Mehmet Özay 13.07.2026
Yüksek öğretim kurumlarının tıpkı, ulus-devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarına benzer şekilde adına, ‘stratejik plânlama’ denilen ve belirli zaman aralıklarıyla gündeme gelen süreçleri bulunuyor.
Bu yazıda,
periodik olarak yüksek öğretim kurumlarının kendilerini ve de hedeflerini
yenilemeleri anlamına gelen ‘stratejik plânlama’ kavramına ve de içeriğine
kısaca değineceğim.
Bu değinmenin,
bir süredir yüksek öğretim kurumlarına dair ele aldığım düşünceler bağlamında değerlendirilmesinin
doğal olduğu ortadadır...
Güdümlülük
Stratejik
plânlama, tüm unsurlarıyla var olan akademik yapının tümden yenilenmesi
anlamına gelmediği gibi, var olan önceki yapının tekrarı anlamına da gelmiyor.
Bu durum, bize yüksek öğretim kurumlarında, gayet dinamik bir ortamın olduğunu
veya olması gerektiğini hatırlatıyor.
İhtiyaca
binaen olduğu düşünülebilecek stratejik plânlama’nın bizzat, ilgili yüksek
öğretim kurumları tarafından mı yoksa, adına yüksek öğretim bakanlıkları veya
benzeri üst kurumsal yapının bir tür dayatması şeklinde mi gündeme geldiği sorgulanmaya
değer bir konudur.
Bir başka
şekilde ifade edecek olursak, burada temel sorun, söz konusu plânlama işinin
ilgili kurumlarda kimin, nasıl ve hangi hedeflerle yaptığıyla ilgilidir.
Örneğin, ‘stratejik
plânlama’ nın gerçekte ilgili yüksek öğretim kurumları ve içinde barındırdığı
bölümler, fakülteler, merkezler, enstitüler ve bu birimlere bağlı ilgili
akedemisyen çevrelerince mi yapılmaktadır?
Yoksa, yüksek
öğretim yönetimini elinde ve tekelinde tutan, yüksek öğretim bakanlıkları mı
yapmaktadır?
Bu sorular
önemlidir...
Ve bu önem,
adına üniversite denilen kurumların varlık nedeni olan özerklik ve/ya bağımsız
kurumlar olma özelliklerinin ne denli hayata geçirilip geçirilmediğiyle
yakından ilintilidir.
Akademisyenlerin,
bölüm başkanlarının, fakülte dekanlarının, merkez müdürlerinin, enstitü
dekanlarının, rektörlerin, merkeziyetçi yaklaşımın bir ürünü olarak, dışardan
güdümlü ve merkeziyetçi yapıyı dayatan bir ‘stratejik plânlama’ sürecine dahil
olmaları bizatihi, yüksek öğretim kurumunun kendinde aidiyeti kadar, akademik
unvanları taşıyan bu bireylerin akademik ve bilimsel karakterleri ve
onurlarıyla da doğrudan ilintilidir
Kaynaklar
sorunu
Bir diğer
husus, stratejik plânlamanın sadece, akademisyenlerin ilgili akademik çalışma
alanlarında nasıl üretken olabileceklerinin ele alındığı teorik bir çerçeve ile
sınırlı değildir.
Bu sürecin, plânlamaların somut dayanakları, verileri, yapıları olması
gerekir ki, akademik hedefler noktasında uygulanabilecek rasyonel bir sürece
tabi olunabilsin.
Bununla
kastedilen, akademik geleceğe matuf plânlamayı yaparken, bunun maddi
çerçevesinin ve temellerinin ortaya konulmasıdır.
Şayet
yapılacak plânları hayata geçirmesi konusunda kaçınılmaz olan mali
kaynaklarınız yoksa, plânlama çabalarının da irrasyonal bir çaba olmanın
ötesine geçmesini beklemek mümkün değil.
Girişte
verdiğim örnek yani, ulus devletlerin beş yıllık kalkınma plânlarını sadece,
teorik zeminde değil, belki de en başta, “elimizde ne kadar bütçe var?” diyerek
başlanan ve belirleyici olan bir mali safhası teşkil ediyor.
Bazı yüksek
öğretim kurumlarının, ‘şark kurnazlığı’nın en ilginç örneklerinden birini
sergileyerek bir yandan, akademisyenlere stratejik plânı dayatırken öte yandan,
kaynak sorununun çözümünü de, yine akademisyenlere “kaynağını kendin bul!” diyerek
çözmeye çalışmasıdır.
Özerklik
nosyonu
Üniversitelerin
kendinde özerk ve/ya bağımsız yapılanmasından söz edilemediğinde, adına
‘stratejik plânlama’ denilen olgunun neye tekabül ettiği, ne tür taleplerde
bulunduğu, bu talepleri kimlerin ve de teorik ve pratik olarak ne şekilde ortaya
koyacakları yönünde bir dizi soru gündeme geliyor.
Nihayetinde,
üniversitelerin özerk ve/ya bağımsız olmamaları aksine, ilgili ulus-devletlerin
yüksek öğretim bakanlıkları gibi doğrudan ve katı kurumsal yapılanmalar altında
faaliyet göstermeleri, adına “stratejik plânlama” denilen süreçlerin üniversite
bünyesinde yer alan akademisyenlerin katkılarına gizli/açık kapalı olduğunu
ortaya koyuyor.
Pratikte
olanlar
Yıllar önce
bünyesinde yer aldığım bir yüksek öğretim kurumunda yapılan birkaç straetjik
kalkınma süreçlerine dahil ve tanık olmuştum.
O süreçte, bir
stratejik plandan ötekine geçilirken, bu alandan sorumlu rektör yardımcısına
bir önceki stratejik plânda dile getirilen ve kanımca can alıcı olduğunu
düşündüğüm bazı alanlarda gelişme olmadığını hatırlattığımda, “Hayır, oldu...”
diyerek iletişimi sonlandırdığını hatırlıyorum.
Sayın dekan
yardımcısı ilgili kurumda büyük işler başardığı için kendisine bilahare bir
başka yüksek öğretim kurumunun rektörlüğü tevdi edilmesinin ardından herhalde,
daha büyük stratejik plânlar yapma imkânı bulmuştur...
Bugün benzer
şekilde, bir yakınımın çalıştığı bir kurumu yakından izleme fırsatı buluyorum.
Öyle ki, iki yıl önce yapılan stratejik plânın hesabı kitabı verilmeden, yeni
bir stratejik plân yapılması sürecinin olduğunu söylüyor yakınım...
Durum, pek iyi
değil anlaşılan. Öyle ki, elinizde olmayan bir mali yapı ve geçen dönemin
değerlendirilmemiş bir stratejik plânı sonrasında, akademik kurumunuzun
yarınını şekillendireceğini varsaydığınız yeni bir stratejik plân yapmanın pek
bir anlamı yok.
Bu tür
toplantılarda cesurane çıkış yapan bir iki akademisyenin dışında da kimsenin
sesinin çıkmaması, ‘akademik kaderciliğin’ ne denli yerleşik ve yapısal bir hâl
aldığının açık bir göstergesidir.
Yıllar
içerisinde o ülkeden bu ülkeye, o kurumdan bu kuruma benzer irrasnoyalitelerle
karşılaşmak herhalde, Müslüman toplumlarda var olan akademi dünyasının bir
kaderi kabul etmek gerek.
Güdümlü bir
stratejik plânlamanın, özerk ve/ya bağımsız olması beklenen yüksek öğretim
kurumlarına, bu kurumların akademisyen çevrelerine bir yenilik katmasını
beklemek, büyük bir hayal olsa gerek.
Yüksek öğretim
kurumlarında stratejik plânlama olgusu tıpkı, diğer alanlarda olduğu gibi bu
kurumların, özerkliği ve/ya bağımsızlığı ile doğrudan ilgilidir.
Bu kurumlarda
karar mekanizmalarının yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya; katı
hiyerarşik normda değil, yatay ve genişlemeci bir bağlamda olmalıdır.
Ve bu
süreçlerde, ilgili öğretim üyelerinin, içinde yer aldıkları bölümlerin,
fakültelerin, enstitülerin, merkezlerin kendi iç maddi dinamiklerinden,
bilimsel anlamda paradigma yönelimlerine kadar sorumluluk, icraat, hedefler
gibi süreçleri kendilerinin belirlemeleri gayet rasyonel bir yaklaşım olacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder