Popüler Yayınlar

7 Aralık 2021 Salı

Pasifik Savaşı’nın 80. yıldönümü: ABD’nin küresel hakimiyet süreci / 80th commemoration of the Pacific War: the global sovereignty of the US

Mehmet Özay                                                                                                                            07.12.2021

Modern dünyanın savaşlarla içli dışlı geçen tarihinde, 2. Dünya Savaşı ayrı bir önem taşır. Bu önem, o güne kadarki dünya savaşı olgusunun başta Avrupa olmak üzere, Atlantik bölgesinden Pasifik bölgesine geçmesiyle bağlantılıdır.

Pasifik bölgesinde bir başka deyişle, bugün yaygın olarak kullanıldığı şekliyle Asya-Pasifik coğrafyasında 1. Dünya Savaşı yaşanmadığından, 2. Dünya Savaşı terminolojide yer almazken, bunun yerine tam da gerçekliğe uygun olarak Pasifik Savaşı adına yer verilir.

Bu savaşın ortaya çıkmasında, bundan tam seksen yıl önce yani, 7 Aralık 1941 Pazar günü Japon İmparatorluk hava kuvvetlerinin, Pasifik Okyanusu’nda ABD’ye bağlı Hawaii Adası’nda Pearl Harbor adıyla anılan Pasifik deniz komutanlığı karargâhını hedef alan ve yaklaşık iki saat süren saldırıları belirleyici oldu.

ABD’nin savaşa katılımı

Saldırının, tıpkı ilerleyen dönemlerde ABD’nin maruz kalacağı benzer saldırılarda gözlemleneceği üzere, o dönem için var olan belgelerin, bilgilerin ve hatta, daha 7 Aralık sabahı Amerikan karargâhındaki radarlarda ortaya çıkan bazı görüntülerin saldırı ihtimali olacağını yadsıyan üst düzey yetkililerin hatalarını da içeren bir boyutu olduğunu söylemek gerekiyor.

Bu yadsımanın ardında, Hawaii Adası’nın Japon Adaları’na uzaklığı, o dönemin koşullarında bir anlamda, pek de işlevsiz olan dev okyanusta böylesine güçlü bir hava saldırısının olanaksızlığına duyulan inanç bulunuyordu.

Söz konusu bu saldırı, donanma karargâhındaki yaklaşık üç bin askerin hayatını kaybetmesi ve Pasifik donanmasının yok olması anlamına gelirken, bundan daha da önemlisi, savaş boyunca izlemede kalan ABD’nin, 11 Kasım 1918’den sonra yeni bir savaşa girmesinin kaçınılmazına işaret ediyordu.

Pearl Harbor saldırısının hemen ardından, 2. Dünya Savaşı’na girmesiyle sınırlı olmayan, giderek kendini daha da savaşa akredite eden ABD’nin, bu saldırıdan yaklaşık üç buçuk yıl sonra, Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atmasına neden olacaktı.

Pearl Harbor saldırısı ve devamında ortaya çıkan süreçler, birbirinden bağımsız gelişmelere yol açmasıyla, gayet önemli bir tarihsel döneme işaret eder.

Batı karşısında yükselen Japon

Pasifik Savaşı, Japonlar için Batı modernleşmesine rakip bir gücün egemen devletler arasında yer alma mücadelesini ortaya koyma ve hatta kanıtlama olarak görülürken, modern savaş paradigmasının da baştan aşağı değişmesi anlamına geliyordu.

Savaşın iki yanındaki güçlere bakıldığında bir yanda, Batı kapitalizmine meydan okuyan Japonya öte yandan, İngiltere’nin yerine dönemin küresel gücü merkezine doğru evrilen ABD olduğu görülür. 19. yüzyılın ortalarından itibaren, ABD’nin Batı dünyasında kapitalizmin merkezi olma özelliğini çoktan edinmeye başladığını söylemek mümkün. Örneğin, bu konuda Fransız Alexis de Tocquiville’ın 1830’lu yılların başında, Alman Max Weber’in de 1904’deki ziyaretleriyle gayet önemli sosyal bilimci gözlemlerine de konu olmuştur.

Japonya ise, iç-öz modernleşmesi olarak adlandırdığımız ve savaştan neredeyse bir yüzyıldan daha az bir sürede sergiledi kalkınmacı modernleşme sürecinin bir sonucu olarak, Asya-Pasifik’te yeni bir güç merkezi olma iddiasındaydı. Bu iddiasını, siyasal ve toplumsal yapısında pek de büyük denmeyecek değişikliklerle ortaya koyarken, değişimin en önemli yapılaşmasını sanayileşme ve askeri güçte ortaya koyuyordu.

Bir anlamda kutsal addedilen imparatorluğun mevcudiyetini yeniden tanımlayan ve yeni bir güç edinimi ile kendini ortaya koyan kalkınmacı modernleşme, siyasal ve ideolojik olarak kendini Japon milliyetçiliği sömürge-karşıtlığında belirginleştiriyordu.

Japonya bu iddiasını, yine aynı bölgede yani, Asya-Pasifik’teki coğrafya üzerinde Burma’dan Doğu Takımadaları’na/Endonezya’ya; Filipinler’den Ceylon/Sri Lanka’ya kadar uzanan topraklarda İngiliz, Hollanda, Fransız ve de Amerikan sömürge yapılarına karşı, Asya-Asyalılarındır söylemi üzerine temellenen bir karşı çıkış veya sömürge karşıtlığı ile fiiliyata geçirmişti.

ABD pasifizmi ve gerçeklik çatışması

Savaştan yıllar sonra, ABD sivil çevrelerince yapılan incelemelerde ve analizlerde, saldırının kaçınılabilir olmasına rağmen, dönemin ABD yönetiminin sanki bu saldırının yapılmasını arzu edermişçesine bir politika izlediği konusunda görüşler ortaya konulmuştur.

Tabii, bu gayet önemli bir iddia... ABD’li sivil kesimlerin savaştan epeyce bir zaman sonra değişen Amerika ve dünya şartlarından konuya yaklaşmalarının tarihsel gelişmeleri anlama ve algılamada bir tür distortion’a yol açabileceğini akıldı tutmakta yarar var. Bu noktada, tam da bunu destekleyecek karşı argümanların ortaya konduğu da görülebilir.

Söz konusu bu ve benzeri tartışmaların ardında yatan gerçekliğin, ABD gibi liberal-demokratik değerler üzerine inşa edilen bir devlette, devlet organlarının, hele savaş gibi böylesine önemli icraatlarını geniş kamuoyu önünde savunabilecek argümanlarını, bir dizi gerçekler üzerine inşa etmelerinin zorunlu olmasıdır.

Bu çerçevede, şayet iddiaların bir yanında yer aldığı şekliyle, ABD’li yetkililer bazı gerçekleri manipüle etmek suretiyle, savaş koşullarının gelişmesine bizatihi katkıda bulunmuş iseler, bu tarihsel bir sorumluluk anlamına gelmektedir.

Ancak bu bireysel ve kurumsal sorumluluk o günden bu yana, ABD’nin Asya-Pasifik bölgesinde Batı’nın koruyucu ve kollayıcı gücü olmaklığını ortaya çıkarmasıyla gayet belirleyici olmuştur. Ve o yıllardaki pasifizme karşın ‘şahin bakışı’ sergileyen çevrelerin de bir anlamda kendi adlarına haklılığını ortaya koymuştur denilebilir.

Tarafsızlıktan savaş meydanına

Bu yaklaşımın belki de, bir tür sağlaması olacağı düşüncesiyle, ABD kamuoyunun özellikle, 1. Dünya Savaşı yıkımının ardından, Avrupa siyasetindeki çatışmacı bağlamın dışında kalma eğilimleri ve bunu temsilcileri vasıtasıyla, Kongre’de ortaya koymaları gayet önemli bir sürece tekabül eder. Bunun somut ve yasal çerçevesi ise, 1930 yılında Kongre’de kabul edilen “Tarafsızlık Yasası’dır (Neutrality Act).

Öte yandan, 1939 yılında Avrupa’da patlak veren savaşta Almanların teritoryal egemenlikleri karşısında, İngiliz başbakanı Winston Churchill’in neredeyse ‘yalvararak’ Franklin Delano Roosevelt’den aktif müdahale talebine uzunca bir süre yanıt alamamasına karşın, ABD’nin “tamam savaşa giriyorum” dediği anın, Pearl Harbor saldırısı sonrasında olması arasında bir bağlantı olup olmadığı tartışmaya açıktır.

ABD hükümetinin savaş ilânı karşısında, Amerikan halkının desteğinin ortaya çıkması niyetin hasıl olduğunu ortaya koyuyor. Bu gelişme karşısında, 1945 yılı Ağustos ayında ortaya çıkan savaşın sonuna bakıldığında, ABD kazanımı sonrasında yeniden pasifizme dönmek yerine, aksine ABD yönetimi Pasifik bölgesinde kalıcı olmanın gerekliliğine kendini ve de Amerikan toplumuna inandırmıştı.

Gerçekte, bir yandan sömürgecilik öte yandan, argümanları arasında Asya-Pasifik’deki sömürgeciliğe karşı çıkan Japonların güç yapılaşmasının sona ermesi bölgede bir güç boşluğuna yol açarken, ABD’nin önünde gayet önemli bir politika yapma sürecinin oluşmakta olduğunu da gösteriyordu.

Japonlar başta olmak üzere bölgedeki eski sömürgelerin, bazı istisnalarıyla birlikte büyükçe bir bölümünde, yeni modernleşmeci ulus-devletler ve bunların kapitalist dünya sistemine akreditasyonu ABD öncülüğünde gerçekleştiriliyordu.

Aslında bu süreç, yukarıda dikkat çekildiği üzere, 1930’lu yıllarda pasifizmi benimsemiş gözüken Amerikan halkının, siyasal liderleri sayesinde 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca giderek kendilerini küresel bir güç yapılaşması içinde görmelerine yol açmıştır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/07/pasifik-savasinin-80-yildonumu-abdnin-kuresel-hakimiyet-sureci-80th-commemoration-of-the-pacific-war-the-global-sovereignty-of-the-us/

6 Aralık 2021 Pazartesi

Myanmar’da demokrasi mücadelesi Suu Kyi’siz sürecek / Democratic struggle in Myanmar continues without Suu Kyi

Mehmet Özay                                                                                                                            06.12.2021

Myanmar’da darbeci yönetim, Ulusal Demokrasi Birliği (National League of Democracy-NLD başkanı ve dışişleri eski bakanı Suu Kyi’i dört yıllık hapis cezasına çarptırdı.

1 Şubat 2021 tarihinde gerçekleşen askeri darbenin ardından, başlatılan sorgulamalarda Suu Kyi’nin, NLD’nin iktidar olduğu 2015-2020 yılları arasında, aralarında ulusal güvenlikle de bağlantılı olmak üzere seçimlere hile karıştırmak, çeşitli yolsuzluklarda yer almak vb. gibi suçlamalarla mahkeme süreci başlatılmıştı.

Birbiri ardına hapis cezaları

Suu Kyi, darbeden buyana ev hapsinde tutuluyordu. Bugüne kadar devam eden yargılamalar sonunda, bu suçlamalardan ikisiyle yani, orduya karşı halkı kışkırtmak ve kovid-19’la ilgili alınan kısıtlamalara uymaması nedeniyle Suu Kyi’ye toplam dört yıl hapis cezası verildi.

Suu Kyi ile birlikte, aynı davalarda yargılanan eski devlet başkanı Win Myint de dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bununla birlikte, devam eden diğer mahkeme süreçleri nedeniyle Suu Kyi ve Win Myint’in cezaevine gönderilmeyeceği belirtiliyor.

Yukarıda dikkat çekildiği üzere ulusal güvenlikle bağlantılı diğer bazı suçların da mahkemeleri sürdüğü dikkate alınacak olursa, Suu Kyi’nin önümüzdeki dönemde yeni cezalarla karşı karşıya kalması muhtemel.

Darbeci yönetimin özellikle NLD üst düzey yöneticilerine yönelik yargılama süreçlerinde bugüne kadar bazı önemli kararlar alınmıştı. Örneğin, NLD üyesi eyalet eski valiliği yapmış olan bir siyasetçiye 75 yıl, Suu Kyi’nin yardımcısına ise 20 yıl hapis cezası verilmişti.

Suu Kyi’nin siyasal yaşamının sonu (mu?)

Bir dönem ASEAN bölgesinde ve Batı ülkelerinde demokrasi idolü olarak kabul edilen 76 yaşındaki Suu Kyi’ye verilen bu mahkumiyet kararının gerçekleşmesi halinde, siyasi yaşamının sonu anlamına gelecektir.

Mahkemenin aldığı bu karar, sadece Suu Kyi’nin bireysel tarihiyle ilgili değil, aynı zamanda belki de bundan daha çok, Myanmar’da demokrasi hareketinin nereye evrileceğiyle de ilgili bir durum.

Myanmar’da ilki 1980’lerin ortalarında, ikincisi 2005’den sonra olmak üzere iki önemli demokratikleşme talebinin olduğu süreçlerde sadece ülkenin etnik çoğunluğunu oluşturan Bamar’ların değil, ülkenin önemli etnik yapıları tarafından da doğal bir lider olarak kabul edilmişti.

Gerek, uzun yıllar ev hapsinde tutulduğu dönemde gerekse, aktif siyaset içerisinde ülkenin en önemli siyasi partisi konumundaki NLD’nin başında yer alan Suu Kyi’den başka güçlü bir ismi zikredebilmek mümkün gözükmüyor.

NLD’nin hem 1980’lerin sonları hem de 2000’li yıllarda ortaya koyduğu ve en azından teoride ülkedeki tüm toplum kesimlerini içerdiği anlaşılan demokratikleşme süreci, etnik yapıların aktif desteğinin sağlanmasında başat bir rol oynadı.

Söz konusu etnik yapıların ki, bunlar arasında daha 20. yüzyılın ortalarında bağımsızlık veya özerk yönetim talebiyle merkezi yönetimden ayrışan ve bu noktada kendi sivil ve askeri yönetimini kuran Karen, Chan, Shin, Kachin gibi ülkenin Çin ve Tayland sınır boylarında yaşayanlar başta geliyor.

Ülkenin yaklaşık yüzde 60’ını Bamar etnik yapısı oluştururken, geri kalan yüzde 40’lık farklı etnik yapıları bir araya getirebilecek ve ortak demokratik mücadelede lider konumunda görülebilecek bir lider şu anki şartlarda mümkün gözükmemesi, hiç kuşku yok ki, Myanmar için gizli/açık en önemli tehdidi oluşturuyor.

Kabul edilebilir liderlik

Suu Kyi’nin hapis cezası almasının ardından, darbe sonrasında darbeci yönetime alternatif olarak sürgünde kurulan ve başta 2020 Kasım seçimleri sonrasında parlamentoya seçilme hakkı kazanan milletvekillerinin oluşturduğu Ulusal Birlik Hükümeti’nin (National Unity Government) yeni liderlik konusunda nasıl bir karar alacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Bu süreçte sadece seçilmiş politikacıların değil, öne çıkan etnik yapıların lider kadrolarının da görüşmelerde yer alacağını tahmin etmek güç değil.

Bununla birlikte, yeni dönemin liderlik yapısının belirlenmesini gayet sancılı olacağını ve bu anlamda, bir öncekinden büyük bir farklılık taşıyacağını söyleyebiliriz.

Suu Kyi’nin batılı eğitim almış, uzun yıllar İngiltere’de yaşam sürmüş ve demokratik liberal değerlere bağlı bir siyasetçi olması ile sınırlı olmayan bunun ötesinde ve dışında belki de, daha çok yerel değerlerle belirlenen bir liderlik algısının başat rol oynadı.

Bölgedeki diğer bazı ülkelerde olduğu gibi, siyasi liderler sadece siyasetçilikleri, mücadelecilikleri gibi hususiyetlerle taraftar toplamıyor. Bu noktada, bölge toplumlarının metafizik yönelimlerine karşılık gelen, karizmatik ve neredeyse yarı-kutsal liderlik vasfını taşıyan kişiler on yıllarca siyasi varlıklarını sürdürebiliyorlar.

Suu Kyi de, böylesi liderlerden biri olarak biliniyor. Özellikle, ülkeyi sömürge döneminden demokratik bir ulus-devlete taşıma sürecinde en önemli rolü oynayan babası Aung San’a duyulan sevgiden ötürü, 1980’lerin ikinci yarısında başlayan demokratikleşme sürecinde Suu Kyi’nin geniş toplum kesimleri tarafından biraz da gelişmelerin doğal akışı içinde lider olarak kabul edilmesi ve bu sürecin bugüne kadar devam etmesi bunun en açık göstergesidir.

Kaosda devamlılık

1 Şubat darbesinin ardından, ülkedeki en önemli sürecin ulusal barışın tesisi olduğu konusunda, cuntacılar hariç her kesim birleşiyor. Bu noktada, cunta rejiminin demokratik düzene geçiş konusunda, daha önce verdiği bir yıl sonrası için takvimin işlemeyeceği gayet net bir şekilde anlaşılmış durumda.

Söz konusu mevcut cunta rejiminin varlığı, ordunun ulaşabildiği bölgelerde hakimiyet kurmasıyla paralellik arz ediyor.

Darbenin ardından ortaya çıkan belirsizlik ortamında, yukarıda isimleri zikredilen azınlık gruplar yeniden organize olurken, cunta rejimi de bu etnik gruplara yönelik askeri harekâtlara girişmesi hem ülke içindeki kaotik ortamın daha da kangren hale gelmesine hem de yaşanan sınır ötesi göçlerle bölgesel bir soruna dönüşmekte olduğunun ipuçlarını veriyor.

Bu noktada, geçtiğimiz Kasım ayının başlarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nce yapılan açıklamada, Myanmar’daki çatışmaların artışından duyulan endişe bir kez daha dile getirilmişti.

Myanmar’daki askeri darbe sonrası ortaya çıkan kaos ortamının sona erdirilmesi konusunda, üyesi olduğu Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN) tarafından başlatılan girişimler ise şu ana kadar hedefine ulaşabilmiş değil.

Geçtiğimiz Nisan ayında Cakarta’da yapılan zirveye, darbeci general Min Aung Hlaing katılırken, yapılan görüşmelerde Myanmar darbe yönetiminin ulusal siyasette istikrarın sağlanması konusunda izlemesi gereken yol haritasında mutabık kalınmıştı.

Ancak bunun ardından, ASEAN özel temsilcisinin Myanmar’da bu konuda yapacağı görüşmelere izin verilmemesi ve cunta yönetimince, diğer başka somut adımlar atılmaması üzerine, Ekim ayının sonunda yılın ikinci ASEAN zirvesine Hlaing davet edilmedi.

Bugün gelinen noktada, NLD lideri Suu Kyi’nin hapis cezası alması ve diğer bazı suçlamalarla ilgili mahkeme süreçlerinin devam etmesi, Myanmar’da ulusal siyasette barış ortamının gerçekleşebilmesinin şu anki şartlarda mümkün olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, belirleyici unsurlar arasında ASEAN’ın girişimlerinin devam edeceği öngörülebilirken, ulusal siyasette Suu Kyi yerine geçebilecek karizmatik bir liderin çıkıp çıkmayacağını ise zaman gösterecektir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/06/myanmarda-demokrasi-mucadelesi-suu-kyisiz-surecek-democratic-struggle-in-myanmar-continues-without-suu-kyi/

5 Aralık 2021 Pazar

Mehmet Said Halim Paşa’nın vefatının 100. yıldönümü vesilesiyle / 100th anniversary of demise of Mehmet Said Halim Pasha

Mehmet Özay                                                                                                                            05.12.2021

Said Halim Paşa adıyla bilinen ancak, tam adı Mehmet Said Halim olan siyasetçi ve düşünce adamının vefat yıldönümü… 6 Aralık 1921’de Roma’da sürgünde yaşadığı bir dönemde, Ermeni komitacılar tarafından suikaste maruz kalarak vefat etti.

İlk etapta şunu söylemekte yarar var. Paşa’nın, aşağıda kısaca değinileceği üzere, pek de ilişkisi olmadığı anlaşılan bir süreçten ötürü, Ermeni komitacılar tarafından yargılanıp infaz edilmesi üzerine çalışmalar yapılmış mıdır? Paşa’nın, ailesinin, mensubu bulunduğu toplumun bu cinayet karşısında var olduğu kabul edilebilecek hakkı aranmış mıdır? Yoksa, Paşa tıpkı kendisi gibi aynı grup tarafından infaz edilen, diğer bazı İttihat ve Terâkki lider kadrosu mensuplarıyla aynı kefeye konulup unutulmuş mudur/unutturulmuş mudur?

Siyaset adamı ve entelektüel

Paşa’nın eğitimli-bilgiliği bunun yanı sıra, entelektüel kalibresinin yüksek oluşu ve dönemin Osmanlı bürokrasisinde yer alan ender kişiliklerden biri olduğuna kuşku yok.

Genç yaşında, Şura-ı Devlet’te görev alan ve bununla da kalmayan, ardından hariciye başkanlığı yani, dışişleri bakanlığı ile sadrazamlığı yani, başbakanlığı da kaldırabilecek bir siyasi birikimi, tanınırlığı ve beceri sahibi olduğunu ortaya koyuyor. Paşa’nın böylesi bir kişiliğe sahip olmasında hiç kuşku yok ki, Mısır kökenli ‘saraylı’ ailesinin onu yetiştirme tarzının önemli bir payı olsa gerek.

Paşa, gençlik yıllarında İsviçre’deki eğitim yıllarından olsa gerek, Fransız toplum ve siyasal sisteminden haberdarlığı, hukuk öğrenimi görmesi, ilerleyen yıllarda Osmanlı topraklarında hukukun var olduğu haliyle neye benzeyip benzemediği konusunda karşılaştırmalı süreçlerden sonra bir fikir sahibi olacağının habercisi gibidir.

Özgürlükçülük ve İttihad

Bu çerçevede, bazı yaklaşımlardan hareketle, hem Paşa’nın hem de içinde yer aldığı İttihat ve Terâkki’ye dair bir iki görüşü paylaşmakta yarar var diye düşünüyorum. 

Said Halim Paşa’yı, İttihat ve Terâkki içinde ve bünyesinde anlamak önemlidir. Bununla birlikte, İttihat ve Terakki’nin ona dar gelen bir bünyesi olduğunu da söylemekte yarar var.

Bir yandan, İslamcılığı ile öne çıkan ve/ya çıkartılan öte yandan, dönemin halifesi 2 Abdülhamid tarafından, Young Turks bağlantısı keşfedilen ve bunun ardından, tıpkı benzerleri gibi Avrupa’ya kendi sürgününe giden bir Said Halim Paşa var karşımızda.

Said Halim Paşa’nın çıktığı kendi sürgününden dönüşü, 1908 yılında yani, 2. Meşrutiyet ilânı ile birlikte olması, onun tıpkı İttihat ve Terâkki’nin diğer öncü isimleri gibi, Meşrutiyet’in sağladığı ‘özgürlükçü’ ortamın imkânlarıyla İstanbul’a dönebildiğini ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, 2. Abdülhamit’e jurnallenen Said Halim Paşa’nın gerçek bu siyasi yapıyla ilişkisinin bir anlamda teyidi anlamına geldiği söylenebilir.

Bu gerçekliğe karşın, bazı çalışmalarda, Paşa’yla ilgili olarak “İttihat ve Terâkki ile ilişkisi ileri sürülerek…” tarzında şüphe içeren veya gerçeklikle payı olmadığı imasında bulunulan ifadelere yer veriliyor. “İleri sürülmesinden’ kasıt, Paşa ile ilgili jurnallerin Yıldız Sarayı’na aktarılması kastediliyor olmalı. Paşa İttihat ve Terakki’nin içindedir, ancak ‘Yedi Başlılar’ olarak anılan (Şimşir, 2009: 158) yedi lider arasında ismi geçmez.

Sadece 2. Abdülhamit döneminin değil, onun ardından iktidarı elinde tutan İttihat ve Terâkki döneminde de jurnalciliğin dönemin başat bir özelliği olması örneğin, Ahmet İzzet Paşa gibi gayet itibarlı insanların bile başının ağrıyabileceği düşünüldüğünde, “dönemin normali” kabul etmek gerekir. Ancak, Said Halim Paşa’nın görevden alınmasının ardından, Avrupa yollarına düşmesi oradaki ilişkileri ve 1913’de İttihat ve Terâkki’nin güçlü desteğine sahip bir hükümetin başbakanı ve dışişleri bakanı olması herhalde tarihi gerçeklerle örtüşmedi denilemez.

Bugünden bakıldığında, İttihat ve Terâkki gibi bir yandan, gayet muammalı öte yandan, içinde barındırdığı siyasetçi, entelektüel, bürokrat, gazeteci, edebiyatçı vb. hem yerli hem azınlıklardan çevrelerin varlığıyla gayet kozmopolit bir ‘gizli’ yapıdan bahsediyoruz.

Bu gizlilik olgusu da, kendi başına aslında tuhaf bir durum. O kadar gizli ki… Ancak bununla beraber, Osmanlı’nın en bildik köşelerinde adamları olan, kaçak göçek yaşayanların sığınabileceği ve zamanı geldiğinde hareket, isyan, partileşme,  mebusluk gibi süreçlerde birer birer sökün edecek üyeleri olan bir devasa yapı… İstibdatcılıkla itham edilen 2. Abdülhamit döneminin onca “baskıcılığına ve hafiyeciliğine” rağmen, kendi ayakları üstünde durabilmiş bir örgüt... İnsan durup düşününce acaba 2 Abdülhamit’in hafiyeleri mi, İttihatçıların hafiyeleri mi daha mahir diye sormaktan kendini alamıyor.

Üstüne üstlük iktidarı ele geçirmiş bir İttihat ve Terakki vardır… Said Halim Paşa’nın da içinde yer aldığı bu yapı, iktidar yıllarında acaba elinden geleni yapabildi mi? Ya da dönemin koşulları dikkate alındığında, “Acaba, İttihat ve Terâkki daha başka ne yapabilirdi? diye sorulabilir. Bu noktada, iç politikada yapabileceğinin tümünü yapmış ve Osmanlı Devleti’ni ‘istibdatçı’ denilen sultandan kurtarmıştır.

Bununla birlikte, -bir araştırmacının dile getirdiği üzere-, İttihat ve Terâkki siyasal duruşuyla ve talepleriyle çelişecek denli, hem de Said Halim Paşa’nın sadrazamlığa getirildiği dönemde, “muhalefetsiz tek parti döneminin” (Ahmet İzzet, 2017: 80), bir iktidar döneminin yaşandığı yönündeki ifadeler dikkat çekicidir.

Öte yandan, özgürlükçü ve gelişimci yönelimiyle büyük bir çelişki doğuracak şekilde ülkede birlik ve beraberliği tesis etmek için, ne kendi başına istikrarlı bir siyasi parti haline gelebilmiş ne de -diğer tartışmalar bir yana-, dönemin Avrupa politikaları karşısında savaşmamayı öngören bir yaklaşım sergileyebilmiştir.

Said Halim Paşa’nın, 2. Abdülhamit karşıtlığı -veya en azından yanlısı olmama diyelim-, Fransız toplum ve siyaset sistemine yatkınlığı -hadi hayranlığı demeyelim-, kendi sürgününe giderken, dönemin diyelim ki, Doğu’da ya da Afrika’da bir Müslüman coğrafyaya değil de, tıpkı Young Turks ve öncesinde Young Ottomans mensupları gibi Avrupa ülkelerinden özellikle Fransa’dan, İngiltere’den birine gitmeyi tercih eden bir Said Halim Paşa olmasına rağmen, İttihat ve Terâkki’nin Cumhuriyet dönemi takipçilerinin ve/ya yine, Cumhuriyet döneminin Batıcı beyinleri tarafından dikkate pek de alındığına rastlanmayan bir Said Halim Paşa var karşımızda.

Herhalde bu çevreler nezdinde, Paşa’nın benimsenmemiş ve hatırlanmamış olmasında onun ‘İslamcı’ argümantasyonun belirleyici olduğunu düşünmek mümkün. Bir diğer husus, acaba böylesi bir muameleye maruz kalmasında, İttihat ve Terâkki mensubu olmakla birlikte, ayrışan klikler arasında öncü kadro olarak bilinen Enver, Talat ve Cemal Paşaların doludizgin politikalarını yönetebilme mahareti sergilemiş olmasının rolü var mıdır?

İslamcılık düşüncesine dair

Said Halim Paşa ve onun öncüsü olduğu söylenen, ‘İslamcılık’ düşüncesine bazı hususlarıyla sınırlı olarak değineceğim. İslamcılık, şayet Osmanlı sınırları içerisinde ortaya çıkan siyasi hareketlerden biri olarak değerlendirilerek sınırlandırılıyor ise, bunda şaşılacak bir şey yok aslında.

Ancak, İslamcılık bir siyasi hareket ise ve anlamı, içeriği noktasında ele alındığında, bunun yeri ve konumu ile aktörlerinin nerede kimler olduğu konusu kanımca tartışmaya açıktır. Ve bu noktada, İstanbul veçhesinde konuya sınırlandırmamakta fayda var. Bu, aynı zamanda Said Halim Paşa’nın ‘İslamcılık’ düşüncesine kaynaklık eden olguları, fikirleri zamanla nasıl devşirdiğiyle de yakından ilintilidir. Bu noktada, birincisi içerden, ikincisi dışardan iki temel açılımı gündeme getirmekte yarar var.

Birincisiyle ilgili olarak… Örneğin aynı İttihat ve Terâkki içinde yer almış Mehmed Ziya Gökalp’in “İslamcılık” kavramını ortaya atan ilk düşünür olduğu dikkate alındığında (Aksoy, 2017: 247), acaba Said Halim Paşa ile Gökalp arasında düşünce ikliminde ne tür etkileşimler olmuştur. Gökalp’in diğer düşünce ve kavramlarını açıklama gereğiyle gayet kapsamlı eserler verirken, Said Halim Paşa’nın sadece bazı risalelerle yetinmiş olmasının nedeni ne olabilir?

Bir başka husus, Gökalp’in kendini ‘Türklük’ unsuru ile özdeşleştirmesiyle İslam’a yaklaştırması ile Said Halim Paşa’nın -kökeni itibarıyla Arnavut olmakla birlikte- Mısır’ın siyasal ve toplumsal atmosferinde yer almış bir ailenin ve bu ailenin İstanbul’da yetiştirdiği bir siyaset adamı ve entelektüel olması arasında bir tür farklılaşmadan söz edilebilir mi vb. soruları da entelektüel tartışmanın boyutlarını genişletme adına gündeme getirmekte yarar var.

Said Halim Paşa ve Gökalp karşılaştırmasında karşımıza bir veri olarak çıkan durumdan yararlanmak mümkün. Örneğin, Said Halim Paşa’ya atfen ifade edilen, Osmanlı’da batıyı tanıması ve anlaması için gönderilen kişilerin dönüşlerinde tamamen batıcı olup, halktan kopukluklarına gönderme yapmasıdır. Bu noktada, “aydın sınıfı halka yeterince ulaşmadığından halkla bağı koptu ve bu aydınlarda yeniliğe karşı derin tepkilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur” (Akyol, 2018: 256) söylemi bize, Gökalp’in aydınların bir şekilde halka dönmesi düşüncesini hatırlatıyor.

İkincisiyle ilgili olarak… İslamcılık düşüncesinin, salt Osmanlı Devleti ve toplumunun maruz kaldığı kuşatılmışlığı aşmakla sınırlı olmayan aksine, dönemin sömürgeciliğe maruz kalmış tüm İslam toplumlarının bu siyasal idarelerden ve bunun ortaya koyduğu kültür/medeniyet baskısından kurtulma anlamına geldiği düşüncesinin (Akyol, 2018: 247), örneğin Said Halim Paşa gibi 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılın hemen başlarında yaşamış Osmanlı düşünürlerince ortaya atılan bir düşünce olduğunu söylemek ve bununla sınırlandırmak gayet güç. Kaldı ki, bu yaklaşımın, diğer bazı toplumlardaki düşünce yapılarıyla ve bizatihi icraatlarla bu yönde ortaya konmuş çabaların göz ardı edilmesi gibi bir haksızlığı içinde barındırdığını açık yüreklilikle söylemekte yarar var.

İkinci hususla ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta, genel itibarıyla söylemek gerekirse, Osmanlı toplumu gibi toptan fiili işgale maruz kalmamış bir devlet ile fiili işgale maruz kalmış diğer bazı Müslüman toplumların İslamcılık ve/ya bunun fiili açılımları noktasında sergiledikleri yaklaşımların birbirinden farklılaşabileceğini de unutmamak gerekir.

Öyle ki, şayet İslamcılık bir siyasi düşünce olarak sömürge karşıtlığından, bunun ürettiği Batı hegemonyasından kurtulmanın yollarını aramanın ve bu yolları entelektüel ve siyasal bağlamıyla ortaya koymak kadar, fiili olarak da mücadele anlamı taşıyor ise, her halükârda farklı coğrafyalarda bu tanıma uygun Müslüman toplumların olduğu açıkça söylenmelidir.

İttihat ve Terâkki: kaos dönemi mi?

İttihat ve Terâkki mensubu olan ve sadrazamlık makamına kadar çıkan Said Halim Paşa’nın hukukçu kimliğiyle 2. Meşrutiyet Anayasası’nı kabul etmemesi gayet anlamlıdır. Ancak bu metni kıyasıya eleştirmesine rağmen, bu metnin ortaya çıkmasında Young Ottomans ve Young Turks katkısını ve Paşa’nın bu gruptan ikincisinde yer aldığını görmezlikten gelmek mümkün mü diye sormak gerekiyor.

Paşa’nın sadrazamlığa getirilişinde hiç kuşku yok ki, bir türlü dikiş tutturamayan ve sürekli yeni hükümetlerle gayet zorlu bir dönemden geçmekte olan Osmanlı Devleti’ni, belki de kasıtlı denmeyecek bir şekilde uçurumun eşiğine getiren İttihat ve Terâkki egemenliğinin rolü yadsınamaz.

Paşa’yı 1913 yılında sadrazamlığa çıkışından kısa bir süre sonra yani, 1914’de 1. Dünya Savaşı’na girilmesi, dönemin çelişkiler yumağının tam da odağında bulunduğunu gösteriyor. Bu noktada, örneğin paşanın dönemin kabinesinde başta harbiye nazırları gibi savaşa katılıp katılmama konusunda karar merciinde olan paşalarıyla ne tür bir görüş birliğine vardığı da gayet önemlidir.

Üstüne üstlük savaş döneminin zorlukları, anlaşmazlıkları, kaosu, iç ve dış saldırılara maruz kalınması karşısında yaşanan sözde Ermeni soykırım iddialarından payını alması da onun bir anlamda İslamcılığından öte, İttihat ve Terâkki yapılanmasının merkezi düşünceleriyle örtüştüğüne işaret ediyor.

Savaşın sona ermesiyle, İtilaf Devletleri’nin İstanbul hükümeti nezdindeki girişimleri Mondros süreci, sadece Avrupalıların değil, aynı zamanda İstanbul hükümetlerinin de İttihat ve Terâkki üyelerini, birer ‘vatan haini’ olarak yargılama arzusunda olmaları gayet manidardır. Bu noktada, Ermeni çetelerinin İttihat ve Terâkki içindeki öncü unsurları ‘ortadan kaldırma girişimi’ Said Halim Paşa’yı da içermektedir.

Osmanlı toplumuna uymayan anayasa

Tüm bu çelişkiler içerisinde bir Paşa, Said Halim… Zamanının özelliklerini maharetle bünyesinde taşımayı bilmiş bir siyaset adamı ve düşünür.

Dönemin Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük hareketlerine mensup düşünürlerin, siyasetçilerin, eylem adamlarının ortak noktasını içinde yaşadıkları devletin varlığını devam ettirebilmeye katkı olduğu düşünüldüğünde bir İslamcı olarak Said halim Paşa’nın gayet kozmopolit bir İttihat ve Terâkki bünyesinde var olması anlamlı addedilebilir.

Bu yöndeki çabaların önemli bir bölümünde kamu idaresinde, kurumsal alt yapıların tesisinde, bu kurumları idare edecek yeterlilikle bireylerin yetiştirilmesinde vb. gibi süreçlerde olduğu görülürken, öyle anlaşılıyor ki, Said Halim Paşa’nın bu noktadaki katkısı, 1876 Anayasa’nın (Kanun-i Esasi) yetersizliği, Osmanlı devlet ve toplum yapısına uyumsuzluğuna vurgu yapması ve düşüncesini bu bağlamda ortaya koymasıdır. 

Said Halim Paşa’nın 1913’de Sadrazam olduğu ve 1917 yılına kadar bu görevi yerine getirdiği dikkate alındığında, 2. Meşruiyet anayasasını değiştirme yönünde elinde gayet önemli bir mekanizma olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte, Paşa sadrazamlığı sırasında veya İttihat ve Terâkki yönetimi döneminde, bu Anayasa’yı revizyondan geçirme imkânı bulmadığı belki de, dönemin savaşlarla dolu gerçekliğinin engeline takılmış olmalıdır.

Ancak ne anayasanın değiştirilmesi, ne de bir ileri bir geri yapan İttihat ve Terâkki yönetiminin örneğin, bir Batılı siyasi parti unsuru gibi tüm topluma ve siyasal yaşama açıklığıyla kendini tanıtacak ve ülkeye hizmet edecek bir nitelik kazandırılması konusunda Paşa’nın katkısı olup olmadığını da sormak gerekiyor.

İttihat ve Terâkki içinde yer almasına rağmen, o dönem azınlıklara karşı ortaya konulduğu belirtilen icraatlardan sorumlu olmayan ve İslamcı kimliğiyle tanınan ve devletin son döneminde sadrazam olarak görev almış olan Mehmet Said Halim Paşa’nın, 1. Dünya Savaşı sonrasının galip devletleri ve dönemin İstanbul hükümetinin talebiyle Malta’ya sürgün edilmesine rağmen, özellikle Ermenilere karşı girişildiği ileri sürülen süreçte yer almadığı belirlense de, İstanbul’a dönmesine izin verilmedi. Belki de Paşa’ya karşı alınan hak etmediği bu karar onun sonunu hazırlayan sürecin başlangıcı oldu.

 

Vefatının yüzünü yılında Mehmet Said Halim Paşa’yı rahmetle anıyorum.

 

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/05/mehmet-said-halim-pasanin-vefatinin-100-yildonumu-vesilesiyle-100th-anniversary-of-demise-of-mehmed-said-halim-pasha/

 

Kaynaklar

Ahmet izzet paşa. (2017). Feryadım: İstiklal Harbi’nin Gerçekleri, (Yay. Haz.: Süheyl İzzet Furgaç; Yüksel Kanar), Cilt, II. Baskı, İstanbul: Timaş Yayınları.

Aygün Akyol. (2018). “Bir Yenileşme Hareketi Olarak İslamcılık ve Analizi-Said Halim Paşa Merkezli Bir İnceleme”, (ed.), Özgür Önder vd., II. Türk İslam Siyasi Düşüncesi Kongresi Bildiriler Kitabı, 26-28 Ekim 2017, Kütahya. (241-262).

Açe’de siyasi hareketin kuruluşunun 45. yıldönümü ve anlamlılık sorunu / 45th anniversary of political movement in Aceh and the cause of meaningfulness

Mehmet Özay                                                                                                                            04.12.2021

Açe’de 20. yüzyıl ikinci yarışan damgasını vuran siyasal hareketin yani, Açe Özgürlük Hareketi’nin (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) bugün kuruluşunun 45. yıldönümü.

4 Aralık 1976 tarihinde Kuzey Sumatra’da, Hasan di Tiro’nun ve yanındaki entelektüel kadronun gündeme getirdiği Açe Özgürlük Hareketi’nin (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) siyasi etkisi bugün, şu veya bu şekilde anlamlı bir şekilde sürmektedir.

Bir başka ifadeyle, her ne kadar, bugün hareketin adı farklı çevrelerde farklı bağlamlarda gündeme getiriliyor olsa da, hareket bugün tarihi bir gerçeklik olarak kendine özgü bir yer edinmiştir.

Feshedilen GAM mı siyasal düşüncesi mi?

15 Ağustos 2005 tarihinde Endonezya merkezi hükümetiyle varılan Helsinki Barış Anlaşması’nda (Mou Helsinki) GAM’ın kendini feshedip siyasi bir yapıya bürüneceğine dair yaklaşımdan ve bunu gerçekleştirmiş olmasından hareketle, yukarıdaki ifadede bir çelişki bulmak mümkündür. Elbette, bu gerçeklik yadsınmamaktadır.

Hareketin varlığının anlamlı bir şekilde varlığını sürdürdüğü iddiasının bir yanında, bizatihi Helsinki Barış Anlaşması vardır. Öyle ki, söz konusu anlaşmaya imza atan taraflardan biri Endonezya merkezi hükümeti iken, diğer imzacı taraf GAM olmuştur.

Tabii burada, bir tür çelişkinin olmadığını söylemek de mümkün gözükmemektedir. Anlaşmanın detaylarında veya anlaşma maddelerinin bazı unsurlarında imzacı tarafın kendini feshetmesinin doğurduğu yönündeki ifade/ler/de yorum farklarına rastlamak mümkündür.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, söz konusu bu hareketin ortaya çıkmasına yol açan ve nedensellik ilişkisi arz eden fiziki şartların ve bu hareketi şekillendiren düşünce yapısının var olup olmadığı konusudur.

Anlamlılık ve tarihsel bağ

Yukarıda dikkat çekilen anlamlılık olgusu çerçevesinde kastedilen, bizatihi uluslararası çevrelerce de tanınmış olan bu barış anlaşmasına katkı yapan düşüncenin, siyasi varlığın fiziki yapısı bir dönüşüme maruz kalmış olsa da, çıkış noktasında egemen olan ve ona hayatiyet kazandıran siyasal felsefesinin devamlılık arz etmesidir.

Hareketin bu kendine özgülüğünü meşrulaştıran unsur, tarihsel geçmişle kurulan bağdır. Tarihsel bağ ile kastedilen, Açe’yi kendini tarihi tesadüfler, istenmedik sonuçlar (unintended consequences) ve/ya zorunluluklar neticesinde, içinde yer aldığı ulus-devlet yapısı içerisindeki konumlandırılmasının öncesindeki siyasal ve toplumsal gerçekliklerdir.

Bunu, lider kadronun veya öncü isimlerin sürecin daha başlarında ve devamında söylemlerinde, ortaya koydukları yazılı eserlerde görmek mümkündür.

Öte yandan, gerek Açe içinden gerekse uluslararası çevrelerden hareketin çıkış kaynağına yönelik getirilen yaklaşımlarda, ‘ekonomi eksenli’ ortaya konulan anlayışta doğruluk payı olmakla birlikte, yeter sebep hükmünde değildir. Bu noktada şunu söylemekte yarar var ki, ekonomi temelli yaklaşım, gizli açık söz konusu çevrelerin kendilerini haklılaştırma girişimlerinin bir neticesidir.

Bu noktada, gizli/açık sosyal bilimler teorilerine bir şekilde sinmiş olan, çatışmacı kuram yanlılarının alt-yapı, üst-yapı çelişkisini baz almalarıdır. Bunun, sadece Batılı akademisyen çevrelerince değil, -gayet enterasandır- kendilerini Müslüman addeden bireylerce, akademisyenlerce gündeme getirilmesi, olsa olsa bir anlamda, teori sömürgeciliğinin bir yansıması olarak kabul etmek gerekir.

Kendi kendini yönetme hakkı

Bunların başında Açe’yi, bizzat Açelilerin yönetmesi gelmektedir. Bu noktada, yönetim mekanizmalarının her evresinde, Açelileri temsil hakkına sahip ve hareketin siyasal felsefesini yansıtacak unsurların ortaya konulmasıyla, pratiğe geçirilmesiyle meşruiyet kazanabilirlik söz konusudur.

Bu durumun, bizatihi Helsinki Barış Anlaşması maddelerinin uygulanıp uygulanmadığıyla da doğrudan ilintili olduğu gayet aşikârdır.

Hareketin, bugün temsilcisi konumundaki çevrelerin örneğin, bu temsiliyet hakkı noktasında yaşadıkları bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kaldıkları da bir vakıadır.

Bunda, hareket içerisinde siyasallaşma süreçlerinde yaşanan kırılmalar, yalpalamalar, dönüşümler gibi iç nedensel özelliklerle açıklanabilecek boyutlar kadar, dışardan gizli/açık müdahalelerle de böylesi bir sürecin ortaya çıkması konusunda bir iradenin ortaya konulmasından bahsetmek mümkündür.

Ancak, varlığını tarihsel sürekliliğe bağlı olan böylesi önemli bir hareketin 2005 yılındaki barış anlaşmasından hemen sonra, bazı çevrelerce dile getirildiği üzere belirli engellerle karşılaşabileceği yönündeki uyarılar dikkate alınarak, öngörülebilir olması gerekir(di).

Bu durum, hareketi temsil makamındaki fertlerinin içinde bulunduğumuz süreçte, ortak bir akılla hareket ederek, soruna gayet açık net ve sürdürülebilir bir çözüm bulmalarını gerekli kılmaktadır.

Bu yöndeki olası bir yaklaşım, bugünün getirdiği bir siyasi beceri ile gerçekleştirilebileceği gibi, aynı zamanda geçmişte ortaya konulan kurucu ilkeler denilen bütünün yeniden anlamlandırılmasıyla ilintili olduğunu gündeme getirmekte yarar var.

Yarım yüzyıla yaklaşan geçmişiyle söz konusu bu hareket, çıkış nedenleri, siyasi argümanları, mücadelesi, kadroları, sempatizanları, kazanımları, kayıpları, iç çatışmaları, rakipleri, hatta düşmanları nezdinde değerlendirme gibi gayet önemli bağlamlara konu olabilecek genişliktedir.

Bu alanların her birinin gayet derinlikli akademik çalışmalar konu olması, bu coğrafya üzerinde ortaya çıkmış olan sıradan bir siyasi hareketi değil, aslında geniş anlamıyla toplumsal yapı ve dönüşümleri anlamlandırmaya da el verecek unsurlar içerdiğini unutmamak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/04/acede-siyasi-hareketin-kurulusunun-45-yildonumu-ve-anlamlilik-sorunu-45th-anniversary-of-political-movement-in-aceh-and-the-cause-of-meaninfulness/

1 Aralık 2021 Çarşamba

Omicron kovid-19 gölgesinde küresel ekonomi / Global economy in the shadow of Omicron covid-19 https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/02/omicron-kovid-19-golgesinde-kuresel-ekonomik-yasam-global-economic-life-in-the-shadow-of-omicron-covid-19/

Mehmet Özay                                                                                                                            02.12.2021

Kovid-19’un küresel toplumu tehdit etmeye başlamasının ikinci yılına yaklaşıyoruz.

Kovid-19’un ortaya çıktığı yer olarak bilinen Çin’in Hubei Eyaleti’ne bağlı Wuhan şehri başta olmak üzere, bireylerin seyahatleri vasıtasıyla dünyanın farklı bölgelerine sıçrayan kovid-19 virüsü, kendi içinde değişimlere uğramak (mutation) suretiyle farklı toplumları farklı düzeylerde etkiledi.

Son iki yıllık sürede yaşananlar, sadece bireysel yaşam pratiklerinde, kamu sağlığı uygulamalarında değil, özellikle devletlerin ekonomik yapılarında da ciddi değişiklikler oldu ve olmaya devam ediyor.

Aradan geçen süre zarfında, birey ve toplum sağlığını tehdit eden bu gelişmenin, bazı gelişmelere karşın yerini iyileşmeye bıraktığını söylemek pek mümkün gözükmüyor.

Bu çerçevede, Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO) geçtiğimiz ay içerisinde ortaya çıkan mutasyona uğramış haliyle Omicron kovid-19’un, küresel kamuoyu sağlığı için “yüksek risk” tehdidi oluşturduğunu açıkladı.

Omicron’la gelen yeniden yasaklar mı?

Başta aşılama kampanyaları olmak üzere alınan diğer tedbirler pandemi sürecinin bitmekte olduğu kanısını ortaya çıkarırken son birkaç haftada gündemi belirlemeye başlayan Omicron-kovid1-19 ile yeniden karamsarlık evresine adım atılmak üzere.

Öyle ki, “süreç bitti, bitiyor” dendiği bir sırada Kasım ayının sonlarına doğru Güney Afrika hedef gösterilerek daha etkili bir mutasyonun ortaya çıkması, Doğu’dan Batı’ya çeşitli ülkeleri yeniden panik atmosferine yöneltti.

Bu durum, 2019 yılı Ocak ayında yaşanan ve giderek tüm dünyayı etkisi altına alan sınır kontrolü, seyahat yasağı, mesafe tedbirlerinin yeniden ciddi anlamda gündeme gelmesine yol açıyor.

Asya-Pasifik bölgesinde Japonya’dan Avustralya’ya, Hong Kong’dan Endonezya’ya kadar sınırlarını açmış veya açmaya hazırlanan ülkeler için yeni bir şok anlamı taşırken, Avrupa ve Kuzey Amerika önemli tedbirlere dönme kararında gecikmemeye çalışıyor.

Örneğin, Japonya’dan Avusturya’ya kadar çeşitli ülkeler, “yüksek risk”e maruz kalmamak adına sınırlarını uluslararası yolculara yeniden kapatırken, ülke sınırları içerisinde de maske, mesafe ve kapanma gibi tedbirler kendini göstermeye başladı.

Ülke ekonomileri ve küresel istikrar

Bu süreçte, endişelere yol açan unsurların başında hiç kuşku yok ki, ekonomi geliyor…

Tıpkı yine kovid-19’un 2019 yılının ilk aylarındaki Singapur Ulusal Kalkınma Bakanı ve kovid-19’la mücadele biriminin başındaki isim Lawrence Wong’un gündeme getirdiği, “kamu sağlığı tedbirlerinin ekonomiye etkisi olacaktır” uyarısı tek tek ülkeleri değil, pek de ümit vermeyen küresel ekonomiyi yeniden etkilemeye başlamasından büyük endişe duyuluyor.

Omicron Kovid-19’un tam da, yeni Çin yılı ve Hıristiyan dünyasının yılbaşı tatil sürecine denk gelmesi bir yandan ‘manevi’ atmosferi etkilerken, öte yandan ülke içi ve uluslararası seyahatler çerçevesinde tüm ekonomik aktivitelerin de sınırlandırılması anlamına gelecektir.

Tekrar edebilecek tehditler neler?

Hatırlanacağı üzere pandemi Avrupa’ya ulaştığında, Fransa’da devlet başkanı Emanuel Macron bu sorunu 2. Dünya Savaşı koşullarıyla kıyaslamış, hatta bazı ülkelerde sorunun zaman zaman ulusal güvenlik sorunu olarak değerlendirilmekte olduğuna tanık olunmuştu.

Aradan geçen yaklaşık iki yıla varan sürede, kovid-19 farklı bölge ve ülkelerde farklı safhalarda olsa da,  mutasyona uğraması dolayısıyla, dört veya beş ‘atak’ yapmıştı. Kış aylarına girilirken yoğunlaşan, yaza doğru gerileyen atakların birbirini takip etmesi, her geçiş döneminde bireylere ve toplumların umutlanmasına “Oh…nihayet bunu da atlattık… ” psikolojisinin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Singapur, Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda, Tayvan gibi ülkeler, kovid-19 sürecini daha en baştan ciddiye almalarına ve tedbirleri toplumlarını bu yeni duruma alıştırma, öğretme-öğrenme süreçlerine konu etmişlerdi ve önemli bir süre bu ülkelerde kovid-19’un Hindistan, Avrupa, Kuzey Amerika gibi dünyanın farklı bölgelerindeki yıkıcı etkisinden uzak durmuşlardı.

Her bir yeni atak aslında, kovid-19’un bilim insanları için üstesinden gelinmesi bir konu olduğunu bir kez daha tekrarlanması anlamı taşıyor. Öte yandan, sıradan insanlar için de bireysel tedbirin kamu sağlığı için ne denli önemli olduğunu kanıtlıyor.

Tedbiri elden bırakmamak

Kovid-19’la mücadelede kayda değer başarı sağlayan ülkelerden biri olan Yeni Zelanda’da, 2020 yılı Nisan ayında başbakan Jacinda Ardern, o dönem elde edilen başarıya rağmen, temkinliliği elden bırakmamış ve “Mücadeleyi kazandık… Ancak tüm yayılımın ortadan kalkmasına kadar kesin bir şey söylemek yok” diyerek, bir anlamda dolaylı da olsa bir tezada dikkat çekiyordu.

Aradan bir buçuk yılı aşkın süre geçtikten sonra bu sefer, Singapur başbakanı Lee Hsien Lhoong ise Ekim ayının sonunda davet edildiği Roma’daki G-20 zirvesi sürecinde konuyla ilgili açıklamalarında tıpkı Ardern gibi gayet temkinli açıklamalar yapmıştı.

Lhoong, ülkesinin kovid-19 karşısında verdiği başarıyı alçak gönüllükle ifade ederken, ”potansiyel sürprizler” konusunda da uyarmıştı. Bu iki yaklaşımı, herhalde bugün karşı karşıya kalınan Omicron kovid-19 karşısında tek tek ülkeler ve dünya kamuoyunun nasıl davranması gerektiğine dair gayet manidar ifadeler olarak hatırlamak gerekiyor.

Bu ve benzeri söylemleri zaman içerisinde diğer ülke liderleri veya uluslararası kuruluşların yetkililerinden de duymuştuk. Bu söylemler, ilgili ülke toplumlarına ve dünya kamuoyuna bir umut verme anlamı taşırken, aynı zamanda sorumluluğu tek tek bireylere verilmekte olduğunun da altını çiziyordu.

Asya-Pasifik’te değerlerin katkısı ve ekonomi

Yukarıda dikkat çekilen Doğu Asya ülkelerinin toplum yapılarının sahip oldukları değerlerin, bu süreçte farkı ve önemi bir kez daha ortaya çıkmıştı.

Bir yandan değerleri, öte yandan ekonomik yaşamı sürdürülebilme adına ‘sıfır tolerans (zero tolerance) denilen tedbirleri alınarak toptan kapanma yerine, gündelik ilişkileri yeni sınırlara çekme, bölgesel kapanma vb. yapılarla sürdürülebilir bir hale gelmişti.

Ekonomik üretim, insan ve mal mobilizasyonu/ulaşım gibi süreçler belirli ölçülerde akamete uğrasa da, sürdürülebilirlik önemli bir olgu olarak ortada duruyordu.

Küresel ekonomi krizinde yeni dönem

Bugün gelinen noktada, sadece geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkeler değil, gelişmiş ülkeler de kovid-19’un açtığı ekonomi yarasını tedaviyle meşgul.

Ancak yukarıda dikkat çekilen dört ve/ya beş kez kovid-atağına maruz kalan ülkelerin üretim süreçlerinde sürdürülebilirliği kovid-19 sürecine taşıyabilmiş olduklarını söylemek güç.

Diğer faktörlerin yanı sıra, kovid-19 sürecinin Asya-Pasifik bölgesinde neden olduğu söz konusu ekonomik durgunluğun enflasyon rakamlarındaki görüntüsüne dair birkaç şey söylemekte yarar var. Bölge için enflasyon oranları 2020 yılında 1.5 düzeyinden 2021’de 2.7’ye çıkmış durumda.

Bölgede birkaç ülkeden örnek vermek gerekirse: Singapur’da 2019’da 0.57 düzeyi, 2021’de 1.56; Malezya’da 2019’da 0.66 düzeyi 2021’de 2.5; Endonezya’da 2019’da 2.82 düzeyi, 2021’de 2.05 düzeyine çıkmış gözüküyor.

Avrupa’daki rakamlara bakıldığında ise, durum bundan daha olumsuz denilebilir.

Örneğin, geçtiğimiz ay Avrupa’da 19 ülkeyi içine alan hesaplamalarda, enflasyon oranının ortalama yüzde 4.9’a yükselmesi bir sürpriz değildi.

Avrupa Merkez Bankası (European Central Bank-ECB) başkanı, Christine Lagarde, “enflasyon baskısının geçici olduğu ve 2022’de etkisini yitireceği” yönündeki görüşü Avrupa toplumlarının yüreklerine su serpmiş olmalı…

Enflasyona neden olarak benzin fiyatları ve ithâl ürünler gösterilmesinin son iki yılda küresel üretim ve lojistik ağında meydana gelen gerilemenin neden olduğunu söylemek mümkün. Bu noktada, bir önceki yılla yani, 2020 yılına göre, petrol ve gazda yüzde 27 artışa vurgu yapılması önemli. Bununla birlikte, ortaya çıkan bu rakamın Avrupa’da 1997 yılı düzeylerinden beri bu kadar artış göstermesi dikkat çekici.

Benzer bir durumun ABD’de olduğu ve geçtiğimiz Ekim ayı enflasyon oranının yüzde 6.2’ye yükseldiği görülüyor. ABD özelinde ise bu artış, 1990’lı yıllardaki rakamlarla kıyaslanması ortaya çıkan gerilemeyi gayet çarpıcı bir hale getiriyor.

Başta AMB başkanı Lagarde olmak üzere, tek tek ilgili ülke merkez bankası başkanlarının enflasyonda 2022 için verdikleri gerileme ümidinin, ortaya çıkan ve giderek yayılma eğilimi gösteren Omicron kovid-19 nedeniyle geri tepebileceği de gündemde.

Tek tek ülkeler tarafından geçen neredeyse iki yıla varan sürecin doğurduğu kayıpların telâfisi konusunda önemli kararlar alınsa da, bu kararların uygulanma biçimi ve ulaştığı kitlere açısından tatminkâr olup olmadığı da sorgulanmayı hak ediyor.

Bugüne kadar yaşananlar dolayısıyla kamuoyunu yakından ilgilendirecek şekilde alınan sosyo-ekonomik tedbirlerin, neyi ne ölçüde onarabildiğini söylemek için elimizde yeterli verinin henüz oluşabildiğini söylemek de pek mümkün gözükmüyor. Belki bunun için, kovid-19’un tam anlamıyla bitmesi veya etkisini büyük ölçüde yitirmesini beklemek gerekecek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/12/02/omicron-kovid-19-golgesinde-kuresel-ekonomik-yasam-global-economic-life-in-the-shadow-of-omicron-covid-19/