Popüler Yayınlar

12 Temmuz 2012 Perşembe

Habib Nuh'un Kabrini Ziyaret


Mehmet Özay                                                                                                              11 Temmuz 2012

Habib Nuh'un Türbesi'nden bir görüntü
Geçenlerde, pırıl pırıl bir Cumartesi sabahı Cohor Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan Causeway’dan Singapur’a geçtik ailecek... Bir başka deyişle, Asya’nın en Güneydoğu ucuna vardık. Causeway’den her geçişimde, uzun yıllar Asya’nın Avrupa’ya komşu en batı ucunda yani Üsküdar’da yaşadığım gelir aklıma. Üsküdar’dan Singapur’a bir yol başlıklı bir metinle de çıkarız karşınıza belki...

Neyse sadede gelelim... Yukarıda zikrettiğim ‘Ailecek’ kelimesi tuhaf kaçabilir. Sanki Singapur’da ‘pikniğe’ ya da alışverişe gider gibi... Hâl öyle değil tabii ki... Aksine birkaç yüzyıl öncesinin önemli şahsiyetlerinden birini ziyarete gittik. Bu postmodern şehrin Cumartesi sakinliğinden istifadeyle yolları aşıp, Palmer Road’a bağlanan Shanton Way’deki Habib Nuh’un kabrini ziyaretti amacımız. Habib Nuh’u 150. vefat yıldönümü vesilesiyle kısa bir yazıyla daha önce sizlere tanıtmıştım.

Singapur’un Velisi unvanıyla da anılan Habib Nuh’un tam adı, “Sayyid Nuh bin Sayyid Muhammed bin Sayyid Ahmad Al-Habshi”. Anne ve baba tarafından Yemenli olan Habib Nuh, 1788 yılında, aliesinin seyahat etmekte olduğu bir gemide dünyaya gelir. Alie önce Penang Adası’na yerleşir. Habib Nuh ise, Thomas Raffles eliyle modern Singapur’u kurmaya başladığı yıllarda Singapur’a geçerek oraya yerleşir.

“Habib” adı, tıpkı Seyyid, Şerif gibi Malay coğrafyasında -ki coğrafya ile, sadece günümüz de modern Malezya devleti sınırları içerisinde kalan görece küçük toprak parçası ile sınırlı değil. Aksine, tüm Takımadaları içine alan nüfusu üç yüz milyona varan geniş bir “ırkî aileden” bahsediyoruz- yaygın olan Peygamber nesline müntesip olanlara gönderme yapar. Aşağıda bu zatın kabrinin bulunduğu türbeden hareketle birtakım “güzellikleri”, “ilginçlikleri” paylaşacağım.

Palmer Road’dan başlayalım... Burası, sahilde dev kargo limanının uzandığı, biraz iç bölgede ise uluslararası şirketlerin “maharetlerini sergiledikleri” gökdelenlerin yükseldiği işlek mi işlek bir muhit. Burada da “türbe mi olur?” sorusunu sormayı haklı kılacak bir neden doğrusu. Habib Nuh’un türbesi, Hacı Muhammed Salih Camii’nin yanı başında. Gördüğüm, gezdiğim türbeleri düşünürsem, Habib Nuh’un türbesini ayrıcalıklı kılan ilk unsurun, cami ile aynı seviye de değil, yaklaşık 20 metre yüksekliğinde bir tepenin üzerine inşa edilmiş dikdörtgen plânlı yapı olmasında ortaya çıktığını söyleyebilirim. Öte yandan, türbenin mimari unsurları bağlamında da farklılık sergilediği dikkat çeker. Bu nedenle, itiraf edeyim ki, türbeyle yüzyüze geldiğim ilk ziyaretimde bir “İşte çok ilginç bir Çin mabedi” diye aklımdan geçmedi değil. Türbeye, caminin giriş kapısının yanı başındaki merdivenlerden çıkılıyor. İçinde türbedarının da olduğu, temiz ve nezih bir mekân.

Dikdörtgen şeklinde dizayn edilmiş türbenin aslında iki bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. İlki, kubbenin hemen ortasında yer alan iki ucunda mezar taşı bulunan Habib Nuh’un kabri. İkincisi ise doğu istikametindeki bir diğer kabir. Mezar büyüklükleri, kabir taşları ve de kabirler üzerine serilmiş, kaftanları andıran ipeğimsi örtüler dikkate alındığında ilginç bir benzerlik dikkat çekiyor.Habib Nuh’unkiyle hemen hemen aynı boyutlarda ve aynı özenle inşa edilmiş bu mezarın yeğenine ait olduğunu öğreniyoruz Hajı Nasrun amcadan. Kabrinin üzerinde yazılı kitâbede adı, “el-Habib Abdurrahman el-Habşi” olarak zikrediliyor.

Türbe hizasına vardığımızda Habib Nuh’un mezarı karşılaşıyoruz doğrudan. O da ne, başlarına “öylesine iliştirilmiş gibi duran örtüleri ile” birkaç bayan dua ediyor. Mezarın etrafında fırıl fırıl dönen bir kız çocuğu. Mezarın öte yanında ise simaından Tamil olduğu anlaşılan orta yaşlarda bir bey ise mezar taşını öpüyor, yüzünü sürüyor... “Herhalde, henüz yeni Müslüman olmuş bireyler” diye geçiriyorum içimden. Ancak öyle olmadığını Hacı Nasrun amcayla bilâhare yapacağım sohbette anlıyorum. Aşağıda değineceğim...

Türbe açıkçası her yönüyle -hem maddi hem manevi yönüyle- ilginç dersem abartmış olmam. Yukarıda zikrettiğim cami ile arasındaki ‘yükselti’ mesafesi kadar, 1980’li yıllarda Singapur hükümetinin şehrin ana arterine bağlayacak bir otoban inşaatı sebebiyle Türbe’nin yıkılması, bir başka yere taşınması ve nihayetinde otobanın Türbe’nin üzerinden geçmesi gündeme gelmiş ciddi ciddi. Ancak cami yönetiminin Singapur hükümeti nezdindeki girişimleri neticesinde bu üç şıkkın dışında bir alternatif gündeme gelmiş. Böylece, otobanın camiye teğet geçecek şekilde yapılmasına karar verilmiş. Ayrıca, otoban Türbe’den daha aşağı mesafede olmasıyla da ‘önemli bir kazanım’ olarak düşünülebilir. 

Türbe’nin yanı başındaki bölge otobüs terminali ile hemen karşısında devasa bir ağacın altına inşa edilmiş Çin Mabedi’ne rağmen kendine özgü niteliklerini sürdürüyor. Terminali Türbe sahasından ayıran tel örgüleri geçip içeriye doğru kıvrıldığınızda dev bir ağacın gölgesinde serinleyen yüzlerce güvercinle karşılaşmanız, sizi zaman mekân bağının koparıp Eyüp Sultan Meydanı’na taşıyacaktır. Tropik güneşin yakıcılığından kaçan güvercinler öğle sıcağında burada serinlerken, günün değişik vakitlerinde de yeşil türbeye tüneyerek arz-ı endam ediyorlar.

Güneşli günlerde yemyeşil kubbesinde oluşan parıltılar, kabirde yatan zatın halini arz ediyor sanki. Otoban’ın öte yanında dev vinçlerin dansına konu olan kargo limanındaki gürültüler bir yana, türbenin içine girdiğinizde sessizlik alıp götürüyor sizi... Tıpkı yaklaşık iki yüz yıl önce, Habib Nuh’un o dönem Singapur’unun işlek caddelerinden kaçıp, invizaya konu olan bu tepeye “tünemesi” gibi. Hacı Nasrun amca, o dönemlerde bu tepeden sahilin ve okyanusun alabildiğine gözler önünde uzandığını söylemesiyle, yukarıdaki “sessizlik” olgusu çok daha anlamlı hale geliyor.

Türbe ziyaretini sona erdirip, Hacı Nasrun Amcayla sohbete devam ederken, Türbe’ye Yemen, Endonezya, Malezya gibi ülkelerden ziyaretçilerin geldiğini söyledi. Bu arada, kendisine yukarıda zikrettiğim Tamil Bey’in ve pek de Müslüman olmadıklarını düşündüğüm birkaç Hintli bayanının Türbe ve civarında ne aradıklarını sordum hayretle karışık. Nasrun Amca, “kerametten” bahsetti... Türbe’nin sadece Müslümanlarca değil, diğer dinlere mensup kişilerce de ziyaret edildiğini, çünkü buranın onlarca da kutsal sayıldığını söyledi. Belki en şaşırtıcısı ise, ziyaretçilerin sadece Singapur vatandaşlarından ibaret olmadığı, Tayland’dan üst düzey bir Budist Rahibin de Türbe’yi ziyaret ettiği vakî. Bu hadiseye tanık olan Nasrun Amca, Budist Rahibe niçin onca yolu aşıp geldiği sorulduğunda bir rüyası üzerine geldiğini ve burada yatan zatın önemli biri olduğunu söylediğini aktardı. Evet bu ifadeler oldukça olağanüstüydü. Daha başka örnekler de veren Nasrun Amca’ya, Habib Nuh’u konu alan küçük eserde bu ve benzeri anlatılar olmadığını ifade ettiğimde, bu mekânın bu yönüyle bilinmesini istemediklerini, bu nedenle eserde bahse konu edilmediğini söyledi. Açıkçası, bu yaklaşım hoşuma gitmedi değil...

Bu vesileyle, Singapur’a yolu düşenlerin, alışveriş merkezlerinden sonra soluğu Santosa Adası’ndaki eğlence merkezinde almak yerine, bir zamanlar bu adanın  “çilehanesi” makamındaki bu köşesini ve de benzerlerini ziyaretleri makbule geçeceğine kuşku yok.  

http://www.dunyabizim.com/manset/10355/budistler-ve-hintliler-de-ziyaretcileri-arasinda.html

10 Temmuz 2012 Salı

Hong Kong’da Varsıllık ve Siyasi Özgürlükler Çelişkisi



Mehmet Özay                                                                                                                2 Temmuz 2012
Teritoryal haklar bağlamında Güney Çin Denizi’nde bölge ülkeleri arasında ilişkiler giderek kızışırken, bu çatışmanın odağında yer alan Çin, bugünlerde Hong Kong’da on beş yıllık varlığını kutluyor.  Bu bağlamda, Çin-Hong Kong ilişkisi üzerinde durmakta fayda var. Bunun bir nedeni, Çin yönetiminin, görece küçük bir toprak parçası olsa da, sahip olduğu küresel ekonomik getirileri noktasında göz kamaştıran Hong Kong’da ekonomi politikalarını genişletme ve bir anlamda ‘tampon bölge’ uygulama olanağı bulması kadar, siyasi egemenlik noktasında da giderek artan bir şekilde mevcut rejim üzerinde güç denemelerinde bulunuyor olmasıdır. Öte yandan, bir diğer argümanımız, ilkiyle çelişir gibi gözükse de, belki daha ilginç. O da, Hong Kong’un tarihsel birikiminin getirdiği özellikler ile Çin’de bir süredir hayata geçirilmeye çalışılan reformlara şu veya bu şekilde kalıcı katkıda bulunabilme potansiyeli taşımasıdır.

Hong Kong, İngiliz sömürge tarihinin inşa ettiği önemli liman şehirlerinden bir başka deyişle antrepolarından biriydi. Merkezi Hindistan’da bulunan Doğu Hint Şirketi’nin Doğu Asya’da Çin’e uzanan güzergâhında önce Penang Adası ardından Singapur Adası’na konuşlanan İngilizler, Çin İmparatorluğu ile ‘sürtüşmeli’ ilişkilerinde nihayet ‘çapayı’ Hong Kong’a attı. 1997 yılına kadar İngiliz Krallığı’na bağlı olan Hong Kong, son 15 yıldır Çin Devleti sınırları içerisinde bir otonom Eyalet statüsünde. Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, 1 Temmuz 2012 Pazar günü gerçekleştirilen yıl dönümü törenleri için Hong Kong’a gelirken, Hong Kongluların merkezi hükümetin yaklaşımlarına dair kaygılarında giderek bir artış gözlenmektedir. Bu kaygının nedenlerine aşağıda değineceğiz.

Hong Kong gibi dünya ekonomisinin ve özellikle de Güneydoğu ve Doğu Asya’nın göz bebeği bir bölge olmasıyla dikkat çekerken, Hong Konglular, İngiliz sömürgeciliğinin modern dönemdeki uzantısı bir siyasi yapıda hayat sürmekten, siyasi ideoloji olarak komünist, ekonomi de liberal yaklaşım sergileyen ve bu anlamda haklar ve özgürlükler noktasında sorunlu bir ülkenin güdümünde yaşamaya başladılar. Haklar ve özgürlükler derken, elbette hafızalardan silinmeyen “Tiananmen Meydanı” bozgunu akla geliyor... “Özel Yönetim Bölgesi” (SAR) statüsüne sahip Hong Kong bugün siyaset bilimcilerce “Tek ülke, ikili sistem” olarak adlandırılan bir idari biçime uyarlı.

Hong Kong’da ‘Basic Law’ adıyla anılan temel anayasada bu durum, iç işlerinde serbest, savunma ve dış politikada merkeze bağlı olarak ‘otonom sistem’ adıyla zikrediliyor. Bu yönetimin en görünür yüzünde ise Hong Kong’u merkezden, yani Pekin’den atanan Özel bir Vali’nin yönetmesi. Pazar günü yapılan törenler sonunda, dördüncü dönem valisi olarak Pekin yönetimine yakınlığı ile bilinen iş adamı Leung Chun-Ying göreve başlamış oldu. Bu tören vesilesiyle Hu Jintao yaptığı konuşmada Tek ülke, ikili sisteme devam edeceklerini, Hong Kong’u Hong Kongluların yöneteceğini ısrarla vurguladı. Bununla birlikte, bu yönetim sisteminde ince ayrımların olduğunu gözardı etmemek lazım. Hu’nun konuşmasında bu ayrımlar şu iki noktada açığa çıkıyor: ‘ulusal çıkarlar’ adı verilen olgular ile Hong Kongluların çeşitli toplumsal alanlardaki çıkarları; şehrin modern dönemlerin başından itibaren dış dünyayla kurduğu bağın devamı ile dış güçlerin iç işlere müdahale etmemesi.

Yukarıda dile getirilen “ikili sistem”, ekonomik bağımsızlığı akla getirmekle birlikte, Çin’in küresel olarak yükselen bir değer oluşu, Hong Kong’u kendi başına sağladığı başarılar ile eklemlenince, her iki taraf için de “ekonomide birliktelik” söylemi kulağa hoş geliyor ve pratikte de karşılığını buluyor. Zaten bugüne kadar atanan valilerin Komünist partisine yakınlığı ile bilinen iş çevrelerinden gelmesi de bunun bir göstergesi. Merkezi yönetimin, bu özerk şehre verdiği önemi göstermesi ve belki de daha önemlisi, şehir halkının herhangi bir siyasi çalkantıya yol açacak girişimlere meyyal vermemesi için düne kadar sürdürdüğü uluslararası finans, ticaret merkezi olma gibi küresel özelliklerini destekleyici politikaları gündeme getiriyor.

Bu çerçevede, Hong Konglular ekonomi alanında merkezle birleşmekten herhangi bir rahatsızlık duymuyorlar. Ekonomi alanında yaşanan son küresel krizler dikkate alındığında, dünyanın ikinci büyük ekonomisinin desteğini almakla Hong Konglular elbette bu alandaki birliktelikten memnun olmadıkları söylenemez. Hong Kongluların Çin’le ekonomik işbirliğine evet demelerinin somut göstergelerini, Hong Kong’un Çin’e yaptığı ihracat oranının %35’den %52’ye çıkmasında bulmak mümkün. Öte yandan, merkezi hükümet Hong Kong’un sahip olduğu avantajları komşu Shenzhen şehrine taşıma konusunda ciddi yatırımlara bakıldığında Hong Kong’un doğrudan bir etkisi olduğuna kuşku yok denilebilir. Aslında tam da bu çelişkili durum, ekonomik gelişmişlikle haklar arasındaki ilişki üzerinde durmayı gerektiriyor.

Son onbeş yılda ekonomik entegrasyondaki başarı, her iki tarafı memnun ederken, siyasi anlamda henüz büyük çapta ortaya çıkmamış olsa da, bir dizi soruna gebe olduğu söylenebilir. İngiliz idaresinde kaleme alınmış Hong Kong Anayasası’nın “özgürlüklerle” ilgili maddelerinden taviz verilmeyeceği ifadesi Hu’nun konuşmasında yer bulsa da, siyasi olarak merkezin baskısının gündelik yaşamda, örneğin her türlü temsili seçimlerde olduğu gibi, artan bir şekilde hissetmeleriyle kaygılarında artış görülmektedir. Bu anlamda, ekonomik birlikteliğe ‘evet’, siyasi birliğe ‘hayır’ söyleminin giderek taraftar topladığı görülüyor. Valisini bile seçme hakkına sahip olmayan nüfusu yedi milyonu bulan Hong Kong’da, merkezi yönetimin siyasi manipülasyonlarını artırarak devam ettirebileceği yönündeki kaygıları artırıyor. Bu anlamda şehir halkının bilinçaltında 1989 ‘Tiannanmen bozgunu’ yattığına kuşku yok. Tören alanına girmeyi başaran birkaç göstericinin yüksek sesle haykırdığı da tam da bu ‘bozgundu’.

Bu durum, -her ne kadar 2017 yılındaki seçimlerde özgürlükleri verileceği yönünde kimi güvencelerden bahsedilse de- özellikle seçim haklarının ellerinden alınmış olması yatıyor. Siyaseten kendilerini Çin vatandaşı olarak görmeyen Hong Kongluların oranında on beş yıl öncesine göre artış olması, gidişatın hiç de arzu edildiği gibi olmadığını ortaya koyuyor. 1997’de kendilerini Hong Konglu addedenlerin oranı %59 iken bugün bu oranın %63’e çıkmış olması, ortada açıkça bir aidiyet ve kültür sorunu olduğunu gösteriyor. Bir yandan, kültürel bir yanılmasanın eseri olarak kendilerini İngiliz eseri ‘Hong Konglu’ sayanlar, Eyaletleri’nin yeni orta sınıf Çinlilerin akınına uğramasından rahatsızlık duyması  iki halk arasında aşılması güç bir kültür farklılığının göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Hong Kong örneğinden hareketle, ekonomik varsıllık ile bireysel ve kollektif özgürlükler arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğini veya süreçte hangisinin daha çok ön plâna çıkacağını göreceğiz.

6 Temmuz 2012 Cuma

Prof. Dr. Syed Naqib Al-Attas Şimdilerde Ne Yapıyor?


Mehmet Özay                                                                                                            5 Temmuz 2012

Muhammed Syed Naquib Al-Attas, doğuda ve batıda akademi dünyasının ismini “Bilginin İslamileşmesi” kavramına önemli katkıda bulunan bir bilim adamı olarak tanıdığı Malay coğrafyasının son dönem yetiştirdiği önemli bir şahsiyet. Kısa bir yazıda her yönüyle tanıtmanın mümkün olmadığı Al-Attas’a sadece kısa bir değini yapacağız bu çalışmamızda.

Al-Attas'ın Cumartesi
sohbetlerinden bir enstantane
Adından başlayalım, al-Attas, Attas ailesinden geliyor. Dedesi, Cava Adası’nın önemli şehirlerinden Bandung’da yerleşik bir Arap göçmeni olan Seyyid Abdullah al-Attas bin Muhsin. Niçin Bandung’da yerleşik bunu sormak lazım. Arap göçmenler Güneydoğu Asya’nın ticaretiyle meşhur liman şehirlerinde yerleştikleri bilinir. Dede al-Attas’ın Bandung’dan 19. yüzyıl ikinci yarısında Singapur’a geçtiğini görüyoruz. Elbette bu geçişte, Singapur’un artmakta olan sadece ticari hayattaki rolünü algılamamak lazım. Singapur, aynı zamanda, bir yandan envai türünden misyonerler, önce İngiliz Doğu Hint Şirketi, ardından 1867’den itibaren İngiliz Sömürge Yönetimi’nin eğitim faaliyetleri, öte yandan peranakan adı verilen Hintli Müslümanların yayıncılık ve eğitim faaliyetleri ile neredeyse tüm Güneydoğu Asya’nın “modern aydınlanmacı” ruhunun depreştiği yer olarak öne çıkar. İşte bu ortamdır ki, dede al-Attas’ı cezbetmiş ve Singapur’a yerleşmiştir diyebiliriz. 
Künyesindeki “seyyid” adı önemli elbette... Yani tarihin erken dönemlerinden itibaren Arap Yarımadası’ndan Güneydoğu Asya adalarına hicret eden azınsanmayacak sayıdaki ehl-i beyt mensuplarından. Şerif, Habib künyelerine sahip olan aileler gibi…

Dede Attas’ın kaderinde, yolu Ortadoğu’dan bölgeye ‘cariye’ olarak düşen bir bayanla evlenmekte varmış. Bu evlilikten dünyaya gelen Ali al-Attas ve bu evlilikten 20. yüzyıl Malay dünyasının entellektüel ortamına ‘renk katacak’ bireylerin dünyaya gelmesine vesile oldu. Naqib Al-Attas bu neslin önemli temsilcilerinden biri olmakla dikkat çekiyor.

Naqib al-Attas, tıpkı kardeşleri gibi ilk eğitimini dönemin en önemli eğitim merkezi olarak da bilinen Singapur’da alır. İngiliz okullarında başlayan öğrenim hayatı gelecek yıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika’daki akademik çalışmalar, görevlerle dolu yaşamın ilk habercisidir aynı zamanda. Hayatını Batılı eğitimin şekillendirdiği izlemini veren al-Attas, aslında bu aldığı eğitim paradigmasının tam aksine, geleneksel İslamı öne çıkaracak ve bu anlamda gözü kapalı modernleşme akımlarının kök saldığı coğrafyalara kafa tutacak ve kökleri geçmişin derinliklerine uzanan bir gelenekselci İslam paradigmasının dirilticisi olarak öne çıkar. Her ne kadar, kimi çevreler al-Attas’ı, mensubu bulundukları modernleşmecilik yarışında “perde arkası” rolüne sahip liderleri ile aynı paralelliğe koymaya, okuyama ve de onaylatmaya çalışsalar da al-Attas bu anlamda “biricikliği”ni bu geç yaşına kadar korumasını bilmiştir. Bunu söylerken, salt değini noktamız, al-Attas’ın temsilcisi olduğu ilmi birikimdir. Popülaritesi değil…

Al-Attas, ilahiyat, felsefe, tarih ve edebiyat alanlarındaki çalışmaları ve düşünceleri ile, belki de kadim dönemlerin tüm bilimlerini kendinde içkin hale getirmiş alimlerini anımsatır dersek abartmış olmayız herhalde. Bir yanda maddi öte yanda manevi alana tekabül eden bu ilim dallarındaki birikimi kendisini yeni bir eğitim felsefesinin kurucusu olmaya sevk etmiştir. İşte bu anlamıyla, al-Attas’ın eğitim felsefesi kökenini gelenekte bulması, yukarıda zikredilen alanlarda gelenekten devşirdiği bilgi ve hikmetin özünü oluşturur. Bu eğitim felsefesi ki, modern eğitim metodolojilerinin dayandığı “positivist-materyalist” çizgiye bir nokta koymayı ve “bilimi” İslami paradigması çerçevesinde yeniden şekillendirmeyi gerektirmektedir. Bu paradigmadan hareketle bilginin İslamileştirilmesini teorisini ortaya atmış ve bunun uygulayıcısı olarak da bizzat ilgili kurumun başında uzun yıllar hizmet vermiştir.

Al-Attas’ı, düşüncelerini, çalışmalarını anlamak için derdi neydi sorusunu sormak gerekir. Öyle ya, derdi olan biri ancak bunca yükün altına girer ve elinden geldiğince yükü omuzlamaya çalışır. Bu anlamıyla, al-Attas Malay medeniyetinin ürettiği değerleri 20. yüzyıl yolsuzluğu içerisinde gönüllülükle ve cesaretle taşıma cüretini göstermiş ve geçmişin değerlerini gelecek nesillere miras bırakmayı kendine bir borç bilmiştir.

Prof. Naqib al-Attas bugün ne yapıyor sorusunu soranlara şu cevabı vereyim. Al-Attas 84’üne varmış bir hikmet sahibi… Çoğunluğun varsayabileceği gibi köşesine çekilmiş değil elbettte. Malezya’nın araştırma üniversitelerinden biri olan Malezya Teknoloji Üniversitesi’nin (UTM) Rektörü Prof. Zaini Ujang’ın davetlisi olarak Malay Medeniyeti Fakültesi’ne bağlı İslam, Bilim ve Medeniyeti Çalışmaları Merkezi’nde (CASIS) ‘misafir öğretim görevlisi” statüsüyle görevlendirildi. Elbette bu görevlendirme sembolikliğinin yanı sıra, Al-Attas’ın birikimini yeni nesillere aktarmanın bir aracı olarak UTM Kuala Lumpur Jalan Semarak’daki kampüsünde ayda iki defa gerçekleştirilen sohbetlerin hayata geçirilmesine de olanak tanıyor. Bu girişim, 1990’larda ISTAC’ın idareciliğini yapmış ve ardından kimi gelişmeler üzerine görevi bırakmış olan Al-Attas’ın yeniden akademi dünyasına dönüşü olarak da değerlendirilebilir. Kuala Lumpur’a yolu düşenlerin Al-Attas’ın seminerlerine iştirakini özellikle tavsiye ederim.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Açe’de Yeni Dönem


Mehmet Özay                                                                                                               27 Haziran 2012

Açe Valisi Dr. Zaini Abdullah
Açe’de 9 Nisan’da yapılan Eyalet Valiliği seçimlerinin ardından Dr. Zaini ve Muzekkir Manaf ikilisinin 2012-2017 yıllarını kapsayacak beş yıllık görevleri 25 Haziran Pazartesi günü itibarıyla resmen başladı.

Açe Eyalet Parlamentosu’nda yerli ve yabancı önemli konukların da iştirakıyla gerçekleşen atama töreni Açe’nin önemli bir döneme başlangıcını sembolize etmesi bağlamında oldukça önemli. Parlamento binasındaki törene Açe Parlamentosu Başkanı Hasbi Abdullah, geçici valilik görevini yürüten Tarmizi Karim, eyalet milletvekillerinin yanı sıra, geleneksel bir makam olan ‘wali’lik görevini üstlenen Tgk. Malik Mahmud’un yanı sıra, Endonezya İç İşleri Bakanı Gunawan Fauzi ve Avrupa Birliği ülkeleri temsilcileri iştirak etti.

İç İşleri Bakanı’nın ifade ettiği üzere, bu valilik töreni Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden katılım konusunda rekor kırması Açe’nin Avrupa ülkeleri nezdinde gördüğü intibaı ortaya koyması bakımından önemli. Aslında ortada şaşılacak  bir durum yok. Avrupalılar Açe’yi tsunami’den sonra keşfetmediler. Açe tarihine vakıf olanların bildiği üzere, Açe’nin Avrupalı uluslarla ilişkisi, diğer Malay dünyasının diğer devletleriyle kıyaslanmayacak ölçüde farklı boyutlarda seyretmesiyle dikkat çeker. Günümüzde ise içinde yaşadığımız koşulların da tetiklemesiyle söz konusu Avrupa ülkelerinin Açe’ye ilgileri anlaşılabilir bir husus. 

Yeni Vali ve yardımcısının kimler olduğuna kısaca değinmekte fayda var. Açe’nin 23. valisi olarak görev yapacak olan Dr. Zaini Abdullah, uzun yıllar merhum Hasan di Tiro ile birlikte İsveç’te sürgünde yaşamış ve sürgünde kurulan Açe Hükümeti’nin Dış İşleri Bakanı görevini üstlenmişti. Öğretmenlikten gelmesi nedeniyle ‘muallim’ lakabıyla da anılan Müzekkir Manaf ise yıllar süren silahlı mücadelenin içinde yer almış ve Açe Özgürlük Hareketi komutanı Tgk. Abdullah Şafii’nin 2000 yılında şehit edilmesinin ardından, komutanlığa getirilmişti.

Yeni dönemin ne anlama geldiğini anlamak Açe’yi anlamak adına önem taşıyor. Açe’de bugün başlayan süreç sıradan bir vali ataması değil. Dr. Zaini ve Manaf ikilisi, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan Helsinki Barış Anlaşması’na binaen Açe Özgürlük Hareketi’nin siyasi uzantısı olarak doğan Açe Partisi’nin mensupları olmaları hasebiyle, Açe’nin 20. yüzyıl tarihinde yaşanan kırılmaların akabinde ortaya çıkan ve Açe’yi geleceğe taşıyacak bir projenin yürütücüleri olmalarıyla dikkat çekiyor. Bir önceki vali İrvandi Yusuf’un Açe ‘hareketi’ içerisinde yer aldığını unutmamakla beraber, 2006 Valilik seçimlerinde yerel partilerin kurulmamış olması hasebiyle İrvandi Yusuf seçimlere bağımsız aday olarak katılmış ve valilik makamına seçilmişti.

Bugün başlayan süreç, ‘hareketin’ bir anlamda Açe halkıyla teşrik-i mesaisini tam anlamıyla ortaya koyacaktır. Kimi gözlemcilerin ileri sürdüğü üzere, Açe Partisi’nin kurucu elitlerinin Açe tarihinden aldıkları ilham ve modern dönemdeki gelişmeler muvacehesinde Açe’yi tıpkı geçmişteki parlak günlerine getirme gibi yüce ve ulvi bir görevin şuurundalar. Peki burada yaklaşık bir buçuk yıldır Açe Partisi içerisinde yaşanan çalkıntıyı da unutmamak gerekir. İki gruba ayrıldığı izlenimi veren Açe Partisi, bizatihi bu gruplar arasında ‘ideal’ noktasında bir farklılık olmamakla birlikte, kimi noktalarda doğan görüş ayrılıkları seçimler öncesinde farklı adaylarla seçime girilmesine neden olmuştu. Seçimleri takiben Dr. Zaini yaptığı açıklamada Açe’nin geleceği için tüm tarafları birlikte çalışmaya davet etmesi de oldukça anlamlıydı. Bunu destekleyici bir başka yaklaşım ise geçenlerde kendisiyle görüştüğümüz muhalif kanada mensup bir kadın entellektüelden geldi. Aradaki anlaşmazlığın giderilmesi konusunda görüşmelerin yapılabileceğini belirten muhatabımız, mevcut durumun Açe’de olumlu gelişmeler arzu etmeyen çevrelerin işine yaradığını belirtti. 

Peki pratikte yeni valiyi bekleyen sorunlar neler ve ne tür çözümler sunabilir? Açe’nin sorunlarından bahsetmek kadar, çözümlerinden de bahsetmek uzun bir yazının konusu. Kimi yerlerde bu konuları dile getirdik. Kısaca belirtelim: a)Helsinki Barış Anlaşması’nın maddelerinin teker teker hayata geçirilmesi; b)Açe’de yolsuzluğun önünü alma konusunda bir yandan ahlaki ve eğitim yapılanması geliştirilirken, uluslararası boyutları da olan bu olgunun yasal ve yargı süreçlerinin de yürürlüğe konması; c) Küçük ve orta ölçekli işletmelerin faaliyet göstereceği endüstri merkezlerin kurulması; d) Açe deniz limanlarının uluslararası ticarete konu olacak donanıma getirilmesi; e) yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından oldukça zengin Eyalet’te dışarıya hammadde satışı yerine, üretim süreçlerine konu olacak bir ekonomik üretim yapılanmasına gidilmesi vs.

Bu konular içerisinde en dikkat çekeninin yolsuzluk olduğuna kuşku yok. Ancak ‘Yeni Açe’de vali ve yardımcısının el atması gereken ana sorunların gerek iç gerekse dış kaynaklı yolsuzlukların önüne geçmesi, diğer alanlarda sağlıklı gelişmelerin kapısını arayalacaktır. Çünkü yakından bilindiği üzere, bu tip ‘toplumlar’da sorunun temelinde mevcut kaynakların adilane şekilde kullanılmamasının doğurduğu toplumsal çapraşıklık, bir yandan bireyleri umutsuzluğa sürüklediği gibi, yolsuzluğun maddi ve manevi alanlara doğru giderek yayılmasına da neden oluyor. İşte bu nedenledir ki, geçenlerde vali yardımcısı Müzekkir Manaf, birkaç gün önce Pidie’de katıldığı bir seminerde yeni yönetimin acil üzerinde duracağı konuların başında ‘ahlak ve eğitim’ geldiğini belirterek bu konuda özellikle alimlere önemli rol düştüğünü belirtti. Elbette sorunun eğitim boyutu kadar, yasal bağlamı da gözardı edilemeyecek bir yapısal nitelik sergiliyor. Bu nedenle, yeni yönetimin Parlamento ile işbirliği yaparak devlet müdürlükleri kadar, Açe’de faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası kurumlarda var olduğu belirtilen yolsuzluk hadiselerin üzerine ısrarlı gidilmesi Açe halkının yararına olacağına kuşku yok. 

Bunun yanı sıra, Vali ve yardımcısının Açe halkı arasında sinerji yaratacağına kuşku yok. Bu anlamda, sahada oldukça güçlü olan Açe Partisi’nin, valilik ve parlamento kurumları arasında kurulacak sıkı işbirliğinin kısa sürede sahada halkın sosyo-ekonomik kalkınmasına katkı sağlayacak projeler olarak dönmemesi için hiçbir neden yok.

Açe bir yandan kendi iç kalkınmasını hayata geçirirken, bir yandan da muadili toplumların içinde yaşadığı sorunların aşılmasında model olma imtiyazını da elde edebilir. Bu bağlamda, akla ilk gelen husus Açe’de 2005 yılında imzalanan barış anlaşması ve devamındaki gelişmeler örneklik konusunda gözardı edilemeyecek uluslararası boyutlara sahip. Açe Barış görüşmelerini yürüten ekibin kimi üyelerinin Mindanao, Papua gibi çatışma bölgelerinde de barış süreçlerine katkı yaptıklarını bildiğimizden, yeni dönemde, yönetimin bu konuda uluslararası duyarlılığı ortaya koyacak adımlar atması şaşırtıcı olmayacaktır. Son bir aydır uluslararası gündemde yer işgal eden Arakanlı Müslümanların sorunlarının halli de bu anlamda, Açe sivil toplum kuruluşlarının gündemine gireceğini düşünebiliriz. Hem aynı bölgede var olmaları, hem de benzer süreçleri taşımaları nedeniyle Açe ve Açelilerin tecrübesinin Arakanlılar için olumlu zeminler hazırlayacaktır. Birkaç yıl önce Açe yönetimi ve halkının kara sularına giren Arakanlılara muamelesi zihinlerde canlılığını korurken, yeni dönemde Açe Valisinin konuya hassasiyeti Açe’nin model bir toplum olması yolunda önemli bir adım olacaktır. 

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=215926

1 Temmuz 2012 Pazar

Ide Ide Tentang Era Aceh Baru


Mehmet Ozay                                                                                                                 1 Juli 2012

Era baru Aceh telah bermula di Aceh. Zaini dan Muzakkir (ZIKIR) telah dilantik sebagai gubernur untuk periode 2012-2017. Periode ini tidak hanya penting untuk kehidupan sosial dan politik Aceh tapi juga untuk perkembangan daerah dan nasional Indonesia. Meskipun faktor terebut penting, ada yang tak kalah pentingnya yaitu, pendekatan global internasional. Jika anda bertanya apa buktinya, angka perwakilan tertinggi Uni Eropa saat pelantikan gubernur adalah salah satu pendapat saya. Angka tersebut dinyatakan oleh Menteri Dalam Negeri sendiri, Gunawan Fauzi. Amat disayangkan mengingat Negara Negara muslim baru mengenal Aceh setelah tsunami, tidak seperti Negara-negara Eropa yang telah lama merasai dengan keberadaan Aceh.

Mari kita pikirkan bersama tentang masa depan Aceh untuk lima tahun ke depan dibawah naungan ZIKIR. Meskipun ada berbagai persilisihan dan pertentangan pendapat selama masa pemilihan, sekarang waktunya rakyat Aceh diperlukan untuk bersatu sebagaimana Zaini telah menghimbau segala pihak untuk bersatu padu demi menciptakan kemajuan-kemajuan Aceh dengan menanamkan kembali semangat persaingan karena pada dasarnya hasil pilihan rakyat telah diputuskan. Namun itu tidak berarti bahwa kita akan mengabaikan perselisihan diantara kelompok tapi sebaliknya mengadakan rekonsiliasi melalui upaya dari intellektual, partai local dan nasional, pihak ulama, institusi masyarakat sipil, universitas, akademisi, dan masyarawakat awam. Saat saya menyaksikan permainan selama masa pemilihan kepala daerah, saya kembali teringat dengan apa yang terjadi di Aceh 200 tahun yang lalu. Sultan Jauhar Alam Shah dan oposisi secara keras menentang satu sama lain sehingga menyebabkan hilangnya kesempatan untuk memperoleh manfaat dari kompetisi para kolonialis diperedaran Selat Malaka. Dan akhirnya, ketika Singapura muncul sebagai wilayah baru, Aceh telah kehilangan separuh besar inisiatif untuk bergelut sebagai bagian dalam catur dunia. 

Mari kita alihkan perhatian pada bagian praktik yangbisa kita lakukan sekarang. Sebagaimana ‘Aceh Baru’ merupakan produk MoU Helsinki setidak tidaknya dalam hal tertentu, seluruh kriteria yang tertulis dalam teks sebaiknya ditegakkan secara konkrit. Tidak seperti yang diperkirakan oleh beberapa pihak, MoU Helsinki tidak  hanya menutupi isu politik tetapi juga isu sosial, ekonomi, dan perkembangan budaya Aceh. Jadi bagaimana pihak intellktual dalam masyarakat Aceh dapat melewatkan kenyataan ini. Jika pelaksanaan MoU Helsinki dapat dijalankan dengan sukses, mengapa tidak Aceh menjadi model untuk wilayah-wilayah konflik lainnya di Asia Tenggara seperti Mindanao, Arakan, dan lain sebagainya.

Issue yang harus dipecahkan saat ini adalah bagaimana orang Aceh mampu menangani kemiskinan, buruknya system dan ketidakseimbangan keadilan, dan yang paling penting lagi adalah mengatasi penyebaran mental korupsi. Sebagaimana diketahui secara global bahwa korupsi adalah ibu pincangnya sistem sosial dan ekonomi dalam masyarakat. Isu korupsi ini seperti yang telah saya sebutkan dalam artikel saya berbahasa Turki tidak datang dari orang Aceh sendiri tetapi lebih berasal dari faktor implementasi dari luar. Maka tanpa mampu menyelesaikan isu korupsi, hampir tidak mungkin rasanya untuk mampu mengatasi persoalan lainnya. Saya secara pribadi menganjurkan kepada pihak terkait untuk dapat mengorganisir seminar exclusive bagi segenap masyarakat di Aceh. Dan beberapa komite sebaiknya diwujudkan dengan melibatkan berbagai jenis profesi dalam masyarakat and follow up. Dan lebih baik lagi jika program ini diutamakan melalui pengaktifan nilai nilai shariah yang pada dasarnya tidak semata mata diikat dengan hukuman tapi lebih pada struktur pre-emptive action. 

Pihak berwenang shariah diperlukan untuk mulai menata kembali butir butir hokum bagi pelaku korupsi yang tidak hanya adil bila diberlakukan terhadap warga dengan nilai curian sedikit tapi juga adil bagi pelaku pencurian harta publik. Tentu kedua pelaku dalam hal ini tidak akan menerima hukuman yang sama. Mengapa kita larut dalam phenomena hukuman terhadap jilbab perempuan-perempuan Aceh yang hanya berujung pada pengolok-olokan terhadap kewenangan shariah. Inilah kesempatan Aceh untuk menjadi model bagi dunia dalam penumpasan korupsi secara Islami. Sebagaimana pimpinan Partai Islam se-Malaysia (PAS), Dato Seri Haji Abdul Hadi Awang berargumen bahwa  masyarakat non muslim akan bias menerima pemberlakuan shariah Islam jika segala sistemnya dapat dirumuskan secara adil. Dalam rangkan penyusunan langkah-langkah hokum shariah yang tepat, Segenap institusi, baik local, nasional, maupun internasional yang aktif menggerakkan program kemanusiaan di Aceh sebaiknya tidak dilewatkan oleh pihak komite dan penegakkan shariah. Di sisi lain, saya berpikir ketika Muzakkir manaf menyebutkan bahwa tugas awal yang harus ditangani adalah persoalan merosotnya moral dalam masyarakatAceh dan pentingnya keterlibatan dan keaktifan ulama untuk menggali akar persoalan moral tersebut telah menampakkan langkah awal yang baik untuk memulai pemerintahan 5 tahun kedepan.   

Perkara penting yang kedua adalah bagaimana mengaktifkan produk mentah Aceh seperti pertambangan, perikanan, pertanian dan agro business sebagai produk value-edit. Artinya, produk tersebut tidak hanya dapat dijual sebagai sumber alamai dengan harga terendah tapi juga dapat dijual setelah pengolahan dan harga menguntungkan. Produk ini dapat menempati posis yang kuat di Asia Tenggara dan pasar internasional jika dapat diimplementasikan dengan baik. Contohnya Singapura dan Malaysia mengimpor produk produk semacam ini ke Negara-negara tetangga. Di sisi lain, Negara-negara kaya teluk Arab tidak memilik produk semacam ini oleh karena itu impor dari negara lain sangat dibutuhkan. Pada dasarnya, Aceh sudah mempunyai potensi sumber produk, posisi geografi yang strategis, dan ikatan sejarah dengan wilayah tersebut. Kita tidak perlu menemukan Amerika kembali. Ada banyakmodel yang bias kita ambil dari sekeliling kita. Contohnya pada tahun 1970-an Tun Abdul Razak, perdana mentri Malaysia meberlakukan projek Felda yang terdiri dari pengolahan minyak kelapa sawit. Saat ini FELDA (Federal Land Development Authority) telah menjadi nomor satu di Asia Tenggara dan nomor dua dalam pasokan pasar global. Proyek semacan ini dioleh oleh agen agen pemerintah dan masyarakat sipil yang tidak memiliki tanah. Masayarakat tersebut dibekali hanya dengan sebidang tanah yang cukup untuk mengerakkan proses proyek. Tidak hanya pemerintah yang kemudian maju tapi juga masyarakat sipil. Apa yang harus dilakukan oleh pemerintah adalah merangkul setiap ahli dalam bidangnya masing masing dan digabungkan dengan sumber daya manusia Aceh di lapangan. Cara yang sebaiknya dipilih adalah secara eklektik dan bukan bersifat hirarki karena pada dasaarnya Masyarakat Aceh lebih tahu bahwa mereka memiliki paradigm berbeda dari mereka yang pendatang.

http://aceh.tribunnews.com/2012/07/01/ide-ide-tentang-aceh-baru

29 Haziran 2012 Cuma

"ARAKAN'A ÇÖZÜM OLMAK"



“ARAKAN’A ÇÖZÜM OLMAK”


ARAKAN RAPORU
HAZİRAN-2012



Dr. Mehmet Özay – Malezya



İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

ARAKAN NERESİ - ARAKANLILAR KİM?

İÇ VE DIŞ GÜÇLERİN TARİHSEL MÜCADELESİ

BUDİZMİN TOPLUMSAL BASKI ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VEYA MERKEZİ YÖNETİMİN ETNİK TOPLULUKLARA BAKIŞI

ETNİK AYRIŞMAYA YOL AÇAN SÜREÇLER
Sömürge Dönemi Gelişmeleri:
Değerler Manzumesi:
Bağımsızlık Öncesi Hazırlık Süreci ve Arakan’ın Dışlanması:
Siyasal Örgütlenme:
Modern Ulus-Devlet Yapılanması:

MODERN DÖNEM ve ARAKANLILARA YÖNELİK BASKILAR

SORUNUN ÇÖZÜMÜ
a)Acil müdahale
b)orta vadeli müdahale
c)haklar arayışı
i)Eşit vatandaşlık statüsünün verilmesi:
ii)Dini ve kültürel aidiyetlerin tanınması ve gündelik yaşamda pratiğe dökülmesinin önündeki engellerin kaldırılması;
iii)Eğitim olanaklarının hayata geçirilmesi;
iv)Ülke içinde serbest dolaşım ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi;

SON SÖZ

KAYNAKLAR








GİRİŞ
Günümüzde birbuçuk milyonu Burma’nın[1] Arakan Eyaleti’nde bir o kadarının da Bengaldeş, Tayland ve Malezya gibi ülkelerde mülteci sıfatıyla yaşayan toplam üç milyon Arakanlı Müslümanın insanlık dramı devam etmektedir. Tarihte Arakan adıyla kurulmuş olan İslam Sultanlığı’ndan bugüne kadar geçen süreçlerde Arakan Müslüman nüfusu defaatle kırılmalara maruz kalmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak bugün Arakan adıyla bilinen toprakların %88’inin Budistlerden teşekkül ettiği bilinmektedir (Augn-Thwin 2012: 47).

Son gelişmelerin odağında Arakan Eyaleti başkenti Sittwe‘de nüfus dağılımının Arakanlıların göçlerini açıklayan bir başka göstergedir. Öte yandan, Arakan Eyaleti’nin güneyinde ise, tarihsel olarak varlık süren Maghların, yani Rakhine’lerin (Rakhaings) çoğunluğu teşkil etmesi kadar, iç göçlerle yoğun bir Budist nüfsunun varlığı dikkat çeker. Bölgenin Burma merkezi yönetiminde Rakhine olarak adlandırılmasının bile, Arakanlı Müslümanların bölgede yeri olmadığını, bunun yerine bölgenin bir diğer etnik unsuru olan Rakhine ile özdeşleştirilme çabasının sergilendiği ortaya çıkmaktadır. 

Ülkede Müslümanların varlığı Arakanlardan ibaret değildir. Tarihin değişik evrelerinde Arakan’dan çıkartılarak Burma’nın değişik bölgelerine zorunlu göçe tabi tutulanların oluşturduğu Müslüman gruplar kadar, Çin’deki baskı rejiminden kaçan Çinli Müslümanlar, özellikle de Yunnan’dan gelenler, Burma’nın kuzeyinde Shan Eyaleti’nde konuşlanmış olan Panthay adıyla anılan Müslüman grubu oluşturmaktadır (Henderson vd. 1971: 65).

Arakan sorunu, Güneydoğu Asya’da çoğunluğunu Budist ve Hıristiyan toplumların oluşturduğu yapılar içerisinde var olma mücadelesi veren ‘etnik Müslüman’ azınlığın sorunundan bağımsız ele alınamaz. Çünkü Güneydoğu Asya toplumlarının antropolojik ve sosyolojik özellikleri nazara dikkate alındığında, benzer süreçlere tabi oldukları dikkat çeker. Bu durum, özellikle de ulus-devlet yapılanması bağlamında zorunlu hiyerarşik yeniden yapılanmaya tabi tutulmalarında belirginlik kazanır.

Bununla birlikte, Arakan sorunu, Burma toprakları içerisinde süregiden tarihi dönüşümlerin bir sonucu olarak neşet etmesiyle bu ülkedeki sorunlar yumağı içerisinde köklü bir nitelik taşır. Bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş yerli ve yabancı yönetimler, siyasi rejimler ve aktörler bugün var olan sorunda şu veya bu şekilde pay sahibidirler. Bu çerçevede Burma’yı bölge ülkelerinden ayıran ve kendine has kılan niteliklere göz atmakta fayda var. Örneğin, 1824 yılından 1948’e kadar İngiliz sömürgeciliğinde kalan o dönemki adıyla Burma, İngiliz Devletler Topluluğu’na üye olmamıştır (Holliday 2011: 41). Bir diğer husus, Japon işgali döneminde İngilizlerle-Japonlar arasındaki çatışmalar önemli kayıplara neden olurken, özellikle Burma Ordusu’nun önce Japonlar ardından İngilizlerle işbirliği yapması ülke içerisinde siyasi ayrımlara yol açmıştır. Bu nedenle, 4 Ocak 1948’de bağımsızlığını kazanan Burma’da etnik azınlıklara siyasi karar süreçlerinde yer verme ve ülke içerisinde ‘birlik’ tesisi önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

Bu sorunun, Augn San’ın, “Hiçbir ulus, bir başkasını egemenliği altına alma hakkına sahip değildir” yaklaşımında çözüm bulduğu düşünülebilir. Modern Burma’nın kurucu babası olma sıfatını taşıması dolayısıyla San’ın sarf ettiği bu görüş, günümüz Burma’sında yaşananlar ile yukarıda aktarılanlar arasındaki tezatı ortaya koyarken öte yandan, kuruluş aşaması ile aradan geçen elli yılı aşkın sürede Burma’nın tecrübe ettiği siyasi gelişmeler ve uygulama arasındaki farka dikkat çekmesiyle üzerinde durulmayı hak ediyor. Bu bağlamda, ülkede neler yaşandığı ve bu yaşananların Arakanlı Müslümanların kaderini  nasıl etkilediği konusuna aşağıda ayrıntılı bir şekilde değineceğiz.

Modern Burma’yı ve sorunlarını anlamaya çalışırken, ülkenin kurucu aktörlerinin yaklaşımlarıyla kuruluş sürecinin akabinde neler yaşandığı da önemlidir. Bu bağlamda, ülkenin kurucu aktörü olarak öne çıkan Aung San’ın devletin temellerinin ırk önceliğine değil, demokratik haklar üzerine inşa edilmesi gerektiği üzerinde durması o dönem için dikkate değer bir gelişmeydi. Öyle ki, Sang, 23 Mayıs 1947 tarihinde, demokrasi konusunu ayrıntılı bir şekilde ele aldığı Rangoon’da yaptığı konuşmada, anayasa için nasıl bir siyasi çerçeve çizileceğinin ipuçlarını vererek, “Sınıf, ırk, din veya cinsiyet farkı gözetmeyen, ancak ve ancak halkın çıkarlarını gözeten bir devletin gerçek demokrasiye ulaşabileceğini”(Silverstein 1993: 153, 154) ileri sürüyordu. San’ın, azınlıklar konusuna da eğildiği bu konuşmasında, devleti teşkil farklı etnik unsurların geleceklerini belirleme hakkına sahip olmalarına güçlü bir atıfta bulunması (Silverstein 1993: 157), ülkenin geleceği için umut ışığı olarak değerlendiriliyordu. Ancak sadece birkaç yıl sonra ordunun açıktan açığa 1947 yılında Aung San’ın önderliğinde oluşturulan anayasa çalışmasını eleştirmesi (Holliday 2011: 46), ülkede ortaya çıkan aralarında Arakanlı Müslümanlarınınkinin de bulunduğu ‘özgürlükçü hak arayışlarını’ yadsıyan dolaylı bir mesaj niteliği taşıyordu. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız Burma’nın kuruluşu öncesi ve sırasındaki gelişmeler elbette ülkedeki tüm etnik unsurlar kadar, belki de daha çok Arakanlı Müslümanların varlıklarının devamı noktasında büyük önem taşıyordu. 

ARAKAN NERESİ - ARAKANLILAR KİM?

Arakan adı verilen topraklara dair tarihi veriler 4. yüzyıla kadar geri gitmektedir. O dönemde, Arakan Krallığı’nı oluşturan insan unsurunun Hintli mi yoksa Tibet-Burma ırkına mı mensub olduğu konusunda bugüne kadar yapılan araştırmalarda kesin bir sonuç alınamamıştır (Henderson vd. 1971: 77). Bu belirsizlik, bölgenin bir yandan denizle, öte yandan karadan Çin sınırları üzerinden çeşitli insan topluluklarının etkileşimine konu olmasından kaynaklansa da, bölgede Hint tesirinin gözardı edilemeyecek boyutta olması, öte yandan tarih boyunca sürekli çeşitli ulusların etkileşimine konu olması bakımından Arakan bölgesinin dikkat çekici bir öneme sahip olduğuna kuşku yok. Gerek Hint, gerek Moğol etkileşimleri çerçevesinde Arakanlıların antropolojik özellikleri itibarıyla Indo-Mongoloid  sınıflamasına gireceğini söyleyebiliriz (Collis 35, 37). Bu erken dönemin ardından, Güneydoğu Asya İslamlaşma süreçlerinin benzerinin Arakan’da da gerçekleştiği düşünülebilir. Bu sürece dair veriler, yer ve isim adları gibi etimolojik bağlamda ortaya konulmaktadır.

Günümüzde hem belli bir coğrafyayı ve hem de bu bölgede yaşayan halkı tanımlamak için kullanılan Arakan adı ise Rakhaing kelimesinin İngilizceleşmiş halidir (Aung-Thwin 2012: 41). Arakan veya Rohingya adıyla halk ve coğrafya tarihte Roang, Rohang veya Roshang olarak biliniyordu. Bununla birlikte, Rohingya’nın Arapça Raham kelimesinden türediği varsayılıyor. Malay dünyası ve uzantısı olan bölgelerle ilgili coğrafi terminolojinin ve anlatıların yer aldığı Arap tarihçilerine ait eserlerin en meşhurlarının kaleme alındığı 9. ve 10. yüzyıllara ait kimi eserlerde de Arakan bölgesine atıflara rastlanmaktadır. Örneğin, bu bağlamda Jazirat-al-Rahmi veya Rahma’nın Rohingya ile bağından söz etmek mümkün (Yunus 1994: 7-8, 10, 12). Yukarıda zikrettiğimiz etimolojik veriden hareketle, Arakan bölgesinin tarihin erken dönemlerinden itibaren çeşitli vesilelerle Müslüman unsurların bölgedeki varlıklarına işaret ettiği düşünülebilir.

Arakan Müslümanlarının etnik nitelikleri konusunda bir diğer antropolojik gerçek, sahip oldukları ana dilleridir. Yazılı bir dil olma özelliği de gösteren Arakanca, özellikle 1784 Budist Burma ilhâkı akabinde de 1823 yılından itibaren başgösteren İngiliz sömürgeciliği dönemindeki sosyo-kültürel baskılar neticesinde bugün neredeyse yok olmaya yüz tutmuş bir dil hüviyetindedir (Yunus 1994: 14).

Arakan’ın coğrafi konumu özellikle Batı Hindistan sahilleri ile bugün Bengaldeş olarak bilinen topraklar üzerinden kültürel, sosyal ve ekonomik ilişkiler olduğunun belirgin göstergesidir. Bu çerçevede, 15 ve 17. yüzyıllar arasında Hindistan’daki Müslüman unsurlarla yakın bağ kurduğu ileri sürülen Arakan Sultanlığı günümüzde Bengaldeş sınırları içinde yer alan Chittagong şehrine kadar hakimiyet alanlarını geliştirmiş olması (Henderson vd. 1971: 77), Arakan’da kurulan devlet sisteminin siyasi ve teritoryal hakimiyet sahasının genişliğini göstermesi bakımından da önemlidir. Öyle ki, bugün yaşanan iltica olayları neticesinde çok sayıda Arakanlının Chittagong’da yaşayor olmasının böylesi bir tarihsel geçmişle de payı olduğu düşünülebilir.

Arakan’ın içinde yer aldığı coğrafya, Batılı araştırmacıların genelde dile getirdikleri üzere Hindistan ve Çin gibi iki büyük Asya medeniyeti arasında uzanan bir toprak parçası olduğu görülür. Oysa bu tanımın eksiklik taşıdığını söyleyebiliriz. Hindistan ve Çin’e ilâve olarak Hint-Çini’nden güneye ve Asya-Pasifik Adaları’nı kapsayacak şekilde genişleme gösteren coğrafya Malay dünyası olarak bu iki medeniyetin etkileşimlerine ortaklığı bağlamında Arakan üzerinde de şu veya bu şekilde nüfuzundan söz etmek mümkün. Bu argümanları mantıksal olarak destekleyecek bir diğer husus ise, bir yandan İslamiyetin yayılma evreleri öte yandan bölgenin İslam öncesi dönemden başlayarak önemli bir deniz ticaret yolu üzerinde rol olması Arakan coğrafyasının tarihi süreçte nasıl bir gelişmeye konu olduğuyla alâkalıdır. Bir yandan Arab Yarımadası ve Fars Körfezi çıkışlı Batı Asya denizci ve ticaret sınıfının Hindistan’ın doğu ve batı sahilleri boyunca kurdukları sağlam ticari bağlar; öte yandan Malaka Boğazı eksenli olarak gelişme kaydeden ve içerisinde Sumatra, Cava başta olmak üzere Pasifik’e doğru genişleyen adalar topluluğunda yerleşik halkların oluşturdukları geniş ticari ve kültürel ağ, Bengal Körfezi boyunca uzanan sahil şeridi üzerinde güçlü bir kültürel, dini ve ekonomik bağlantı hatlarına olanak tanıdığı öngörülebilir.

Bu coğrafi özellikler içerisinde, Arakan bölgesinde yaşayan iki farklı etnik toplumsal gruptan bahsetmek mümkün. Birincisi Müslümanlar ve ikincisi ise Roang Maghs adıyla anılan Budist Arakanlılar. Bugün bölgede etnik çatışma şeklinde ortaya çıkan gelişmelerde, öncelikle farklı bir etnik unsura bağlı olduğu ifade edilen Roang Budistlerinin, Arakan Müslümanlarına karşı tarihsel sebeplerle cephe almalarından kaynaklanmaktadır (Yunus 1994: 11-12, 131). Bununla birlikte, Arakanlı Müslümanlar, dil ve kültür benzerliğine rağmen, kendilerini farklı bir etnik unsur kabul etmektedirler.

İÇ VE DIŞ GÜÇLERİN TARİHSEL MÜCADELESİ

Arakan bölgesi, sahip olduğu jeopolitik özellikten ötürü sürekli kuzey ve güneydeki güçlerin kapışma alanı olurken, 16. yüzyıldan itibaren sahil şeridlerinde önemli ticaret şehirlerini ele geçirme mücadelesi veren Batılı sömürgeci güçlerin müdahalelerine maruz kalmıştır. Bu bağlamda, bir dönem Pegu ve Burma Krallıkları’nın, ardından Hindistan’da yerleşik olan Moğolların ve Burma’nın hakimiyet çabalarına, daha sonra da Portekiz gemilerinin saldırılarına uğramıştır (Phayre 1998: 77, 79; Yunus 1994: 50, 51). İngilizlerin Hindistan’a yerleşmesiyle doğuda güvenlikli bölge inşasının yanı sıra, Hindistan’ın gıda ihtiyacını karşılamaya yönelik yayılmacı politikaları sürecinde de Arakan bir kez daha yabancı istilasına maruz kalmıştır. 1784 tarihinde Budist Burma Krallığı; akabinde 1824’de İngiliz sömürge yönetiminin işgaline uğradı (Yunus 1994: 13, 14).

Burma Krallığı’nın Arakan topraklarını ilhâk girişiminin ekonomik ve kültürel nedenlere dayanır. Ekonomik nedeni, Güneydoğu Asya genelinde görüldüğü üzere kralların varlığı teritoryal hakimiyetten ziyade, sahip oldukları insan gücüyle doğru orantılıdır. Bu bağlamda, insan kaybını telafi Arakan topraklarını ilhak girişiminin bir nedenini oluşturur. Öte yandan, Burma Krallığı tarihsel, kültürel ve linguistik değerler bağlamında kendine ait bir bölge iddiasıyla Arakan’ı merkeze entegre etme amacı taşıyordu (Augn Thwin, 2012: 179). Kırk yıl boyunca Burma işgaline konu olan Arakan toprakları ve halkı, bu süre zarfında herhangi bir maddi ve toplumsal gelişme ile karşılaşmak bir yana, var olan değerlerini yitirmiş, sözde Burma hakimiyeti altında hiçbir gelişmeye taraf olamamıştır. Ayrıca, barışın ve istikrarın yerini tehdit ve tehlikeye terk ettiği bu dönemde yaklaşık iki yüz bin Arakanlı Müslümanın özellikle Bengal’e göç ettiği bilinmektedir. Ayrıca, zorunlu göçe tabi tutulan binlerce kişi de Burma’nın değişik bölgelerine yerleştirilmiş; binlercesi kutsal tapınak inşaatlarında köle işçi olarak çalıştırılmışlardır (Jailani 1999: 122, 124).

İngilizlerin Arakan bölgesine nüfuzları ise, doğrudan yayılmacılık politikasından ziyade, bölgede ortaya çıkan siyasi ve teritoryal gelişmeyle alâkalıdır. Bu bağlamda, Burma güçleriyle çarpışan ancak akabinde günümüzde Bendaldeş sınırında bulunan Chittagong şehrine kaçan Arakanlıları ele geçirmek amacıyla harekete geçen Burmalıların İngiliz sömürgeciliğinin doğu sınırlarına tecavüzü nedeniyle, İngilizler harekete geçmek zorunda kaldı. Bu dönem, bir yandan sömürge sınırlarını koruma gayesi taşıyan İngilizler, ana vatanlarını Burma egemenliğinden kurtarma çabasındaki Arakanlılar arasında bir tür ittifakın doğmasına yol açtığı görülür. Bu kısa süreli çatışmalar ve anlaşmazlıkların daha sonra 5 Mart 1824’de İngiliz-Burma savaşlarının ilkine yol açtı. (Aung-Thwin 2012: 178, 179; Holliday 2011: 26).

İngilizlerle-Arakanlılar arasındaki bir diğer yakınlaşma, II. Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Arakanlı Müslümanları gerilla olarak kullanmasıyla ortaya çıktığı söylenebilir. Arakanlıların bu birlikteliğe yanaşmalarının en önemli nedeninin, İngilizlerin Arakanlı Müslümanlar için otonom hakkı verme talebi olduğu düşünülebilir. Ancak savaş sonrasında bu yönde bir gelişme olmadı (Steinberg 2006: 218). Bu sürecin akabinde, Takhins örgütlenmesi örneğinde olduğu gibi Budist Burmalıların saldırıları gibi nedenlerle Bağımsızlık öncesinde 1947 yılı Kasım ayında Mujahidler[2] adıyla silahlı birlikler kuruldu (Steinberg 2006: 218). Bu oluşumun, 1942 yılında Müslümanlara karşı girişilen büyük kıyım sürecinde 200.000 Arakanlının varlarını yoklarını terk ederek göç etmek zorunda kalmalarının devamında bir “öz-savunma” düşüncesiyle gündeme geldiği unutulmamalı. Bununla birlikte, özellikle 1948 yılı ortalarında, yani bağımsızlıktan sadece birkaç ay sonra tıpkı Karen, Kachin ve Mon etnik yapıları gibi silahlı mücadeleye girişmelerinde olduğu gibi Arakanlıların da merkezi hükümette Aung San’ın ‘devlet’ modelinden vazgeçilip, yerine Burma milliyetçilerinin etnik çoğunluk unsuruna dayalı ulus-devlet yapılanmasına gidilmesine tepki gösterdiklerine kuşku yok. Buna ilâve olarak, Pakistan’ın bağımsızlığı kazanmasının da dolaylı bir rolü olduğu düşünülebilir. Söz konusu bu hareket, Budist unsurlara karşı mücadele vermekle birlikte, 1950’li yıllar boyunca Burma Ordusu’nun müdahalesine maruz kalmasıyla hareket 1961’de varlığına son verdi (Holliday 2011: 43; Yunus 1994: 136; Henderson vd. 1971: 78).

Her ne kadar, 1950-51, 1956 ve 1960 yıllar, ülkede parlamenter sistemi uygulama noktasında önemli aşamalar olarak dikkat çekse de, merkezdeki yozlaşma ve güvensizliğin yanı sıra, belki de daha çok ‘Burmalılaştırma’ politikası bir süre sonra etnik unsurlar arasındaki huzursuzluğun yeniden neşet etmesine yol açtı. Bu minvalde, Arakan başta olmak üzere Çin, Laos ve Tayland sınırı boyunca varlık süren etnik yapılar merkeze karşı otonom statü elde etme veya özgürlük mücadelelerine giriştiler (Holliday 2011: 44). Yabancı gözlemcilerin pek de ümitvâr olmadıkları ve dağılmasının an meselesi varsayılan Burma, ülke içinde yaşanan kaos ortamıyla mücadelede ordunun bir alternatif olarak ortaya çıkmasında Soğuk Savaş döneminin gerçeklerinin payı unutulmamalıdır. Bu çerçevede kapı komşusu Çin’deki komünist devrime karşı ‘en disiplinli’ kurum olarak ortaya çıkan ordu (tatmadaw), bu süreçte varlığını ülke birliğinin yegâne savunucusu olarak pekiştirirken (Holliday 2011: 44, 45), aynı zamanda, etnik unsurlar üzerindeki baskısını da meşrulaştırmış oluyordu.

BUDİZMİN TOPLUMSAL BASKI ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VEYA MERKEZİ YÖNETİMİN ETNİK TOPLULUKLARA BAKIŞI

Toplam nüfusun %30’unu oluşturan etnik azınlıklar olgusu (Henderson vd. 1971: 60), ülkede ‘birlik’ esasına dayalı bir toplumsal bir yapı oluşmasının önündeki en önemli engeli oluşturmuştur. Bu nedenle, siyasi temsiliyet noktasında merkezde siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan Budist Burma (Barma) çoğunluğu, ülkenin var olan imkânlarını etnik gruplarla paylaşmak istememesi, on yıllarca süren iç çatışmalar, ayaklanmalar, baskı ve zulümlere yol açmıştır. Birbiri ardı sıra hüküm süren sivil ve özellikle de askeri yönetimler, bizzatihi azınlıklar içerisinde var olan -etnik aidiyetlerine rağmen, dini aidiyet olarak Budist olmalarından hareketle- unsurlardan teşekkül ettikleri askeri güçlerle azınlıklar üzerinde hakimiyet kurmayı tercih etmişlerdir. Örneğin, Shan, Mon, Karen ve Arakanlıların bir bölümü Budistken, Budist olmayan Burmalıların oranı ise sadece %15’tir.

Budist Burmalıların bu sayısal üstünlüğü, ülke politikalarının oluşumuna önemli bir etkisi olmuş ve olmaya devam etmektedir (Henderson vd. 1971: 60). Bu nedenledir ki, 1960’larda ‘Budizm’ devlet dini kabul edilmiştir. Bu politika ile azınlıklar veya etnik unsurları andıracak veya atıfta bulunduracak herhangi bir terminolojinin resmi olarak kullanımı da yasaklanmıştır (Gravers 1999: 56; Henderson vd. 1971: 75). ‘Budizm’ olgusuna bu kadar vurgu yapılması ülkenin orta kesimlerinde varlık süren Barma etnik çoğunluğunun tarihi referansları ile açıklanmaktadır. Bu nedenledir ki, modern Burma devletinin resmi ideolojisinde Budizm bir tür ‘toplumsal çimento’ olarak işlev görecek şekilde politika aracı kılınmaktadır. Aradan geçen altmış yıllık dönemde Budizm, milliyetçilik, sosyalizm, cunta yönetimine eklemlenerek (Sakhong 2010: 48), bir anlamda farklı dinden olan azınlıklar üzerinde baskı aracına dönüştürülmüştür.

Budizm olgusunun ülke içerisinde etnik unsurlar arasında sergilediği bu yapının ötesinde, Arakan Eyaleti’nde yaşayan Müslümanlar ile Budist Maghların aynı ırk temelli varlığının, dini aidiyetleri ile bir anlamda farklılık kazandığı görülür. Arakan bölgesinde etnik yapının homojenliğine rağmen, dini aidiyet noktasında var olan ayrım bu bölgenin, çoğunluğu teşkil eden Burmalılar karşısında herhangi bir siyasi birliktelik sergilemesi önündeki engeli teşkil eder. Din ayrımının toplumsal bütünlüğü gölgede bıraktıran bu oluşumuna karşın, Budizme mensubiyet Maghları daha çok Burmalı çoğunluğa yaklaştırmaktadır. Bu özellik özellikle II. Dünya Savaşı sonrası doğan siyasi boşlukta ‘bağımsızlık mı?’ ‘mandacılık mı?’ sorusuna Maghların Budist Burma yönetimini tercihi ile ikincisini seçtikleri görülür (Yunus 1994: 108).

Aynı ırka mensup bu toplum arasında yaşananların bir tür ‘din savaşı’ olarak adlandırılmasını haklı kılacak önemli gelişme ise Thakin örgütünün Arakan’daki temsilciliğini yürüten liderler arasında U Pinnya Thiha adında Budist bir rahibin bulunması. Thiha, Japon İşgali döneminde, yani 28 Mart 1942 günü başlayan ve bir ayı aşkın süren katliamda 100.000’i aşkın Arakanlı Müslümanın katline, 500.000 kişinin evlerini terk etmelerine yol açan saldırıların emrini verenlerdendir (Yunus 1994: 108-111; Jailani 1999: 166). Çalışmanın değişik yerlerinde değindiğimiz Thakins adlı örgütsel yapının kışkırtmaları ve desteğiyle Maghların gerçekleştirdikleri saldırıların yanı sıra, Arakan bölgesinin Japonlarla İngilizler arasında önemli çatışmalara konu olması Müslümanların önemli can ve mal kaybına yol açtığı ve geri kalan Müslümanların önemli bölümünün Arakan’ın kuzeyine göç etmek zorunda kalmaları gibi nedenler Magh’ların süreçte Arakan’ın güneyinde çoğunluğu oluşturmasına neden oldu (Jailani 1999: 137; Yunus 1994: 118; Henderson vd. 1971: 78).

Bugün Arakan topraklarında Müslüman çoğunluğun sadece kuzeyde yoğunlaşmasının temel nedeni özellikle II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan bu çatışmalardır. Bu gerçeğe tanıklık etmiş bir İngiliz subayının anılarında şunlar yazar: “Savaş öncesi dönemde Arakan Müslümanlar ve Maugh’ların yerleşik olduğu bir bölgeydi. 1941 yılında iki toplumsal grup arasında başlayan çatışmalar sonucu Maughlar bölgenin güneyinde Müslümanlar da kuzeyde çoğunluğu oluşturdu.” (Yunus 1994: 118).

ETNİK AYRIŞMAYA YOL AÇAN SÜREÇLER

Arakan’lıların vatandaşlık, eğitim ve serbest dolaşım haklarının olmaması, ülkede özellikle etnik çatışmaların odağında yer alan ‘dışarlıklı bir grup’ olduklarını öne çıkarıyor. Bunun en son örneklerinden biri, 2012 yılı Haziran ayı başlarında meydana gelen ‘ırza geçme’ fiilini işlemekle suçlananların Arakanlı Müslümanlar olmalarıydı. Ancak Gravers’ın (1999: 86) 1997 yılında yaşanan benzer bir olaya atıfta bulunarak, olayın faillerinin bilinmemesine rağmen, suçun Müslümanlara atılması konusunu gündeme getirmesi, tarihte benzer suçlar isnad edilerek Müslümanlara ve camilere saldırıların meşruiyet kazandırıldığına dair örnekler olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, Arakanlıların diğer etnik unsurlar, özellikle de Budist Burmalılar arasında herhangi bir eşitlikli ilişkiye konu edilmediklerinin açık bir kanıtıdır. Burada, etnik çatışmaların tarihi köklerine dair unsurları maddeler halinde ele almakta fayda var.

Sömürge Dönemi Gelişmeleri: Güneydoğu Asya sömürge dönemi, bölge halkları arasında milliyetçilik olgusunun yaygınlaşması ve bu bilincin gelişmesinin temel nedenlerindendir. Sömürgeci güçler, özellikle de İngilizler hüküm sürdükleri topraklarda işgücü ihtiyacını karşılamak için farklı coğrafyalardan göçleri bilinçli olarak yönlendirmiştir. İngiliz sömürgeciliğinin olmazsa olmazlarından kabul edilebilecek sömürge yönetiminin yeniden yapılandırılmasında önemli işlev görece insan gücünü teşkil eden dış göç, Burma topraklarına Hindistan ve Bengaldeş üzerinden sağlandı (Holliday 2011: 26; Jessy 1985: 390). Böylece, 1824 yılından itibaren Burma topraklarına giren İngilizlerin bir dizi politikası Budist Burma halkı arasında bir tür aşağılık kompleksinin doğmasına neden oldu.

Hintli ve Bengalli göçmenlerin yanı sıra, İngilizlerin idari mekanizmadaki görevlendirmelerde Karenleri Burmalılara tercih etmeleri gibi nedenlerle Karenlerin Burma topraklarında orta sınıfı teşkil etmesi hatırlanabilir (Gravers 1999: 27). Buna ilâve olarak, İngilizler Arakan’ın kültürel benzerliklerinden hareketle Bengal yönetimine eş değer bir yapılanmayı gündeme getirmişler ve bu anlamda Burma genelinden farklılığı ortaya konmuştur (Augn-Thwin 2012: 181). Yukarıda zikredilen bu hususlar, daha sonra modern gelişmeler çerçevesinde, özellikle de 20. yüzyıl başlarından itibaren Budist Burmalılar arasında milliyetçilik ideolojisinin gelişmesine yol açtığı gibi, Arakanlıların ‘dışarlıklı’ kabul edilmesinin de nedenleri arasında sayılmıştır.

Bu dışarlıklı göç unsurlarının, orta sınıf yönetici ve ticaret hayatındaki işlevleri Budistler üzerinde izlerinin silinmesi mümkün olmayan bir sosyal baskı unsuru olarak gerçekliğini sürdürüyor. Bu anlamda, bu dışarlıklı unsurların bir yandan ırksal öte yandan dini mevcudiyetleri, Budistlerin Arakanlı Müslümanları, belki de önyargıları sonucu aynı kefeye koymalarına neden oluyor. Yakın geçmişteki benzer etnik saldırılarda bunu görmek mümkün. 1930’larda Budist öğrencilerin kurdukları dernekler vasıtasıyla Hint-karşıtı gösteriler ülke geneline yayılmış ve Arakanlı Müslümanları da hedef almıştır (Yunus 1994: 103).

Değerler Manzumesi:

Asya değerler manzumesinin bir sonucu olarak Burma’da ‘bireysel’ veya ‘kollektif’ haklardan bahsedilmesi söz konusu değildir. Bunun yerine, bireylere tahsis edilen ve hiyearşik olarak sıralanan ‘görevler’ ve ‘sorumluluklar’ dizgesinden bahsedilebilir (Sakhong 2010: 38). Son bin yıllık süreçte Burma topraklarında hüküm süren Barma etnik yapısı içinde doğan ve gelişen monarşik yapı, modern süreçte diğer etnik yapılar üzerinde kurduğu siyasi egemenliği, tarihten tevarüs eden bu hiyerarşik toplum düzeni üzerinden sürdürme çabasındadır. Bu olgu, tekil etnik yapı içerisinde yer alan bireyler bağlamında ‘haklar’ olgusunun olup olmaması kültürel anlamda hazmedilebilir olsa da, etnik çoğulculuğun hakimiyeti altında yaşam sürmek zorunda kalan etnik azınlıklar bağlamında kabul edilebilirliği söz konusu değildir. Dolayısıyla, bu tür toplumlarda insan hakları çerçevesinde bireysel ve toplumsal hakların uygulanamaması, ulus-devlet yapılanmaları bağlamında aşılması mümkün olmayan sorunlar yumağına dönüşmüştür.

Burma toplumunda sınıfsal bir yapılanmadan değil, olsa olsa etnik farklılıklara dayalı bir toplum yapısından söz edilebilir. Her bir etnik yapı, “toplumsal statü, davranış ve değerler” bağlamında birbirinden farklılık taşımaktadır. Bu farklılıklar, Burmalıları, etnik azınlıklardan; Budistleri Budist olmayanlardan, rahipleri sivillerden; orduyu sivillerden ayırmaktadır (Henderson vd. 1971: 58). Bu değerler ayrımı, özellikle Budist Burmalıların diğer gruplara yönelik aşağılayıcı ve ayrımcı politikalarının temelini oluşturmaktadır (Henderson vd. 1971: 60).

Bağımsızlık Öncesi Hazırlık Süreci ve Arakan’ın Dışlanması:

Budist unsurların Arakanlılara karşı sergiledikleri bu ayrımcı ve baskıcı tutum, İngiliz sömürge yönetimince dolaylı desteğini aldı. Bu bağlamda, bağımsızlık öncesi süreçte Arakanlıların dikkate alınmadıkları görülür. Örneğin, 27 Kasım 1931-12 Ocak 1932 tarihleri arasında Londra’da düzenlenen Burma Konferansı’na katılan 24 delegasyon arasında Arakanlı Müslümanları temsilen kimse yer almıyordu. Bununla birlikte, Arakan (Rhakin) bölgesinden etnik unsur olarak Budist Maghlardan bir heyetin varlığı dikkat çeker. Konferans’ta Burma’yı temsil eden güçlerin Arakanlılara karşı ayrımcı tutum takınan Thakins adı verilen kuruluş olduğu dikkate alındığında, İngilizlerle Budist Burma elitleri arasında bir ortaklıktan söz etmek mümkün (Yunus 1994: 104).

Bu konferans sonrasında somut bir gelişme olarak 1937 yılında otonom hakkı verilen Burma’da siyasi yetkilerin Thakins örgütüne verilmesi, bağımsızlık sonrasında dozu giderek artarak devam edecek baskı ve zulümler için nasıl bir siyasi gerekçe olduğunu ortaya koyar. Öyle ki, otonom hakkı kazanılmasından bir yıl sonra (1938) başgösteren Müslüman karşıtlığı bunun ilk nüvesi olmuştur (Yunus 1994: 104).

Siyasal Örgütlenme:

Burma milliyetçiliği 20. yüzyıl başlarından ortaya çıkmış ve bu oluşum devrimci milliyetçi bir örgütlenme olan Thakins (Jessy 1985: 400) çatısı altında giderek yaygınlık kazanmıştır.[3] II. Dünya Savaşı öncesinde Thakins örgütünün kışkırtmaları sonucu, Arakan bölgesinde Müslüman Arakanlılarla Budist Maghlar arasında sosyal çözülme baş göstermiştir. Burma topraklarında dört farklı yönetim yapısı teşkil eden İngilizlerin çekilmesini müteakip, Arakan’daki yönetim Budist Magh’lara devredilmesi Arakanlı Müslümanların bir kez daha görmezden gelindiğini ortaya koyuyor (Yunus 1994: 105).

Ancak toplumsal barışı etkileyen unsurların salt idarenin el değiştirmesiyle sınırlı olmadığı aşikârdır. Bu durum, savaş sürecinin doğurduğu yeni atmosferde bölgeyi terk eden İngilizlerden kalan önemli sayıda silah ve mühimmatın Magh’ların eline geçmesiyle farklı bir çehreye bürünecektir. Bu süreçte, Müslümanların olan bitenden ne kadar haberdar oldukları ise şüphelidir. Öyle ki, Arakanlı Müslümanlar, ırksal olarak aynı çatı altında toplandıkları Maghların bu kargaşa döneminde yanlarında olacaklarını düşündükleri ve kendi aralarında herhangi bir İslam birliği çabası içinde olmadıkları görülür (Yunus 1994: 106).

Ayrıca, bu sürecin bir devamı olarak, Japonlar elinde siyasi ve askeri gücü giderek artan Thakins örgütü, zamanla ülkede idari mekanizmanın da yürütücüsü mevkiine getirildi (Jessy 1985: 433). Japon İşgali’nin sona ermesi ve akabinde İngilizlerin bölgeden çekilmesi ile özellikle Thakins örgütü marifetiyle Arakan bölgesindeki Maghların silahlandırıldığı görülür.

Modern Ulus-Devlet Yapılanması:

Aung San önderliğinde bağımsızlığa giden süreçte, ulus-devlet yapılanması yerine, federatif bir oluşuma akla getirecek ‘devlet’ yapılanması öngörülüyordu. Önce Japonlar, akabinde İngilizler yanında yer alarak bir anlamda ulusal liderliği yürüten Aung San, Akyab’a (yeni adıyla Arakan Eyaleti’nin başkenti Sittwe’ye) yaptığı seyahat sırasında Arakanlıların siyasi taleplerinin karşılık bulması, diğer azınlıklarla aynı siyasi ve toplumsal düzeye getirilmeden gerçekleşmesinin zorluğuna dikkat çekmesi üzerine ‘Jamiat’ul Ulama Arakan’ adıyla siyasi bir yapılanmaya gidildi. İngiliz Lord Atlee’nin çabalarıyla birleşen bu oluşumun çalışmaları sonunda Aung San’ın, Arakan Müslümanları etnik ve siyasi bir kategori olarak kabul etmesi, Arakanlıların gelecekten umutlanmalarına yol açsa da, bu siyasi tanımlamanın pratiğe yansımadığı, 1947 yılındaki Panglong Konferansı’na Müslümanlar yerine, aynı bölgede yaşayan Budist Maghların liderlerinin davet edilmesinde ortaya çıkar (Steinberg 2006: 218; Jailani 1999: 166).

Bununla birlikte, yeni devletin anayasa hazırlıkları çerçevesinde gündeme gelen 1947 Panglong Konferansı’nda kabul edilen etnik azınlıklara otonom hakkını da içeren anayasa taslağı kabul edildi (Sakhong 2010: 71-2). Söz konusu konferansta karara bağlanan ‘etnik unsurların otonom hakları’ meselesi, Aung San’ın bağımsızlıktan kısa bir süre önce Burma ultra-milliyetçilerinde katledilmesiyle rafa kaldırıldı. Böylece, 1948 yılında gelen bağımsızlığın temelleri, “demokrasi, eşitlik ve otonom hakkına” (Sakhong 2010: 66) dayanan Panglong Konferansı’ndaki kararlar muvacehesinde yazılan Anayasa’ya değil, ultra-milliyetçilerin kaleme aldığı alternatif anayasaya dayanmaktadır. Bu anayasa, etnik unsurların varlığını tanımadığı gibi, ülkede etnik çoğunluğun baskı ve zulmünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Müslümanların varlığına rağmen, Arakan Eyaleti’nden hiçbir Müslüman temsilci bu konferansa davet edilmedi (Steinberg 2006: 218), aksine onların yerine Arakan’ın siyasi temsiliyeti Budist Maghlara devredildi (Jailani 1999: 167).
Bu süreç önce devlet başkanlığına getirilen U-Nu liderliğindeki yönetici elit, ulus-devlet yapılanmasını öngören yeni bir anayasa çerçevesinde ulusal entegrasyonun tesisini, bir başka deyişle homojen bir toplum inşası amacıyla Budizmin devlet dini kabulünü öngörüyordu. Bu bağlamda, U-Nu’nun “Myanmarlı olmak Budist olmaktır” (Buddha Bata Lumyo) sloganına -ki Budizmi bir araç olarak kullanmayı yeğleyen bu politika 1961 yılından itibaren yürürlüğe girmiştir (Sakhong 2010: 47-48); bir sonraki lider Ne-Win’in liderliğinde, ana dile yapılan aşırı vurgu, çoğulcu etnik yapıya sahip Myanmar’da zorunlu olarak ‘tek ulus, tek dil, tek din’ (Burman, Myanmar-sa,  Budizm) inşasını sürecine işaret eder (Sakhong 2010: 46, 48); Henderson vd. 1971: 75).

MODERN DÖNEM ve ARAKANLILARA YÖNELİK BASKILAR

Bağımsızlığın ardından Burma, sahip olduğu ekonomik ve etnik çeşitliliğin doğuracağı avantajlarla gündemde önemli bir yer işgal edeceği konusunda yabancı gözlemcilerin dikkatini çekiyordu. Ancak, bu dönemde merkezdeki siyasi elitin ülkenin ‘etnik zenginliğinden’ istifade etmek yerine, asimilasyon, baskı ve yıldırma politikaları ile ortadan kaldırmayı yeğlemesi birbiri ardı sıra gelen kaoslara neden oldu ve bu anlamda ülke siyasal yaşamı krizlerle dolu bir sürece tanıklık etti. Kimi siyasetçiler sorunları halletme konusunda çaba harcarken, merkezdeki güçlerin engellemeleriyle karşılaşmaları, etnik unsurlarla ilgili bir devlet politikası geliştirilememesinin de nedenini oluşturur. Konu Arakan olduğunda ise merkezin duruşunda pek de fazla bir değişmenin olmadığı görülür. Bu bağlamda, Burma Başbakanlarından U Saw’ın, “Arakanlıların Burma kanı taşıdıklarını kanıtlayıncaya kadar dışarlıklı olarak muamele görecekler”ini dile getirmesi (Jilani 1999: 165), Burma rejiminin Arakanlı Müslümanlara yönelik bakışını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.

Ulus-devlet inşası yönünde politikalar geliştirilmesine örnek olarak 1960 yılında yapılan seçimlerin hazırlık dönemindeki söylem bağımsızlıktan sonraki on yılı aşkın sürede merkezin kafasının hâlâ karışık olduğunu ortaya koyuyordu. Bu dönemde, U Nu seçim kampanyasını Budizmin devlet dini olacağı vaadi üzerine bina etmesi, ona seçimi kazandırsa da, aynı zamanda, ülkede huzursuzlukların da kaynağını teşkil etti. Anayasada bu yönde yapılan değişiklik önce Kaçin, Chin ve Karenler arasında gösterilere yol açarken; hükümet bu ayaklanmalara çözüm olarak diğer dinlerin korunacağı yönünde garanti vermesi, bu sefer Budist çoğunluğun tepkisini çekmiş ve Budist rahipler Rangoon’da bir camiye saldırmışlardır (Henderson vd. 1971: 53). Seçim kampanyasında Arakan da gündeme gelmiş ve U Nu, Araka’na yarı-otonom hakkı verileceğini ilân etmişti (Henderson vd. 1971: 53). Bu gelişme, Arakanlı Müslümanların, bağımsızlık veya otonom eyalet statüsü talepleriyle siyaset mekanizmasını zorlayarak merkezi hükümeti ikna çabalarının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Ancak aşağıda görüleceği üzere, 1962 yılı Mart ayında gerçekleşen askeri darbe ile bu hakları kendilerine verilmemiştir (Henderson vd. 1971: 77).

Yeni hükümetin azınlık sorunları ile giderek daha yoğun bir şekilde karşı karşıya kalması üzerine 1962 yılı Şubat ayında Rangoon’da biraraya gelen eyalet temsilcileri toplantısından tıpkı bağımsızlık öncesinde yüksek sesle dillendirilen ‘federalizm’ yapılanması çıksa da, iktidar partisinde başgösteren kopmalar üzerine U Nu istifa etmek zorunda kaldı. Akabinde 2 Mart 1962 tarihinde general Ne Win, ülkede yaşanan ‘birlik’ probleminden ötürü ordunun yönetime el koyduğunu belirterek yönetimi sivillerden devralması (Henderson vd. 1971: 54) hükümet kanadındaki kopuşların hangi güçlerin müdahalesiyle olduğu konusunda bir fikir vermektedir.

1974 Anayasası’nda eyaletler yeniden tanımlanırken, Rohingya Vatansever Cephesi adıyla yeni bir siyasi oluşum kuruldu. Ancak bu oluşumun varlığına, ordunun cevabı sert olunca, 1978 yılında sayıları 200.000’i bulan Arakanlı Müslüman topraklarını terk etmek zorunda kaldı (Holliday 2011: 52; Steinberg 2006: 218). Benzer bir problemin 1991-92’de yeniden nüksetmesi üzerine 210.000 ilâ 280.000 arasında Arakanlı’nın ülkeyi terk ettiği, bunlardan sadece 20.000’inin BM güvencesiyle ülkelerine döndüğü biliniyor. Varlıklarına yönelik baskı ve zulüm sistemine karşı Arakanlıların -en azından bir bölümünün- alternatiflerin tükenmesi üzerine farklı oluşumlara kapı araladıkları görülür. Bu çerçevede 1990’larda iki silahlı oluşum dikkat çeker: a) Arakan Rohingya İslami Cephesi ve Rohingya Dayanışma Örgütü (Steinberg 2006: 218). Bu oluşumun hayata geçirilmesinde, 1990’lı yıllarda Güneydoğu Asya’nın diğer bölgelerinde giderek daha çok ses getiren ‘özgürlük’ hareketlerinden etkilenmeler olduğu düşünülse de, ne kadar etkin oldukları şüphelidir.

Burma içinde bu gelişmeler olurken, Güneydoğu Asya ülkelerinin Burma’daki etnik azınlıklar sorununa, özellikle de Arakanlıların temel insani haklardan mahrumiyetleri karşısında seslerini çıkaramamaları dikkat çekicidir. Bunun nedeninin, özellikle Güneydoğu Asya toplumlarına özgü çoğulcu etnik yapının diğer ülkelerde de varlık sürmesi olduğunu görmek zor değil. Yani başındaki komşu ülkede süregiden zulme karşı ses çıkarabilmek için öncelikle her ülkenin merkezi yönetiminin veya çoğunluğu oluşturan etnik grubun kendi sınırları içerisindeki toplulukların temel siyasi ve kültürel haklarını tanıması gerekmektedir. Konu bu bağlamda ele alındığında, sorunun salt Hint-Çini’nin bir köşesinde ‘izole’ bir sorundan değil, bütün bir bölgeyi içine alan ancak iç ve dış mülâhazalarla üzeri sürekli kapatılan bir insanlık dramından bahsedilebilir.

SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Arakan sorununa, birbirinden kopuk ‘tekil’ yöntemlerle çözüm arayışları, bu sorunun algılanmasındaki kısırlığı ortaya koyacağı gibi, dikkate alınabilecek potansiyel gelişmelerde, nitelik ve nicelik olarak daralmalara neden olacaktır. Bunun yerine, bölgeyi bütüncül bağlamda ele alacak geniş çerçeveli yaklaşımlara acilen ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın ortaya konması elbette akademik ve siyasi bir bilinç gerekmektedir. Bir diğer husus, bölgenin ele alınması, Batılı veya dışarlıklı Müslümanlar, akademisyen ve araştırmacılar ile kurum ve kuruluşların tekeline terk edilemeyecek kadar önemlidir. Yani, dışardan herhangi bir nüfuzun bölgenin asli unsurları olan Müslüman toplumların, bu konu özelinde Arakanlıların sorunlarının hakkıyla ortaya konmasının önündeki karakteristik problemlerin birini oluştucağına kuşku yok. Bu nedenle, söz konusu bölgelerde, özellikle de Arakan’da temsiliyet kabiliyete sahip olan toplum liderlerinin katkıları birincil derecede önem arz etmektedir.

Chin, Kachin, Karen etnik unsurları arasında önemli sayıda Hıristiyan nüfusun bulunması (Sakhong 2010: 50), uluslararası arenada, özellikle bu grupların haklarının gündeme getirilmesine ve Batılı kurum ve kuruluşların bu etnik unsurlar özelinde çalışmalar yürütmelerine neden olmaktadır. Bu çerçevede Arakanlı Müslümanların ulusal ve uluslararası arenada yalnız bırakıldıkları açıkça gözlenmektedir. Arakanlı Müslümanlar özelinde yapılacak girişimleri,

a)Acil müdahale; b)orta vadeli müdahale ve c) haklar arayışı olarak üç maddede ele almak mümkün.

a)Acil müdahale ile Arakan Eyaleti’nde yaşayanların yanı sıra, Arakanlıların mülteci olarak bulundukları hem 
Bengaldeş’deki, Arakan-Bengaldeş sınırındaki, hem de Tayland ve Malezya’da acil temel insani ihtiyaçlarının, yani gıda, sağlık, eğitim vb. giderilmesi gerekmekte ve bu çerçevede insani yardım bağlamında kalıcı çözüm bulunması konusunda BM nezdinde acilen girişimler başlatılmalı; ulusal, bölgesel ve uluslararası kuruluşların ‘insani yardım’ odaklı çalışmalarının acilen söz konusu coğrafyalarda faaliyetlere başlamaları ve bu faaliyetleri bölge halklarının kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar devam ettirilmesi gerekmektedir.

Nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin Arakan meselesine duyarsız kalmadığını gösterecek girişimlere, orta ve uzun vadeli destek projelere acilen ihtiyaç vardır. Bu mekanizmanın ortaya konulmasında söz konusu bu ülkeler arasında, günümüz koşulları dikkate alındığında;
a)      
Arakan sorununun uluslararası arenaya taşınmasında Türkiye’nin öncülüğü azami önem taşımaktadır;
b)      Güneydoğu Asya bölgesinde tarihsel ve kültürel yapı benzerliğinden ötürü Malezya ve Endonezya’nın sürece aktif katkısı zorunluluk arz etmektedir. Bu bağlamda Malezya eski başbakanlarından Dr. Mahathir Muhammed’in kurucusu olduğu Perdana Global Peace Foundation adlı kuruluşun 25 Haziran 2012 Pazartesi günü Arakan’ı konu alan açıklaması kayda değerdir. Yapılan açıklamada, Arakan sorununun çok yönlü olarak ele alınması gerektiğini ileri sürülüyordu (New Straits Times, s. 13);
c)      Geçmişi yüzyıllara varan ilişkiler dolayısıyla Bengaldeş’in Arakan sorununun çözümünde ‘yapıcı’ rol alması gerekmektedir;
d)     Açe ile Endonezya merkezi hükümeti arasında varılan anlaşma süreçlerinde aktif rol alan Açeli barış görüşmecilerinin Arakan sorununa katkı yapacaklarına kuşku yoktur. Papua, Moro-Mindanao’daki çatışmaların sonlandırılması süreçlerine aktif olarak katılan Açeli sivil toplum kurumlarının Arakan sorununun çözümünde rolleri göz ardı edilmemelidir.

b)Orta vadeli müdahale ile Arakanlı Müslümanların Burma devletinin reform sürecinde hak ettikleri yeri almalarını sağlayacak ulusal, bölgesel ve uluslararası girişim ve inisiyatiflerin hayata geçirilmesi önem taşımaktadır. Özellikle ülkede demokrasinin yerleşmesi konusundaki çabalarıyla öne çıkan NLD’din lideri Suu Kyi ile Arakanlı Müslüman liderler arasında sıkı diyalogun geliştirilmesi ve bu diyalogun hükümet ile NLD arasındaki görüşmelere yansıyacak boyutlara taşınması gerekmektedir.

Son bir yıldır Myanmar’da devam eden ‘demokratikleşme’ ve ‘liberalleşme’ politikaları çerçevesinde uluslararası kurumların temsilcilikleri giderek artan sayıda varlık göstermektedir. Türk ve Müslüman kurum ve kuruluşların bu süreçte Arakan bölgesine özel bir önem vermeleri ve yerli kurum ve kuruluşlarla çeşitli işbirlikleri geliştirmeleri Arakanlı Müslümanların varlığının ulusal ve uluslararası arenada duyurulmasına katkı yapacaktır.

Arakan Eyaleti’nin Myanmar siyasi haritası içerisindeki mevkiinin diğer etnik unsurlarla aynı statüde ele alınması noktasında ASEAN, BM nezdinde girişimler yapılmalı; Myanmar’ın yükselen yıldızı Suu Kyi ile doğrudan temaslar kurularak Arakanlı Müslümanların yüzyılı bulan siyasi çözümsüzlüğünün ülke politikalarında yer verilmesi üzerinde durulmalıdır. Arakanlı Müslümanların üzerinde yaşadıkları vatan topraklarının geçirdiği dönüşüm aslında içinde yaşadıkları Budist toplumu ile etkileşimlerini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. İngiliz sömürgeciliği döneminde 20.000km2’lik toprak parçası modern Myanmar devletinin kurulmasıyla 14.200km2’ye düşmüştür (Jilani 1999: 17). Bu toprak kaybı, Budist Bamarların ve Maung’ların Arakanlı Müslümanlar üzerinde uyguladıkları baskı ve zulmün maddi ifadesinden başka bir anlama gelmiyor.

c)Haklar arayışı  ile salt Arakanlı Müslümanları değil, ülkenin diğer etnik unsurlarının da geleceğini etkileyecek şekilde topyekûn yasal haklar silsilesinin hayata geçirilmesini hedeflemelidir. Bu anlamda, Burma hükümeti  nezdindeki girişimlerin; i) Japonya, Tayland, Malezya, ABD gibi tekil ülkeler; ii) ASEAN gibi bölgesel işbirlikleri; iii) Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Gıda Programı, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi uluslararası kurumların yönlendiriciliği ve yaptırım gücünün önemli rol oynayacağı düşünülebilir.

Bu süreçlerde halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin Arakan meselesine azami ilgi göstermesi, tüm araç ve imkânları pratiğe dökmesi, siyasi, ekonomik ve kültürel işbirliklerinden hareketle önce kendi aralarında, ardından uluslararası kurumlar ve örneğin ABD, Japonya gibi ‘öncü devletler’ nezdinde Burma hükümetinin azınlıkları konu alan yasama süreçlerini acilen uygulamaya geçirecek güç birliği sergilemelidirler. Burma devletinin yasama organlarında en kısa sürede yasalaşması ve uygulamaya geçirilmesi gereken konular ana başlıkları ile şöyledir:

i)Eşit vatandaşlık haklarının verilmesi;
ii)Dini ve kültürel aidiyetlerin tanınması ve gündelik yaşamda pratiğe dökülmesinin önündeki engellerin kaldırılması;
iii)Eğitim olanaklarının hayata geçirilmesi;
iv)Ülke içinde serbest dolaşım ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi.
Bu maddeleri tek tek ele almakta fayda var.

i)Eşit vatandaşlık statüsünün verilmesi: Arakanlı Müslümanların vatandaşlık haklarının olmaması, temel insani haklardan mahrumiyetlerini de beraberinde getirmektedir. Örneğin, etnik saldırılar karşısında, mağdur tarafın ulusal veya uluslararası kurumlar bağlamında haklarını araması bu çerçevede mümkün gözükmemektedir. Bu uygulamasıyla “Hiçkimse vatandaşlık haklarından mahrum edilemez” diyen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Deklarasyonu’nun 15. Maddesi’ni ihlâl eden Burma rejimi, vatandaşlık haklarını ‘gaspettiği’ Arakanlıları yerlerinden yurtlarından çıkarabildiği gibi, zorla işçi olarak da ülkenin herhangi bir yerinde çalıştırabilmektedir (Jilani 1999: 410).

ii)Dini ve kültürel aidiyetlerin tanınması ve gündelik yaşamda pratiğe dökülmesinin önündeki engellerin kaldırılması; Dini aidiyetlerinin ülkedeki Budist çoğunluktan farklılığı ve Hıristiyan unsurların uluslararası Hıristiyan kurumlarından aldıkları destekle kıyaslandığında Arakanlıların kendi hallerine terk edildiği görülür. Dinlerinin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirme haklarından mahrum oldukları kadar, dilleri, toplumsal yaşamın gerekleri olan evlilik ve aile kurumlarının kısıtlanması gibi kültürel haklarının görmezden gelinmesi karşısında ilgili kurum ve kuruluşların harekete geçmelidir. Merkezi hükümetin uygulamakta olduğu dini ve kültürel assimilasyon politikasının acilen sona erdirilmelidir.

iii)Eğitim olanaklarının hayata geçirilmesi; Arakanlı Müslümanların her türlü eğitim hakkından mahrumiyeti, ülkenin geleceği olan çocukların ve gençlerin mağduriyetine neden olmaktadır. Ailelerin ekonomik yoksulluk ve yoksunlukları kadar, Müslümanların  sosyo kültürel yapılarına uygun eğitim kurumlarının yokluğu Arakanlıları yaygın eğitim faaliyetlerinden dahi uzak tutulmalarına neden olmaktadır.

iv)Ülke içinde serbest dolaşım ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi; Bir köyden diğerine, bir şehirden diğerine geçiş hakkının ve seyahatin kısıtlanması örneklerinde olduğu gibi, ülke içerisinde dolaşım özgürlüğünün sınırlandırılması, çocukların gençlerin eğitim faaliyetlerin yararlanmalarının önündeki en büyük engellerden birini teşkil etmektedir. Eyaletin ihtiyaçları ve kültürel kodlarına uygun eğitim alt yapısının yenilenmesi, ana dilde eğitim, dini eğitim kurumlarının faaliyete geçirilmesi, yüksek öğretim hakkının verilmesi bu anlamda önem taşımaktadır.

SON SÖZ

Arakan’da çözümün tek başına ele alınabilecek bir olgu olmadığını modern Myanmar tarihi ortaya koymaktadır. Ülkenin tek etnik yapısı olmamakla birlikte, diğer etnik yapılardan ayrıldığı noktalar bulunmaktadır. Ancak bu noktalardır ki, merkezi Burma hükümeti nezdinde Arakan’ı diğerlerinden çok daha ‘ayrılıkçı’ bir konuma itmektedir. Bu da, Arakanlıların dini aidiyetleridir. Arakan’da Budist Arakanlıların varlığı bağlamında, tarihsel ve kültürel olarak Müslüman olan grup tek başına ele alınmalıdır.

Son birkaç yılda Myanmar cunta rejiminin destek verdiği sivil hükümetin reform çabası ülke içerisinde siyasi bir açılım gerçekleştirmek ve etnik unsunlar arasında barışçıl bir gelişmeye kapı aralamaktan ziyade, uzun yıllar Batılı devletlerin ekonomik ambargosunun neden olduğu çıkmaza bir çözüm bulmak amacıyla gündeme getirildiği kanısı yaygındır (Hlaing 2003: 9). Örneğin, ülkede önemli sayıda etnik unsur varlık sürmekle birlikte, merkezi yönetimin barış masasına oturduğu etnik unsurlardan sadece Karenler uluslararası medyada yer almaktadır. Bunun önemli bir nedeni, Karenlerin kahir ekseriyetinin Hıristiyan unsurlardan teşekkül etmesidir. Myanmar hükümetinin reform çabalarındaki samimiyeti, ülkenin dört bir tarafında yaşayan Budist Burma (Barma) dışındaki toplumsal grupların tümünü içine alacak bir açılım paketiyle ulusal ve uluslararası sahneye çıkmasına bağlıdır. Bunun dışındaki, söylemler manipülatif ve göstermelik olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu nedenledir ki, kimi Batılı sivil toplum kuruluşları ve gözlemciler, Batılı ülkelerin Myanmar’a ekonomik yaptırımları tümüyle kaldırmamaları, reform sürecinin alacağı yönelimi beklemelerini ısrarla vurgulamaktadırlar. Bu ahvalde, Arakanlı Müslümanların sorunlarına nasıl çözüm bulunabilir sorusunun havada kalmaması da önem arz etmektedir. Çünkü Arakanlılar en azından son yüzyıllık tarihlerinde sürekli mağduriyete uğrayan, olmadık işkencelere tabi tutulan, vatan topraklarını terke zorlanan bir etnik unsurdur. Bununla birlikte, Arakanlı Müslümanların Güneydoğu Asya’nın çeşitli ülkelerinde devam eden Müslüman unsurların hak mücadeleleri bağlamında ulusal ve uluslararası arenada sergiledikleri performansı sergileyememeleri maruz kaldıkları bölünmüşlük ve parçalanmışlıkla açıklanabilir. Bu bağlamda, ülke genelinde hissedilen değişim ortamını kendi gelişim evresine terk etmeden, Arakanlıların ülke içindeki muhalif siyasi oluşum ve ülke dışında da uluslararası kurumlar ve özellikle de halkı Müslüman olan ülkeler ve bu ülkelerin üyesi oldukları kurumların acilen harekete geçmesi gerekmektedir.

Myanmar’da cunta rejiminin gölgesinde faaliyet gösteren mevcut hükümetin reform çabalarının Doğu Asya, Avrupa Birliği, Güneydoğu Asya birliklerine mensup ülkelerden ve de özellikle ABD’den olumlu yanıt almasının şartları olarak sadece Suu Kyi liderliğindeki NLD’ye siyasi kazanımlar sağlayacak girişimlerle sınırlı olmaması gerekir. Ancak gelişmelerin bu yönde olduğuna dair işaretler de yok değil. Örneğin, 1 Nisan seçimlerinin akabinde Parlamento’da Anayasa üzerine yemin etmeme ‘kırmızı çizgisinden’ vazgeçmesi, Suu Kyi’nin merkezi hükümetle işbirliği yapmaya başladığının açık ve somut bir kanıtı olarak dikkat çekiyor. Kaldı kı, ordu destekli sivil yönetimin reform çabasının ülkedeki halklara barış ve özgürlük getirecek köklü açılımlara yönelmiyor. Aksine, kimi manipülatif reform göstergeleri neticesinde ülkeye akacak yatırımlardan hasıl olacak gelirle cunta rejiminin varlığını şu veya bu şekilde de olsa devam ettirmesine kapı aralayacak ordunun modernizasyonunu gerçekleştireceği öngörülüyor (Hlaing 2003: 9).

Bu çerçevede, Türkiye başta olmak üzere halkı Müslüman olan ülkeler yukarıda zikredilen ülkeler ve birlikler özelinde girişimlerde bulunarak Myanmar’a yapılacak yaptırımların ülkedeki her etnik unsurun sosyal, kültürel ve siyasal haklarına karşılık olması konusunda lobi faaliyetlerini acilen hayata geçirmelidirler. Güneydoğu Asya İşbirliği’nin önemli üyeleri konumundaki Endonezya ve Malezya’nın Myanmar üzerinde kayda değer bir nüfuzu olacağı düşünülebilir.

KAYNAKLAR

Augn-Thwin, Michael; Aung-Thwin Maitrii. (2012). A History of Myanmar since Ancient Times Traditions and Transformations, London: Reaktion Books.
Collis, M. S. “Arakan Place in the civilisation of the Bay”, JBRS, Vol. II.
Gravers, Mikael. (1999). Nationalism as Political Paranoia in Burma: An Essay on the Historical Practice of Power, Surrey: Curzon.
Henderson, W. John; Heimann, Judith M.; Martindale, Kenneth W.; Shinn, Rinn-Sup; Weaver, John O.; White, Eston T. (1971). Area Handbook for Burma, Washington: US Government Printing Office.
Hlaing, Kyaw Yin. (2003). “Political Impasse in Myanmar”, In Political Development in Myanmar and Vietnam, Singapore: Institute of Southeast Asian Studies.
Holliday, Ian. (2011). Burma Redux: Global Justice and the Quest for Political Reform in Myanmar, New York: Columbia University Press.
Jessy, Joginder Singh. (1985). History of Southeast Asia (1824-1965), Kedah: Penerbitan Darulaman.
Jilani, AFK. (1999). The Rohingyas of Arakan: Their Quest for Justice, Published By, Ahmed Jilani.
New Straits Times, “Give Refuge to Rohingya, Neighbors Told”, 25 Haziran, 2012.
Phayre, Arthur P. (1998). History of Burma: From the Earliest Time to the End of the First War With British India, Reprinted, Bangkok, Orchid Press.
Silverstein, Josef. (1993). The Political Legacy of Augn San, Revised Edition, Southeast Asia Program Series (SEAP), No. 11, New York: Cornell University.
Steinberg, David I. (2006). Turmoil in Burma: Contested Legitimacies in Myanmar, Norwalk: EastBridge.
Yunus, Muhammed. (1994). A History of Arakan: Past and Present, Magenta Colour.


[1]Tarihi referanslar bağlamında bugünü değerlendirirken, ülkenin adının Burma olarak zikredilmesi daha doğru olacaktır. Öyle ki, Myanmar adının da, ülkede süregiden cunta rejiminin kendini meşrulaştırma girişimleri bağlamındaki politikaların ürünü olduğunu hatırda tutmakta fayda var.
[2]Jafar Kawal adıyla da bilinen Mohammad Jafar’ın öncülüğünde kurulan bu hareket
[3]Japon işgalinin başladığı (Ocak 1942) dönemde Thakins örgütünün başkanlığını Aung San yürütüyordu (Bkz.: Jessy 1985: 433).