürgeci güçler’ söylemine kadar uzanıyor. Bununla birlikte, diğer iddia sahibi ülkelerin de, tarihe yapabilecekleri bir referansın olabileceğini Çin hatırda tutmalı. Öte yandan, bu hafta başında Çin’in bölge ülkelerinden bazılarıyla doğrudan görüşmelerle bir tür bağlayıcılık tesis ettiği haberi gündeme oturdu. Bu son duruma dair görüşleri paylaşmadan önce, Güney Çin Denizi’nde tarafların ne tür icraatlar sergilediklerine bakalım.

Çin’ın sorun karşısındaki bu duruşuna rağmen, Çin ve egemenlik iddiasındaki diğer ülkeler arasındaki tartışma, söylem düzeyini aşmış durumda. Çin Paracel Adaları’nda füze savunma sistemleri konuşlandırır ve Spratly Adaları’na (Nansha Adaları) ve kayalıkları üzerine doldurma yöntemiyle uçak pisti inşa edip radar sistemleri yerleştirirken, ABD  bölgenin uluslararası sularda serbest dolaşım özgürlüğünü sağlamak amacıyla 2015 yılı Ekim ayından başlayarak, Pasifik Donanması’na bağlı gemi ve uçaklarla güvenlik gücünü harekete geçirdi.
ASEAN’a üye Vietnam, Filipinler, Bruney ve Malezya’nın yanı sıra, Çin’in sürekli olarak kendine bağlı olduğunu yinelediği Tayvan Adası yönetimi de, aynı sularda egemenlik hakkı olduğunu ileri sürüyor. ABD’ın uluslararası deniz ticaret güvenliği argümanıyla hareket ederek Çin’in hak iddialarına verdiği karşılıkta yalnız değil. Bu çerçevede, ASEAN bir yana, başta bölgedeki en önemli müttefiki Japonya olmak üzere, Avustralya’nın da Çin’in ‘yayılmacı hedeflerine’ karşılık bölgede askeri varlıklarını görünür kılmaya başladılar. Bu iki ülke de, tıpkı ASEAN üye ülkeleri gibi askeri harcamalarını yeniden gözden geçiriyor. Japonya, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ‘pasif’ ordu yapılanmasını terk edeceği sinyalini kabul edilen anayasa maddesi ile vermişti. Avustralya ise, özellikle ihalesini Fransa’nın kazandığı deniz altı projesiyle Doğu ve Güney Çin Denizi’nde var olacağının ipuçlarını ortaya koyuyor.

Bu genel durum içerisinde, Vietnam, Filipinler, Malezya ve Bruney gibi dört üyesinin Çin’le doğrudan karşı karşıya gelme riski taşıyan ASEAN’da ortak bir politika geliştirilebilmiş değil. ASEAN tarafından zaman zaman yapılan açıklamalarda, sorunun 1982 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Deniz Yasası’na atıfla görüşmeler yoluyla çözüme kavuşturulmasına atıfta bulunuluyor. Ancak Çin yönetimi, bu yaklaşıma karşı çıkarak, ASEAN’ı bir blok olarak muhatap görmediğini defaatle açıklarken, alternatif olarak Güney Çin Denizi’nde hak iddiasındaki ülkelerle sorunu ‘teke tek’ ele almak istediğini belirtiyor. Aynı Çin yönetimi, konunun BM gibi uluslararası kurumların bağlayıcılığı içerisinde değerlendirilemeyeceği konusundaki ısrarını da sürdürüyor.

Filipinler’in hak iddiasında bulunduğu Scarborough Kayalıkları üzerinde Çin’in 2012 yılında başlattığı ‘etkin kontrol’ Filipinli balıkçı teknelerinin bölgeden sürülmesiyle sonuçlandı. Bu süreçte, Filipinler’in Hague’daki uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne yaptığı başvuruyu ve de sonucunu tanımayacağını açıklamıştı. Kaldı ki, bu süreçte Filipinler’in bu girişimi, gene ASEAN tarafından destek de görmüş değil. ASEAN’ın bir başka çelişkisi olarak dikkat çeken husus ise, özellikle anlaşmazlığa taraf olan ülkelerde askeri harcamalarda artışa gidilmesi oldu.

Bu noktada, ASEAN’nın bir blok olarak Çin karşısında siyasi bir tavır alma konusundaki zaafiyeti, birlik içerisinde ilişkilerin gerginleşmesi gibi bir potansiyeli de içinde taşıyor. Aslında bu sürecin yeni olmadığı, Güney Çin Denizi hakimiyetin noktasında 2002 yılından bu yana ASEAN ve Çin arasında genel bir anlaşmazlığa rağmen, Birlik ülkelerinin yaklaşımlarında sağlıklı bir oryantasyon gerçekleşmiş değil. Geçen Şubat ayında ABD Başkanı Barack Obama’nın Kalifornia’da ASEAN liderleriyle biraraya geldiği tarihi zirve aslında Birliği siyasi bir konsensus etrafında buluşturma projesiydi. Uzun yıllar ortak siyasi hedefler belirlemede başarılı olamamış ASEAN ülkelerini tek zirve ile hedefe ulaştırmak mümkün olduğu da ileri sürülemez. Kaldı ki, ABD’nin bu hamlesinin ardından Çin’in de bazı tekil ülkelerle görüşmeleri sürecin tek taraflı işlemediğini ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Çin’in Laos, Kamboçya ve Bruney ile Güneş Çin Denizi anlaşmazlığında ‘konsensus’a varmış olması, ASEAN’da şok etkisi yarattı. Bu gelişmenin şaşırtıcı yönlerinden biri kuşku yok ki, Laos ve Kamboçya gibi Güney Çin Denizi’ne taraf olmayan iki ülkenin Çin’le masaya oturmuş olması. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin ilgili ülkelere yaptığı ziyaretlerin ardından açıklanan söz konusu bu konsensus, Güney Çin Denizi’ndeki kayalıklar ve adalar konusunun Çin ve birlik olarak ASEAN arasında sorun teşkil etmediği yönünde. Bu durum, Çin’in sorunun gündem taşındığı günden bu yana ileri sürdüğü argümanının tam kendisi olmasıyla dikkat çekiyor. Bu üç ASEAN ülkesinden Kamboçya’nın 2012 yılı dönem başkanlığı sırasında gerçekleşen ASEAN Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde, Çin’e karşı bazı maddelerin de yer alacağı sonuç bildirgesini yayınlamaması Birlik tarihine bir ilk olarak geçmişti. Bu anlamda, Kamboçya’nın süreçte, adalar konusuna aktif bir taraftarlığı olmamakla birlikte, karar süreçlerinde Çin’in yanında yer aldığı aşikâr.

Çin’in ASEAN içerisinde ‘ciddi bir kırılma’ olarak değerlendirilebilecek bu hamlesi önemli. Çünkü, Filipinler hükümetinin Tahkim Mahkemesi’ne açtığı davada nihai kararın Mayıs ayı sonu veya Haziran ayı başında sonuçlanması bekleniyor. Dava sürecine dair zaman zaman gündeme getirilen açıklamalar, Mahkeme’nin Çin’in adalar üzerindeki tek taraflı hak iddiasının kabul edilmeyeceğini gösteriyor. Bu nedenle Filipinler’in adalar konusundaki yüksek sesli itirazı karşısında Çin, diğer bölge ülkeleriyle sahne arkasından izlediği politikalarla, sadece Filipinler’i yalnız bırakmayı değil, ASEAN içeisinde ortak hareket ihtimalini mümkün olduğunca geriletmeyi hedefliyor. Bu durumda, Tahkim Mahkemesi’nden Filipinler lehine bir karar açıklandığında, Çin, ASEAN içerisinde birlik üyelerinin ortak hareket etmesinin önünü çoktan almış olacak.


25 Nisan 2016 Pazartesi

Saravak Seçimleri ve Başbakan’ın Kaderi / Elections in Sarawak State and the Fate of the PM

Cihan Kurtaran                                                                                                         25 Nisan 2016

Maleyza’nın Borneo Adası’ndaki iki eyaletinden biri olan Saravak’da 11. Eyalet Başkanlığı ve meclis seçimlerine az bir süre kaldı. 7 Mayıs’da gerçekleştirilecek seçimler, sadece Saravak Eyaleti’nde yeni bir yönetimin belirlenmesi anlamı taşımıyor. Malezya Federasyonu’na dahil olduğu 1963 yılından bu yana, iktidardaki Ulusal Cephe (BN) koalisyonunun ‘oy deposu’ olmasıyla da Saravak bu seçimlerde de siyasi gözlemcileri için cazibe merkezi.  Saravak seçimlerinin Federal hükümet ve genel ülke siyaseti üzerindeki etkisi üzerinde durmadan önce, Eyalet siyasetinde hangi partilerin gündemde olduğuna bakalım.

Kelabit, Kenyah, Kayan, Penan ve Iban gibi görece küçük azınlıklardan müteşekkil çoğul etnik yapının belirgin olduğu Saravak’da bu bölünmüşlük siyasal yaşama da yansıyor. Bugüne kadar Eyalet siyasetinde hak ettiği yeri bulamayan etnik yapılar kadar, merkezi yönetimle yani UMNO ile ‘güçlü’ bağlar teşkil etmiş siyasi oluşumlarsa, her daim en önde yer alıyor. Eyalet’te öne çıkan siyasi partiler arasında Geleneksel Birleşik Bumiputra Partisi (PBB), Saravak Birleşik Halklar Partisi (SUPP), Saravak Halk Partisi (PRS) ve Devlet Reform Partisi (STAR) bulunuyor. Bunlar arasında özellikle PBB, UMNO ile kurduğu ittifak sayesinde eyaleti on yıllardır yönetmede öncü bir siyasi güç. Öyle ki, 2011 yılında görevi bırakan PBB lideri Abdül Tahib Mahmud, Malezya’da en uzun süre eyalet başbakanlığı yapan lider unvanına sahip. Taib Mahmud’un başbakanlıktan çekilmesi onun siyasi emekliliği anlamına gelmiyor. Aksine, eyalette sahip olduğu gücü sayesinde, diğer ‘klasik’ eyaletlerdeki sultanlara eş bir yöneticis konumuna atanarak üst düzeyde siyasi elit rolünü oynamaya devam ediyor.

7 Mayıs seçimleri öncesinde bugün yani Pazartesi bütün partiler adaylarını seçim komisyonuna bildirecek. Partiler, daha doğrusu koalisyon blokları seçimlerde 82 sandalye için mücadele edecek. 71 sandalye için yapılan 2011’deki seçimlerde muhalefet partileri (DAP ve PKR) toplam on beş sandayle kazanabilmişti. Bu arada, 11 yeni seçim bölgesinin de eklendiğini belirtelim.
2011 yılında alınan bu sonuçdan hareketle bu sefer eyalet siyasetinde niçin ve ne gibi bir değişiklik söz konusu olabilir üzerinde durmakta fayda var. Eyaletteki seçimler, son dönemde Federal hükümet Başbakanı Necib bin Razak’ın adının tam da odağında yer aldığı yolsuzluk iddialarınının ağırlığı altında geçecek. Bir yılı aşkın bir süredir ‘1 Malezya Kalkınma Fonu’ (1MDB) etrafında yükselen yolsuzluk söylemleri üzerine eski Başbakanlardan Dr. Mahathir Muhammed, Çin azınlık partisi Demokratik Eylem Partisi (DAP), 2007 yılında kurulan ‘Şeffaf Seçimler’ (Bersih) hareketi liderlerinden ve eski baro başkanı Ambiga Sreenevasan gibi farklı kanattan birey ve siyasi oluşumların bir araya gelmesi başta başbakan ve hükümet üzerinde kayda değer bir siyasi basınç oluşturmuş durumda.

Bu anlamda, Federal meclis ve de hükümet teşkilinde on yıllarca UMNO iktidarları için Saravak’ın ‘oy deposu hükmünün’ devam edip etmeyeceği de sınanacak. Yukarıda dile getirdiğim üzere, çok etnikli toplum yapısı, kitle iletişim araçlarının görece zayıflığı, eyalet yönetiminin ‘merkezden’ gelecek muhalif liderlerinden bazılarının girişine izin vermemesi, lider kültür ya da feodal çıkar ilişkileri temelli hususlar Saravak halkının ‘demokratik’ sistem ve işleyişteki rolünü kısıtlayıcı unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu ‘manipülasyonun’ başında da, Malezya’nın diğer bölgeleriyle kıyaslanamacak geri kalmışlığına vurgu yapılarak Sarava halkının ‘mevcut liderler eliyle’ kalkınmadan başka çıkar yol olmadığı söylemi yer alıyor. Öte yandan, tüm parçalı yapısına rağmen, muhalefet bloğu için de Saravak seçimleri bir eşik anlamı taşıyor. Örneğin, muhalefet bloğunun iki güçlü siyasi hareketi Demokratik Eylem Partisi (DAP) ve Halkın Adaleti Partisi (PKR) arasında adaylar konusunda yaşanan sorunun aşılıp aşılmaması muhalefetin yakın gelecek vizyonunu da belirleyecektir.

Saravak üzerinden gerçekleşen bu iç politik saflaşmanın yanı sıra, Saravak’ı ulusal siyaset gündeminin dışına çıkaran husus ise, ‘Sarawak Report’ adlı araştırma sitesi. Sitenin editörü, İngiliz İşçi Partisi ve başbakan Gordon Brown’ın kardeşiyle evli Clare Rewcastle Brown’ın -şu anki verilere göre bir komplo teorisine konu olmayacak şekilde bir tür ‘hümanistik’ yaklaşımla, ‘doğduğu ve ilk çocukluk yıllarını geçirdiği topraklardaki’ yerli toplumların doğal haklarının korunması konusundaki ‘duyarlılığın’ bir ürünü olarak gündeme taşıdığı yolsuzluk olayları. Clare’ın duyarlılılığı yağmur ormanları başta olmak üzere çeşitli doğal kaynaklara sahip eyaletin bu zenginliğinin Eyalet’teki yerli kitlelerden esirgenmesi ve gün be gün bu kitlelerin topraklarını yitirmesi olduğu belirtiliyor. Clare’ın, özellikle yukarıda atıfta bulunulan Eyalet eski başbakanı Taib Mahmud’un yağmur ormanlarını katletmesi ve yerlilerin arazilerine el konulması vb. icraatları üzerine yaptığı yayınlar ve bu çerçevede ilişkilerini araştırma süreci yolunu 1MDB bağlantısına kadar götürdü.

Clare’ın hem Malezya’da hem de uluslararası medyada tanınır kılan ise, 1MDB konusundaki iddiaları, Başbakan’ın kişisel banka hesabına aktarılan paralar vb. gibi hususları 2015 yılı Mart ayında yayınlaması ve akabinde Dr. Mahathir Muhammed ile Kuala Lumpur’da bizzat görüşmesi oldu. Tabii, bir daha da ülkeye girişine izin verilmeyen ve sitesine erişimin kesildiği Clare, Saravak yerli halklarının hakları için başlattığı mücadelede sadece Saravaklı elit siyasetçi/leri/nin değil, ülkenin Başbakan’ının da içinde yer aldığı bir komplike ilişkiler silsilesini uluslararası basına aktardı. Clare’ın, Malezla muhalefetinden bazı isimlerle çalışarak ortaya koyduğu ‘veriler’, Avustralya’dan ABD’ye kadar değişik ülke basınında yer alırken, beş ülkede de para aklama işlerinden ötürü soruşturmalar başlatıldı. Her ne kadar, ulusal düzeyde faaliyet gösteren kurumlar, Başbakan’ın tüm bu gelişmelerde ‘dahli olmadığını’ söylese ve kanıtlasa da konu tartışılmaya devam ediyor.

İşte bu husus, 7 Mayıs Saravak seçimlerini çok daha anlamlı kılıyor. Çünkü, konuyla ilgili görüşüne başvurduğum -bir süre önce kapatılan- Malaysia Insider’ın editörü Jahabar Sadiq, Clare’ın 2011 seçimleri öncesi yaptığı yayınlar sayesinde Taib Mahmud’un eyalet başbakanlığı görevinden ayrılmak zorunda kaldığını söylemişti. 7 Mayıs seçimlerinde de sadece Clarke faktörü belirleyici olmayacak. Aksine farklı çevrelerin şu veya bu yöndeki işbirlikleriyle Eyalet’te iktidardaki Ulusal Cephe koalisyonuna olan halk desteğinin mümkün olduğunca düşürülmesi hedefleniyor. Bu da Başbakan Necib bin Razak’ı daha da köşeye sıkıştırma anlamı taşıyor.

Seçim günü oyların belli ölçüde muhalefet adaylarına gitmesi Saravak Seçimlerini, birkaç yıl içerisinde yapılacak 14. Genel Seçimler için bir barometre olarak sunulmasına yol açacaktır. Saravak gibi lider ve parti yapısı UMNO’dan farklılık arz eden; katı feodal ilişkileriyle ve zengin doğal kaynaklar üzerinde gücünü tesis etmiş azınlık elitin varlığı karşısında Eyalet halkı bugüne kadar ‘demokratik’ seçimlerde benzer eğilim sergileyerek siyasi gücü aile ve ciddi ekonomik çıkarlarla birbirine eklemlenmiş eyalet elitlerine verdi. Bir yandan eyalet siyasetinde statükocu yapıyı oluşturan ve aynı zamanda eyaletin doğal zenginliklerini elinde tutan elite ve bu elitin on yıllarca merkezdeki UMNO ile iyi ilişkilerine rağmen eyalet halkının geniş kesimlerine ulaştırılması arzu edilen kalkınmacı politikaların bugüne kadar gerçekleştirilememiş olması bir çelişki arz ediyor.

İşte bu nedenle yukarıda dile getirilen son dönemdeki yolsuzluk söylemlerinin şu veya bu şekilde 6 Mayıs seçimlerinde tepkiye dönüşebilme ihtimali yok değil. Bunu göz önüne alan Eyalet Başbakanı Adenan Satem, “Ulusal Cephe koalisyonunca belirlenmiş milletvekilleri adaylarını beğenmeyebilirsiniz. Ancak bu milletvekillerine vereceğiniz oylar, bana verilmiş anlamı taşıyor” minvalindeki bir söylemle, Eyalet halkının demokratik tercihlerini belirlemede farklı kriterleri gündeme taşıyor. 2011 seçimlerinde ‘reform’ söylemiyle meydanlara inen Adenan’ın bu açıklaması açıkçası aradan geçen süreçte bir reforma referans yapmadığı gibi, bundan sonra da böylesi bir açılıma işaret etmiyor. 

Tam da burada, UMNO içerisinde kaynayan kazanın seçimlerde ne türden değişiklikler getirebileceği üzerinde durulabilir. Bu bağlamda, daha önce Dr. Mahathir’den duyduğumuz ve ardından da yaklaşık altı ay önce Başbakan yardımcılığı ve Milli Eğitim Bakanlığı görevine son verilen Muhyiddin Yasin’in iddia ettiği üzere Necib bin Razak’ın liderliğinde girilecek 14. Genel Seçimler UMNO için bir hezimet olacak açıklaması yabana atılır gibi değil. Dr. Mahathir gibi uzun yıllar aktif başbakan olarak ülkeyi yönetmiş bir kişi değil, ‘siyasi emekliliği’ sonrasında da siyaset yaşamında var olmayı sürdürmüş bir ‘kurt politikacı’ ile UMNO’da parti başkan yardımcılığı ve başbakan yardımcılığı ile bu siyasi yapının tüm organlarına vakıf Muhyiddin Yasin’in bu söylemi, Başbakan’a yönelik bir saldırıdan neşet etmiyor. Aksine son dönemde sergiledikleri en ağır eleştirilere rağmen, halen UMNO’nun ülke için vazgeçilmezliğine dikkat çeken bu siyasiler 58 yıldır iktidardaki partinin neler kaybedebileceğine işaret ediyorlar.


İstanbul’da Malay-Osmanlı Araştırmaları Merkezi / Center for Malay-Ottoman Research Institute

Adil Yurtkuran                                                                                                    20 Nisan 2016          

Nisan ayının ikinci haftasında Türk-Malay ilişkilerine dair kayda değer bir gelişme yaşandı. 11 ve 12 Nisan günlerinde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi’nde (FSMVÜ) “Osmanlı ve Malay Dünyası Çalışmaları Araştırmaları ve Uygulama Merkezi”nin açılış ve sempozyumu gerçekleştirildi. Hatırlanacağı üzere, geçen Kasım ayının başlarında, söz konusu bu kurumsallaşmanın ilk ayağı olarak Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’ndeki açılış gerçekleştirilmişti. İstanbul’daki bu program ile böylece, bir süredir gündemde olan kurumsallaşmanın ikinci ayağı da tamamlanmış oldu.

11 Nisan’da, daha çok merkezin kuruluşuyla ilgili ‘protokole’ matuf etkinlik gündemdeydi. İkinci gün, yani 12 Nisan’da ise, bir sempozyum gerçekleştirildi. Türkiye’den ve Malezya’dan akademisyenlerin katılımına konu olan sempozyumda, yeni kurulan enstitülerin yapılaşması ve plânlamasına dair konular gündeme taşınırken, tarih boyunca iki ‘dünya’ arasındaki ilişkilerin bazı yönlerine dikkat çeken sunumlar da paylaşıldı. Sempozyuma ‘Malay’ dünyasından davetliler arasında Malezya’da kurulmuş olan enstitü yetkililerinin yanı sıra, Patani (Tayland), Semarang (Endonezya)’dan ve İngiltere’den birer akademisyen bulunuyordu.
Sayın Rektör Prof. Dr. Musa Duman Bey’in de bir konuşması sırasında dile getirdiği üzere, aynı hafta içerisinde İstanbul’da İİT zirvesinin olması, enstitünün kuruluşunun geniş kamuoyuyla paylaşılmasına kısmen mani olduğu söylenebilir. Basın yayın organlarında kısa bir araştırma yapıldığında, bazı yayın organlarınca bu önemli açılışa yer verildiği görülür. Ancak bu kurumsallaşmanın ‘geniş kamuoyu’ bağlamında popüler bir yanı olsa da, asl olanın Türkiye’deki ilgili fakülte ve bölümlerle, araştırma kurumları nezdinde tanınırlılığının ortaya konmasıdır. Bunun da gerçekleştirilebilmesi için kayda değer bir zamana ihtiyaç duyduğu malumdur.
İki ülkedeki iki yüksek öğretim kurumu çatışı altında kurulan enstitüler vasıtasıyla, ‘geniş’ Malay Dünyası ve Osmanlı ilişkilerinin dünü kadar modern dönemdeki ilişkileri de araştırma ve incelemelere konu edilecek. Nihayetinde Türkiye’de geçmiş on yıllar içerisinde Malay dünyasına dair çalışmalar nazar-ı dikkate alındığında, işe sıfırdan başlandığı söylenemese de, ortada kurumsallık noktasında büyük bir eksiklik olduğuna kuşku yok. Bu anlamda, geniş kitleleri iki ‘kültür coğrafyası’ hakkında bilgilendirmekle, akademik boyutta ilişkileri zenginleştirmek arasında fark var. İşe sıfırdan başlanmadığına atıfta bulunurken, bununla temelde küçük bir araştırma alanına da dikkat çekmek istiyorum. En azından 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana, öncelikle Türkiye’de bu alana dair kimlerin kalem oynattığının ortaya konması kadar, söz konusu enstitünün ilgi alanına girdiği görülen sosyo-kültürel ve ekonomik ilişkiler açısından da, örneğin Büyükelçiliklerin ilgili ‘müşavirlikleri’ vasıtasıyla nelerin ortaya konduğu, gündeme taşındığı da akademik incelemeyi hak edecek boyuttadır.

Tabii bu araştırmaların sonunda ortaya ‘parlak’ sonuçlar çıkmayabilir. Ancak elde edilecek veriler bize nelerin, hangi boyutta yapılıp yapıl/a/madığını göstermesi bakımından da gelecek plânlamalarında işe yarar malzeme sunacaktır. Örneğin, Kültür ve Turizm Müşavirlikleri, Askeri Ateşeler gibi kurumsal yapılar bağlamında da, Malay dünyasına erişimde nelerin ortaya konulduğu açıkça akademik sorgulanmanın içerisine girmektedir. Tarihin değişik evrelerinde var olduğu ileri sürülen kimi etkileşimlerin sosyo-kültürel ve dini vechesi kadar, meşhur Osmanlı yardımlarının varlığı da üniversal anlamda askeri ateşelerin de içinde yer alacağı bir alana kapı aralamaktadır. Konuyu biraz daha aşikâr kılma adına şu örneği verebilirim. Başta Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe bölgesi olmak üzere Malay dünyasında var olduğu bilinen ve kimi çalışmalarda ‘Osmanlı gönderisi’ ve/ya Osmanlı topçu uzmanlarının katkılarıyla üretimi gerçekleştirildiği ileri sürülen savaş toplarının neye tekabül ettiğini, herhalde maden arkeolojisi ve top yapımı uzmanlığına hakim olduğu varsayılan askeriyeden öğrenmek en kestirme ve anlamlı bir yol olsa gerek. “Peki bu ve benzeri alanda çalışmalar yapıldı mı?” sorusunu, bunun bir akademik çalışmanın konusu olduğunu söyleyerek geçiştirmek istiyorum.

Osmanlı/Türk ve Malay dünyası ilişkilerini gündeme taşırken, bu iki coğrafyayı birleştiren geniş bir su yolu, yani Hint Okyanusu’nun varlığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu geniş su yolu ve onu çevreleyen kara parçalarının ilgi alanına taşınması, Osmanlı-Malay dünyası arasındaki ilişkileri bütüncül bir yapıya kavuşturulması bağlamında tamamlayıcı olacaktır. Kuşkusuz ki, bu çalışma alanının çok daha genişletilmesi çeşitli zorlukları da beraberinde getirecektir. Ancak araştırma dünyasında zaten hiçbir şeyin kolay olmadığı hatırlandığında, biri Batıda diğeri Güneydoğu’da iki farklı kültür evrenini bir bağlama oturtmanın zorluğu da malum.

Ülkemizde Malay dünyası konusunda kapsamlı çalışmalar olmadığını bir süredir yüksek sesle dile getiriyoruz. Birkaç istisna hariç olmak üzere, bugüne kadar olanların da bazı atıflar çerçevesinde ortaya konulduğu görülür. Hususi çalışmaların ötesinde genel veya ansiklopedik çalışmalar içerisinde dahi ‘geniş’ Malay dünyasına vukufiyetin sığı olduğunu söylersek abartmış olmayız. Örneğin, İslam dünyasının genelini konu alan kültürel, tarihi veya sanat konulu eserlerde Malay dünyasına dair bilgilere ulaşmak mümkün değil. Bu konuda bir kaç örnek vermek gerekirse, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı (1998) başlıklı eserde Malay dünyasını bulmak mümkün değil. Batılı araştırmacılarca kaleme alınan, örneğin İslam Tarihi konulu bazı eserlerde de bu anlamda eksiklik görülmektedir. Örneğin, K. Hitti’nin kaleme aldığı ve Türkçeye de çevrilen Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi (2011) adlı eserin 52 bölümü arasında Malay Müslümanları dini/kültür tarihina ait bilgiye ulaşmak mümkün değildir.

Malay dünyasındaki kaynaklara ulaşmada birinci dil özelliği taşıyan Malayca/Endonezyacaya erişim eksikliğine rağmen, bu dünyaya özgü neredeyse tüm verilerin İngilizce, Felemenkçe, Almanca, Fransızca dillerinde olduğunu gördüğümüzde, Türkiye’deki araştırmacı ve akademisyenlerin en azından Avrupa dilleri vasıtasıyla İslam dünyasının bu bölgesiyle ilgili verilere ulaşmaları mümkün. Bu nedenle dil engelinin temel bir neden olarak gündeme getirilemeyeceği kanaatindeyim. Bu olsa olsa, adına İslam dünyası/coğrafyası denilen bütünün algılanış tarzıyla alâkalı bir durum.

İslam dünyasında ilim çevrelerine ‘hakim’ odakların bir tür ayrıştırıcı bir yaklaşımla merkez odaklı, yani Ortadoğu eksenli yönelimlerinin halen hakim olduğuna tanık olunuyor. Ancak Ortadoğu merkezli bu yapılaşmanın tekrara yönelik ve daraltıcı bir vechesi olduğu da unutulmamalıdır. İslamiyeti bir bütün olarak algılarken, bu dini-kültürel tecrübenin farklı coğrafyalardaki karşılığının bir zenginliğe işaret etmesi dolayısıyla gündeme taşınabileceğini görmek gerekir. Bu nedenle FSMVÜ bünyesinde hayata geçirilen merkezin önümüzdeki dönemde önemli rol icra edeceğini umuyorum. Bu vesileyle enstitünün başkanlığını yürüten Doç. Dr. Serdar Demirel Hocamıza ve ekibine de başarılar diliyorum.


26 Mart 2016 Cumartesi

Hollanda Savaşı'nın Yıldönümü Ya Da Açe’de Bir Medeniyet Mücadelesi / Commemoration of the Dutch War

Mehmet Özay                                                                                            26 Mart 2016

26 Mart 1873 Hollanda Savaşı’nın yıldönümü. Şayet bu tarihi vak’a Açe’de bir nebze olsun dikkat çekerken, Açe’nin salt bir Eyalet düzeyinde yer aldığı Endonezya Cumhuriyeti’nde ele alınmıyorsa bunda büyük bir eksiklik var demektir.

Bu savaşın bir ‘Beyaz’ ve ‘Yerli’ mücadelesine indirgenemeyeceğini en başta vurgulayalım. Bu savaşın karşılık geldiği tarihi, dini, ekonomik, toplumsal ve kültürel vechelerini dikkate almak Açe’nin 19. yüzyılın son çeyreğine girilirken üzerinde yükseldiği toprakların neye tekabül ettiğini anlamakla mümkündür. Sumatra Adası’nın kuzeyinde Açe topraklarında cereyan eden savaşın Hollandalılar açısından neye karşılık geldiğini sorduğumuzda, hiç kuşku yok ki, sömürgecilikten ‘emperyalizme’ evrilen bir Avrupa devletinin ihtiyaç duyduğu ekonomik ve de siyasi genişleme hedefiyle karşılaşılır.

Hollanda bir Protestan güç olmakla birlikte, temelde dini saiklerle bu savaşa girişmemekle birlikte, Açe istila girişmi dini referanslarından da bağımsız değildir. Açe noktai nazarında ise, savaş tam anlamıyla dini bir içeriğe ve de bütüne sahiptir. Açelilerin bu savaşı birkaç yıl gibi sürede değil, farklı değerlendirmelerle kırk ila yetmiş yıla varan bir sürece yayılmasında bu içerik ve bütünün sürekliliği olduğu fark edilir. Açe’de vatan ile din olgusunun ayrılmazlığı ile insanlık onuru ile özgürlüğün içiçe geçtiği derinlikli bir sosyo-politik ve dini algı, Hollanda gücüne karşı verilen savaşta başat unsurdur.

Açe toprağında, bu savaşın verildiği yıllarda, aynı coğrafyada yani Takımadalar ve Güneydoğu Asya’da örneğin bir Cava Adası’na ya da Malaya denilen topraklardaki önemli bir siyasi yapı olarak dikkat çeken Cohor Sultanlığı’na bakarak da değerlendirilebilir. Her üç bölgenin de kendine has özellikleri olduğunu göz ardı etmemekle birlikte, bu coğrafyaya tarihsel süreçlerde bakıldığında bu üç bölgenin sürekli karşımıza çıkan siyasi değerler olması hasebiyle karşılaştırmanın dikkate değer bir yönü olduğu da gerçektir.

Hollanda Doğu Hint Yönetimi’nin (VOC) sömürge topraklarında kalıcılığının simgesi olarak ortaya çıkan sömürge başkenti Batavya yani bugünkü Cakarta, Cava Adası’nın Hollanda sömürge yönetimi ile Hollandalı ticaret sınıfının güdümüne girdiğinin bir delilidir. Öte yandan, Cohor Sultanlığı, Riau-Cohor Sultanlığı’ndan koparılarak, İngiltere Krallığı’nın Singapur Adası’nda kurduğu siyasi ve ekonomik yapının güdümünde gelişen bir siyasi yapı olarak varlığını sürdürüyordu. Öyle ki, Cohor’da siyasi yapının en tepe noktasını teşkil eden ‘Temenengong-Maharaja ve Sultan’ unvanlarının yapılaştırdığı siyasi varlığın temellerinin de İngiltere Krallığı’nın nüfuzuyla kayda değer bir etkileşimi söz konusudur.

Öte yandan, Hollanda sömürge yönetiminin Açe topraklarına olan ilgisi ilk olarak 1873’te de ortaya çıkmış değildir. Bu anlamda, Açe Devleti’nin siyasi varlığına kast eden ve nihayetinde bunu fiili olarak ortadan kaldıran Hollanda istilasını 26 Mart 1873’den itibaren okumak ve anlamaya çalışmak yerine, iki Hollanda gemisinin 16. yüzyıl sonlarında Açe Devleti başkentine ticari anlaşma amacıyla gelmeleriyle başlatmak gerekir. Ardından modern dönemde ulus devlet kurulma aşamasında tıpkı diğer Takımadalar gibi Açe topraklarının da ne şekilde bir yeniden yapılaştırılmaya sürüklendiğini de unutmamak gerekir.


Bu vesileyle, sömürge tarihinin en önemli savaşlarından biri kabul edilen ve Açelilerce ‘Hollanda Savaşı’, ‘Kahpe Savaşı’ adlarıyla anılan bu savaşta mücadele ederek hayatını yitiren şehidlere, Hollandalıların uyguladığı soykırım düzeyinde saldırılara maruz kalan ve hayatlarını kaybeden yaşlılara, kadınlara ve çocuklara Allah’tan rahmet dilerim.

8 Mart 2016 Salı

Malezya’da Yükselen Çağrı / Rising Call in Malaysia

Cihan Kurtaran                                                                                          7 Mart 2016

Malezya’da bir yılı aşkın bir süredir gündemden düşmek bir yana, giderek gündemin tek maddesi haline gelen ‘fon’ ve ‘siyasi bağış’ sadece ulusal gündemi artarak meşgul etmiyor, uluslararası çevrelerin de dahliyle kar topu misali etkili oluyor. Fondan, “1 Malezya Kalkınma Fonu” (1MDB); siyasi bağıştan ise, bir Ortadoğu ülkesinden Malezya’ya yapılan bağış kastediliyor.

Bu gelişmenin gelip dayandığı nokta, muhalefetin tüm önde gelen temsilcilerinin bugün Kuala Lumpur’da bir basın toplantısında bir araya gelerek, içinde Başbakan Necib bin Razak’ın istifaya da davet edildiği 37 maddelik bir deklarasyonun açıklanması oldu. Deklarasyonu basına ve de kamuoyuna, ülkenin dördüncü başbakanı, doksan yaşına basmış, ancak siyasi enerjisinden pek bir şey kaybetmemiş olan Dr. Mahathir Muhammed açıkladı ve ilk imzayı attı. Bu deklarasyon hiç kuşku yok ki, Malezya Federasyonu’nun modern siyasi tarihine geçecek bir önem olduğuna kuşku yok. Bugüne kadar, ..

Dr. Mahathir’le yan yana oturan ve aralarında siyasi partileri, sivil toplum kuruluşları başkanları ve temsilcileri, Birleşik Ulusal Malay Organizasyonu (UMNO)’dan dışlanan bakanlar ve partililerin de olduğu birbirinden farklı renkteki muhalefet kanadını birlikte hareket etmeye sevk eden gelişme, sadece Başbakan’ın da aralarında bulunduğu kişi ve çevrelerin birtakım maddi çıkar ilişkilerine yönelik toplumsal şikayetle ilintili değil. Bundan da öte, muhalefet tarafından ülkenin yönetim tarzı ve geleceğini etkileyebilecek denli önemli addedilen Başbakan ve hükümete yönelik güven kaybı olduğu görülüyor. Deklarasyona imza atan ve basın toplantısında biraraya gelen siyasetçilere ve sivil toplum liderlerine bakıldığında, olağan zamanlarda pek de barışık olmayan simalar olduğu görülür. Ülkede önemli toplumsal gösterilere öncülük eden Bersih (Temiz Toplum) hareketinin kurucularından ve bir dönem Kuala Lumpur Barosu Başkanlığı da yapmış olan Ambiga Sreenevasan; eski Adalet Bakanlarından Zaid İbrahim; UMNO içerisindeki tepkilerinden ötürü partiden dışlanan uzunca bir süre partinin genel başkan yardımcılığı görevi, Başbakan yardımcılığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan Muhyiddin Yasin; Kedah Eyaleti Başbakanlığı görevinden istifa eden veya daha doğrusu ettirilen Mukhriz Mahathir; Enver İbrahim’e en yakın isimlerden Halkın Adaleti Partisi’nden ve Selangor Eyaleti Başbakanı Azmin Ali; ülkedeki Çin siyasal hareketinin önemli adı olan Demokratik Eylem Partisi (DAP) Genel Başkanı Lim Kit Siang; Malezya İslam Partisi’nden görüş ayrılıkları nedeniyle ayrılarak ‘Amanah’ partisini kuran milletvekillerinden ve bu partinin genel başkanlığını üstlenen Muhammed Sabu da katıldı. Bu isimler ve temsil ettikleri toplumsal kesimlerin endişesi o denli büyük olmalı ki, biraraya gelerek ortak bir deklarasyonla Malezya toplumunun karşısına çıkarak bu harakete destek isteyebiliyorlar. Çünkü geçen kısa süre zarfında ‘aynı hedefe’ yönelik eleştirilerle gündeme gelen tüm bu isimler ve toplum kesimleri bir ara Dr. Mahathir’e yönelik olarak ‘Bu senin eserin’ deme cesaretini göstermişti. Dr. Mahathir de aslında bir tür kabullenişle uzun başbakanlık dönemini sona erdirdiği 2003 yılından bu yana ülkeyi ‘emanet ettiği’ kişilerin ehil olmadığına varacak söylemle bir anlamda ülkenin kısa tarihine dipnot düşüyordu. Bu bağlamda, ülkenin iyi yönetilmediğinden hareketle Başbakan’ı hedef alan söylemi nedeniyle polis tarafından sorgulanacak kadar bir ‘tehdit’ unsuru olraak görülen Dr. Mahathir, “Gerekirse Enver İbrahim’le aynı koğuşumu paylaşırım” demesi, acaba geçmişte  Enver İbrahim’le ilgili bir yerlerde hata yapıp yapmadığını da sorguladığı izlenimi veriyor.

Bugüne kadar önce birkaç milletvekilinin eleştirileriyle başlayan 1MDB sorgulaması, Parlamento Kamu Harcamaları Komisyonu, Yolsuzlukla Mücadele Kurumu, Başsavcılık gibi karar merciinde olan en önemli kurumlarınca soruşturmaların açılmasına konu oldu. Bu süreç aynı zamanda bu kurumlarda bir takım ‘görev değişikliklerini de’ getirmesiyle, toplumda yasa devletine ve hukuka duyulan güveni zedeledi.

Çok etnikli ve dinli bir toplumsal yapının hakim olduğu ve ulus devlet yapılaşmasının sorunlu olduğu Malezya’da kitleleri birbirine kenetleyecek yegâne bağın ekonomik gelişmişlik olduğu neredeyse ortak bir algı olarak gündeme taşınıyor. Son bir buçuk yıldır giderek artarak pek çok siyasi ve toplumal çevrenin gündeme taşıdığı yolsuzluk söylemleri kadar, bunun da tetiklemesinden hareketle ekonomik gelişmeye vurulan darbe kitleleri gelecek kaygısına itiyor. Bu kaygı, aslında ülkenin kısa tarihine bakıldığında salt bir ekonomik kaygı olmakla da kalmıyor. Bu durumun, ırklar arası ekonomik farklılaşmadan etnik ve dini farklılaşmalara ve toplumsal çatışmaya doğru bir etkileşim göstermesinden endişe ediliyor.

Bir de işin öte vechesinden bakalım. Bu noktada, “Acaba Başbakan Necib bin Razak nerede hata yaptı mı yaptıysa nerede?” sorusunu sormalıyız. Çünkü ortada olup bitenler sadece kalkınma fonu veya kişisel banka hesabına yatan meblağlarla sınırlandırılırsa sorun pek de anlaşılmaz. Bu bağlamda, 2009 yılı Nisan ayında başbakanlık koltuğuna oturan Necib bin Razak’ın 2013 yılına kadarki siyasi söylemi ile bundan sonraki arasındaki farka kısaca değinmek gerekir. Reform söylemiyle iş başına gelen Necib bin Razak, -çeşitli muhalefet çevreleriyle yaptığımız söyleşilerde de gündeme getirildiği üzere- aslında Malezya kamuoyunu şaşırtmıştı. Bu şaşkınlık sadece 1999 yılından itibaren ‘reform çağrısıyla’ birlik olma yolunda önemli adımlar atan muhalefet çevrelerinde değil, kırsal eğilimlerin beslediği ve değişimden ziyade statükoya odaklı UMNO saflarında da şaşkınlığa neden olmuştu.

Reform sözcüğünün büyülü bir siyasi terminoloji olması kadar, hakikaten Malezya siyaseti ve toplumu için acil bir ihtiyaç olduğunu Necib bin Razak’ın fark ettiğini düşünmek mümkün. Endonezya, Filipinler hatta ASEAN’ın Hint-Çin’indeki kimi ülkelerin de bile gündeme gelmekle kalmayan şu veya bu ölçüde pratiğe döküldüğüne tanık olunan değişim bir türlü Malezya topraklarında ortaya çık/a/madı. Bu söylemle birlikte sömürge döneminden kalan ve zaman zaman gündeme getirdiğimiz ‘İsyana Teşvik Yasası’ gibi yasaların kaldırılması, toplumsal barış adına azınlıklara yönelik bazı yardımların gündeme gelmesi gibi özellikleri saymak mümkün. Ancak 5 Mayıs 2013 genel seçimlerinde UMNO ve de Başbakan arzu ettiği sonucu alamaması yukarıdaki söylemin de değişmesine neden oldu. Tabii bu gelişmeyi sadece seçim sonucuna bağlamak yerine, UMNO içerisinde sadece Başbakanla sınırlı kalmış bir reform söyleminin ayaklarının yere basmadı. Hangi siyasi kadrolarla ve entellektüel donanımla bu işi yapacağı şüpheli olan UMNO nihayetinde içinden çıkardığı statüko arzusundaki yerel ve ulusal liderlere teslim oldu yeniden. 2013 Mayıs’ından itibaren ‘eski düzene’ yönelen Başbakan’ın adının 2015 yılıyla birlikte 1 Malezya Kalkınma Fonu’nun kötü yönetimi ve bu fondan kendi şahsi hesaplarına paraların aktarıldığı iddiasıyla anılması bugünkü ‘geniş muhalefet bloğunun’ oluşmasına neden oldu.

Dr. Mahathir Muhammed’in basın toplantısında Malezya toplumunun bu hareket içerisinde yer alması ve destek vermesi çağrısının temel hedef kitlesi kuşkusuz ki UMNO. Malezya’da bugün sorulan soru, 2009 yılında Ahmed Badawi’nin yerine Necib bin Razak’ın geçmesinde rolü olan Dr. Mahathir’in, yanında muhalefetin tüm renklerini almış olarak bugünkü Başbakan’ın görevinden uzaklaştırılmasında ne kadar etkin olacak.

http://www.dunyabulteni.net/haber-analiz/357405/malezyada-yukselen-cagri