23 Kasım 2014 Pazar

Açe’de Tsunami Anma Toplantıları ve ‘Yeni Sömürgecilik’ Bağlamı / Commemoration of the Tsunami and the Context of 'New Colonialism'

Mehmet Özay                                                                                                                 23 Kasım 2014

Her yıl 26 Aralık yaklaştıkça Açe’de farklı bir psikoloji hasıl olur. Açeli olanlar kadar, bölgeyle haşır neşir olanların da bir şekilde hissedebildiği bir psikolojidir bu. Tsunaminin 10. Yılı’na doğru giderken, her yıl olduğu gibi Açe’de nelerin değişip değişmediğinin; Helsinki Barış Anlaşması bağlamında Açe siyasi eliti ile Merkezi Hükümet arasındaki ‘diyaloglar’; geniş toplum kesimlerini içine alabilecek sosyo-ekonomik kalkınma çabalarına; adına ‘fakir/miskin/yetim/öğrenci’ bağlamıyla gündeme getirilen ve yardım adı altındaki çalışmalar çerçevesinde yerli ve yabancı çevrelere mensup ‘bireylerin’, ‘grupların’, ‘hangi ellerle’, ‘hangi kirli oyunlara daldığı’ vb. konuları ele alacak yazılara ihtiyaç olduğunu sürekli söyleyeduruyoruz. Bunun nedeni de çok açık. Açe, tsunaminin ardından bu yana önemli bir sosyo-siyasi laboratuar olarak değerlendirildi. Bu değerlendirme bağlamındaki tüm icraatlar sonrasında, buranın diliyle ifade edecek olursak, Açe’nin ve Açelilerin nasıl bir ‘mertebe’ kazandığı sorusuna konuya taraf olan her çevrenin hakkıyla cevap vermesini beklemek kadar doğal bir şey olamaz.  Bu yıl da bu konudaki değinilere yer vereceğiz hiç kuşkusuz.

Ancak burada erkene alınan tsunami anma toplantıları ile ‘Açe-Hint Okyanusu Çalışmaları Merkezi’nce (ICAIOS) düzenlenen toplantıya değinmek istiyorum. Bu yıl, tsunami anma törenlerine neredeyse bir ay öncesinden başlandı. Aslında Açe’ye gelmeden önce böylesi bir duyum almıştım. En azından ICAIOS tarafından düzenli olarak organize edilen konferansın 26 Aralık’a yakın bir tarihde değil de, 17-18 Kasım tarihlerinde düzenlenmesi bu izlenimi uyandırmıştı. Akabinde birkaç program vesilesiyle aynı tarihlerde Açe’ye geldiğimde Sultan II. Selim Toplum Merkezi müdürü arkadaşımız Fauzan’la kısa görüşmemde bu duyumu sağlamlaştıracak bir açıklamayla karşılaştım.

Fauzan, Endonezya Kızıl Haç teşkilatı (PMI) olarak onuncu yıl programını birkaç gün önce gerçekleştirdiklerini söylemesinin ardından bunun nedenini de kısaca izah etti. Tsunaminin onuncu yılı nedeniyle, zamanında Açe’de faaliyette bulunmuş olan pek çok Kızıl Haç teşkilatınn program için Açe’ye geleceğine değindi. Ancak bu ‘kalabalık katılımcı grubunun’ tsunami anma programlarını şu veya bu şekilde ‘yeni yıl’ (Noel) ile ilintilendirme çabaları konusundaki tahminler Açe toplumunda farklı yorumlara neden olabileceğinden hareketle, PMI olarak ilgili programlarını erken bir zamana almayı tercih ettiklerini söyledi.

Tabii, Avustralya, ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkelerden Kızıl Haç kurumlarının Açe’de tsunami sonrasındaki faaliyetlerinin bölgede tsunaminin etkisini maddi anlamda ortadan kaldırmaya matuf çabalar olarak görmek mümkün. Bunun ötesinde, ilgili kurumların şu veya bu şekilde ilintili oldukları yerli ve ulusal çaptaki kurumlar vasıtasıyla Açelileri hedef alan ‘eğitim’ faaliyetlerinin Açe dini/kültürel yapısına dönüştürmeye matuf çabaları içerdiğini de ifade etmek gerekir. Bunun belki de, özellikle 1980’lerden sonra yaygınlaşma gösteren ve adına sivil toplum denilen kurumsal yapılaşmanın bir ucunda bulunan Kızıl Haç gibi teşkilatlara içkin olduğunu düşünebiliriz. Öyle ki, STK  ve benzeri oluşumların, hiç de öyle Hıristiyan veya Budist kaynaklı değil, bizatihi adına ‘İslami’ denilen ya da bu ismi açıkça zikretmemekle birlikte, sosyo-kültürel bağlamı ile değerlendirildiğinde Müslümanca bir çaba gibi gösterilebilecek çalışmalara imza atan şu veya bu ülkelere mensup kurumların -en azından bazılarının da- açıkçası Açe sosyo-dini ve kültürel yapısını dönüştürmeye/değiştirmeye yönelik hesapları olduğuna tanık olundu ve halen de olunmaya devam ediliyor.

Açeliler perspektifinden bakıldığında, değişimi ve dönüşümü Açelilerin rızası ve katkısı olmadan kapalı kapılar ardında uygulama işaretleri verenlerin ve bunu pratiğe dökenlerin şu veya bu dinden olup olmamalarının pek bir farkı yok. Daha yıllar öncesinde dile getirmeye çalıştığımız gibi, bu çabaların Açe’yi, belki de maddi anlamından daha çok manevi bağlamlarıyla tarihden silme icraatına soyunmuş Hollanda sömürgeciliğinden ne farkı olduğu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu nedenledir ki, yukarıda atıfta bulunduğumuz düşünce ve icraat biçimlerine girenleri ‘yeni sömürgeciler’, eylemlerini de ‘yeni sömürgecilik’ olarak adlandırmakta bir beis yok. Nihayetinde ortada kendi değişim algısı dışında değiştirilmeye/dönüştürülmeye namzet bir ‘toplumsal nesne’ olduğu algısıyla hareket eden dışarlıklı grup veya grupların varlığı, yerli bakış açısından ele alındıkta, en hafif ifadeyle, hiç de iyi niyetli olmayan bir çabanın içerisindeler.

ICAIOS konferansının, bu oluşumun fikir babası Prof. Dr. Anthony Reid’in katılımıyla daha da farklı bir atmosfere büründüğünü söylemeliyim. Konferansa bir araştırma makalesiyle katılma isteğim, yoğunluktan gerçekleşmedi. Bununla birlikte, bir oturumda yer alma konusunda davet gelmesi de sevindiriciydi.  


Konferansın açılışı Endonezya Hükümet Sekreteri görevini üstlenmiş olan Dipo Alam’ın kaleme aldığı bir eserin tanıtımıyla başladı. Beş yıldır ICAIOS müdürü olarak görev yapan Dr. Saiful Mahdi, konferansdan birkaç hafta önce bu açılışta yer almak üzere bir davette bulunmuştu. Nedeni ise, Sayın Dipo Alam’ın kaleme aldığı roman türü eserinin Açe-Türk ilişkilerini ele almasıydı. Bazı önemli gerekçelerle bu daveti nazikçe reddettim. Aslında, Ağustos ayının başlarında Sayın Dipo Alam kaleme almakta olduğu eserin içeriğiyle ilgili olarak görüş alış verişinde bulunmak üzere Cakarta’ya davet etmişti. Sayın Dipo Alam’ın çalışmasına açıklamadığım ‘kattı yapmama nedenimi’ dostumuz Dr. Saiful Mahdi ile paylaşma fırsatı buldum. Belki bir başka yazıda buna değinme fırsatı bulurum.  

22 Kasım 2014 Cumartesi

Tsunami’nin 10. Yılı’nda Banda Açe (1) / Banda Aceh in the 10th Year of the Tsunami

Mehmet Özay                                                                                                                 22 Kasım 2014

Bundan yaklaşık on yıl önce Banda Açe, dünyanın tanık olduğu en büyük depremlerden biri ve ardından oluşan tsunaminin kurbanı oldu. Bu ‘doğal’ afetin etkilerine rağmen, her zaman ifade ettiğim üzere, bu gelişme Açe’nin kendine gelişinin de bir nedenini oluşturur. Bu sadece Açe’de otuz yıla varan savaşın sona ermesi ve dünyaya kapalı Açe’nin dünya ile yeniden ‘karşılaşması’ kadar, Açe’nin kendi tarihiyle de yüzleşişine vesile olmasıyla dikkat çeker.

Depremin ve tsunaminin yol açtığı maddi hasar kadar -kısmen de olsa- manevi hasarı giderme amacıyla Açe’ye akan yerli yabancı kurumlar Açe’yi tanımaya çabalarken, Açeliler de bu ‘yabancıları’ bir yerlere oturtma sürecinde bulunuyordu. Temelde bu yaklaşım ne ‘yardım’(!) amacıyla gelen tüm kitle için ne de tüm Açelileri kapsayacak denli kapsamlı bir vakıa değildi. Çünkü ‘insani yardım’ın(!) öznesi olduğu iddiasındakilerin yaklaşımlarındaki farklılık kadar, Açelilerin de gerek çatışma döneminin ve de tsunaminin etkisinin halen sürüyor olması nedeniyle bu etkileşime yön verebilecek donanımda olduklarını söylemek güç.

Bu ve benzeri sorular, sorunlar zihnimi kurcalarken, adımlarım beni Beytürrahman Camii’ne (Bayt ar-Rahman) götürüyor. Açelilerin kaçta kaçının Beytürrahman’ın ne ifade ettiğinin farkında olup olmadıkları meselesi bir yana, bu Cami, Açe’nin bizatihi kendi tarihiyle, Açe’nin İslamlaşmasıyla ve kendisi olmaklığıyla ortaya çıkan bir serüvenin tanığı olan yapıların en başında geliyor.

Açe’de, büyüleyiciliğinden bir şey kaybetmeyen Beyturrahman Camii ve Açe ovasını kıvrıla kıvrıla geçen ve Malaka Boğazı’na açılan Nehri’n hemen yanı başındayım.  Beytürrahman Camii’ne dışardan temaşa edildiğinde, hiç kuşku yok ki devasa siyah kubbeleri dikkat çekiyor. Geniş cami avlusu her zamanki gibi cıvıl cıvıl. Caminin iç duvarlarını kaplayan bakır kapıdan içeri girildiğinde İspanya ve Kuzey Afrika’daki tarihi camilerdekine benzer bir sutün seli karşılıyor. Beyaza boyanmış sütunların alt ve üst çemberleri etrafındaki bakır süslemeler büyüsel bir karşılığa denk geliyor sanki. Camiye her girişte bu manevi atmosferi teneffüs etmek diriltici geliyor bana.

İkindi ezanı çoktan okunmuş ve cemaat dağılmış... Ancak, ön saflarda bir kadın grubunun zikri kulağıma çalınıyor. Bunca yıldır Açe’de ilk defa tanık olduğum bir durum. Hiçbir tantanaya, şaşaaya, depdebeye yer vermeyen kendi halinde, naif yaşlıca bir teyzenin öncülüğünde gösterişsiz, ‘kendinde akan’ zikir beni yıllar öncesine götürüyor... Sayısı kırk ilâ elliyi bulan grup, elinde mikrofon, önünde rahlenin üzerindeki kitaba akan gözleriyle bir ahenk oluşturan altmışını geçkin yaşlı teyzeyi ‘tekrarlıyorlar’ birlikte... Aynı anda, caminin dört bir köşesinde namaza durmuş kadınlı erkekli Müslümanlar Beytürrahman’ın huzurunu teneffüs ediyorlar.

Bir süre sonra, camideki bu havayı istemeyerek de olsa terk edip ana caddeye çıkıyorum. Caminin genişçe bahçesini geçip doğu cephesinden ana caddeye doğru yolu adımladığımda bir ilân panosuyla karşılaşıyorum. Kurban Bayramı’ndan kalma bir tebrik ilânı. İlânda, Banda Açe Belediye Başkanı Illiza Cemaleddin’in dev fotoğrafı var. Tuhaf olan ise, sözde İslamcı bir partiye mensup olan Illiza Hanım’ın, Cavalıların ‘beyazlık kompleksini’ hatırlatacak şekilde pudralar sürülerek beyazlatılmış yüzü. Caminin hemen karşısındaki bu ilân panosu, Müslümanca bir eda ve eylemin ‘içerdeki’ ve ‘dışardaki’ tezatını gözler önüne seriyor. İlliza Hanım’ın yüzündeki beyazlık ile Kurban Bayramı mesajı, birbirinden farklı göndergeler olarak kamusal alanı paylaşıyor. Caminin kuzey tarafına doğru yöneldiğimde, küçük ahşap tezgâhlarında Açe tatlıları satan kadınlar her zamanki yerlerindeydi. Tıpkı ‘dünkü’ gibi, bugün de aynı yerde, aynı durgunlukta işlerini yapıyorlardı.

Aynı istikamette doğuya doğru, Kampung Kedah’a doğru yürüyorum. Solumda Açe Emniyet Müdürlüğü ve hemen yanı başında Hollanda döneminden kalma ve tıpkı diğer benzerleri gibi beyaza boyalı bir Avrupa mimari anıtı olarak yükselen ‘Bank Indonesia’. Sağ tarafta yükselen bendin öte tarafında Açe Nehri akmaya devam ediyor. Semtle aynı adı taşıyan ‘Kedah Köprüsü’ne yakın bir yerde nehir kenarına iniyorum. Küçük bir iskele üzerinde duruyorum. Köprünün altındaki rengarenk balıkçı tekneleri, tsunaminin doğurduğu kısa intikanın hemen ardında tıpkı öncesinde olduğu gibi bugün de varlıklarını sürdürüyor. Köprünün öte yakasındaki balıkçı ve sebze/meyve pazarına bitişik caminin Hint Camilerine özgü desenleri, parlak yeşil kubbesi ve belki de Banda Açe’deki kendine özgü iki minaresi ile yükseliyor.

Nehrin bu bölgesi ister istemez bana Hollanda Savaşı’nı hatırlatıyor. O gün, “Acaba bu köprünün bir benzeri varmıy dı?” sorusunu soruyorum kendime. Çünkü burası, bir yandan Malaka Boğazı’ndan giriş yapan ticaret gemilerinin yanaştığı bugün Lampulo olarak bilinen yeri, öte yandan Kampung Cava, Palanggahan ve Kampung Pande’ye ulaşımı sağlayan stratejik bir nokta. Açe Sultanlık sarayını çevreleyen bu noktalarla ulaşımı sağlayan bir ahşap veya taş köprünün varlığının olup olmadığı bu anlamda dikkat çekici.


Ardından, bu Nehri’n hem Açe hem Hollanda ordusu için oynadığı role sarılıyorum birden. Bulunduğum mevkiden kuzeye doğru güneye doğru baktığımda Beytürrahman Camii’nin geniş bahçesinde yükselen minare dikkat çekiyor. Minarenin arkasında, ufuk boyutunda ise Barisan Dağ Silsilesi’nin ilk tepelikleri yükseliyor.

15 Kasım 2014 Cumartesi

ASEAN Halkları ASEAN’ı Anlayabiliyor mu? / ASEAN Peoples Understand ASEAN?

Mehmet Özay                                                                                                                 15 Kasım 2014

14 Kasım 2014 Malezya için tarihi bir gün niteliği taşıyordu. Nedeni ise, Malezya’nın ASEAN dönem başkanlığı Myanmar’dan devralmasıydı. Bu gelişme bir süredir Başbakan Necib bin Razak özelinde ülkede dillendirilmeye çalışılıyor. Bu süreçte öne çıkartılan söylem ise, 2015 yılında “ASEAN Ekonomik Topluluğu” olgusu oluyor. Önceki yazımızda da kısaca belirttiğim üzere, aslında ekonomik topluluk olma süreci 11 yıl öncesine dayanıyor. Önümüzdeki yıl gerçekleştirilmesi beklenen hedef ise, ‘topluluk’ olgusunun tam anlamıyla hayata geçirilmesi hadisesi. Yüzdelerle ifade edilen açıklamalara itibare edilecek olursa, bugüne kadar ki alt yapı hazırlıklarının büyük ölçüde tamamlandığı ifade ediliyor. 

Ancak, 14 Kasım akşamı Nay Pyi Taw’da, Malezya basınının karşısına çıkan Başbakan Necib bin Razak, Malezya toplumunun bu gelişmelere dair bilgi eksikliğini gündeme getiren sitemkâr ifadesiyle dikkat çekiyordu. Hiç de beklenmedik şekilde “Yarınki başlığınız ne olacak?” sorusunu diyerek basın üyelerine de bunu dolaylı olarak ifade ediyordu. Görünen o ki, Başbakan ASEAN’a dair toplumsal bilincin oluşmamasından muzdarip. Bu ‘sorunu’ gündeme getirmekte de hakkı var Başbakanın. Ancak Malezya hükümetinin başı ve daha da ötesi 57 yıldır ülke yönetiminde söz sahibi bir siyasi partinin genel başkanı olarak bunda sorumluluk payının olup olmadığı da bir başka husus. Ya da Başbakan, sadece aynı zamanda yürüttüğü Maliye Bakanlığı rolüyle mi hareket ediyor ve bu ‘vizyondan mı’ ASEAN’ı değerlendiriyor sorunu da ilâve etmekte fayda var.

Biraz gerilere, örneğin 1967 yılına gidip, ASEAN’ın ilk adımlarının atıldığı dönemde kurucu figürlerin birliğe giden yoldaki söylemlerine bakıldığında aslında sömürge sonrası dönem ve Soğuk Savaş yıllarının Güneydoğu Asya’yı etkileyen boyutları çerçevesinin çizdiği siyasi perspektifin varlığı dikkat çeker. Siyasi hedef bağlamında bakıldık da, bölgede varlık süren komünizm ideolojisinin önünü almak ve bu ideolojinin sosyo-ekonomik vechesini birlik üzerinden yapılacak girişimlerle ortadan kaldırmanın adıdır ASEAN. Bunun yanı sıra, ortada ‘yerli aktörler’ eliyle sömürgecilerin başlattığı modernleşme projesinin yeni bir vechesinin ortaya çıkmakta olduğu görülür. Çünkü sömürgecilik dönemindeki Batılı efendiler, arkalarında bizzat açtıkları okullarda yetiştirdikleri ‘yerli kopyaları’ vasıtasıyla bölgenin yönetimini ellerinde tutmayı sürdürmekte oldukları gizli/açık bilinen bir vakıadır.

Kuruluş yol haritasında rol alan ilgili ülkelerdeki siyasi liderlerin baskın rollerine karşın, halk katmanlarının sivil bağlamında kurumsallaşmış yapılar içerisinde ne türden rol oynadıkları ise sorunludur. Bu sorunsal ASEAN’ı içine alan Budist/Hıristiyan topluluklar kadar, özellikle de Malay dünyası olarak adlandırılan Malezya-Endonezya-Brunei-Güney Tayland ve Güney Filipinler’de halkların süreçlere ne türden yapıcı katkıları olduğu şüphelidir.

Sömürgeci-siyasi elitler ile halk dikotomisi üzerinde biraz daha duralım. Çok dinli, çok kültürlü, çok etnikli olarak adlandırılan hem Hint-Çin’i hem Takımadalar bölgeleri, tüm insan çeşitliliği ve zenginliğine rağmen, adımları sömürge döneminde atılan ve ardından adına bağımsızlık denilen ve bir ‘bayrak’ ve hatları sömürgecilerle belirlenmiş ‘sınırlar’ dışında ne türden ‘bağımsız’ ve ‘bağlantısız’ gelişmelere matuf olduğu şüpheli ulus devletler yapılaşmalarında hiyerarşik modernleşme süreçlerine tabi oldu. Bu noktada, ASEAN’ın bir bölgesel kurum olarak bugün ulaştığı yerde, bölge ülkeleri ve halkları adına ne roller üstlendiği dünün ve bugünün küresel ekonomi politikalarından bağımsız ele alınması mümkün değil. Başbakan Necib bin Razak’ın açıkça vurguladığı gerçek yani, halk katmanlarının ASEAN’la ilintisi, haberdarlığı, müdahalesinden söz edebilmek için, tek tek ASEAN üye ülkelerinde halkların modernleşme süreçlerinde ne türden rol sahibi olduklarını hakkıyla değerlendirmek gerekir. Klasik modernleşme teorilerinin başında gelen ‘yukarıdan-aşağıya’ (top-down) veya ‘hiyerarşik’ uygulamaları -benzer örneklerine diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde de rastlandığı üzere, Güneydoğu Asya’da da hakim olmuştur.

Dün, yani sömürge döneminde, adı geçen bölgelerde kıtalararası ticarete konu olan kozmopolit liman şehirleri İngiliz, Hollandalı, Fransız ve de Amerikalı valiler/müdürler  marifetiyle yönetiliyordu. Bugünse danışmanlar, ulusaşırı şirketler/ortaklıklar eko-politikalarda belirleyici oluyor. Örneğin, Malezya’da Başbakanlık binasının meşhur “4. Katı” gibi, her ülkede yerleşik veya uzantıları olan bir tür modernleştirici güçler devrede bulunmaya devam ediyorlar. Resmi devlet idaresi dışında, ‘kadim köklere’ sahip özel sektörde bölgenin yer altı ve yer üstü ekonomik varlıklarına yönelik inisiyatifler doğrudan veya dolaylı olarak ulusaşırı denilebilecek kurumsal yapılarla güçlü bir şekilde sürdürüldüğüne dikkat çekmek gerekir.

Bu minvalde, ulusal ekonomileri ya askeri rejimlerin güdümünde veya onun bir alt kademesine yerleştirilebilecek tek parti iktidarları ile sürgit bugünlere kadar getirilen ASEAN üye ülkelerinde sosyal, kültürel ve dini birlikteliklerin niçin gündemde yer işgal edemediği; bu birliktelikleri dipdiri bir şekilde kamusal yaşamın odağına taşıyacak yasal ve sivil düzenlemelere neden yer verilmediği de şayan-ı dikkat çekici konulardır.

Bir kez daha bir önceki yazımıza atıfta bulunarak Malezya Endüstri ve Ticaret Bakanı’nın Nay Pyi Taw’daki toplantılarda sarfettiği, ASEAN Avrupa Birliği yapılaşması gibi olamaz minvalli söylemi de, bölgeyle ilgili bazı şeyleri anlaşılır kılmak için iyi bir neden sunuyor. Bakan’ın söylemi, ekonomik kalkınma süreçlerinde ‘görülmeyen güç’, yani ucuz emek başta olmak üzere profesyonel kadroların, bölgede işçi/emekçi mobilitesini bile kendi haline bırakmamaya atıfla öne çıkıyor.


Başbakan Necib bin Razak’ın, “ASEAN dünyanın 7. Büyük ekonomisi” olduğu yollu hatırlatması, yukarıda vurgulandığı üzere, sömürgecilikten başlayarak modern ulus-devletlere ve bugünlere kadar uzanan süreci özetliyor aslında. Kapitalist üretim odaklı yaklaşımlarla bugünlere gelen ASEAN’ın 2015 yılında “Ekonomik Birlik” olma iddiasında şaşılacak bir yön yok. Ancak şaşılacak olan, bugüne kadar ki süreçlerde ne sömürgecilik döneminde ne de adına ‘ulus-devlet’ denilen yapılaşmalarda görüşleri alındığı şüpheli olan ve varlıkları kamusal alanda hissettirilmemiş tüm renkleriyle halk katmanlarını ASEAN’ın “ekonomik birliğine” eklemleme gayreti içerisinde “insan-merkezli yaklaşım”ı öne sürmek çelişkilerin büyüğü olsa gerek. 

12 Kasım 2014 Çarşamba

ASEAN Zirvesi ve ‘İnsan Merkezli’ Yaklaşım / ASEAN Summit and ‘People Centered’ Approach

Mehmet Özay                                                                                                                 13 Kasım 2014

12-13 Kasım tarihlerinde 25. ASEAN Genel Kurulu toplantıları bu yılki dönem başkanı Myanmar’ın başkenti Nay Pyi Taw’da gerçekleştiriliyor. Toplantı birkaç açıdan dikkat çekiyor. Bunlar arasında özellikle, Myanmar’ı ziyaret eden ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın, 2011 yılından bu yana ülkede gerçekleştirilmesine başlanan sözde demokratikleşme süreci konusundaki nüfuz çabaları ile 2015 yılı ASEAN dönem başkanlığının Malezya’ya geçme sürecinin başlıyor olması dikkat çekiyor. Myanmar’daki demokratikleşme konusu ve Arakan Müslümanları bağlamını ele alan bir yazıyı kısa bir süre önce ele almıştık. Burada Malezya özelinde ASEAN üzerinde durmakta fayda var.

Malezya Başbakanı Necib bin Razak ve hükümet çevrelerinin ASEAN dönem başkanlığına başlanması dolayısıyla oldukça ‘heyecanlı’ oldukları gözleniyor. Aslında bu heyecan bir süredir hissediliyor. Ekim ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesinin ardından, aynı yıl içerisinde önemli bir bölgesel birliğin dönem başkanlığını üstlenecek olması, Malezya yönetimini uluslararası arenada aktör olabilmenin imkânlarını geliştirmeye itiyor. Bu durum, Malezya’nın 1980’lerden itibaren kimi çevrelerde genel itibarıyla dikkat çekilen ekonomik kalkınma süreci ve ‘modelliği’nin ötesine geçip, bölgesel ve küresel siyasetlere müdahil olabilme cesaretini ortaya koyma arzusundan kaynaklanıyor.

Bu noktada, Üçüncü Dünya ülkelerine model olarak sunulan ekonomik kalkınma başarısının ülkedeki çeşitli toplumsal kesimlerce nasıl yorumlandığına bakıldığında ortada geniş toplum kesimlerince paylaşılan bir ‘modelliğe’ tanık olunmuyor. Öte yandan, yönetim çevrelerinde hem AB hem ASEAn bağlamında yaşanan bu heyecanın toplum katlarında karşılık bulduğunu söylemek de epeyce bir iyimserlik anlamı taşır. Öyle ki, Malezya Başbakanı ve hükümetinin oldukça iyimser yaklaşımlarına rağmen, Malezya geniş toplumunda her iki gelişmeye dair bir haberdarlık veya tepkisellikten bahsetmek mümkün değil. Aslında bu durumun şaşılacak bir yönü değil, aksine, Malezya’nın, özellikle ASEAN bağlamında -kamuoyuyla paylaşıldığı ölçüde- ortaya koymayı hedeflediği politikalara göz atıldığında anlaşılabilir bir muhtevası olduğu görülür. Bu noktaya yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim.

2015 yılı ASEAN için sadece dönem başkanlığının Malezya’ya geçmesi anlamı taşımıyor. Bunun ötesinde, “ASEAN Ekonomik Birliği” (AEC) somut anlamda hayata geçirilecek. Bundan kasıt, ‘piyasaların birleştirilmesi’dir. Aslında söz konusu birlik çalışmaları son 11 yıldır sürüyor. Bu çerçevede, Malezya ‘Endüstri ve Ticaret Bakanı’ Mustafa Muhammed dün Nay Pyi Taw’daki toplantılar çerçevesinde yaptığı bir konuşmada da dile getirdiği üzere, Malezya ekonomik işbirliği için üye ülkelere düşen hazırlığın %83.9’unu tamamlamış durumda. ASEAN genelinde ise 2015 sonu itibarıyla yol haritasının %95’inin tamamlanması bekleniyor. Bu hazırlığın, tabii ki büyük ölçüde ekonomik içerikliği bir yapılanmayla sınırlı olduğunu vurgulamaya gerek yok.

Temelleri on yılı aşkın bir süre önce atılmaya başlanan bu ekonomik işbirliğinin, ABD’nin ‘Asya Yüzyılı’ söyleminin giderek yüksek sesle dillendirildiği bir döneme denk gelmesini de dikkate alınmalı. Tüm çeldiricilere rağmen, ABD küresel politikalarında ön sıraya çıkan yeni yüzyılda Asya’nın Doğu’sunda Pasifik kıyılarından Hint Okyanusu’na açılan Malaka Boğazı ve çevresini çevreleyen alan yeni ekonomik işbirliklerine açık ve hazır hale getirilmeye çalışılıyor. ‘Trans-Pasifik Ekonomik İşbirliği’ (TPPA) bunun en somut göstergesi. Tabii Çin’in, ABD’nin yeni vizyonu söylemine karşı geliştirdiği ‘Asya-Pasifik Serbest Ticaret Bölgesi’ (FTAAP) projesi de ASEA ülkeleri için bir başka cazibe alanı oluşturuyor.

Konunun ekonomik vechesinin ötesinde bir de sosyo-psikolojik içeriğinin olup olmadığı veya ne minvalde seyrettiğine kısaca bakalım. Malezya makamları, iç ve dış faktörlerin şekillendirmesinden bağımsız olmayan Birliğin ekonomik ağırlığına rağmen, ‘insan merkezli’ adını verdikleri bir yaklaşımı da en azından söylem düzeyinde gündeme taşımaya çalışıyorlar. Bu söylemin en azından dayanaklarından biri, 2009 yılında Başbakanlık koltuğuna oturan Necib bin Razak’ın Malezya’da ‘halkçı’ bir politika çizme iradesiyle ilintili. ‘Önce Halk’ (Rakyat Dahulukan) sloganıyla kamusal alanlardaki panoları doldurmanın ötesinde gündelik yaşam gerçekleştiğinde neye tekabül ettiği konusunda çok farklı halk kesimlerinin şüphesi olduğunu da görmek gerekir.

‘İnsan merkezli ASEAN’ söyleminden anlaşılması gereken, üye ülke halklarının her türlü sivil etkileşime açık ve bunun alt yapısının hazırlanmasına yönelik politikalar, projeler olmalı. Ancak, hükümet çevrelerinin ötesinde, Birliğin, sosyo-kültürel ve siyasi ‘entegrasyonu’ getirip getirmeyeceği bazı sivil toplum çevrelerince tartışılsa da, ortaya çıkan sonuç böylesi bir yapılanmanın ne Malezya’da ne de diğer üye ülkeler bağlamında henüz pratiğe evrilebilecek bir boyutunun olmadığı yönünde. İşin çelişkili yanı ise, Endüstri ve Ticaret Bakanı Muhammed Mustafa’nın yukarıda atıfta bulunduğum konuşmasında da görüldüğü üzere aynı hükümet çevrelerinin, “ASEAN, Avrupa Birliği’nin izinden gitmeyecek” minvalli söyleminde içkin olan ‘emeğin serbest dolaşımı’ydı. Vurgu ‘emek odaklı’ olsa da, diğer sivil dolaşım hakları konusunda ne türden açılımlar olduğu da en azından şimdilik muğlaklığını koruyor. Üstüne üstlük, Bakan’ın konuşmasında “ASEAN, emek odaklı dolaşım gibi hususları kontrolü altına almak istiyor” ifadesi de, tek tek üye ülkelerdeki uygulamaları yansıtacak şekilde, bir kurum olarak ASEAN’ın da ‘kontrol’ kavramına teslim edilmesi anlamı taşıyor. O zaman “ASEAN’da insan merkezlilik” neye tekabül ettiği sorusuyla yüzleşmek gerekir.

Kaldı ki, ‘insan merkezliliği’ öneren bir siyasi yönetimin hükmettiği geniş toplum kesimlerinde ASEAN’a yaklaşım da sorunlu bir yapı arz ediyor. Öyle ki, Malezya toplumunda genel itibarıyla bir kayıtsızlık belki de bilgisizlikten kaynaklanan bir tepkisizlikten bahsetmek mümkün. Ülkede sivil toplum, muhalefet, azınlık gruplar, üniversiteler üzerinde bir süredir estirilen sömürge döneminden kalma ‘İsyana Teşvik Yasası’, muhalefet ve reform hareketi liderinin ikinci kez livatalık suçlamasıyla yargılanma süreci, geniş halk kesimlerini etkileyen benzin sübvansiyonlarının düşürülmesi ve önümüzdeki yıl yürürlüğe girecek yeni vergi yasası gibi konular genel itibarıyla ASEAN’ı gündeme getirmiyor.


Ancak, ekonomisi geliştikçe Malezya gibi diğer üye ülke toplumlarında da sosyal dinamikler belirli bir hızda değişim ve evrim geçirdiğini unutmamak gerekir. Klasik ifadesiyle ‘orta sınıflaşan’ toplumsal sektörlerin hükümetlerinden beklentileri, talepleri zamanla birer yuşumak veya sert siyasi baskı aracına dönüşebiliyor. Son 15 yıllık süreçte toplumun neredeyse tüm farklı renklerini biraraya getirmeyi başarmış muhalefet hareketine bakıldığında, herhalde bunu, en iyi Malezya yönetiminin bilmesi gerekir. 

11 Kasım 2014 Salı

APEC Zirvesi Neye Tekabül Ediyor? What is the Equivalent of APEC Summit?

Mehmet Özay                                                                                                                 11 Kasım 2014

1989’da kurulan Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) örgütü, belki de en zorlu tartışmalara konu olan bir yıllık toplantıya sahne oldu. Çin’in başkenti Beijing’de 10-11 Kasım tarihlerinde düzenlenen toplantıya hazırlık toplantıları ile birlikte değerlendirildiğinde bir haftayı bulan küresel buluşmalar gerçekleşti. Zirve toplantısının başlığı ise dikkat çekiciydi: “Asya-Pasifik Üzerinden Geleceği Şekillendirmek”. Aslında ABD’nin “Asya Yüzyılı” perspektifini ansıtan bir yanı yok değil.

APEC, adından da anlaşılacağı üzere ekonominin öne çıktığı bir kurum. Ancak bununla sınırlandırmak yanlış olur. Ekonominin yönelimi, etkisi sadece bölgesel ve APEC’i oluşturan Pasifik kıyısına komşu ülkelerle sınırlı değil. APEC, küresel ekonominin %50’sine, dünya nüfusunun %40’ına tekabül eden bir nüfus yapısıyla dikkat çekiyor. Bölgede yatırımları olan kurumların yöneticileriyle yapılan mülâkatlarda önümüzdeki bir yılda %67’sinin yatırımlara devam kararı verdiği görülüyor. Yatırımlar dendiğinde ise dikkat çeken ülkeler arasında Çin, ABD, Hong-Kong, Endonezya ve Singapur geliyor. Tüm bu rakamsal veriler, Asya yüzyılı olarak adlandırılan 21 yüzyılın başlarında APEC’in önemini giderek artırıyor.

Toplantılar çerçevesinde genel itibarıyla ele alındığında APEC’de fırsatlar ve sorunlar biraradalığı dikkat çekiyor. Başta Çin olmak üzere ABD ve ASEAN bir süredir küresel ekonomiyi etkisi altına alan belirsizlik nedeniyle hem tekil hem de birlikler düzeyinde ekonomik yeniden yapılaşmalar konusunu gündeme taşıyorlar. Bu durumu, Malezya’dan Japonya’ya, Çin’den ABD’ye kadar görmek mümkün. Dünya ekonomisini etkisi altına alan bu belirsizlik, Asya-Pasifik’in imkânları ile yerini aynı zamanda umuda devrediyor. Bu potansiyel imkânları pratiğe dökecek ve dönüştürecek yol haritasının ana arterlerini ise, daha fazla bölgesel ekonomik entegrasyon; yenilikçi kalkınma; ekonomik reform ve büyüme gibi alanlar oluşturuyor.

APEC toplantısını çeşitli düzeylerde ele almak mümkün. Bu anlamda, Çin ABD ve diğerleri diye sınıflayabileceğimiz bir farklılaşmadan bahsedebiliriz. Tabii ABD ve Çin’in küresel ekonominin liderliğinden öte, giderek artan bir şekilde dünya siyasetine yön verme kabiliyetlerindeki çeşitlenme, sınırlanma ve birlikte-etkileşim boyutlarını da unutmamak lazım. Tam da bu nokta, mevcut durum tek kutuplu dünyadan sıyrılma sancıları olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. 2009 yılından bu yana ABD’nin Asya Yüzyılı projesine yaklaşımı son dönemde projenin birincil aktörlerinin veya ‘beyinlerinin’ artık Obama’nın yanında olmaması ile arzu edilen bir sürece yönel/e/mediği eleştirileri getiriliyor. Öte yandan, Xi Jinping ise Çin’de son dönemde ülkeyi yöneten liderler arasında Çin’in doğrudan bölgesel ve hatta küresel gelişmelere nüfuzuna yönelik açılımlarıyla dikkat çekiyor.

Çin’in sabırsızlıkla beklediği bir buluşmaydı diyebiliriz. Küresel ekonominin ikinci büyüğü konumundaki Çin’in bu beklentisini ekonomik, ticari, güvenlik ve itibar gibi çeşitli alanlarda ele almak mümkün.  Çin bu toplantı ile küresel görünürlüğüne bir katkı daha yapmış oldu. Tabii Çin’den bahsederken, Çin Komünist Partisi içerisinde tek vücud bir politik yapılaşmadan bahsetmek mümkün değil. Yaklaşık iki yıl önce başkanlık görevini devralan Xi Jinping, özellikle ekonomide yeniden yapılanma, yolsuzluklar gibi konularda bugüne kadar kararlılığı ile dikkat çekiyor. Özellikle yolsuzluklar konusu, parti ve bürokraside kendisine rakip çevreler ve uzantılarına yönelik operasyon olarak da değerlendiriliyor. Xi Jinping ülke içinde bu politikaları güderken, bölgesel ve küresel olarak çin’in ekonomik, siyasi ve kültürel görünürlülüğüne katkı yapmak istiyor. APEC toplantısı bu katkının ekonomi ve bir ölçüde siyasi ayağını oluşturuyor. Bir cümleyle de olsa, kültürel boyutunun Konfuçyüs’e referansla gelen kültürel yeniden yapılaşma olduğunu söylemeliyim. Bu açılım, Mao Zedong’un kültür devrimi sonrasındaki en önemli kültürel yönelime işaret ediyor.

Çin’in merkez bölgesine yakın yani ASEAN, Doğu Asya’da Japonya ve Güney Kore’den başlayarak, ardından aralarında yaşanan tüm sorunlara rağmen Pasifik’deki ABD ile ilişkileri şu veya bu şekilde geliştirme olanağı sağladığını söylemek de mümkün. Bu anlamda Japonya Başbakanı Shinzo Abe’in Xi Jinping’le görüşme talebine olumlu yanıt verilmesi ve yarım saate varan görüşme son iki yılda daha çok tarihe referanslar ve Doğu Çin Denizi’ndeki Adalar Sorunu nedeniyle soğuk savaş dönemini hatırlatan gelişmeler sonrasında her iki taraf için yeni bir başlangıç anlamı taşıyor. Güney Kore’nin ABD’ye rağmen, Çin’le stratejik ilişkileri artışma yönünde somut adım atması APEC toplantısının önemli gelişmelerinden biriydi.

Tüm bunların ötesinde, ABD’nin başını çektiği ve toplam 12 üyeli ‘Trans-Pasifik Ekonomik İşbirliği’ (TPPA) oluşumunda Çin’in devre dışı bırakılması Çin yönetimince tepkiyle karışık yeni bir oluşumun hazırlığına neden oldu. Çin makamları APEC toplantısında gündemi oluşturması konusunda istekli oldukları ‘Asya-Pasifik Serbest Ticaret Bölgesi’ (FTAAP) konusunda ABD’nin baskılarına rağmen, bu yeni bölgesel işbirliğiyle ilgili görüşmelerin başlaması kararını çıkartmayı başardı. Bunun ilk somut karşılığı ise gerek ikili gerek gruplar arası görüşmelerde, özellikle ASEAN üye ülkelerinin konuya sıcak baktığı konusunda görüşler ileri sürüldü.


Amerika Birleşik Devletleri bağlamında bakıldığında, ABD yönetiminin Beijing toplantılarına ne kadar hazırlıklı olduğu konuşuluyor. Çünkü Başkan Barack Obama’nın ilk döneminin aksine, ikinci dönemde Asya Yüzyılı projesinin alt yapısını oluşturan uzmanların eksikliğine dikkat çekiliyor. Bu eleştirileri gündeme getirenlerden biri Nixon dönemi Büyükelçisi 71 yaşındaki Chas Freeman. Freeman, “Çin’in küresel ekonomi çerçevesinde tedrici olarak bizi saf dışı bırakma çabaları karşısında etkin bir varlık sergileyemiyoruz” diyor. Öte yandan, benzer kaygılar ve eleştiriler sadece Cumhuriyetçi değil Demokrat vekillerden de duyuluyor. ABD ve Çin arasında, ekonominin ötesinde siyasi gerilime kadar varan karmaşık ilişkiler, diğer ülkeleri ikircikli bir konumda bırakıyor. ASEAN, Güney Kore, hatta bir ölçüde Japonya bile ne ABD’den ne de Çin’den tamamıyla vazgeçebiliyor. Aslında böyle bir beklenti içinde olmak da uluslararası ilişkiler bağlamında ele alındığında rasyonel değil. Ancak bu durum bir yandan gerilimlere neden olurken bir yandan da ilişkileri reaktive etme potansiyelini içinde barındırıyor.

7 Kasım 2014 Cuma

25. ASEAN Genel Toplantısı ve Arakanlı Müslümanlar / 25th ASEAN General Assembly and Rohingyanese Muslims

Mehmet Özay                                                                                                                   8 Kasım 2014

25. ASEAN Genel Kurul toplantısı 12-13 Kasım’da bu yıl dönem başkanlığını yürüten Myanmar’ın başkenti Nay Pyi Taw’da yapılacak.

ABD Başkanı Barack Obama’nın iki yılda ikinci kez ziyaret edeceği Myanmar, 2011 yılından bu yana sürdürülen sözde reform çabalarına konu oluyor. Bu süreç aynı zamanda kimi resmi çevreler tarafından ABD’nin dış politika başarısı olarak sunulsa da, Arakanlı Müslümanlar ve diğer etnik yapıların merkezi Burma (Burmese) etnik çoğunluğu karşısında siyasi ekonomik ve sosyo-dini özgürlükerini kazandığını söylemek bir yana bu konuda ciddi ve kalıcı adımlar atıldığını söylemek bile mümkün değil.

Öncelikle ASEAN hususunda bir şeyler söyleyerek başlayalım. ASEAN toplantıları artık sadece üye on ülke arasındaki özellikle ticari ve ekonomik ilişkiler bağlamıyla öne çıkmıyor. Çeşitli anlaşmalarla Japonya, Çin, Avustralya, ABD, Kanada, Hindistan gibi bölgesel ve küresel çapta öneme sahip olan ülkelerinin katılımıyla dünya gündemini belirleme kapasitesine sahip bir yönelim sergiliyor.

Son birkaç yıldır toplantılar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güney Çin Denizi’nde tarihsel olarak anlaşmazlığa konu olan sularında egemenlik göstergesi kabul edilebilecek girişimleri nedeniyle daha çok güvenlik eksenli bir çerçeveye oturuyor. Aralarında Vietnam, Brunei, Filipinler ve Malezya’nın bulunduğu ASEAN üye ülkeleri, bu bağlamda Çin yönetimiyle şu veya bu şekilde karşı karşıya gelirken, her bir ülkenin siyasi ve ekonomik yönelimlerine bağlı olarak Çin’e karşı geliştirilen tavırlarda bekle-gör/işbirliği-uzlaşma/çatışma eksenlerinde politikalara konu oluyor.

Bölgesel ekonomik birliktelik olarak öne çıkan ASEAN, Çin’in küresel yükselişine paralel olarak ABD’nin başlattığı Asya vizyonu’ ile güçler arası etkileşimlerin tam da odağında bulunuyor. Bunun, Çin’in ASEAN’a komşu olması, tarihsel ve kültürel ilişkileri kadar, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan itibaren bölgedeki özellikle askeri ve siyasi belirleyicik noktasındaki kararlılığı ASEAN ülkelerini kaçınılmaz olarak bu iki güçle çeşitli boyutlarda ilişkiler geliştirmesini zorunlu kılıyor.

Ancak kendi içinde liderlik sorunu yaşaması, birliğin ekonomik ve ticarete odaklı yapısal duruşu, gerek tekil ülkeler gerekse bölge genelinde adalet ve haklar meselesinde inisiyatif almayı engelleyen statükocu yazılı/sözlü anlaşmalar ASEAN’ın potansiyel gücünü gerçekleştirememesinin temel nedeni olarak beliriyor. Enver İbrahim’in 1996 yılında kaleme aldığı ‘Asya Rönesansı’ adını verdiği eserindeki görüşleri ile, öncülüğünü Lee Kuan Yew ve DR. Mahathir Muhammed’in yaptığı ‘Asyalılık Değerleri’ olgusunun geliştirilebildiğini söylemek güç. Bunun nedenleri uzun uzun tartışılabilir ve tartışılmalı da.
ASEAN toplantısı öncesinde başkent Nay Pyi Taw’da önemli bir gelişme yaşandı ve Başkan Thein Sein muhalefet liderleri ile ordunun ileri gelenlerini biraraya getiren bir toplantı davetinde bulundu. 31 Ekim’de yapılan bu süpriz toplantı ülkenin reform sürecine ‘daha güçlü’ ve Batı’yı tatminkar edecek şekilde devam edeceğini ortaya koymayı hedefliyordu. ASEAN toplantısı kadar, 2015 yılı Sonbahar’ında yapılacak genel seçimler öncesinde ülkenin bazı bölgelerindeki sıcak çatışmaları, siyasi ve toplumsal gerginlikleri ortadan kaldırma konusunda siyasi bir irade geliştirmeyi hedefliyordu.
Ancak bu sürecin nasıl işleyeceği konusunda bugüne kadar tatminkâr bir açılım gerçekleştirilememiş olması, seçimler bahanesiyle benzer bir gündemin bir kez daha yüksek sesle ortaya konması, söz konusu sorunları asgariye indirecek yapılanma/lar bir yana bu konuda ülkenin tüm etnik ve sosyal sektörlerini kapsayıcı politikaların geliştirilebileceğine dair umutların yeşermesine dahi olanak tanımıyor. Bu konuda, muhalefet lideri Suu Kyi’nin, ABD’nin verdiği desteğe rağmen, Myanmar hükümetinin reform çabalarının pratikte neredeyse hiç mesabesinde olduğunu açıklaması, merkezi oluşturan güçlerden biri kabul edilen Suu Kyi’den başlayarak azınlıklara doğru genişleyen bir memnuniyetsizler toplumunun varlığını bir kez daha ortaya koydu.

Ancak bu biraz uzunca girişin ardından Myanmar’daki toplantı vesilesiyle Arakanlı Müslümanların haline bakmakta fayda var. Yukarıda ortaya koyduğumuz fotoğraf içerisinde Arakanlı Müslümanlar nerede duruyor sorusu önemli. İlk elden şunu söyleyelim ki, Arakanlı Müslümanların çilesinin bittiğini söylemem mümkün değil. Bir zamanlar Eyalet’te çoğunluğu oluşturan Arakanlı Müslümalar, geçmişi 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanan baskı ve zulümler nedeniyle büyük göçler verdi. Bu nedenle bugün Eyaleti’n sadece kuzeyinde, o da dağınık ve birbirinden kopuk halde yaşamak zorunda bırakılmış bir kitleden bahsetmek mümkün. Bu süreçte en önemli göç merkezi, komşu ülke Bangladeş olsa da, Bangladeş’in kendi iç sorunları kadar etnik ve milliyetçi ayrımlar nedeniyle Arakanlıların rahat bulduğu söylenemez.

Bu çerçevede dünya kamuoyunun gündemine 2012 Mayıs sonu ve Haziran başlarında Budist çetelerinin yoğun saldırıları sonucu girebilen Arakanlı Müslümanların ahvaline dair kapsamlı bir çözüm ufukta gözükmüyor. Çünkü Myanmar hükümeti, Arakanlı Müslümanların acısını dindirecek, eyalette adaleti tesis edecek girişimlerde bulunmuş değil. Ne o günlerdeki saldırıların sorumluları bulunabildi, ne de  kendi anavatanlarında çitlerle çevrilmiş barakalarda yaşam sürmeye zorlanan kitlelerin yaşamlarında bir iyileşme gerçekleşebildi. Üstüne üstlük, bu kitlenin hala ülkenin 130 etnik yapısı içerisinde yer aldığını açıkça ortaya koyacak bir anayasal yapılanmayı getirecek merkezi hükümet çabasından söz edilemiyor. Aksine, merkezi hükümet 1982 Anayasası’ndaki vurguları tekrarlar nitelikte, geçen Nisan ayında yapılan genel nüfus sayımında Arakanlı Müslümanları kendi dini/milli aidiyetleriyle kaydetmeyi reddettiği, gibi bu kitleyi tüm dünya kamuoyunu defaatle açıkladıkları gibi, Bangladeşli göçmenler olarak kaydetme yoluna gitti. Nüfus sayımı öncesinde Arakan Eyaleti’nde Müslümanların yaşadığı kuzey bölgelerde faaliyet gösteren sayısı birkaçı geçmeyen uluslararası yardım kuruluşlarının zorbalıkla bölgeden çıkartıldığına da şahit olundu. Tüm bunlar merkezi hükümetin ve onun bölgedeki temsilcisi eyalet yönetimi ve güvenlik güçlerinin sistematik olarak Arakanlı Müslüman nüfusunu ortadan kaldırmaya matuf çabalarının birbirini izleyen adımları olduğunu ortaya koyuyor.

Bu şartlar altında Arakanlı Müslümanların umut bağlayabilecekleri tek yol, tıpkı önceki nesillerin yaptığı gibi derme çatma teknelerle okyanusa açılmak ve kaderlerini beklemek oluyor. Bu göçler önceleri, Myanmar ordu ve polis gücünün desteğiyle Budist çetelerin saldırıları sonrasında yapılıyordu. Ancak bu durum, zamanla bizzat resmi makamların gözetimini ve denetimine geçmiş durumda. Bunun en açık göstergesi yukarıda kısaca değindiğimiz üzere, geçen Nisan ayında yapılan nüfus sayımında tıpkı önceki dönemlerde olduğu gibi, Arakanlılar, Burma’daki 130 etnik gruptan biri kabul edilmemesi oldu. 

Yetkililerin, bu kitlenin Bangladeşli göçmenler olduğu yolundaki ısrarı, bir tür ‘yumuşak baskıya’ dönüşmüş durumda. Önümüzdeki yıl seçimlerin yapılacak olması, Batılı ülkelerin ülkenin geleceğindeki ekonomik verimlilikten pay almak adına da insan hakları vb. konularda seslerinin biraz daha fazla çıkması, Myanmarlı yetkilileri Arakanlıları en azından Bangladeşli göçmenler sınıflamasıyla ülkede varlıklarını sürdürebilecekleri sonucuna getiriyor. Ancak bu noktada, Arakanlıların tarihsel ve toplumsal hafızası bir anlamda böylesi bir zulme maruz kalmakla, teknelerle okyanusa açılma riski arasındaki tercihi ikincisi lehine kullanmalarına zorluyor.
Bu nedenle, neredeyse her gün derme çatma teknelerle Arakan sahillerini terk edenler bunun göstergesi. Bu durum, Vietnam Savaşı sonrasında Asya’da yaşanan dev göç dalgasından sonraki en büyük göç hadisesi olarak tarihe geçiyor. İşin ilginç tarafı, artık bu göç gizli saklı değil, bizzat Myanmar sahil güvenliği marifetiyle, bir tür organize insan kaçakçılığı organizasyonu şeklinde uluslararası insanlık suçu kapsamına girecek bir mahiyet arz ediyor.


Varoluşlarını bu teknelerle nereye olursa gitmekte bulan Arakanlıların, yaşadıkları topraklarda ne siyasi, sosyal ne de ekonomik olarak herhangi bir varlığa sahip değil. Arakan Eyaleti’ndeki Müslüman nüfusun dış göç vermesinin birkaç sonucundan bahsetmek mümkün. Birincisi, Eyalet’teki Budist kitlenin siyasi ve toplumsal egemenliğini pekiştiren bir unsur. İkincisi ise, bu halkın yaşadıkları toprakları terk etmesi, merkezi gücü temsil eden Burma (Burmese) çoğunluğu nezdinde, 70 yıldır ortadan kaldırmaya çalıştığı bir halkın nüfusunun giderek azalmasıyla hak ve iddialarından vazgeçeceklerinden hareketle yakın gelecekte daha az sorun veya hiçbir sorun taşımayacağı anlamına geliyor. 

27 Ekim 2014 Pazartesi

Bir İslamcı Entellektüelden Reform Hareketi Liderine: Enver İbrahim /From An Islamic Intellectual to A Reform Movement Leader: Anwar Ibrahim

Mehmet Özay                                                                                                                  27 Ekim 2014

Enver İbrahim, hayatında ikinci kez ‘livatalık’ suçlamasıyla 28 Ekim yani yarın Malezya’nın yönetim merkezi Putrajaya’da yargıç önüne çıkacak. 29 Ekim günü hakkında karar verilecek. Yargıçların suçlamaları kabul etmesi halinde Enver İbrahim beş yıl hapis cezasına çarptırılacak. Sadece Malezya’da değil, Malay dünyasında ve Güneydoğu Asya’dan başlayarak Japonya’ya, İngiltere, Avustralya ve ABD’ye kadar ses getiren bir siyasi lider olması hasebiyle Enver İbrahim’in siyasi yaşamına kısaca değinen bir yazı almakta fayda var. Bu yazının akabinde, Enver İbrahim’le yargılanmasından bir gün önce, yani bugün yaptığım röportajı en kısa sürede okuyucularla paylaşacağımı umuyorum.

Enver İbrahim, kimilerinin gözünde bir öncü lider, kimilerinin gözünde bir şarlatan. Kişiler yaşadıkları dönemin ürünüdür sözünün Malezya ortamında karşılık geldiği bir siyasi figür. 1960lı yılların Milliyetçilik-İslamcılık ekseninde süren yoğun tartışmaları ortamında kendini ‘Malezya’ gibi bir ülkede bulan Enver İbrahim, lise yıllarından başlayarak sosyal/siyasi ve dini meselelerle haşır neşir oldu. Bu dönem, bir yanda, Hindistan ve Çin, öte yanda Endonezya gibi Malezya’yı çevreleyen sosyo-kültürel ve siyasi atmosferin karşılığı olarak açıkçası oldukça renkli bir sivil tartışma ortamına zemin hazırladığı söylenebilir. İngiliz sömürgeciliğinden miras kalan ve de modern dönemde kimi ‘Malay’ liderlerin tekrarladığı ‘tembel Malaylar’ tabirinin pek de üzerine yakışmadığı bir genç olarak dönemin ilgi alanlarının tümü içinde yerini aldı Enver İbrahim.

Önce, Kuala Kangsar Malay Koleji -ki ülkenin saray çevresinin çocukları için açılan ve ardından toplumun görece alt tabakalarına mensup ailelerin çocuklarının da alındığı meşhur okulda öğrenim gördü. Üniversite yılları kökleri gene sömürge dönemi Singapur’una dayanan ‘University Malaya’da (UM) geçti. Bu, üniversitenin ‘Malezya’ topraklarında kendi ayakları üzerinde yükseldiği bir döneme tekabül eder. ‘Malaylılık’ olgusunun siyasi, sosyal boyutlarının yanı sıra eğitimde de kendini ortaya koyma, bir anlamda kanıtlama çabası ‘UM’de kendini bulur. Malezya Çalışmaları bölümünde öğrenim gören Enver İbrahim, bireysel kimliğini tesisin yanı sıra, ülkenin doğuşundan itibaren var olan toplumsal gerçekliği olan Malay-Çin-Hint kökenlilerin yani çok etnikli/çok dinli sosyal gerçekliğinden neşet eden sorunları anlama, anlamlandırma sürecine tanıklık etti. Üniversite yıllarında Malay-Müslüman kimliğinin inşasında hiç kuşku yok ki, o dönem üniversitede Dekanlık yapan Prof. Dr. Naqib Al-Attas’ın ‘sohbet halkalarında’ yer alması göz ardı edilemez. Bu süreç aynı zamanda örgütlü yapı içerisinde yer aldığı ve bugüne kadar devam edecek liderlik vasfının öne çıktığı yıllardır. 1960 yılında kurulan, ‘Malezya Müslüman Öğrenci Ulusal Birliği’ (Persatuan Kebangsaan Pelajar-Pelajar Islam Malaysia) ve ‘Malaya Üniversitesi Malay Dil Topluluğu’ (Persatuan Bahasa Melayu Universiti Malaya)’ya eklemlenişi işte böylesi bir döneme tekabül eder.

Enver İbrahim’i ulusal düzeyden uluslararası İslami hareketler zinciri içerisinde kayda değer bir lider olarak anılmasına neden olan ise yukarıda zikredilen iki öğrenci birliğinde birlikte hareket ettiği isimlerle 1969 yılında kurduğu Malezya Müslüman Gençlik Hareketi’dir (Angkatan Belia Islam Malaysia-ABIM). Bugün adları siyaset ve akademi çevrelerinde önemle zikredilen isimler o dönem Enver İbrahim’le yanyana hareket ederek bugüne kadar varlığını sürdürmüş olan hareketin bel kemiğini oluşturuyordu.

Enver İbrahim sosyo-dini hareket içerisinde kendine önemli bir alan kazanırken, dönemin İslamlaşma hareketlerinin tamamında gözleneceği üzere, giderek artan bir şekilde hükümet politikalarına karşı da eleştirel bir tavır geliştirmeye başladı. Ağırlıklı olarak kırsal kesimde yaşam süren Malay Müslüman kitlelerin sosyal ve ekonomik geri kalmışlığına hükümet kimi çözümler ararken, Enver İbrahim ve çevresi hem bu çevreyi ‘aydınlatma’ hem de içinde bulundukları koşullara birinci elden tanık olma adına kırsal bölgelerde eğitim faaliyetleri organize ettiler. Bu süreç, Enver İbrahim’in kampüsten-kırsala yani halka yönelişi olarak yorumlanması yanlış olmayacaktır.

Enver İbrahim, o günlerde hükümetin eğitim politikaları nedeniyle yurt dışında eğitim imkanı bulan yakın çevresindeki arkadaşlarının aksine bu imkandan yararlanmamıştır. Öyle ki, bir gençlik hareketi lideri olarak forumlarda, meydanlarda boy göstermesi dönemin başbakanı Razak bin Hussein (bugünkü Başbakan Necib bin Razak’ın babası) tarafından keşfedilmesine ve yurt dışında ‘Hukuk’ eğitimi alması önerisine neden oldu. Tabii Enver İbrahim’in İngilizce eğitim veren Kuala Kangsar Malay Koleji’ndeki öğrenimi onu ‘sömürge diline’ hakim kılması o dönem uluslararası arenada söz sahibi Müslüman entellektüel ve akademisyenlerin eserlerine ulaşma olanağı tanıyordu. Bu tanışıklığı sağlamlaştıran bir diğer faktör ise, yurt dışında eğitim imkanı bulan yandaşlarıyla yazışmaları, sohbetleri ile bu çevrelerin düşünce iklimine nüfuzuna imkan sağlıyordu. Kimd ibu isimler diye sorulduğunda aslında hiç de yabancı değil: Fazlur Rahman, Muhammed Iqbal, Seyyid Kutup, Hasan el-Benna, Ismail al-Faruqi. Tabii bu ve benzeri isimleri okuma, anlama süreci ‘yerli bir süzgeçten’ yani Naqib Al Attas’ın felsefi/dini bağlamından geçtiğini görmek gerekir. Bu anlamıyla, Enver İbrahim, yaşıtları gibi tabiri caizse doğu ve batı düşünce ikliminde yetişmiş Müslüman entellektüel çevreyi yerli bir solukla, sürekli dile getirdiğim üzere son yüzyılın en önemli Malay sosyal bilimcisi Naqib Al-Attas’ın yorumları ve katkılarıyla içselleştirdiğini söyleyebilirim.

Enver İbrahim’i 1982 yılında dünün ve bugünün ülkedeki yegane ‘hükmeden’ siyasi organı “Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu”na (UMNO) taşınmasında işte bu birikimi yegane nedendir. 1981 yılında Başbakanlık koltuğuna oturan Dr. Mahathir Muhammed, genç liderler arasından Enver İbrahim’i seçmekte zorlanmayacaktır. Liderlik vasfı, entellektüel kapasitesi, halkla iç içe oluşu gibi özelliklerinin yanı sıra, o dönem tüm dünyada etkisini hissettirdiği gibi Malezya toplum şartlarında da karşılık bulan İslamcılık olgusunun somut temsilcisi konumundaki Enver İbrahim, UMNO gibi seküler bir yapılanma olması, Çin ve Hint kökenli azınlıklara yaslanan siyasi varlığı gibi özellikleriyle ‘karizmatik’ bir Malay lider/ler arayışını en azından Dr. Mahathir gibi pragmatik bir lider elinde kaçırmamıştır.

Sorumluluk üstlendiği çeşitli bakanlıklar sürecinde gençlik yıllarının idealistliğini pratiğe geçirme imkanı bulmuştur. Ardından, Başbakan Yardımcılığına kadar yükselen Enver İbrahim, 1998 yılında siyasi hayatı akamete uğradı. O dönemde neler olduğu konusunda pek çok yazar görüş beyan etmiştir. Kimileri UMNO içerisinde güç kavgası, kimileri 1997-8 Güneydoğu Asya ekonomi krizi gibi sebepler ileri sürmüşlerdir. Ancak nihayetinde Enver İbrahim’in bireysel hayatında ve siyasi yaşamında yeni bir dönemin başlangıcı olduğuna kuşku yok.  1998 yılında olanları bir de UMNO’nun kuruluşundan kısa bir süre sonra başgösteren parti içi siyasi fraksiyonların mücadelesinden bağımsız değerlendirmek te hata olur. Öyle ki, Enver İbrahim’in Başbakan yardımcılığı görevinden alınmasında ve ardından yargılama süreçlerinde en önemli ‘organ’ olarak hareket eden Dr. Mahathir Muhammed’in kendi bireysel siyasi tarihinde UMNO’dan ‘tard edildiği’, 1980’li yılların ikinci yarısında, yardımcılarıyla anlaşmazlığı, ‘şeffaflık izlerinin’ kaybolduğu parti içi seçimlerini hatırlamak yeterlidir.

Enver İbrahim’in Başbakan yardımcılığı, ardından partiden ihracı yolsuzluk suçlaması kadar, sadece onun bireysel benliğini değil, neredeyse ülkedeki tüm Malay Müslümanların sosyal benliğini zedeleyen bir ‘suçlama’ ile karşı karşıya kaldı. Hakimler önce yolsuzluk suçlamasına altı yıl hapis cezası verdi. 2000 yılında görülen mahkemede ‘livatalık’ suçlaması ile dokuz yıl hapsi istendi. Ancak livatalık suçlaması bir süre sonra kanıtların yetersizliğine hükmedilerek bozuldu. Altı yılın sonunda 2004 yılında Enver İbrahim yeniden özgürlüğe kavuştuğunda çektiği tüm acılara ve işkencelere rağmen, güçlü bir siyasi lider olarak sadece Malezya’da değil, Güneydoğu Asya’da tanınan bir kişilik oldu.

Kendisine yöneltilen suçlamaların ardından hapse girmesi kesinleşince, toplumda ortaya çıkan tepkiler siyasi bir hareket yani ‘reformasi’ olarak karşılığını buldu. Bu oluşum, ülkede o güne kadar görülmemiş bir toplumsal/siyasi hareket olarak ortaya çıktı ve bugüne kadar varlığını sürdürüyor. Enver İbrahim’in hapiste geçirdiği yıllarda ‘reform hareketi’nin şekillendirmeye başladığı ‘muhalefet’ oluşumunda liderlik eşi Azize tarafından yürütüldü. Bu hareket, karşılığını “Halkın Adaleti Partisi”nin (PKR) 2003’de kuruluşu ve bu partinin Çin etnik azınlığının partisi kabul edilen ve “Demokratik Eylem Partisi” (DAP) ile 1950’li yılların başında UMNO’dan ayrılan dini eğilimleriyle öne çıkan “Malezya İslam Partisi” (PAS)’ı masa etrafında biraraya getirdi. Burada şunu söylemekte fayda var.

PKR, ülke siyasi partilerinde hakim olan ‘etnik’ temelli parti değil, aksine her etnik yapıdan üyeleriyle dikkat çeken kendine has özellikler taşıyan bir siyasi harekettir. Bu noktadan hareket ederek, yaklaşık yarım asır önce 1940’ların sonunda ülke toplumsal yapısının gereklerinden hareket ederek ‘etnik parti’ oluşumuna karşı çıkan ve buna alternatif olarak ‘UMNO’ya diğer etnik unsurlardan üyelerin alınması görüşünü ortaya atan Dato Onn bin Cafer’in siyasi mirasını taşıdığını söyleyebilirim.

Öte yandan bu süreç, Enver İbrahim’in gençlik ve üniversite yıllarında sergilediği liderlik vasfının, hükümette yer aldığı ve ara dönem kabul edilecek 1982-1998 yıllarının ardından yeniden gündeme gelmesi şeklinde tezahür etti. Sadece bir lider değil, ülkedeki muhalefeti temsil eder diğer önemli siyasi oluşumları biraraya getirme başarısı ile ülke modern tarihinde önemli bir siyasi başarıya imza attı. Tabii bu noktada pek çok şey söylemek mümkün. Ancak bu oluşumun ‘hak’, ‘adalet’, ‘demokrasi’ gibi sadece Batı siyasi terminolojisine hasredilemeyecek değerlerin Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu, ancak farklı dini/etnik yapıların da ‘yaşam ortamı’ bulmayı hedeflediği Malezya gibi bir toplum için önemli bir kazanım olduğuna kuşku yok. Aynı zamanda, bu hareket adının ortaya koyduğu gibi, bir reform hareketi olarak statükoya karşı verilmiş bir mücadeledir. Bu oluşum, pratikte siyasi başarısını da kanıtlamış bir hareket olarak şimdiden ülke siyasi tarihinde yer almıştır. 2008 ve 2013 Genel Seçimlerinde oylarını ve parlamentodaki temsil gücünü giderek artıran muhalefet bloğu tüm çelişkilerine rağmen, ülke siyasal yaşamında her alanda aktif olarak varlığını sürdürmektedir. Enver İbrahim’in iddia ettiği üzere, 2013 Genel Seçimleri’nde muhalefet bloğu genel oyların %52’ini almakla birlikte, seçim yasası ve kimi usulsüzlükler dolayısıyla iktidar olamamıştır.


Enver İbrahim, bugün ikinci kez ‘livatalık’ suçlamasıyla yargılanıyor. 2008 yılında hakkında açılan dava, aradan geçen beş yıl boyunca değişik aşamalardan geçti. 2012 yılında görülen mahkeme, Enver İbrahim’in suçsuzluğuna hükmetti. Ancak kimi çevrelerin yüksek mahkemeye yaptığı itiraz nedeniyle yeniden yargılanma süreci başladı. Bu süreci, siyasi manipülasyon olarak değerlediren Enver İbrahim suçsuz olduğunu ve mahkemeye delil olarak sunulan unsurların karşılığının olmadığını ileri sürüyor.