15 Ağustos 2021 Pazar

Açe’de kimlik, ekonomi ve Helsinki Barışı... / Identity, economy and MoU Helsinki in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                            15.08.2021

Açe’de Helsinki Barış Anlaşması’nın 16. yılı... Aradan geçen on altı yılda yeni bir nesil ortaya çıkar ve Açe’de yerel siyasette egemen yapı değişime uğrarken, Açe barışı olarak adlandırılan gelişmenin bugün, nasıl bir Açe ortaya çıkardığını dikkatle ele almak gerekir. Ya da büyük umutlar beslenen Barış Anlaşması’nın niçin kayda değer değişimleri gündeme getiremediğine bakmak gerekir.

Bugün Açe’de istisnasız herkesin anlaştığı bir konu varsa o da, barış ortamının getirdiği rahatlık. Barış olgusu, doğal olarak Helsinki Barış Anlaşması’nda belirtilen üç temel kavramdan birine tekabül etmesiyle gayet anlamlı. Ancak aynı anlaşma maddesinde, “kapsamlı ve sürdürülebilirlik” olgularının ne kadar kabul gördüğü veya pratikte neye tekabül ettiği konusu gayet sorunlu bir durum arz ediyor.

Geçen yılki yazımızda dile getirdiğimiz üzere, Açe’de barış anlaşmasına taraf olan siyasi elitin temsilcilerinin, ‘adalet’ ve ‘samimiyet’ vurgularında bir değişiklik yok. Hatta bu yaklaşımlarının vurgusunun artarak devam ettiğini söylemek bile mümkün...  

Barış anlaşmasının on altıncı yılında yine benzer liderlerin demeçlerine bakıldığında, merkezi yönetimle aralarındaki anlaşmazlığa konu olan hususların halledilmesinin, iki taraf arasında “şüpheleri ortadan kaldıracağı” vurgusu dikkat çekiyor.

İlk etapta şunu söylemekte yarar var. Açe’deki barışı ve barış sonrasında doğan ‘sorunları’ ve ‘çözüm önerileri’ kimin nereden baktığıyla değerlendirmek mümkün. Ancak bu yaklaşım, mevcut durumu anlamaya maalesef yetmiyor. Aksine mevcut durumu, daha da anlaşılmaz ve karmaşık kılmaya yarıyor. Bunun ötesinde, içerden ve dışardan bazı çevreler, bunu bilerek (ya da bilmeyerek!) yapmak suretiyle anlaşılmazlığı ve karmaşıklığı bizzat körüklüyorlar.

Uluslararasılıkta ısrarcı olmak

2005 yılı başından Ağustos ayının ortasına kadar süren Helsinki’deki görüşmeler, sadece Endonezya merkezi hükümeti ile Açe Özgürlük Hareketi (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) arasında yapılmadı. Bu görüşmeler, uluslararası çevrelerin katkılarıyla ve desteğiyle sonuçlandırıldı. Bu durum, anlaşmanın uluslararası bir kimlik kazanmasını sağladı ve bugüne kadar da bu özellik devam ediyor.

Söz konusu bu durum, sadece Açe’de literal anlamda barışın hakim olmasına yaramakla sınırlandırılamayacağı barışı gerektiren temel sosyal, ekonomik dinamiklerin de hayata geçirilmesinde, aynı uluslararası çevrelerin varlığına ihtiyaç duyulduğu her geçen gün daha da iyi anlaşılıyor.

Bu çerçevede, aradan geçen son on altı yılda Açe barışının ve bu barışın dinamikleri olan unsurların somut siyasal, toplumsal ve ekonomik gerçeklikler olarak hayata geçirilememiş olmasını anlamlandırmak için hareket noktası, söz konusu barış anlaşmasında neye nasıl dikkat çekildiğiyle bağlantılıdır.

Parçalı yapı ve çözümsüzlük

Bugün, Açe toplumunun birbirinden bağımsızmış gibi gözüken farklı kesimlerinde yaşanan sorunları, yine birbirinden farklı açılardan tanımlama, tasvir etme yaklaşımı indirgemeci bir durum arz gediyor.

Elbette bunun anlaşılabilir nedenleri olabilir... Ancak, aradan geçen on altı yıl rağmen, bunun hâlâ böyle devam ediyor oluşu, ortada ciddi bir zaman kaybının da olduğuna işaret ediyor. Bu noktada, temel eksiklik ilgili toplum kesimleri arasında ortak bir paydanın bulunamamış olmasıdır. Bu durum, bir döngü gibi bir ortak payda etrafında biraraya gelememiş kesimlerin tümünü aynı olumsuzlukla etkilemeye devam ediyor ve böyle giderse daha da fazla etkileyecektir.

Bu anlaşmazlığın farkında olan toplumun tüm ilgili kesimlerinin temsilcilerinin, farklılıklarını bir kenara bırakarak, ‘sorunlar ve çözümler’ çevresinde birleşmeleri gerekiyor. Böylesi bir ortak paydanın varlığında buluşmak, açıkçası kendini mağdur hisseden kesimlerin referans noktası olarak Helsinki Barış Anlaşması’nı almaları halinde bir aşama kaydedilebileceğini bize gösteriyor.

Taraflar kimlerdir denildiğinde, aslında sorunlar nelerdir sorusundan başlamak gerekiyor. bu çerçevede, sivil toplum kuruluşlarından, köyünde temel ekonomik ihtiyaçlarını sağlayacak tarım araç gereçlerinden ve imkânlarından yoksun çiftçilere; eğitim imkânlarından istifadede geri bırakılan kesimlerden, kampüslerdeki profesyonel yönetim sorunlarına;  sağlık sektöründeki aksaklıklardan, geniş deniz havzasına ve kaynaklarına rağmen balıkçılık sektörünün geliştirilememesine; eski savaşçıların ekonomik geri kalmışlıklarının giderilememesinden devlet kurumlarındaki yolsuzluklara kadar pek çok sorunu saymak mümkün.

Bu tekilmiş gibi gözüken sorunların, aslında birbiriyle eklemlenmiş büyük ekonomik ve toplumsal yapı ile bağlantılı olması, ilgili toplum kesimlerinin tek tek ortaya çıkarak sorunları gündeme getirmek yerine, ortak bir akıl etrafında sorunları ele almak ve nihayetinde referans kaynağı olan Helsinki Barış Anlaşması’nda tüm bunların neye tekabül ettiğini incelemekle mümkün.

Yerellikten uluslararasılaşmaya

Açe’nin sorunlarını yerelleştirme çabasının, bugüne kadar çözüme yaramadığını geçen on yıllar göstermiş durumdadır. Bu noktada, üç temel hususa değinmekte yarar var. İlki, Açe’de toplumsal ve ekonomik yoksunluğun ortadan kaldırılmasında dikkat çeken temel başlıklar eğitimin kalitesinde, mesleki yapılaşmada, teknoloji transferinde, ekonomik yoksunluğun çözümünde, yatırımlarda, idari şeffaflık ve sürdürülebilirlikte, etik yaklaşımlarda vb. konularda Açe’nin var olduğu belirtilen değerlerinin önemi kadar, yitirilmiş olan bu değerlerin yeniden yeşertilmesine gerek var.

İkincisi, ulusal standartlarda ekonomi ve idari yönetimin ülkenin en ücra köşelerinden biri olarak kabul edilen Açe’ye hangi şekillerde ulaştığı ve/ya ulaştırılamadığının üzerinde durma gerekiyor. Bu noktada, gelişmekte olan bir ülke statasündeki Endonezya yönetiminin merkezinde de var olan genel ve temel sorunların, giderek artan boyutta Açe eyaleti’nde zuhur edip etmediği ve böyle bir durum var ise, bunun önünün alınıp alınamayacağının anlaşılması gerekiyor.

Üçüncüsü, Açe’nin uluslararasılaşması... Bu husus son derece önemli... Önemli, çünkü Açe halkının temsilcisi olarak, gerek daha önceki dönemlerde, gerekse 1970’lerden itibaren gündeme gelen siyasi oluşumların ortaya koydukları kimlik-ekonomi ilişkisi hiç kuşku yok ki, Açe’nin tarihsel birikiminden ve hafızasından neşet eden bir talep.

Açe’nin üzerinde yükseldiği toprakların jeo-stratejik yapısı ve sahip olduğu jeo-ekonomik kaynaklar onu bir yandan, yanı başındaki Malaya Yarımadası ile Bengal Körfezi, öte yandan Hint Okyanusu’na hakim Hindistan ve Batısı’ndaki dünya ile ilişkilerini karşılıklılık ilkesine göre yürütmesine olanak tanıyordu.

Bağımsızlık, ulus-devlet süreci vb. değişen koşullar, sınırların oluşması, yaşanan çatışma ortamlarına rağmen, Açe’nin bu tarihsel mirası kendini her daim hissettiriyor. Endonezya Cumhuriyeti’nde,  “Açeliler farklı” söylemi sıradan bir farklılık değil. Yüzlerce etnik yapıya ev sahipliği yapan bu modern ulus-devlette hiç kuşku yok ki, her bir etnik yapı çarpıcı farklılıklarıyla öne çıkıyor.

Bunu folklorik/kültürel bir zenginlik olarak anlamak kadar, belki de Açe konusuna bunun dışında bir yapısal özellikle bakmakta yarar var. O da, yukarıda dile getirdiğimiz kimlik-ekonomi ilişkisinin tarihsel yapılaştırıcı özelliklerine sahip olmak arzusudur. Haddi zatında, bugün sıradan bir Açeli’nin refah içerisinde yaşama talebinin ardında, bir toplumsal hafızanın ürünü olarak bu tarihi geçmişin yer aldığını söylemek gerekir.  

Açe’nin yakın geçmişine kronolojik olarak bakılacak olursa 1945, 1962 yılında ve 2005 yıllarında merkezi yönetimlerle yapılan ilgili anlaşmalarla Açelilere verildiği belirtilen otonom haklar -ki bunlar eğitim, kültür, din gibi toplumsal yapıyı oluşturan güçlü yapısal kurumlardır, olduğu gibi giderek ekonomik bağlamın da güçlü bir referans olarak ortaya çıktığı görülür.

Bunun hiç kuşku yok ki, bugüne kadar süren tartışmanın en görünür yüzü, 1976 yılında gündeme gelen hareketin lider kadrolarının söylemidir. Ancak, bu söylemin salt ekonomik nedenlerle ilişkilendirilemeyeceği gene söz konusu lider kadrolarının diğer söylemlerini de içerek bir yaklaşımı ortaya koymakla mümkün olacaktır.

Açe barışına giden sürecin gayet dinamik ve Endonezya sınırlarının ötesine taşan bir bağlamı olmuştu. Bugün, Açe toplumumun siyaset ve toplum liderlerinin öncülüğünde oluşturulacak bir mekanizmanın, söz konusu bu uluslararasılığa vurgu yaparak var olan sorunların çözümünde ortak hareket etmeleri Açe ve Endonezya için olduğu kadar, bölge için de bir kazanım olacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/08/15/acede-kimlik-ekonomi-ve-helsinki-barisi-identity-economy-and-mou-helsinki-in-aceh/ 

11 Ağustos 2021 Çarşamba

Endonezya ve ABD arasında stratejik ortaklık ve askeri işbirliği yakınlaşması / Indonesia – the US strategic partnership and convergence of military ties

Mehmet Özay                                                                                                                            11.08.2021

Endonezya’da Joko Widodo hükümeti, Güney Çin Denizi’ndeki mevcut tehdit süreci karşısında, yeni ittifak arayışlarında. Bu çerçevede, son ve gayet önemli bir gelişme geçtiğimiz Haziran ayının sonlarında gündeme geldi.

Endonezya ve ABD arasında yapılan anlaşma ile serbest bölgenin de bulunduğu Batam Adası’nda 3.5 milyon Dolar’lık denizcilik eğitim merkezi alt yapı inşası konusunda anlaşmaya varıldı. Bu merkezle, Endonezya’nın sahil güvenlik kapasitesinin artırılması hedefleniyor.

Batam Adası’nın Singapur’a yirmi kilometre gibi çok kısa bir mesafede bulunması, Malaka Boğazı ve Güney Çin Denizi kesişme noktasının odağında yer alması, bu anlaşmayı bölgede Çin tehdidine karşı seyir güvenliği konusunda önemli bir adım olarak adlandırmayı gerektiriyor.

Yakın geçmiş ve hatırlama

ABD’de Donald Trump döneminin bölge ülkeleriyle bir anlamda ‘yapı-bozuma’ dayalı politikalarına rağmen, 2020 yılı Ekim ayında dönemin dışişleri bakanı Mike Pompeo giderayak gerçekleştirdiği Cakarta ziyaretinde askeri talepler ve işbirliğine Jokowi olumlu bir karşılık vermemişti.

Aksine, görüşmeler sırasında Çin’i izleyecek radar projesi yerine ülkenin ekonomik kalkınmasına katkı yapacak projelere konuşlanılması yönünde görüşünü gündeme getirmişti.

Endonezya’da, Susilo Bambang Yudhoyono hükümetlerinin (2004-2014) aksine, 2014 yılından itibaren genelde Batı, özelde ABD ile ilişkilerde hız kesen ve eksenini Çin’e kaydırma eğilimindeki Jokowi yönetimi, bölgedeki dinamik jeo-politik gelişmeler karşısında ABD ile yakınlaşmasını açıkçası bir sürpriz olarak değerlendirmek mümkün.

İki temel husus

Yukarıda dile getirilen denizcilik alanındaki işbirliği inisiyatifine iki açıdan bakmakta yarar var.

İlki Jokowi’nin 2014 yılında devlet başkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte, denizcilik (maritime) konusunu ülkenin ekonomik kalkınma sürecinde katalizör işlevi görecek ‘yeni okyanus politikası’ adıyla anılan bir politikayı gündeme getirmesidir.

Teritoryal egemenlik söylemini pekiştiren ülkede, sahil güvenliği konusunda açmazlar yaşanmakla birlikte, o dönem, Jokowi’nin askeri işbirlikleri konusunda bir açılım yapmadığını biliyoruz.

Ülkenin geçmişten bu yana köklü bir sorunu ve açıkçası Adalar topluluğundan oluşmasının doğal bir yansıması olarak da değerlendirilebilecek olan, adalararası ekonomik farklılıkların giderilmesi, mevcut refah ortamından özellikle, ülkenin doğusundaki bölgenin de pay alması amaçlanıyordu.

Bu nedenle, doğu adalarını merkeze bağlayacak şekilde ulaşım, mal tedariki vb. konular başta olmak üzere “Sea Toll” adı verilen politika tüm eksikliğine rağmen uygulamaya geçirilmeye çalışıldı.

Bu çerçevede, söz konusu bu politika, temelde sivil denizcilik olgusu ve bunun sağlayacağı ekonomik kazanımları akla getirse de, teritoryal egemenliğini tesis edemeyen bir ülkenin bu alanda başarılı olması da şüpheli. Bu durum, zaman zaman gündeme geldiği üzere Çin, Vietnam gibi bölge ülkelerinin Endonezya deniz ekonomik sınırlarında avlanmasında kendini ortaya koyuyor.

İkincisi ise, son dönemde Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki teritoryal hak iddialarına yönelik fiziki açılımlarının Endonezya sınırına dayanmış olmasıdır.

İşte bu nedenle, Endonezya hükümetinin ABD ile savunma işbirliği çerçevesinde donanma ve ilintili alanlarda bir açılım ortaya koyması ve bu konuda somut bir adım atma kararını vermesinde, son dönemde yaşanan gelişmelerin etkisi küçümsenemez. Buna aşağıda değineceğim…

Güçlenme eğilimindeki stratejik ortaklık

Söz konusu anlaşmalı, iki ülke arasında var olan stratejik ortaklık bağlamında önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Temelde, bölgenin önemli ülkesi ve teritoryal olarak Çin’e yakınlığı dolayısıyla bu anlaşmadan olası öncelikli kazanımın Endonezya ile ilgili olduğu düşünülebilir.

Bununla birlikte, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden yapılanmasından hareketle aslında karşılıklı bir çıkar ilişkisine dayalı olduğuna şüphe yok.

Bu noktada, son gelişme, 24 Ekim 2015 tarihinde imzalanan ve göç hareketliliği, denizcilik ekonomisi ve güvenlik gibi farklı alanları içeren “Denizcilik İşbirliği Mutabakat Zaptı”nın bir devamı niteliğindedir.

Endonezya-ABD savunma işbirliği konusundaki söz konusu gelişmenin hazırlık safhasının geçtiğimiz Mart ayında Japonya-Endonezya savunma paktı anlaşması imzalanmasıyla gündeme geldiğini söyleyebiliriz.

Nihayetinde, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki en önemli müttefiki ve de Çin’in doğrudan hedefi konumundaki Japonya’nın Endonezya ile bir askeri savunma işbirliğine yönelmesinde, ABD’nin yönlendirmesi/katkısı/onayı olmadan gerçekleşmesi uzak bir ihtimal.  

Geçtimiz 21 Nisan’da görev halindeki bir denizaltısını kaybeden Endonezya, 2014 yılında alınan politika kararlarına da uygun şekilde, donanmasını yenileme/takviye etme ihtiyacını giderek daha fazla hissediyor. Bu çerçevede, yukarıda gelişmelerle birlikte değerlendirilecek şekilde,10 Haziran’da gündeme gelen haberler göre, Fincantieri adlı bir İtalya’n firmasıyla 8 adet fırkateyn anlaşması yapıldı. 

Yukarıda dikkat çekilen savunma işbirliğine dair gelişmenin ardından, Endonezya dışişleri bakanı Retno Marsudi’nin bu ayın ilk haftasında ABD başkentine yaptığı ziyaret, ASEAN özelinden bakıldığında Joe Biden yönetimiyle ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki ciddiyeti ortaya koyuyor.

ABD-Endonezya arasındaki bu yakınlaşmanın süreceğini bekleyebiliriz. Bu süreçte, Endonezya’nın 2022 yılında G-20 toplantısına ev sahipliği yapacak olmasının da getirdiği bir dönemsel kazanımdan bahsetmek mümkün.

Çin caydırıcılığı mı tetikleyiciliği mi?

Çin’in özellikle, 2013 yılından itibaren giderek agresif bir şekilde Güney Çin Denizi’nde teritoryal hakimiyet iddialarını belki de ilk kez ciddi anlamda 2016 yılında Endonezya’nın Riau Eyaleti’ne bağlı Natuna Adaları’na doğru genişletmesi ve askeri ve sivil mobilizasyonu bu bölge sınırına kadar ortaya koyması, bugün yeni askeri ittifak bloklarının gündeme gelmesine neden oluyor.

Söz konusu bölgenin uluslararası deniz ticaretin odağında olmasına rağmen, 2016 yılına kadar sadece ASEAN’a üye dört ülke ile Tayvan’ın hak iddialarıyla gündeme gelen Güney Çin Denizi sorununa, bölgenin hem kara hem deniz kıta sahanlığı olarak en geniş topraklara sahip ülkesi Endonezya’nın da dahil olması, bölgede yeni askeri ittifakların gelişmesindeki temel nedeni oluşturuyor.

Ancak bu durum, ilk akla gelebilecek ihtimal olarak, ASEAN içerisinde bir askeri yapılaşma olarak tezahür etmiyor. En azından şimdilik böyle bir gelişmeden bahsetmek mümkün gözükmüyor. Aksine, Çin’in uluslararası sularda oluşturduğu bu tehditten küresel bir güç olarak Batı Pasifik Okyanusu’nda bölgesel egemenliğini sürdürmek isteyen ABD’nin adının bu ülkeler arasında zikredilmeye neden oluyor.

Özellikle, bu yüzyılın başından itibaren Çin’in ekonomik modernleşmesine paralel olarak bölgenin öneminin artması, ABD tarafından yakından takip edilen bir olgu haline dönüştü. Bunda, Çin’in ekonomik modernleşme ile sınırlı olmadığı, bunun yanı sıra askeri anlamda da varlık sergileyeceği sinyalini gayet güçlü bir şekilde vermesinin payı tabii ki önemli.

Endonezya-ABD arasında son birkaç hızlanan askeri işbirliği sürecini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/08/11/endonezya-ve-abd-arasinda-stratejik-ortaklik-ve-askeri-isbirligi-yakinlasmasi-indonesia-the-us-strategic-partnership-and-convergence-of-military-ties/

5 Ağustos 2021 Perşembe

Endonezya’nın ABD-Çin ilişkilerindeki yeri / The place of Indonesia in the light of relations between the US and China

Mehmet Özay                                                                                                                            05.08.2021

ABD’de Joe Biden yönetiminin Asya-Pasifik bölgesiyle yeniden yakınlaşma çabaları somut gelişmelerle ortaya konulurken, bu sürecin bölge ülkeleri üzerinde nasıl karşılık bulacağı ise merak konusu.

Temmuz ayının son haftasında, ABD savunma bakanı Lloyd Austin’in Singapur, Filipinler ve Vietnam’a yaptığı ziyaret bu yöndeki somut gelişmelerin ilki olarak değerlendirilirken, bakanın görevinden de anlaşılacağı üzere işbirliğini güvenlik eksenli olduğu ortada.

Bu süreçte, ABD’nin ikili işbirliği kadar ASEAN’la ilişkilerinde de en önemli ülke olarak Endonezya ortaya çıkıyor. Endonezya’nın önümüzdeki yıl G-20 dönem başkanlığını üstlenmesi öncesinde iki ülke arasında yeniden ilişkilerin geliştirilmesi konusunda çabalar ortaya konulmaya başlandı.

Dışişleri bakanı Retno Marsudi 3 Ağustos’ta Washington’u ziyaret ederken, gelişmelerin Çin’in bölgedeki varlığıyla doğrudan ilintisi bulunuyor

Suyolları güvenliği ve caydırma politikası

ABD, Trump döneminde açıkça tanık olunduğu üzere, Çin’le sadece ticaret alanında değil, bunu da içine alacak şekilde daha büyük bir sorun yani, Güney Çin Denizi başta olmak üzere Pasifik Okyanusu’nun batısındaki suyollarının kontrolü özelinde karşı karşıya geliyor.  

Austin’in ABD’nin Çin’e karşı konumunu “caydırma stratejisi” olarak belirlerken, bölge ülkelerinin bazısıyla var olan veya diğer bazılarıyla yeni açılımlara ihtiyaç duyulan anlaşmalarla söz konusu bu caydırmayı bölgesel olarak yapmak arzusunda. Buna da, bölgesel güvenlik şemsiyesi çerçevesinde “ortaklığın gücü” adını veriyorlar.

Caydırma eksenli güvenlik politikası öncelleyen ABD’nin, bölge ülkeleri ile tekil ilişkiler kadar, bölgesel bir birlik olarak ASEAN ile de görüşmeler yapması olası gözüküyor.

Tabii ASEAN denildiğinde karşımıza, Laos-Kamboçya gibi Çin yanlısı üye ülkeler çıkmakla birlikte, temelde belirleyici konumu ile Endonezya’nın ABD’nin hedef ülkeler arasında olduğunu söylemek mümkün.

Stratejik diyalog ortaklığına doğru

Endonezya’nın hem teritoryal egemenlik sahasının büyüklüğü, hem de Çin’le 2016 yılından bu yana Güney Çin Denizi’nin en güney bölgesi olan Natuna Adaları dolayısıyla yaşadığı kriz dikkate alındığında, Joko Widodo (Jokowi) yönetiminin ABD’nin yeniden bölgeye yönelmesinden gizli/açık bir memnuniyet duyduğu söylenebilir.

Bunun bir göstergesi olarak Endonezya dışişleri bakanı Retno Marsudi, ABD’ye yaptığı resmi ziyarette dışişleri bakanı Anthony Blinken ile görüşmesi, böylesi bir ilişkiye kapı aralama amacı taşıyor.

Trump öncesi dönemde gündeme gelen “stratejik diyalog ortaklığı” sürecinin yeniden başlatılacağı ve bu ziyaretin bunun alt yapısını oluşturduğu yolunda dışişleri bakanı Blinken’in açıklaması gayet önemli.

Bu durum, savunma bakanı Austin’in ziyaretinin ardından, başkan yardımcısı Kamala Harris’in bu ay sonlarında yani, 20-26 Ağustos’da bölgeye yapacağı ziyaret Endonezya hedef ülkelerden biri olmasa da, verilen mesajlar bölge ülkelerini ve tabii ki Endonezya’yı da içine alacaktır.

Çin’in itici politikalarına karşı denge arayışları

Yakın geçmişe göz atıldığında, bölgedeki örneğin Malezya, Singapur, Filipinler gibi ASEAN’ın diğer önemli ülkelerinin Çin-ABD karşıtlığında dengeli politika gütme hedeflerinin hiç kuşku yok ki, Endonezya yönetimince de öncellendiği ve paylaşıldığı görülecektir.

Ancak son birkaç yıllık gelişmelere ve özellikle de, Temmuz ayının başında, Çin’de komünist partisinin kuruluşunun 100. yıldönümünde Şi Cinping’in yaptığı konuşmanın detaylarına bakıldığında, bölge ülkelerinin güvenlik olgusu ile önümüzdeki dönemde giderek daha fazla yüzleşeceklerini dikkate almak gerekiyor.

Her ne kadar, Şi Cinping hedefe ABD başta olmak üzere Batılı ülkeleri koyduğunu güçlü bir şekilde ima etse de, bölgede yaşanacak olası bir sıcak gelişmeden en çok etkilenenler bölge ülkeleri ve özellikle de ASEAN olacaktır.

Bu durum, ASEAN’da önceliğin bölge ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgenin güvenlik ve istikrar odaklı politikalara konu olması yönündeki arzusuyla çelişiyor.

Bu durumda, Çin’in bugüne kadar bölge ülkelerine güvenlik konusunda tatmin edici bir söylem ve eylem gerçekleştir/e/memesi ve çokça ihtiyaç duyulan güven ortamını sağlayacak unsurun ABD olması, bölge ülkelerini ve ASEAN’ı bu yöndeki gelişmeleri düşünmeye itecektir.

Bu noktada, Filipinler’de Rodrigo Duterte yönetiminin geçen birkaç yılda Çin’e yakınlaşma, ABD’yı dışlama politikasının yerini savunma bakanı Austin’in ziyaretinde gözlemlendiği üzere Çin’le mesafeli, ABD ile yeniden yakınlaşmaya ve işbirliğine evrilme izlenimi verdiği görülüyor.

Savunma bakanı Austin’in ziyaretinde, Singapur ve Filipinler ile somut adımlar atılmaya başlanması, bölgedeki diğer ülkeleri de benzer yönelimler sergilemeye ikna edici bir boyutu bulunuyor.

Endonezya birincil hedef

Benzer bir durumun, Endonezya hükümetince de ortaya konulacağını söylemek mümkün gözüküyor. Endonezya iç politikasındaki dengeler dikkate alındığında, Jokowi hükümetinin son dönemde Çin’le ekonomik yakınlaşmasına önemli tepkiler olduğu bir gerçek.

Öte yandan, gerek kovid-19 sürecinin ekonomiye verdiği zarar, gerekse Jokowi yönetiminin ekonomi ve idari alandaki reformlarının akamete uğradığı görüntüsüne, bir de bölgede Çin’in yayılmacı söylemi ve süreçleri eklendiğinde, Jokowi yönetimi yeni bir güven ortamı tesisinde ABD ile yakınlaşma eğilimi sergileyecektir.

En azından, kabinedeki ve bürokrasideki ABD yanlılarının böylesi bir süreci başkana kabul ettirebildikleri dışişleri bakanı Retno Marsudi’nin ABD ziyaretiyle ortada.

Bununla birlikte, stratejik diyalog ortaklığı sürecinde, Endonezya tarafı ABD ile sadece askeri ve güvenlik işbirliğini değil, kendisinin çokça ihtiyaç duyduğu ekonomik modernleşmesine katkı yapacak ticaret ve yatırım alanlarına konuşlanacaktır. Retno Marsudi de bu konuyu Washington’daki daha ilk görüşmede ortaya koyarak, ABD ile ilişkilerin Endonezya’nın sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmadaki rolüne ve önemine atıfta bulundu.

Buna, başkan Jokowi’nin anayasada bir değişiklik yapılması halinde üçüncü dönem devlet başkanlığı koltuğuna oturmak için hazırlandığı konusu eklendiğinde, ABD ile ilişkilerin Jokowi yönetimine gayet olumlu sonuçlar doğuracağı ortada.

Endonezya-Çin karşılaşması

Endonezya’nın geniş bir bölgede Takımadalar ülkesi olduğu hatırlandığında, Çin’le karşı karşıya gelmemesi olanaksızdır. Bu, temelde tarihsel bir gerçeklik olarak kendini ortaya koysa da, içinde bulunduğumuz dönemin koşullarına göre yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duymaktadır.

Çin’de 2012 yılında komünist partisinin başına geçen ve devlet başkanlığı koltuğuna oturan Şi Cinping, 2013 yılından itibaren Çin’in dış politikası ve uluslararası ilişkiler terminolojisine yeni kavramlar gündeme getirmesiyle bir anlamda küresel bir yönelime yol açtı.

Bu çerçevede, Kara ve Deniz İpek Yolları projeleri gündeme getirilirken, Çin yönetimi bir yandan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği (Regional Comprehensive Economic Partnership-RCEP) benzeri açılımlarla Asya-Pasifik bölgesinde ticaret kurallarında belirleyici olma arzusunu somutlaştırmaya çalışıyor.

Öte yandan, Endonezya açısından değerlendirildiğinde, 2014 yılında devlet başkanlığı koltuğuna oturan Jokowi’nin uzun bir aradan sonra ülkesinin Takımadalar varlığını yeniden keşfetmeye yönelik politika manevraları ortaya koyduğuna tanık olundu.

Jokowi yönetiminin denizcilik alanındaki politika açılımlarında, hiç kuşku yok ki, ülke iç siyasetinde/merkezde yaşanan güç çatışmalarından, ardından gelen demokratikleşme süreçlerinden sonra ekonomik kalkınmanın geniş toplum kesimlerine yayılmasının amaçlandığı bir döneme işaret ettiği ortadadır.

Yerel yönetimlerde, temiz ve şeffaf yönetim ile halkın takdirini kazanması onu devletin zirvesinde siyasi rol almasına olanak tanırken, gerek iç gerekse dış koşulların da desteklediği veya zorladığı şekilde ekonomik gelişmenin sektörler bazında şekillenerek ortaya konulmasını zorunlu kılıyordu.

Ülke haritasına, demografik yapıya bakıldığında açıkçası denizciliğin birincil ekonomik kalkınma rolü oynayabileceği hemen fark edilir.

İşte Jokowi’nin denizcilik politikalarıyla yaptığı da buydu. Ancak bu durum, Çin’in Şi Cinping’le gündeme getirdiği ekonomik yapılaşma ile örtüştüğü alanlar kadar, her iki ülke açısından bakıldığında denizcilik özelindeki açılımın hem iki ülke hem de ilgili denizlerdeki ilişkilerin içinde çatışma olgusunun da gayet net biçimde yer aldığı bir çeşitlenmeye yol açtığı da ortadadır.

İşte bugün söz konusu bu çatışma sürecinin bir yandan Endonezya-Çin, öte yandan ABD-Çin boyutu Endonezya-ABD stratejik diyalog ortaklığının yeniden güncellenmesini sağlıyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/08/05/endonezyanin-abd-cin-iliskilerindeki-yeri-the-place-of-indonesia-in-the-light-of-relations-between-the-us-and-china/

2 Ağustos 2021 Pazartesi

Malezya’da siyasi krizde yeni safha / A new phase in the political crisis in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                           01.08.2021

Malezya’da kovid-19’la ilgili politikalarda gelinen nokta siyasi krizden anayasal kriz düzeyine çıktı.

Başbakan Muhyiddin Yasin ve Adalet Bakanı Takiuddin Hasan’ın son bir hafta içinde yaptıkları açıklamalar ülkede krizin parlamento düzeyinden, hükümetle federal sultan düzeyine çıkmasına neden oldu.

26 Temmuz’da hükümette de facto adalet bakanı görevini yürüten Takiyuddin Hasan, federal sultanla görüşme yapılmadan ve onayı alınmadan hükümetin mevcut olağanüstü hâli iptal ettiğini açıklamıştı.

Bunun ardından, geçtiğimiz Cumartesi günü iktidardaki, Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) koalisyon hükümeti başbakanı Muhyiddin Yasin, daha önce plânlandığı üzere pandemiyle ilgili politikaların  federal parlamentoda özel gündemle yarın yani Pazartesi günü ele alınacağı görüşmenin yapılmayacağını duyurdu.

Başbakandan anayasa ihlâli

Başbakan Muhyiddin Yasin’in, Perşembe günü parlamentoda yapılan kovid-19 test sonuçlarını -ki sadece yüzde 0.9’luk orana tekabül eden sonucu- gerekçe göstererek, tek taraflı olarak federal parlamentonun toplanmayacağını açıklaması, ülkede siyasi krizden anayasal krize geçildiğini gösteriyor.

Kovid-19’la mücadele amacıyla Ocak ayından bu yana görevini yapamayan federal parlamento, bu süre zarfında uygulanan olağanüstü hâl konusunu görüşmek amacıyla toplanması kararlaştırılmıştı.

Olağanüstü hâlin konuşularak karara bağlanması beklenen görüşmelerin yapılmaması, muhalefet tarafından olduğu gibi federal sultan tarafından da eleştiriliyor. Bu konuda ortak görüş, hükümetin ve başbakan Muhyiddin Yasin’in anayasayı ihlâl ettiği yönünde.

Federal sultan’dan ağır eleştiri

Başbakanın, vaka oranını bahane ederek federal parlamentonun toplanmayacağını açıklaması ancak, bunu federal sultan Abdullah Ahmed’in onayını almayarak gündeme getirmesi bu gelişmenin anayasal kriz olarak yorumlanmasına neden oluyor.

Saray yetkililerinin yaptıkları açıklamalarda federal sultanın hükümetin aldığı bu tek taraflı kararı onaylamadığının açıklanması durumu gayet net olarak özetliyor.

Daha önce hükümet ve federal sultan arasında yapılan görüşmelerde, sultanlık makamı olağanüstü hal kararının parlamentoda ele alınması yönünde görüş beyan etmişti. Bugün yaşanan anayasal krizin temelini de, başkakanın bu görüşe muhalif hareket etmesi oluşturuyor.

Bu durum, bu yılın Ocak ayında pandemiyle mücadele amacıyla Ağustos ayına kadar geçerli olacak olağanüstü hâl kararını onaylayan Federal Sultan ile hükümetin yollarının ayrıldığına işaret ediyor.  

Alınan olağanüstü hâl kararının federal parlamentonun işlevinin askıya alması, tüm eksikliğine rağmen, ülke demokrasisinin sürdürülebilirliği adına büyük bir darbe anlamı taşıyor.

Bu nedenle, Ocak ayından bu yana parlamento oturumlarına ara verilmesi ve bu sürenin son iki ayının tam kapanmaya konu olması siyasi partiler ve kamuoyunda tepkilere yol açmış durumda.

Sultanın hayal kırıklığı ve anayasal kriz

Dün sona eren, iki aylık kapanmanın ardından özel gündemle Pazartesi günü toplanmasına karar verilen parlamentonun bu kez başbakanın aldığı kararla yeniden ertelenmesi hükümet ile federal sultan arasında ayrışmaya yol açması nedeniyle, krizin farklı bir boyuta ulaştığını ortaya koyuyor.

Federal sultan Abdullah Ahmed’in, “son derece hayal kırıklığına uğradığını” belirtmesi ortada anayasal krizin bir ifadesi olarak kendini gösteriyor.

Sultan bu gelişmeye zemin hazırlayan hükümeti ve üst düzey bürokratları yasa dışı hareket etmekle itham ediyor.

Öte yandan, başbakanın merkezinde bulunduğu bu gelişme üzerine, siyasi parti liderleri kadar sivil toplum kuruluşları da tepki gösteriyor.

Dr. Mahathir: Muhyiddin Yasin ve hükümeti istifa etmeli

Son gelişmelere tepki gösteren çeşitlis iyasi parti liderleri arasında Dr. Mahathir Muhammed en ağır eleştiriyi gündeme taşıdı. Başbaan Muhyiddin Yasin’in parlamentoya yalan söylediğini ileri süren Dr. Mahathir başbakanı ve hükümeti istifaya davet etti.

Öte yandan, bir grup muhalefet partisinin oluşturduğu Umut Koalisyonu liderleri gelişmeyi anayasal kriz olarak yorumladı. Yapılan açıklamalarda, başbakanın federal parlamentoda özel oturumu engelleme girişimi, kendisi ve hükümet yönelik bir meşru girişimin önüne geçme olarak değerlendiriliyor.

Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR), Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) ve Emanet Partisi’nin (Partai Amanah) oluşturduğu Umut Koalisyonu’nca yapılan açıklamada, hükümetin aldığı karar eleştiriliyor.

Hükümetin parlamentonun açılmamasına gerekçe gösterdiği kovid-19 salgını konusunda da gerçekçi ve rasyonel bir tutumun takınılmadığına vurgu yapılıyor.

Hükümetin kararına gerekçe olarak, sağlık bakanlığı genel müdürünün vekiller ve parlamento çalışanlarının sadece yüzde 0.9’unun kovid-19 testinin pozitif çıkması, Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO) yüzde 5’lik oranıyla çeliştiği belirtilerek, kararın ardında siyais nedenler olduğuna dikkat çekiliyor.

Koalisyonun lideri konumundaki PKR lideri Enver İbrahim yaptığı açıklamada “Başbakanı, bakanlık ve kurumları manipüle etmemesi konusunda şiddetle uyarıyoruz” dedi.

Enver İbrahim, bu açıklamasıyla özellikle, sağlık bakanlığının verilerinin yanlış değerlendirilmesi ve hükümetin bunu manipüle etmesine gönderme yapıyor.

Sivil toplum meydanlara çıkıyor

Uzun bir aradan sonra başkent Kuala Lumpur’un merkezinde Merdeka Alanı’nda (Dataran Merdeka) yüzlerce kişinin katıldığı protesto gösterisinde başbakan Muhyiddin Yasin istifaya davet edildi.

Göstericiler, hükümetin bugüne kadar pandemiyle mücadelede başarısızlığını eleştirirken, federal parlamentonun görevini yapmasının engellenemisin de protesto etti.

Peki bu durum ne anlama geliyor?

24 Şubat 2020 tarihinde başlayan sivil darbe girişiminden bu yana ortada meşruiyeti gayet sorgulanmaya açık Ulusal İttifak adıyla bir hükümet Malezya’yı yönetmeye çalışıyor.

Federal parlamento’da çoğunluğun mevcut hükümeti destekleyip desteklemediği sorunu hükümetin kurulduğu 1 Mart 2020 tarihinden bu yana gündemde yer etmesine karşılık, Muhyiddin Yasin başta olmak üzere, hükümeti oluşturan çeşitli partilerin ve grupların temsilcilerinin desteği ve yönlendirmesiyle  bugüne kadar parlamentoda güvenoyu süreci gündeme getiril/e/medi.

Muhyiddin Yasin hükümeti, aradan geçen yaklaşık bir buçuk yıla yakın süre zarfında kovid-19 salgınını bahanesi ile bugüne kadar gelmesi açıkçası büyük bir başarı. Bu süreçte, gizli/açık siyasi partilere ve sivil toplum kesimlerine alınan kararlara karşı çıkılmaması, toplu gösterilerin yapılmaması uyarıları yapıldı.

Mevcut Ulusal İttifak hükümetinin en büyük ortağı konumundaki Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (United Malay National Organization-UMNO) içerisinde yaşanan güç mücadelesi bugüne kadar Muhyiddin Yasin’in işine yaramış gözüküyor.

Yolsuzluklarla boğuşan UMNO liderliğine havuç-sopa yöntemini açıkçası başarıyla uygulayan Muhyiddin Yasin, kendisine hükümete yönelik herhangi bir girişimi bugüne kadar manipüle edebildi.

Bu süre zarfında, UMNO’da kendine yakın isimleri önemli bakanlıklara getirmesi, hem UMNO’da hem de koalisyonun küçük ancak önemli bir ortağı olan ve mevcut hükümetin hâlâ Malay hakları ve İslamın temsilcisi olduğuna inanan Malezya İslam Partisi’nde (Parti Islam SeMalaysia-PAS) belirli isimlere yönelik yolsuzluk suçlamalarında mahkeme kararlarında aklanmaları hiç kuşku yok ki, sürecin nasıl işlediğinin bazı ana hatları olarak dikkat çekiyor.

Olağanüstü hâl ve tam kapanma gibi alınabilecek tüm tedbirleri almasına rağmen, Mayıs ayından bu yana kovid-19 vakalarındaki artış ve ölümcül vakalardaki yükseliş karşısında da görüldüğü üzere Malezya hükümeti başarılı sonuç elde edebilmiş değil. Temmuz ayı başlangıcında günlük vaka sayısı 6988 iken ayın son günü Cumartesi, vaka sayısının 17.786’a yükselmesi bunu açıkça ortaya koyuyor.

Hükümet değişir mi?

Daha önceki yazılarımızda da dikkat çektiğimiz üzere, kovid-19’la mücadele bahane gösterilerek bu yılın Ocak ayından Ağustos ayına kadar olağanüstü hâl ilân edilmişti.

Aradan geçen süre zarfında pandemiyle mücadelede arzu edilen başarı yakalan/a/madığı gibi, Mayıs ayı sonlarında vaka sayılarının artmasıyla bu sefer Haziran ve Temmuz aylarında tüm ülkede kapanma kararı alınmıştı.

Kapanmaya rağmen, vaka sayılarındaki artış rekor düzeylere ulaşırken, parlamentonun görev yapamaması siyasilerde ve kamuoyunda tepkilere yol açmıştı.  

Bugün gelinen noktada, hükümetin meşruiyetinin sadece parlamento içinde değil, federal sultanlık makamınca da sorgulandığı ortada.

Hükümetin görevini devam ettirip ettirmemesi, federal sultanın meclis çoğunluğu desteğine bakarak yeni bir başbakan ataması veya seçim kararı almasıyla mümkün gözüküyor. Ancak pandemi dolayısıyla seçime gidilmeyeceği aşikar.

Bu gelişmeler, mevcut Ulusal İttifak hükümetinin sadece birkaç kişilik çoğunlukla sahip olduğu belirtilen desteğin sona ermesi yeni gelişmelerin olacağı anlamına geliyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/08/01/malezyada-siyasi-krizde-yeni-safha-a-new-phase-in-the-political-crisis-in-malaysia/

31 Temmuz 2021 Cumartesi

ABD’den Asya-Pasifik’e dönme işaretleri: Lloyd Austin’in bölge ziyareti / Signs of returning of the US to Asia-Pacific: Lloyd Austin’s visit to the region

Mehmet Özay                                                                                                                            31.07.2021

ABD savunma bakanı Lloyd Austin, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) üyesi Singapur, Filipinler ve Vietnam ziyaretlerde bulunuyor.

Bakan Austin, ziyaretleri çerçevesinde, 26-28 Temmuz günlerinde, Singapur’daydı. Cuma günü Filipinler’de başkan Roberte Duterte ile görüşen Austin’in son durağı Vietnam olacak.

Bu ziyaretler, ABD’de Joe Biden yönetiminin Asya-Pasifik bölgesiyle ilişkileri yeniden geliştirme politikasının önemli adımlar atılmaya başlandığının işareti olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Singapur ve Filipinler’de yapılan görüşmelerde güvenlik merkezli önemli anlaşmalar gündeme geldi. Singapur’da askeri işbirliği siber güvenlik ve yapay zekâ alanlarını kapsayacak şekilde genişletilirken, Filipinler’de başkan Rodrigo Duterte’nin 2020 yılında Şubat ayında feshettiği ABD üsleriyle ilgili anlaşmanın, dün yapılan görüşmelerle yenilenmesi önemli gelişmeler olarak dikkat çekiyor.  

Austin, Haris ziyaretleri

Austin’in bu ziyaretlerine dair analizler daha gündeme gelmeden, Beyaz Saray’dan Cuma günü yapılan açıklamada, Ağustos ayı içerisinde bu sefer, ABD başkan yardımcısı Kemala Haris’in Singapur ve Vietnam’a ziyaret yapacağı duyuruldu.

ABD yönetimi önce savunma bakanı ve ardından başkan yardımcısını bölgeye göndermek suretiyle, hem her yıl yaptığı bölge ziyaretlerindeki devamlılığı sağlamaya çalışıyor, hem de oldukça sıcak gelişmeler konu olan bölgede ittifak yapısını yenilemeyi ve güçlendirmeyi hedefliyor.

Bu girişimler hiç kuşku yok ki, ABD’nin ulusal güvenlik olgusunu, genelde Asya-Pasifik ve özelde ASEAN bölgesiyle irtibatlandırdığını bir kez daha gösteriyor.

Beyaz Saray yetkilileri, Lloyd ve Harris ziyaretlerine atıf yaparken, vurgu Biden yönetiminin “küresel işbirliğinin yeniden inşası” olgusuna vurgulamaları dikkat çekicidir.

Güvenlik protokolünün yenilenmesi

Savunma bakanı Austin’in, Singapur Savunma bakanı Dr. Ng ile yaptığı görüşmede temel vurgu, iki ülke savunma işbirliğinin “uzun ve mükemmel” bir geçmişe dayandığı ve bugünün koşullarında söz konusu bu ilişkinin geliştirilmesine yönelik ihtiyacın olduğu yönündeydi.

Bu söylemin somut karşılığı ise, iki ülke işbirliği çerçevesi terörle mücadeleden, yapay zekâ ve siber savunma alanlarını içerecek şekilde genişletilecek olmasıdır.

Bu çerçevede, 1990 yılındaki anlaşmanın güncellenmesine yönelik, 2019 yılı yenileme protokolünün imzalanması gündeme geldi.

Söz konusu protokol ABD ve Singapur açısından gayet stratejik maddeler içeriyor. Bu noktada, ABD’nin genelde Asya-Pasifik ve özelde ASEAN güvenlik bölgesinde, hem kendi ve ittifak ülkelerin ulusal güvenliğini hem de uluslararası ticaret suyollarının serbest dolaşımını sürdürmeye yönelik olarak deniz ve hava kuvvetlerinin Singapur deniz ve hava limanlarından istifadesini öngörüyor.

Bu durum, ABD’nin zaten bugüne kadar bu alanda Singapur’un somut olarak sağladığı teknik ve lojistik desteğin öneminin artarak devam edeceği anlamına geliyor. Özellikle, sahil güvenlik ve çoklu görev işlevi gören P-8 Poseidon uçaklarının bölgede konuşlandırılması önem taşıyor.

Singapur açısından ise en somut gelişme, hava kuvvetlerinin Ada ülkesinin teritoryal sınırlılığından dolayı eğitim/tatbikat gibi süreçlerde, ABD’den destek almasına olanak tanıyacak olmasıdır. Buna göre, Singapur hava kuvvetleri mensupları, ABD’nin Guam Adası’ndaki üssününün yanı sıra, ABD’de Arizona’da askeri eğitimlerine devam edebilecekler.

22 Haziran-7 Temmuz tarihleri arasında iki ülke deniz kuvetlerinin Guam Adası çevresinde gerçekleştirdikleri 3. Pasifik Griffin tatbikatı işbirliğinin son örneğini teşkil ediyor. İlki 2017 yılında gerçekleştirilen tatbikat, iki ülke deniz kuvvetlerinin işbirliğini artırması hedefliyor.

Uluslararası hukukun işlerliği ve güvenlik

2010 yılından bu yana Güney Çin Denizi teritoryal haklar meselesinde Çin’in agresif yapılanmasına karşı ASEAN’a üye beş ülkenin tepkisi tepkisi zaman zaman gündeme gelirken, bu ülkeler arasında olmamasına karşın Singapur’un, ABD ile geliştirmekte olduğu straetjik güvenlik işbirliği ABD merkezli bölgesel ittifak yapılaşmasının önemini ortaya koyuyor.

ABD’nin Singapur merkezli askeri yapılaşması Hint Okyanusu bağlantısını sağlayan Malaka Boğazı ile Güney Çin Denizi’nde uluslararası seyir güvenliğinin tesisi için önem arz ediyor.

Yukarıda dikkat çekilen ve yeni dönemde giderek daha da öne çıkacağına kuşku olmayan alan ise siber güvenlik. Bu yılın başlarında Microsoft sunucularına yönelik siber saldırının sorumlusu olarak, ABD ve İngiltere başta olmak üzere Kanada’dan Yeni Zelanda’ya kadar Anglo-Saxon dünyası öncülüğünde batılı ülkeler Çin’i hedefe koyarken, siber alan, güvenlik ve ekonomi alanında yeni tehdit olgusu olarak yer işgal edecektir.

Geciken ziyaretler

ABD üst düzey yetkililerince gerçekleştirilmekte olan bu ziyaretlerin, kovid-19 salgını nedeniyle gecikmeli olarak gündeme geldiğini söylemek gerekiyor.

Singapur’da her yıl organize edilen geleneksel Shangri-La toplantılarının bu yıl Haziran ayında yapılacağı konusunda yapılan açıklama, salgının yeni bir safha ile bölgeyi vurması dolayısıyla son anda ertelenmişti.

Toplantı, küresel anlamda öne çıkan ülke savunma bakanlarının da biraraya gelmesine mani olduğu gibi, özellikle ABD’nin yeni dönemde Asya-Pasifik bölgesinde savunma ve güvenlik politikalarıyla ilgili politikalarını ortaya koyacağı bir zemin olacağı bekleniyordu.

Trump döneminde bölge ile ilişkiler ticaret ve güvenlik ilişkileri bağlamında gerilimlere neden olurken, özellikle Filipinler devlet başkanı Rodrigo Duterte, ABD ile olan askeri işbirliği anlaşmasından çekilmesi genel anlamda güvenlik özelde ise, ABD’nin bölgedeki fiziki varlığı, lojistik destek vb. gibi konularda zaafiyetine işaret ediyordu.

Gerek Asya-Pasifik bölgesindeki geleneksel ittifaklarıyla arasının açıldığı Trump döneminden farklı olarak, Biden yönetimi savunma ve güvenlik anlamında genel olarak Asya-Pasifik özelde ise ASEAN ile yeni işbirlikleri konusunda önemli inisiyatifler geliştirileceğinin sinyallerini vermeye başladığını söyleyebiliriz.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/07/31/abdden-asya-pasifike-donme-isaretleri-lloyd-austinin-bolge-ziyareti-signs-of-returning-of-the-us-to-asia-pacific-lloyd-austins-visit-to-the-region/

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Endonezya’da kovid-19 delta varyantı ve tedbirler / Delta variant of covid-19 and strict measures in Indonesia

Mehmet Özay                                                                                                                            26.07.2021

Endonezya, kovid-19 salgınının Güneydoğu Asya’da yeni merkezi haline geldi.

Kovid-19 pozitif olanların ve ölümcül vaka sayısındaki artış üzerine, 3 Temmuz’da başlatılan kısmı kapanma, genişletilirken 2 Ağustos’a kadar uzatılmasına karar verildi.

Salgının yüzde altmışlık bölümünün özellikle, 270 milyon nüfuslü ülkenin iki yoğun nüfuslu bölgesi Cava ve Bali Adaları’nda olması dikkat çekiyor.

Sağlık bakanlığı verilerine göre, bugüne kadar kovid-19’a yakalananların sayısı 3.16 milyon olarak verilirken, ölü sayısı ise 83 bini aşmış durumda. 25 Temmuz itibarıyla vaka sayısı 38.679 ve ölü sayısı ise 1266 olarak açıklandı.

Bu verilere rağmen, bazı çevreler ülkede sağlık alt yapısının sorunlu olması nedeniyle, açıklanan vaka ve ölü sayısının gerçek değerleri yansıtmadığı görüşünde.

Delta varyantı etkili oluyor

Vaka artışlarının Mayıs ortalarından başlayarak giderek artışında, Hindistan’dan yayılan delta varyantının bölgede kendini hissettirmesiyle ortaya çıktığı kesin. Öyle ki, son bir haftada ölümcül vaka sayısı, Haziran ayının ikinci haftasına göre yedi kat artış göstermesi bunun bir kanıtı olarak sunuluyor.

Bu gelişmeler üzerine, devlet başkanı Joko Widodo, 3 Temmuz’da başlatılan kısmi kapanmanın bazı bölgelerde genişletilerek devam ettirileceğini açıkladı.

Endonezya uzunca bir süredir “geliyorum!” diyen kovid-19 salgını, Delta varyantıyla birlikte ülkede ilk defa bu boyutta etkisini gösteriyor.

İlk defa geçen Ekim ayında görülen Delta varyantı Hindistan’da etkili olurken, Endonezya’da Haziran ayının ikinci haftasında ortaya çıktığı açıklaması yapılmıştı.

Haziran ayı sonlarında sağlık bakanı Budi Gunadi Sadikin tedbirlerin artırılmasını isterken, bu konuda gerekli adımların atılmadığı görülüyor. Bu durum, benzer gelişmeye konu olan Malezya, Hindistan ve hatta Avustralya gibi ülkelerde alınan tedbirlerin benzerlerinin Endonezya’da alınmadığını ortaya koyuyor.

Temelde, test ve izleme süreçlerindeki zaafiyete aşılama sürecinde de rastlanıyor. Aşı uygulamasına başlanmasına ve günde 1 milyon doz aşı hedefine ulaşılması konusunda yapılan açıklamalara karşın, bölgeler arası dağılımda yaşanan eşitsiz dağılımın sürecin etkin işletilmesine engel olduğuna dikkat çekiliyor.

Vakaların artışıyla birlikte sağlık alt yapısında özellikle, hastane yoğun bakım merkezlerinde oksijen yetersizliği başgöstermesi üzerine, Temmuz ayı başında Singapur’dan ilk destek gelmişti. Bazı bölgelerde ise, halk ellerindeki seyyar oksijen tüplerini doldurmak için bazı kurumların önünde sıraya girmişti.

Salgının yaygınlık derecesine göre bölgeler dört kategoriye ayrılıyor.

Birinci kategori en sağlıklı alanları oluştururken, dördüncü kategori salgının en yoğun olduğu bölgelere işaret ediyor. Başta Cava ve Bali Adaları olmak üzere 15 bölge dördüncü safhada değerlendiriliyor.

Buna göre dördüncü kategoride 95 şehir bulunurken, ilgili bakanlık şehirlerin isimlerini henüz yayınlamadı.

Geciken tedbirler

Bugünden itibaren yürürlüğe gireceği belirtilen tedbirlerin belki de, en önemli maddesi merkezi karantina alanlarının oluşturulması ve gezici sağlık ekiplerinin görevlendirilmesi. Ancak bu konuda ne tür başarı sağlanacağı ise zaman gösterecek.

Kapsamlı kapanmanın 2 Ağustos’a kadar sürdürüleceğinin açıklanmasına rağmen, bölgedeki diğer ülkeler gerçekliği dikkate alındığında, Endonezya’nın bu kadar kısa sürede başarı sağlayıp sağlayamayacağını ise zaman gösterecek.

Alınan tedbirlerin detaylarına bakıldığında ise, ‘halkçı’ kimliğiyle tanınan başkan Jokowi’nin gündelik işlerle geçinen geniş kesimlerin ekonomilerini dikkate aldığı anlaşılıyor.

Geleneksel pazarlar, sokak satıcıları, bakkal ve küçük marketler, çamaşırhaneler, tamirciler vb. küçük işletmelerin faaliyetlerine “sağlık protokollerine uymaları şartıyla” izin verilmesi, Jokowi’nin bu ve benzeri alanlarda çalışan geniş kitlelerin mağduriyetini önleme, bir başka şekilde söylemek gerekirse, olası bir toplumsal kaosun önüne geçmeyi hedefliyor.

Başkan Jokowi’nin belirli kesimlere yönelik sosyal ve ekonomik yardım programının ise “ilgili bakanlıklarca ilân edileceğini” açıklaması da, bugüne kadar bu konuda da kayda değer bir çalışmanın olmadığına işaret ediyor.

Güneydoğu Asya ülkeleri arasında kovid-19’un en hızla yayıldığı ülke konumundaki Endonezya’da, merkezi ve eyalet yönetimlerinin bu gelişme ne denli hazırlıklı oldukları ise tartışmaya açık.

1,5 yıllık süreç

Özellikle salgının merkezinin Takımadalar bölgesine yakınlığı ve başlangıcından bu yana bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, yaklaşık son birkaç aydır Endonezya’nın salgının merkezlerinden biri haline gelmesi üzerinde durulması gereken bir konudur.

Kovid-19, 2020 yılı başında Çin’de ortaya çıkan ve Çin yeni yılı dolayısıyla bölge ülkelerinde kendini hissettirmeye başlasa da, dünyanın farklı bölgelerinde giderek ölümcül hale gelmesine karşın Güneydoğu Asya ve özellikle de, Endonezya’da uzun dönem düşük yoğunluklu olarak kendini belli etmişti.

Her ne kadar, arzu edilir bir durum değilse de, örneğin sırasıyla İran, Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Latin Amerika’da gelişmelerle kıyaslandığında, gerek nüfus yoğunluğu gerekse sağlık sisteminin zaafiyetleri nedeniyle Endonezya’da salgının büyük boyutlarda gündeme gelmemesini açıklayan bilimsel bir neden henüz ortaya konulabilmiş değil.

Salgının, bu yıl başından itibaren Hindistan’da ortaya çıkan yeni varyantının ardından aslında Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesine ne zaman geçeceği an meselesiydi.

Ve bu gelişme Japonya’dan Avustralya’ya kadar yeni bir dalganın ortaya çıkmasına neden olurken, Endonezya bu süreçte salgının merkezi haline geldi. Temelde Endonezya’yı diğer ülkelerden ayıran nedenin hiç kuşku yok ki, teknik alt yapı eksikliği olduğunu söylemek mümkün.

Öyle ki, gerek ASEAN içerisinde gerekse ikili ilişkilerle Endonezya’da salgının ciddi boyutlara ulaşması öncesinde yapılması gereken işbirliklerinin de ne denli rasyonel bir şekilde sürdürüldüğü tartışmalı.

Bu gecikmede ülkede diğer benzer gelişmelerde olduğu gibi merkez ile eyaletler arası koordinasyon eksikliği, bürokratik yapılanmanın engelleyiciliği gibi faktörler öne çıkıyor.  

Son dönemde Çin’le siyasi ve ekonomik ilişkileri gayet gelişme kaydeden Endonezya’da yetkililerin aşı çalışmalarında bu ülke ile kapsamlı bir işbirliği yapıp yapmadığı da sorgulanabilir. Belirli çevrelerin Çin’e yönelik tepkileri bir yana, ülkede aşı sürecinin istenilir düzeyde seyretmediği sahadan gelen tepkilerle ortada.

Tarama sistemi

Öyle ki, aradan geçen 1.5 yılın ardından ancak bugün yani, 26 Temmuz’da dijital izleme sistemi hayata geçirilmeye başlandı. Yapılan açıklamalar bakılırsa, buna paralel olarak, sağlık bakanlığı yerel birimlerinin saha çalışmaları da ortaya konulacağı anlaşılıyor.

Oysa, bu sistemi Endonezya’nın hemen yanı başındaki komşusu Singapur ve aynı bölgedeki Güney Kore gibi ülkeler çok daha erken bir dönemde gündeme getirmeleriyle hem vak’a sayısını hem de ölümcül sonuçları engelleme konusunda kayda değer başarı sergilemişlerdi.

Bu noktada, Endonezya’daki durumu söz konusu bu ülkelerin gelişmiş düzeyi vb. ile kıyaslamak kadar, bunun ötesinde sağlık bakanlığı başta olmak üzere genel politikaların belirlenmesi ve uygulanmasındaki belirsizlik çok daha belirgin bir durum arz etmektedir.

Salgının daha başlarında ülkenin farklı bölgelerinde sağlık kuruluşlarında temel ekipmanların bulunmadığı gerçeği ortaya çıkarken, geçtiğimiz birkaç ayda salgının ciddi olarak seyretmesi karşısında bu sefer konu uluslararası medyanın gündemine taşınarak hastahanelerde oksijen tüpü yetersizliği ile güncellenmişti.

Buna çözüm olarak ise, yukarıda dikkat çektiğimiz ülkelerden Singapur’dan teknik yardım talep edilmesi gündeme gelmişti. Aslında tam da kastettiğimiz bu. Geniş bir coğrafyaya yayılan, belirli Adalar’da ve Adaların yoğun nüfuslu bölgelerinde böylesine temel sağlık tedbirlerinin çoktan alınmış olması gerekirdi.

Bugün uygulanmaya başlanan tedbirlerin hangi bölgeleri kapsadığına bakıldığında da, bu konuda ne denli gecikme yaşandığı kendini açık seçik gösteriyor.

Devlet başkanı, Joko Widodo tarafından kovid-19’la mücadele koordinasyonunun başına, kabinede Denizcilik İşleri ve Yatırım Koordinasyon bakanı Luhut Pandjaitan’ı atarken, tedbirlerin ülke genelindeki salgının yüzde altmış oranıyla başını çektiği Cava ve Bali Adaları’nda yoğunlaşacağı açıklaması aslında hükümetin ne denli geciktiğini ortaya koyuyor.

Açe’den Papua’ya kadar geniş topraklara sahip Endonezya’nın içinde sağlık alt yapısı da dahil olmak üzere, en gelişmiş iki bölgesi Cava ve Bali Adaları’nda salgının önlenememiş olması, halkın gerekli tedbirleri almadaki sorumluluğu kadar, hem merkezi yönetim ve hem de eyalet yönetimlerinin salgınla mücadeleyi ne denli ciddiye aldıklarının da bir göstergesi.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/07/26/endonezyada-kovid-19-delta-varyanti-ve-tedbirler-delta-variant-of-covid-19-and-strict-measures-in-indonesia/

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Modernite ve kimlik örüntülerinin baskısı altındaki birey / Modernity and individuals under the strain of identity patterns


Mehmet Özay                                                                                                                           24.07.2021

Kimlik olgusu, sadece günümüz insanının değil, insanlığın başlangıcından bu yana varlığını sürdürmekte ve öznesi olan insanı meşgul etmektedir.

Kimlik demekle burada daha çok, varlık ve bilinç bağlamına vurguyu gündeme getiriyoruz. Temelde, söz konusu bu kimlik olgusu ile modern döneme damgasını vuran ulus-devletin varlığından nüfuz eden kimliği kastetmediğimiz ortadadır.

Kimlik, inanç ve inançdışılık

Varlık ve bilinç çerçevesindeki kimlik olgusunda köklü geleneği ile dikkat çeken husus, onun inanç özlü/kaynaklı oluşudur.

Öyle ki, inanç noktasında, bu olguyu inşa etmede vahyi dinlerin yanı sıra, aynı zamanda dünyevi olarak adlandırılan dini/msi yapıların evreni, insanı, yaşamı anlamlandırmadaki rolüne dikkat çekmekte yarar var.

Bunun yanı sıra, sadece modern dönemde, adına sekülerleşme (secularization) denilen bağlamlarla sınırlı olmayacak aksine, tarihsel evrelerin farklı dönemlerinde de kendini gösterdiği ileri sürülebilecek şekilde, belirli inanca/inançlara mesafeli açıklamaların bundan kaçındığını söylemek mümkün değil.

Gelenek-modern dikotomisi ve kimlik

Kimlik inşasının kapalı/açık toplumlar, geleneksel/modern toplumlar vb. kategorileştirmeler nezdinde bir farklılaşması söz konusu olmakla birlikte, ortada var olan gerçeklik (reality), insan tekinin gerek birey olarak kendi başına, gerekse bir topluluk bünyesindeki varlığını anlamlandıracak bir kimlik edinimine duyduğu ihtiyaçla bağlantılıdır.

Bu ihtiyacın duygusal/psikolojik, toplumsal/politik, zihinsel/entellektüel, vicdani/ahlâki vb. bağlamları olduğu hatırlandığında, bu ihtiyacı gidermenin öylesine kolay, gelişigüzel, anlık olmadığı da kendini belirgin kılmaktadır. Söz konusu bu alanların sınırlarının, bireyden topluma ve oradan genel varlığa doğru alabildiğine genişlediği düşünüldüğünde ortada üstesinden gelinmesi gereken gayet önemli bir durum olduğu da aşikârdır.

Bu yönelime teşebbüs etmek ile etmemek arasında yaşanan gizli/açık kaygı (anxiety), temelde bu genişleyen alanla bağlantılıdır.

Her ne kadar, sosyoloji toplumları tasnif ederken örneğin, geleneksel/modern ayrımında ortaya konulduğu üzere, geleneksel topluma yönelik gizli/açık gayet olumsuzlayıcı yaklaşımında bireyi göz ardı eden ve hatta, kimi ölçülerde neredeyse onu yok mesabesinde kabul eden bir tutum sergilese de, hiç kuşku yok ki, insan tekinin ve topluluklarının kimlik edinimleri, gayet kendinde ve anlamlı bir mücadeleye konu olmaktadır.

Bu mücadele hem bireyin kendi içinde psikolojik, yan yana birlikte yer aldığı ya da aldığı düşünülen bireylerle oluşturduğu sosyallik yapısı içerisinde entellektüel, hem de her ikisini içine alacak şekilde vicdani/ahlâki bağlamları ile önem arz etmektedir.

Bu süreç, gerek geleneksel gerek modern toplumlarda insan tekinin kendini bilmeye başlamasıyla tedrici olarak gündeme gelmeye başlayan ve hayat boyu devamlılığı dikkate alındığında, azımsanmayacak bir süreçte sergilenen ve tekrarlanan (recursive) bir çaba bize, aynı zamanda kimlik ediniminin ne denli zorlu bir bağlama konu olduğunu da göstermektedir.

Bu dinamizm, bireyin kendi başına otonom niteliğiyle, içinde var olduğu ilgili topluma bağlılığı arasındaki gidiş gelişleri, yalpalamaları ve karşılıklı yapılaştırmaları gibi süreçleri de beraberinde getirmektedir.

Bununla birlikte, sosyolojinin reddetme eğilimi sergilemesine rağmen, geleneksel toplum yapısında, -burada tartışılmasına gerek görülmeyen unsurlarından dolayı- kimlik edinimi modern döneme göre görece belirli sınırlılıklara indirgenebilirken, edinilen kimliğin sürdürülebilirliğindeki istikrar, içinde yaşanılan toplumun ve bu toplumu oluşturan kurumların katkısı ve desteği bütüncül bir yapının oluşturulmasını sağlamaktadır.

Sosyoloji: red ve inkâr

Adına geleneksel toplumdan modern denilen topluma/döneme yönelme aşamaları ve bu döneme geçilmesi sonrasında kimlik ediniminin farklılaşmakla kalmayan, çoğullaşan ve bu anlamda gizli/açık bir tür kimlik karmaşası/bunalımı olarak da telâffuz edilen bir duruma yol açtığına tanık olunmaktadır.

Söz konusu bu karmaşa, dönemin sosyal bilimcileri tarafından gündeme getirilen modern tutarsızlık (modern inconsistency) kavramı çerçevesinde ele alınmayı hak etmektedir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Max Weber’in “demir kafes” (iron cage) kavramını gündeme getirmek suretiyle, metaforik olarak ortaya koymaya çalıştığı gibi, tecrübe edilen modern dönem içerisinde kimlik sorunu da olmak üzere, geleneksel toplumdan temel farklılaşmasıyla dikkat çekmektedir.

Bu noktada, sosyolojinin kendine inceleme alanı olarak seçtiği, adına “modern” denilen toplumlardaki sosyal olgular/gerçeklikler ortaya zorunlu olarak bir anlama, tanımlama süreci çıkarırken, gelinen noktada kaçınılmaz olarak bunu hem kendisine hem de incelemeye konu olan çevrelere dayatan bir yönü olduğu dikkat çekilmelidir.

Post-modern: Tutarsızlığın devamı

Öte yandan,  aradan geçen süre zarfında hem zaman, hem ilişkiler noktasında moderni aşan (post-modern) toplumsal ilişkiler ağında, ne tür dengesizlikler ve tutarsızlıklarla karşı karşıya kalındığı meselesinin öneminin de, bir o kadar artış gösterdiğine işaret etmekte yarar var.

Bu çerçevede, modern dönemin ürünü olan sosyal bilimlerin ve içerisinde kendine özgü bir yer edinen sosyolojinin, temelde felsefeden gayet önemli bir şekilde istifade ederek gündeme getirdiği görülen çeşitli teoriler çerçevesindeki yaklaşımı, insanı vahyi kimlik edinimi ve hatta geleneksel kimlik edinimi ile sorunlu bir ilişki oluşturduğuna gizli/açık inandırma amacını taşımaktadır.

Ancak, bu gelişime ve yönelime rağmen, bir bilim dalı olarak sosyolojinin temelde böylesi bir görevle kendini yükümlü tutup tut/a/mayacağı ve bunu açımlama hedefi güdüp güd/e/meyeceği de tartışılmalıdır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/07/24/modernite-ve-kimlik-oruntulerinin-baskisi-altindaki-birey-modernity-and-individuals-under-the-strain-of-identity-patterns/