22 Şubat 2020 Cumartesi

Hindistan’da başkent Yeni Delhi seçimleri: Kejriwal’in zaferi ve BJP’nin ayrıştırıcı politikalar / Elections in New Delhi: Victory of Kejriwal and divisive policies of BJP


Mehmet Özay                                                                                                                         22.02.2020

foto: ndtv.com
Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi yönetimini belirleyen ve 11 Şubat’ta yapılan seçim, yine Arvind Kejriwal’in zaferiyle sonuçlandı.

2015 yılından bu yana başkenti yöneten Kejriwal’in ve başında bulunduğu Aam Adami Partisi için bu seçim siyasi zafer anlamı taşırken, federal hükümeti elinde bulunduran BJP içinse bir hezimet anlamı taşıyor.

BJP’nin başkent seçimlerini kaybetmesi, 2018’den itibaren yapılan eyalet seçimlerinde beş eyalet yönetimi kaybetmesinin ardından oldukça önemli bir sürece işaret ediyor.

Ülkenin köklü siyasi hareketi Kongre Partisi’nin ise başkent seçimlerinde bir tek vekil dahi çıkaramamış olması, bu partinin ulusal siyasette henüz kendine yeniden yer açabilecek bir düzeye ulaşmadığının göstergesi kabul edilebilir.

Özellikle, 1998-2013 yılları arasında üç dönem başkenti yöneten Kongre Partisi’nin bugün başkent meclisinde vekilinin olmaması, son derece çarpıcı bir siyasi gerçekliğe işaret ediyor.

Aam Adami Partisi başkent meclisinde 70 vekilin 62’isini alırken, BJP sadece 8 vekillik kazanabildi. Ancak bu seçim, iki parti arasındaki siyasi rekabetin ötesinde anlam taşımasıyla da önem arz ediyor.

Aşırı-Hindu milliyetçiliğine cevap

Başkent yönetimi elinde bulunduran ve Aam Adami Partisi başkanlığını yürüttüğü gibi bu parti ile özdeşleyen Kejriwal’in zaferi, BJP’nin son dönemde aşırı-sağcı Hindu milliyetçiliği söylemleri ile çelişen bir siyasi bağlamın ortaya çıktığına işaret ediyor.

Öyle ki, Aralık ayında ulusal hükümet başbakanı Narendna Modi tarafından vatandaşlık yasası’nın onaylanmasının ardından, ülkenin dört bir yanında başgösteren gösteriler ve tartışmaların sürdüğü bir dönemde başkent Yeni Delhi yönetimini belirlemek amacıyla yapılan seçim, uluslararası boyuta taşınan tartışmayı bir anda farklı bir yöne kaydırdı.

Başkent yönetimini belirleyen yerel seçim, yönetim zaten elinde bulunduran ve Türkçe’ye “Sıradan Vatandaş Partisi” olarak çevrilebilecek olan Aam Adami’nin (AAM) zaferi ile sonuçlanması hiç kuşku yok ki, federal hükümetin yanı sıra, ülkede yirmiye yakın eyalette yönetimi elinde bulunduran BJP’nin ve bu partinin toplumsal kökenlerini oluşturan Ulusal Gönüllü Organizasyonu’nun (Rashtriya Swayamsevak Sangh-RSS) yürüttüğü aşırı-sağcı Hindu  politikalarıyla tezat teşkil ediyor.

BJP, kampanya sürecinde aşırı-sağcı Hindu milliyetçiliği söylemlerini yenilemesine ve Kejriwal’e karşı nefret ve hatta şiddet söylemi içeren ifadelerle saldırmasına rağmen, 2015’deki seçimde kazandığı üç vekilin sayısını sekize çıkarmasıyla, başkentte az bir temsille de olsa varlığını hissettirdiğini ortaya koyuyor.

Öte yandan, Kejriwal’in zaferini, başkentin demografik ve kültürel yapısının farklılığı ile açıklamak ve/ya bir başka ifadeyle kozmopolit kimliğiyle öne çıkan ve aralarında Müslüman kitlelerinde bulunduğu başkent seçmeninin aşırı-Hindu milliyetçi söylem ve pratiklerine verdikleri bir cevap olarak da okumak mümkün.  

BJP, ulusal çapta Hindu yanlılığı ile geniş Hindu kitlelerinin desteğini almasına rağmen, başkentte umduğu başarıyı bulamadı. Seçim sürecinde tipik ayrıştırıcı, dışlayıcı ve nefret temelli söylemleriyle öne çıktı.

BJP yönetiminin, vatandaşlık yasasıyla Müslüman kitlelerin din temelli olarak geniş Hindistan toplumundan ayrıştırılmasına tepki gösteren siyasi rakibi Kejriwal’i, “Müslüman teröristleri desteklemekle” suçlamaktan geri durmaması ve başkentte Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları ‘Şahin Bey’ (Shaheen Bagh) bölgesindeki gösterilerde öne çıkan kadınları “terörist” ve bölgeyi de “canlı bomba merkezi” olarak tanımlamaları, ayrıştırıcı ve dışlayıcı politikalarında ulaştığı noktayı göstermesi açısından önemli.

Dürüstlük ve sosyal politikalar

Bir anarşist olarak tanımlanan Kejriwal’in kozmopolit özelliği ile dikkat çeken yirmi milyonluk başkentteki yönetimi aslında anarşizm ile pek de ilgili olmayan, aksine tastamam modern kalkınmacı politikaların hakim olduğu bir yönetime konu oluyor.

Bu noktada, illâ ki Kejriwal’in ‘anarşistliğinden’ bahsedilmesi gerekiyorsa bunun da, yerleşik siyasal elitlerden ve politikalarından ayrışması ile olduğunu söylemek mümkün.

Başkent halkına daha iyi yaşam koşulları ki, bunun içinde yolsuzlukla mücadele olmak üzere ve bunun doğrudan uzantısı olan eğitim, sağlık ve ulaşım gibi genel geçer kabule dayanan alt yapı bağlamlarından ibaret.

Dini aidiyet bağlamında ‘Hindu’ olan Kejriwal, takip ettiği siyasal politikalar noktasında, örneğin 2014 yılından bu yana ulusal çapta belirleyiciliğine tanık olunan BJP’li politikacılardan ve icraatlarından ayrışıyor.

Kejriwal, bu ayrışmasıyla, ülkenin temellerini oluşturan ‘seküler’ yasalar ve bunun toplumsal ifadesi ve dayanağı olan çok-dinlilik çok-kültürlülük unsuruna bağlılığı ile belirleyicilik sergiliyor.

Hindistan siyasetine yeni soluk

Hindistan’da ulusal siyasette, çatışma eksenli bir yapının giderek egemen oluşu dikkat çekiyor.

İktidardaki BJP hükümetinin toplumsal temellerini oluşturan Hinduizm veya daha doğru deyişle çok-dinli ve birbiri ile çeşitli bağlamlarda örtüşen dini yapılara mensup kitlelerin, Hinduizm şemsiyesi altında birleşmeleri ve ülkeyi bu dini yapının ana gövdesi olmak bir yana, hakimi konumunda görmesinden kaynaklanan aşırı-sağcı/dini yapılanma hüküm sürüyor.

Federal hükümette BJP egemenliği, bazı eyaletlerde BJP ve yerel partiler ittifakı ile oluşan koalisyon yapıları, Keşmir’in özel statüsünün geri alınması ve nihayetinde Assam eyaletindeki vatandaşların nüfus kayıtlarının yenilenmesi sürecinde, geçen on yıllar boyunca bölgeye sığınmış olan ve bir kısmı zaten daha önce vatandaşlık aldığı anlaşılan kitlelerin karşı karşıya kaldığı vatandaşsızlık süreci öne çıkan konular.

Başkent seçimlerinde, federal hükümet başbakanı Narendra Modi ve hükümeti oluşturan RSS kökenli BJP partisinin ileri gelenlerinin açık bir hezimet ile karşı karşıya kalmaları, şu an için vatandaşlık yasasının geleceğini ve ne tür uygulamalara konu olacağını belirsizleştirmiş durumda.

BJP’ye alternatif olacağı düşünülen Kongre Partisi’nin köklü siyasi geçmişi bir avantaj olarak görülebilirken, bu durum partinin uzun dönemli yönetimlerinde geniş kitleleri uğrattığı hayal kırıklığı nedeniyle bir dezavantaj olarak da dikkat çekiyor.

Ulusal politikanın, etnik ve dini yapılaşmaların doğasından kaynaklanan nedenlerle eyaletler bazında faaliyet gösteren siyasi hareketlerin ötesinde ulusal düzeyde toparlayıcı bir siyasal harekete duyulan ihtiyaç bugün kendini açıkça hissettirmektedir.

Yeni Delhi seçimlerinde, BJP’nin veya rakibi Kongre Partisi’nin kazanamayacağı konusunda neredeyse herkes hem fikirdi.

Tüm bu gelişmeler çerçevesinde, başkent Yeni Delhi yönetiminde bir kez daha söz sahibi olan AAP partisinin niçin ulusal bir siyasal güç haline gelemediği sorgulanmaya değer bir duruma işaret ediyor. Bu noktada, AAP’ın şu an için oluşmuş olan siyasi talep ve ihtiyaçlar bağlamında, hayata geçirebilecek bir siyasi vizyonu, siyasi kadroları ve ulusal politikaları bulunuyor mu sorusu önem taşıyor.

Kejriwal, -en azından şimdilik- ulusal çapta böylesi bir siyasi hareketin başını çekmese de, başkent yönetimi ve seçimlerindeki başarısı ile ulusal siyasete yeni bir norm getirme çabası içerisinde olduğunu söylemek mümkün.


20 Şubat 2020 Perşembe

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler II / Some Issues about research phenomenon and research university II


Mehmet Özay                                                                                                                        20.02.2020

Araştırma üniversitesi dinamizmini, temelde araştırmacı kimliğini kazanmış akademisyenlerden almaktadır. Söz konusu bu akademisyen grubu, bireysel çaba ile kazanılmış ve kurumsal destek ile ortaya konulmuş süreçleri birleştirmek suretiyle bir yandan kendi bireyselliklerine, öte yandan mensubu bulundukları araştırma kurumuna kimlik kazandırmakta ve/ya bu kimliğin sürdürülebilirliğini sağlamaktadırlar.

Bu akademisyen grubunun bir anlamda inşacısı olduğu veya olması beklenen araştırma üniversitesinde yer alan öğrencilerin, söz konusu bu sürece ne denli adapte olup olmadıkları meselesi, aynı zamanda sürdürülebilirlik konusuna dikkatlerin çekilmesine neden olmaktadır.

Tekil araştırmacılar kendi faaliyetleri üzerinden bir devamlılık sergiler, ilgili alana dair tedrici bir katkı yapar veya böyle bir katkı yapma beklentisi ile çalışmalarını yürütürken, öğrenme sürecindeki kitlenin yani öğrencilerin araştırma faaliyetine dair ne gibi bir yapılanma içinde olduğu sorusu öne çıkmaktadır.

Aslında yüksek öğretim düzeyinde ve bağlamındaki araştırma kurumları, bizatihi konvansiyonel eğitim-öğretim faaliyetlerinin dışında, ortaya koymakta oldukları araştırma faaliyetleri ile eğitimi/öğretim etkinliklerini birleştirme yetisinde ve maharetinde olabileceklerini dikkate almak gerekir.

Nihayetinde, yukarıda zikredilen araştırma eksenli üniversiteler, -tıpkı düşünce kuruluşları ve sivil toplum oluşumları gibi kurumların varlığında olduğu üzere-, belli sorunlar üzerinde gerekli yöntem ve araçlarla araştırma faaliyetleri sergilemek ve ortaya anlamlı, ilgili alana katkıda bulunan ürünler koymak amacındadırlar veya böyle olmaları beklenmektedir.

Araştırmanın eğitim/öğretim faaliyeti ile karşılaştırılamayacak denli dinamik, kendinde ve üretken yapısı dikkate alındığında, araştırmanın öncellenmiş olmasının eğitim/öğretim faaliyetlerinin arkada bırakılmasını değil, aksine eğitim olgusunu araştırmanın doğası içinde meczederek gerçekleştirmenin olasılıkları üzerinde düşünmek gerekmektedir. 

Hiç kuşku yok ki, burada araştırma etkinliğinin doğasına uygun olarak iki noktaya dikkat çekmekte fayda var. İlki araştırmacıların düşünce olanaklarını ve imkanlarını mümkün olduğunca araştırmanın doğasına kanalize etmektir. İkincisi ise, bir tür usta-çırak ilişkisi ile bu süreçte yer alacak öğrencinin öğrenim edimini gerçekleştirebilecek bir donanıma en azından öz itibarıyla sahip olmasıdır.

Araştırmacı ile bu süreçte asistan sıfatıyla yer alan öğrencinin usta-çırak ilişkisi öğretim sürecinin konvansiyonel öğretim sürecinden çok daha etkin ve yoğun bir şekilde ortaya çıkmasına olanak tanırken, aynı zamanda pratik bir karşılık olarak araştırma ediminin tedrici olarak ilerlemesinde de rol ve işlevi olacaktır.

Araştırma sürecinin birbirine eklemlenmiş, sürdürülebilir yapısı, bir zaman yönetimi kadar düşünce ve pratik yönetimini de beraberinde getirmektedir. Bu süreçte yaşanacak kısa ve uzun dilimlere yayılan kopuşların, araştırmanın etkinlik çerçevesi, sürdürülebilirlik, otantiklik ve verimlilik gibi bağlamlarını engelleyiciliği akıldan çıkartılmamalıdır.

Unutulmaması gereken husus, araştırmanın, -bir önceki yazıda dile getirilen- gündelik rutin eylemler içerisinde kişinin yaptığı pragmatik yönelimli araştırmadan oldukça farklı olduğudur. Araştırmada izlenmesi gereken basamakların en önemli aşamasının, düşünce üretimine sağlayacak eleştirel yaklaşım olduğu hatırlandığında, bizatihi düşünme ediminin nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığının iyi hesap edilmesini gerektirmektedir.

Temelde araştırma ile düşünce eylemi arasında birbirini besleyen kopmaz bir ilişki olduğu ortadadır. Araştırma sonunda ortaya konulacak ürünün sağlık dereceği, bu iki sürecin birbirini olabildiğinde yaratıcı bir şekilde desteklemesiyle bağlantılıdır.


13 Şubat 2020 Perşembe

Araştırma olgusu ve araştırma üniversitesi hakkında bazı görüşler / Some Issues about research phenomenon and research university


Mehmet Özay                                                                                                                         14.02.2020

Araştırma olgusu, insanoğlunun geçmişten günümüze değin gerek dış zorlamalar gerekse kendi istenciyle sürekli gündeminde olan kavrama işaret etmektedir. Bu kavramı bireysel, pratik-kurumsal ve akademik etkinlik alanı olarak üç farklı alanda değerlendirmek mümkün.

Bireyler ile herhangi bir kurumsal bağlamı olmayan, kendinde ve gündelik yaşamın sürdürülebilirliğinde rol alanlar kastedilmektedir. Pratik-kurumsal ile, çeşitli uzmanlık alanlarına göre oluşmuş irili ufaklı şirketler ifade edilmektedir. Akademik alanın ise bizatihi kendisi araştırmanın doğası, yinelenmesi ve gelişimi ile doğrudan irtibatlı olması ile önem arz etmektedir.

Bu çerçevede, araştırma kavramı gündelik yaşamın rutin akışı içerisinde bireyler, pratik-kurumsal yapılar gibi farklı çevreler tarafından kullanılmakla birlikte, bu alanlardaki kullanımın yüksek öğretim kurumlarındaki araştırma bağlamından önemli ölçüde ayrışmalar sergilediği söylenebilir.

Yapılar arasında araştırma farklılaşması

Bireysel ve pratik-kurumsalın birarada değerlendirilebileceği ilk koşulda, gündelik yaşamda tek tek bireylerin ve pratik-kurumsalların karşı karşıya kaldıkları çeşitli zorlukları aşmak amacıyla izlenen yol ve yöntemler karşımıza çıkmaktadır.

Daha çok pragmatik bağlama oturtulabilecek olan ve özellikle bireylerin karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmeleri ile bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde içselleştirilirken, bir daha ki sefere karşılaşılabilecek bir zorlukta aynı ve benzer bir çözüm arayışı ile karşılık verilebilmektedir. 

Gündelik yaşam içerisinde ele alınabilecek araştırma olgusu bağlamında bir diğer hususu, toplumsal sorunlar karşısında karar alma merciinde olan ve pratik-kurumsal yapı ve çözümleriyle ortaya çıkan çeşitli devlet veya özel kurumlarının çabalarında görmek mümkün.

Bu kurumların çözüm olarak ortaya koydukları çaba bir araştırma sürecini gerektirirken, bunu ya kendi bünyelerinde ilgili sorunu sistematik bir şekilde ele almak suretiyle inceleyebilen ve soruna çare olabilecek formülasyonlar geliştirebilen çalışanlar veya yine sorunla bağlantılı olarak ilgili yüksek öğretim kurumlarındaki araştırmacı kimliğini taşıyan kişi ve gruplarla gerçekleştirmektedirler.

Akademik araştırmanın farklılaşması

Akademik araştırma alanı ise, kasıtlı ve bilinçli olarak seçilen bir konunun, sorunun, alanın sistematik ve görece uzun bir sürece yayılan bir etkinliğini gerektirmektedir.

Adına araştırmacı ve/ya araştırmacı-akademisyen denilen tekil veya grup olarak faaliyet gösteren unsurların bizatihi iş tanımlarının araştırma olgusunun tüm safhalarını kapsayacak şekilde belirlenmesi ile farklı bir nitelik taşımaktadır.

Araştırmacı-akademisyenlerin içinde bulundukları kurumların ki, bu konvansiyonel anlamda bir yüksek öğretim kurumu olabileceği gibi, görece en azından içinde bulunduğumuz toplum için yeni sayılan araştırma üniversitesi adı verilen kurumlardaki rol ve işlevleri ile, yeni araştırmacıların yetişmesinde kayda değer rol oynayabileceklerini de dikkate almakta gerekir.

Bu noktada, araştırma üniversitesi adı verilen yapının işlevinin, yukarıda dikkat çekilen iki farklı alandaki araştırma olgusundan ne denli ayrıştığı görülmektedir.

Araştırma üniversitesi kavramı ve bünyesi altında gerçekleştirilen araştırma eylemine konu olan faaliyetlerin gelişigüzel seçilmeyeceği aksine, araştırma eylemlerinin hususen belirlenen konular çerçevesinde tüm kapsamı ile ele alınmasıyla bütünsel bir nitelik sergilemesi gerektiğine vurgu yapılmalıdır.

Bu durumda, kasıtlı ve bir hedefe matuf olarak yapılan seçimlerle belirlenen ve sürdürülen araştırmaların, nihayetinde insan toplumlarının gelişimine, maddi çevrenin yapılaşmasına olumlu ve anlamlı katkılar yapması beklenmektedir. 

Bu anlamda, araştırmanın doğasını, toplumsal ve doğal çevrenin yeniden yapılaştırılması oluşturmaktadır dersek yanlış söylemiş olmayız. Yukarıda görüldüğü üzere, bireysel veya kurumsal işleyişte ortaya çıkan somut bir soruna karşılık gelecek şekilde, belli bir yol ve yöntem izlenmesiyle ortaya konulacak süreç, şu veya bu şekilde, bir araştırma olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Ancak yüksek öğretim kurumlarında ve hassaten araştırma sıfatını taşıyan üniversitelerde araştırma süreçlerinin kendinde bir değer olarak ortaya konduğu ve öncekilerden ayrıştığı ifade edilmelidir.

Araştırma üniversitesi yapılaşması

Türkiye’de araştırma üniversiteleri olgusu ile ilgili yaşanan sorunlara rağmen, araştırma olgusunun örneğin tekil öğretim üyesi, belli bir öğretim üyesi grubu, belli bir bölüm bağlamında var olduğu zaten ortadadır. Ancak kendine özgü bir yapılanma ve özelleşme olarak araştırma üniversitesi kavramının, yine kendine özgü değerliliği, öncelikleri ve zorunlulukları bulunmaktadır. 

Yüksek öğretim kurumları içerisindeki bu ayırt edici özelliği ile dikkat çeken araştırma üniversitelerindeki araştırma faaliyetinin sistematik ve sürdürülebilir bir nitelik arz etmesi hiç kuşku yok ki, varoluşsal bir öneme haizdir.

Söz konusu bu tür faaliyetlerin sürdürülebilirliğinin şartları arasında, sadece araştırmacı sıfatını taşıyan akademik kadronun değil, öğrencilerin ve hatta akademik olmayan kadroların da birbirine eklemlenmiş görev ve sorumluluklarıyla bağdaşık bir yönü bulunmaktadır.

Fon’un vazgeçilemezliği

Böylesi bir insan kaynağı alt yapısının olup olmaması ve/ya mevcut unsurların sağlıklı bir yapıya oturup oturmaması meselesi hayati bir öneme sahiptir. Ancak bu yapının oluşturulmuş olması sonucundadır ki, araştırma faaliyetlerinin maddi alanında öne çıkan fon ve fon sağlayıcı unsurların rol ve işlevine sıra gelebilsin.

Bu noktada, fon olgusu üzerinde konuşmaya sıra geldiğinde araştırma kurumlarının doğası ve işleyişi ile fon sağlayıcı kurumların talep ettikleri şartlar arasında uyum olup olmamasına bakılır.

Fon sağlayıcı kuruluşların somut ve uygulanabilir araştırma sonuçlarını hedeflemeleri ile, özellikle sosyal bilim alanında faaliyet gösteren araştırma kurumlarının hedef ve araştırma doğaları arasındaki uyuşmazlık, ortaya sürdürülebilirliği oldukça sorunlu bir durumu çıkarmaktadır.

Sosyal bilimlere açılımda kısıtlılıklar

Tam da burada, Türkiye’de araştırma üniversitelerinin ve özellikle de, sosyal bilimlere odaklanan araştırma üniversitelerinin varlığının nasıl bir konuma evrilmekte olduğu konusu önümüze çıkmaktadır.  

Bu konuyla ilgili olarak burada dikkat çekilmesi gereken husus, sosyal bilimlerin doğasına uygun bir yapılaşmanın anlaşılıp anlaşılmadığı meselesidir.

Sosyal bilimlerin görece uzun süreye yayılan araştırmalarının ve bunların sonuçlarının toplumsal yapıda uygulanabilirliğinin mümkün olup olmaması, söz konusu ilgili araştırma kurumlarının fon bağımsızlığının önemini ortaya koymaktadır. Örneğin bir Felsefe, Tarih vb. alanlarda yapılacak çalışmaların somut bir uygulama ve pratik olarak karşımıza çıkıp çıkmayacağı hususu, fon sağlayıcı kuruluşların karakteristikleri ile çelişebilmektedir.

Bu noktada, iki tür değişimden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sosyal bilimler olgusunun neye tekabül ettiği ve bu kurumların nasıl bir yapılaşma sergiledikleri konusunda bilincin yaygınlaştırılması. Bunu, hem devlet kurumları hem de özel kurumlarda yeni bir anlayışın geliştirilmesinin gerekliliği şeklinde algılamakta yarar var.

İkincisi ise, Türkiye’de fon sağlayıcı kuruluşların sosyal bilimler alanlarındaki araştırmacılar ile sosyal bilimler araştırma üniversiteleri ile ilgili politikalarında paradigmatik denilebilecek boyutta kayda değer bir değişime gitmeleri ihtiyacı söz konusudur.

Gündelik yaşamda tek tek bireyler olarak karşılaşılan sorunlara verilen cevapların tatminkar çözüm sunması, pratik-kurumsal yapıların kendi iş ve etkinliklerinin doğasına uygun çalışmalarda karşılaştıkları problemlere pragmatik çözüm arayışları süreçler noktasında araştırma olgusunun doğasına dair bazı fikirler vermektedir.

Araştırma olgusunun hakiki karşılığını bulduğu alanın, yüksek öğretim kurumları içerisinde kendini bu alana hasretmiş kişi ve grupların araştırma faaliyetleri olduğu söylenebilir. Bundan daha da öte, adına araştırma üniversitesi denilen kurumların varlığının tam da araştırma olgusunun neye tekabül ettiğinin cevabının alındığı yapılar olduğunu görmek ve buna göre yapılaşmalar sergilemek gerekmektedir.


11 Şubat 2020 Salı

Çin’de koronavirüs ve ekonomik etkisi / Coronavirus and economic impact in China

Mehmet Özay                                                                                                                   11 Ocak 2020

foto:nst.com.my
Çin’de yaşanan koronavirüs vakası, hiç kuşku yok ki, bölgesel ve küresel sağlık sorunu olarak kayda değer bir önem taşıyor.

Bu önem kendini, salgın nedeniyle bugün itibarıyla 800’ü aşkın kişinin hayatını kaybetmesi ve ölümcül etkisinin halen devam ediyor oluşu çerçevesinde küresel gündemde yer almasıyla kendini gösteriyor.

Çin’in ardından Singapur ve Japonya karşılaşılan vakalarla tehdit sıralamasında önlerde yer alırken, Singapur hükümeti bunun bir göstergesi olarak Ada’da tehdit boyutunu bir üst dereceye çıkartarak ortaya koydu.

Çin yeni yıl tatiline rastlayan salgın hastalıkta uzatılan tatil süresinin ardından bu hafta ülke içinde başlayacak geri dönüşler bir başka endişe kaynağını oluşturuyor.

Ocak ayı başında ortaya çıkan salgınla mücadele amacıyla kamusal yaşam ve başta hizmet sektörü olmak üzere çeşitli iş kollarında üretim süreçlerinin durma noktasına gelmesi, bölgesel ve küresel mal sevkiyatında yaşanan aksaklık hiç kuşku yok ki, sadece Çin’i değil, en başta Çin’le yakın ticari ilişkileri bulunan ülkeler olmak üzere küresel ekonomik döngü üzerinde bir baskı oluşturuyor.

Bu nedenle, Çin’de ortaya çıkan salgın hastalık, salt bir sağlık sorunu olarak kalmadığı her geçen gün biraz daha açıklık kazanıyor.

İş dünyası ve belirsizlik

Aralık ayı sonunda başlayan salgında ikinci aya girilmesine rağmen, çeşitli sektörlerdeki üretim süreçleriyle ilgili yakın ve orta vade projeksiyonlarının netleştirilebildiğini söylemek güç. 

Komünist Çin’in ulusal ekonomisinin standart bir kapitalist ülke gibi tüketimci bir nitelik taşıması, Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesiyle neredeyse birbirine eklemlenmiş ekonomik yapılaşması, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın ulus-aşırı şirketlerinin üretim ve dağıtım merkezi olması gibi karakteristikler bu noktada büyük önem taşıyor.

Bu çerçevede ülkenin ekonomik yapılaşması noktasında iki farklı etkilenmeden söz etmek mümkün. İlki, Ocak ayı başlarından Şubat ortasına kadar süren Çin yeni yılı tatili dolayısıyla ulusal ve bölgesel havayolu taşımacılığı, turizm sektörü ve bunlara eklemlenen diğer çok yönlü tüketim faaliyetleridir.

İkincisi ise, dünyanın önde gelen çok uluslu şirketlerinin ve diğer orta ölçekli ekonomik yapılaşmaların Çin’deki üretim ve dağıtım süreçlerine bağımlılığıdır. Bu ikinci husus çerçevesinde, Çin’deki pek çok sektörün ihtiyaç duyduğu başta enerji ve hammadde kaynaklarının sirkülasyonunda yaşanan gerilemedir.

Ekonomiyi yakından etkileyen bazı hususlar ise, bir yanda yabancı işçilerin durumu ve ulusaraşı şirketlerin üretim süreçlerine ara vermeleri ile Çin’de belli bölgelerde kamusal alanda mobilizasyonun durma noktasına gelmesidir.

Üretim süreçleriyle ilgili olarak ülkeye giriş-çıkışların kısıtlanmasının üretim süreçlerine etkisi yabancı işçi kitlesiyle de yakında ilgilidir. Bu noktada, örneğin Çin yeni yılı tatili dolayısıyla ülkelerine dönmüş olan bir milyon Tayvan’lının, Çin’e geri dönüşünü sorunlu hale getiriyor.

Bu çerçevede, başta ulus-aşırı şirketler olmak üzere çeşitli iş sektörleri, salgına neden olan virüsle ilgili henüz tıbbi çözüm bulunmamış olması nedeniyle üretim süreçlerini durdurma kararları, ekonomik olarak etkisini bir süre sonra çok daha farklı bir şekilde ortaya koyacaktır.

Salgın nedeniyle Hubei Eyaleti başta olmak üzere komşu eyaletler ve bölgedeki sağlık tedbirlerinin halkın kamusal alanlarda serbest dolaşımını kısıtlaması nedeniyle, üretim süreçlerini önemli ölçüde etkileyeceği öngörüsü, yeni yıl tatilinin sürmesi nedeniyle henüz tam anlamıyla hissedilmediği söylenebilir.

Çin yönetimi, iç ekonomide yaşanan durduğunluğu önleme adına piyasaya önemli miktarda taze para girdisi yaparken, özellikle ilk etapta sağlık, gıda ve turizm sektörlerinin desteğe ihtiyaç duyduğu dikkate alındığında bu kurumlara yönelik tedbirler olduğunu söylemek mümkün.

Bu gelişmelerin yıl içerisinde Çin ekonomisini olumsuz etkileyici görüşleri hakim. Bunda özellikle geçen yıl yani, 2019 verileri çerçevesinde yıllık 6,1 büyümesi son otuz yılın en düşük seviyesinin görülmüş olması, son iki yıla damgasını vuran ABD ile yaşanan ticaret savaşlarının getirdiği olumsuzluk da etken olduğu aşikar.

Bu bağlamda, henüz çaresi bulunamamış önemli bir salgın hastalığın varlığı, bu yıl içerisinde ekonomik kalkınma süreçlerinin olumsuz olacağı konusundaki görüşlerin giderek genel bir kabul görmesine neden oluyor.

SAR’la karşılaştırma ve alternatif görüşler

Bununla birlikte, gerek Çin ve gerekse küresel ekonomide yaşanabilecek böylesi bir düşüş ihtimaline karşılık, durumun pek de o kadar vahim olmayacağı konusunda da bazı yaklaşımlara rastlamak mümkün(dü). En azından düne kadar...

Bu noktada sözde iyimser yaklaşımın ortaya çıkmasında 2003-2004 yılında, yine Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesini etkileyen ve ‘şiddetli solunum sendromu’ (SAR) vakasındaki ölüm ve yayılım oranı ile bunun dönemin ekonomik büyüme ve ilişkilerine etkisi dikkate alınıyor(du).

Oysa bugün itibarıyla koronavirüsünden ölenlerin sayısı 811’e ulaşmış durumda. Ve hastalığa şu ana kadar bir çözüm bulunamamış olması, ölümlü vaka sayısının artabileceği anlamı taşıyor.  

Tam da bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, Çin’in hem kendi ulusal ekonomisi, hem bölge ve küresel ekonomiler için, SAR’ın görüldüğü 2000’li yılların başında olduğundan oldukça farklı bir özellik sergilemesidir.

Kültürel yapı ve mobilizasyon

Aralık ayının sonlarında, on milyonlarca Çin’linin yeni yıl hazırlığı yaptığı günlerde ortaya çıkan koronavirüs vakasının ekonomik faaliyetler üzerine etkisini ilk etapta hissettiren hiç kuşku yok ki, bu yeni yıl olgusunun Doğu ve Güneydoğu Asya’daki, neredeyse bütün Çin ve Çin kökenli toplumlar için dini-kültürel bir önem arz etmesidir.

Bu önemli yıl dönümünde sağlık tedbirleri nedeniyle gündeme gelen seyahat kısıtlamaları, ülke içi mobilizasyon kadar, tüm bölgedeki hareketliliği de etkilemiş durumda.

Öte yandan, Doğu ve Güneydoğu Asya’daki ülkeler başta olmak üzere çeşitli ülkelerin Çin’e uçak seferlerini durdurması ve Çin’e seyahat eden ve Çin’den gelecek yolculara uyguladığı giriş yasağı bölge ulaşım hayatı üzerinde olumsuz bir gelişme anlamı taşıyor.

Ocak ayı başlarında yeni yıl tatili nedeniyle önceden seyahatlerine çıkmış olanlar kadar, bu sürece hazırlık yapan milyonlarca kişinin ülke içi ve uluslararası mobilizasyonunu etkileyen salgın, pek çok sektörde durgunluğa neden oldu ve bu durum bugün itibarıyla devam ediyor.

Çinlilerin merkezde oldukları turizm faaliyetlerinin büyük ölçüde aksamış gözüküyor. Özellikle Singapur, Malezya, Endonezya, Avustralya gibi ülkelere yönelik turizm faaliyetleri bu ülkelerdeki ilgili sektörlerin de olumsuz etkilenmesine neden oluyor.

Gerek Çin’de gerekse tüm bölgede yaşanan bu gelişme, turizmin yanı sıra aynı zamanda birbirinden oldukça farklı ticaret alanlarındaki etkinliklerin sekteye uğraması anlamı taşıyor.

Çin’de aile temelli ekonomik yapılanmaların varlığı dikkate alındığında, önümüzdeki dönemde yaşanacak ekonomik daralmadan en çok etkilenecek olanların küçük ve orta ölçekli işletmeler olacağını öngörmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Bölge ülkeleri ise, şu ana kadar yaşanan ve etkisinin ne kadar uzun süreceği bilinmeyen bu süreç karşısında ekonomik kayıplarını mümkün olduğunca giderme konusunda yeni politikalar getirme uğraşında.
Sağlık probleminin yol açtığı sorun bir yandan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) çatısı altında ülkelerin birarada işbirliğine kapı aralarken, ekonomik kayıpların yerel ve ulusla düzeyde kalmayıp, bölgesel düzeye taşınması küreselleşme olgusunun varlığının çok daha yakından hissedilmesi anlamı taşıyor.

6 Şubat 2020 Perşembe

Açe’de toplumsal hafızanın devamlılığı / Permanence of social memory in Aceh

Mehmet Özay                                                                                                                       06.02.2020

Toplumların tarihi ve kültürel kökenleri üzerine çalışmalarda, akla gelen kavramlardan biri hiç kuşku yok ki, toplumsal hafızadır.

Günümüz  Malay toplumlarında bir yandan modernleşme süreçleri yaşanırken, aynı zamanda geleneksel toplum yapılarının devamlılığının sergilenmesi, bununla ilgili kamusal yapılaşmaların varlığı ve devamlılığı temelde toplumsal hafıza kavramıyla açıklanabilecek bir duruma işaret etmektedir.

Bu çerçevede, Malay dünyasına bir örneklik teşkil etmesi nedeniyle, Açe toplumunda toplumsal hafıza konusu ele almaya elverecek hususiyetler taşımaktadır.

Kök yapılaşma

Antropolojik ve sosyolojik olarak bölgenin insan kaynaklarının tarihin erken dönemlerinden itibaren oluştuğu ve bölgenin jeopolitik özelliği nedeniyle sürekli göç alan ve/ya farklı milletlerin ticaret ve göç yolları üzerinde bulunmasından kaynaklanan hareketlilik, toplumsal yapının çeşitlenerek genişlemesini sağlarken, aynı zamanda örf ve geleneklerin giderek çeşitlenerek oluşmasında da rol oynamıştır.

Yabancı kaynaklar dikkate alındığında 12 ve 13. yüzyıl sonları, yerli kaynaklar dikkate alındığında bir ila bir buçuk yüzyıl öncesinden başlatılan İslamlaşma süreci ise bölge dinleri ve var olan kültürel yapının yeniden şekillendirilmesinde rol almıştır.

Açe toplumunda tarihsel hafızanın oluşmasında iki temel alanın öne çıktığı görülür. Uzun süreçlere yayılması ile dikkat çeken bu hususlardan ilki örf (adat), ikincisi ise İslamiyettir.

Modern dönemde yenilenme çabası

Burada öncelikle içinde yaşadığımız modern dönemde Açe toplumunda toplumsal hafızanın bir ürünü olan bazı yapıların nasıl şekillendiğine dikkat çekmekte fayda var.

Açe toplumunda İslami uygulamaların 2005 yılında kabul edilen Helsinki Barış Anlaşması’yla kurumsal bir nitelik kazanması önemli bir gelişmedir.

Uluslararası bir tanınırlık taşıyan böylesi bir anlaşmanın içerisinde İslami uygulamaların kurumsal boyutta yapılaşmasını sağlayacak maddelerin olması, temelde modern ve seküler Endonezya devleti ile/ve söz konusu anlaşmaya taraf olan uluslararası camianın bir anlamda çelişkisi olarak da değerlendirmeye el verecek bir hususiyet sergilemektedir.

İslamla ilintilendirilebilecek önemli yapılaşmaların kamusal alanda kendini ortaya koymasını, adına modernleşme denilen sürecin bir yerinde yeni bir tecrübe olduğu kadar, Açe toplumunun toplumsal hafızasının ve tarihi varlığının yenilenerek ortaya konmasının aracı kabul etmek gerekir.

Burada dikkat çekici husus, Eyalet’te İslami hükümlerin kurumsal bir yapıya oturtulmasının dışardan gelen bir baskı ve zorlamadan kaynaklanmadığıdır. Aksine, Açe toplumunu temsil hükmündeki dönemin siyasi hareketinin, yani Açe Özgürlük Hareketi’nin (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) liderlerinin karar süreçlerinden çıkan bir duruma işaret etmektedir.

GAM’ı, burada ulusal cepheden bakıldığında bir ulus-devlet karşıtı hareket, uluslararası Batılı akedemik çevrelerin değerlendirmesiyle etnik milliyetçi hareket gibi söylemler bağlamındaki tartışma, başlı başına bir başka yazı konu olması nedeniyle burada ele almayı gerek görmüyoruz.

Ancak şu kadar söylemek gerekir ki, dayandığı siyasal ve toplumsal kökenler ve değerler bağlamında, bu hareketin uzun erimli toplumsal hafızanın kendi dönemindeki temsilcisi olarak kabul etmeyi sağlayacak önemli argümanları ve yapılanması olduğunu söylemek gerekiyor.

Bu özelliği nedeniyledir ki, daha önceki dönemlerde yapılan barış görüşmeleri gibi, tsunami doğurduğu olağanüstü şartlarda gerçekleştirilen barış görüşmelerinde Açe toplumunu temsil etme yeterliliğinde bir hareket olarak öne çıkarken, 15 Ağustos 2005 tarihinde imzalanan anlaşmada yer alan siyasi, ekonomik maddeler kadar kültür, eğitim ve din konularını ele alan maddelerdeki anlam ve içeriklerle Açe tarihsel hafızasının bir yansımasını ortaya koymuştur.

Son döneme damgasını vuran bu gelişme, bize bölgede tarihsel ve antropolojik olarak var olan değerler bütününün, kendini toplumsal hafızada ve bunun pratikteki yansıması olarak çeşitli kurumlar boyutunda sergilediğini göstermektedir.

Bu noktada, sadece geleneksel İslami eğitim kurumlarının yaygınlığı ile sınırlı olmayan, bir talep ile karşı karşıya olunduğu anlaşılmaktadır.

Direniş ve toplumsal hafıza

Bölgenin modern bağlamda bir dönüşümüne tekabül eden ve Hollanda Savaşı ile başlatabilecek süreç, Açe toplumunun 19. yüzyıl son çeyreğinde sömürgeci yapıya karşılık verişindeki temeller ve var oluşunu belirleyen unsurların, bu toplumun İslam ve örf temelli toplum yapılaşmasıyla açıklanmayı hak etmektedir.

Savaşın geçirdiği aşamalara, sömürge ordusuna karşı toplumsal direncin çeşitli nedenlerle azalmasına, gerilemesine ve kırılmasına karşın İslam ve örf temelli eğilimin gizli/açık bir varlığının devamlılığı söz konusudur.

Bunun kanıtını, 1904 yılında Hollanda sivil idaresinin başlamasından 1942 yılında Japon işgaline kadar geçen süredeki bazı gelişmelerle ortaya koymak mümkündür.

Burada, görece uzun sömürge savaşı ile ortaya konulan tarihi ve toplumsal gerçekliği ortadan kaldırmaya yönelik Hollanda istilasının Açe toplumunu değiştirme ve dönüştürme çabasına karşın, bunda başarılı olamadığını ifade etmek gerekir.

Bunun yanı sıra, söz konusu Açe toplumsal hafızasının varlığının sömürge sonrası dönemde, bölgede kurulan bir ulus devlet yapısı içerisinde, yaşanan tüm kültürel çatışmalara karşın sürdürülme konusunda bir iradenin var olduğu görülür.

Bu devamlılık, bir hissiyat ve düşünce olarak kalmamış, bunların ötesine geçerek somut bir gerçekliğe dönüştürülmüştür. Öyle ki, 1950’li yıllar boyunca ortaya konulan Dar’ul Islam hareketi, İslami bir yönetim nizamının teşkili yönünde bir mücadele sergilemesiyle önem arz etmektedir.

Bu süreçte Açe toplumunun somut bir başarı elde edememesi gerçeğine karşılık, toplumsal hafızasını oluşturan ve bir ölçüde idealar toplamı olan bütünün, bu toplumun köklere bağlılığını sürdürmesine imkân tanıdığını kabul etmek gerekir.

Hollanda Savaş adıyla anılan sömürge savaşı, Dar’ul İslam Hareketi ve GAM’ın oluşturduğu üçlü yapı, son 125 yıl içerisinde Açe toplumunun hafızasının siyasi ve toplumsal hareketler olarak karşılık bulduğu dönemler olarak dikkat çekmektedir.

Dönemlerinin kendine has özelliklerinin şekillendirmesinden bağımsız olmamakla birlikte, yukarıda kısaca dikkat çekilen söz konusu süreçlerin birbirinden koparılması da mümkün değildir. Bu nedenledir ki, yaşanan tüm değişimlere rağmen, günümüz Açe toplumunu değerlendirirken, toplumsal hafıza olgusunu dikkate almak gerekmektedir.  

3 Şubat 2020 Pazartesi

Hindistan’da vatandaşlık yasası ülke birliğini tehdit / Cizitenship act: a greater threat to national unity in India


Mehmet Özay                                                                                                             03.02.2020

foto:businesstoday.in
Hindistan’da son dönemde vatandaşlık yasasının yenilenmesiyle baş gösteren hadiseler, ülkede toplumsal ve siyasal birliği tehdit eden bir gelişme olarak dikkat çekiyor.

Federal yönetimi elinde bulunduran BJP iktidarı (Bharatiya Janata Party), ülkenin kuzeydoğusundaki Assam Eyaleti’nde başlattığı göçmen kitlelere yönelik politikası, din temelli bir uygulama anayasaya aykırı olmasıyla tepki topluyor.

Bölge ve küresel basının bu gelişmenin Müslümanları hedef aldığı yolunda gizli/açık ortaya koyduğu haberler, Hindistan hükümetinin bir tür İslam karşıtlığı (Islamphobia) ile hareket ettiğine işaret ediyor.

Vatandaşlık yasası revizyonu ve ayrımcılık

Assam Eyaleti’nde nüfus müdürlüğünün kayıtlarının yenilenmesi ve buna paralel olarak 1955 yılı vatandaşlık yasasının revize edilmesiyle ortaya konulan politika, onyıllardır bölgede yaşayan göçmen kitleleri arasında temel insan haklarına aykırı şekilde ayrımcılık uygulanacağı anlamına geliyor.

Müslüman kitleler vatandaşlık hakkından mahrum bırakılırken, ülkeden çıkartılmaları yönündeki düzenlemeler devam ederken, Assam eyalet yönetimi tarafından bölgede kamplar oluşturulmaya başlanması dikkat çekiyor.

Bu durum, bölgede yeni göç dalgaları anlamına gelebileceği gibi, farklı etnik ve dini kesimler arasında  çatışma ihtimalini de gündeme getiriyor.

“Demografik mühendislik”

Hükümet, 31 Aralık 2014 tarihinden önce Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’daki siyasal baskılardan kaçan kitlelerin sığındığı Assam Eyaleti’ndeki Hindu, Jain, Sikh, Budist, Parsis ve Hıristiyan dini yapılarına mensup kitlelerin Hindistan vatandaşlığına kabul edilecek.

Ancak Müslüman kitlelerin bu yasadan yararlanamayacakları yönündeki açıklama toplumsal tepkilerin temel nedenini oluşturuyor.

BJP yönetiminin “demografik mühendislik” adını verdiğimiz böylesi bir politikayı uygulamada Assam Eyaleti’ni hedef seçmesinin ardında, BJP yönetiminin 2014’deki seçim zaferinden sonra başlayan süreç etkili oluyor.

Özellikle, 2016 yılında o dönem eyalet yerel seçimleri öncesinde Hindu kitlelere bir imtiyaz olarak halka, eyaletteki Bangladeş kökenlilerin ülkeden çıkartılacağı yönündeki açıklamalar Eyalet’te BJP yönetiminin hakimiyetiyle uygulamaya geçirilmek isteniyor.

Din temelli bu politika ülke anayasasına aykırı olması ve toplumsal barışı tehdit etmesi nedeniyle, ülke genelinde sadece Müslümanlardan değil, başta Hindu olmak üzere farklı dini ve etnik kesimlerin de tepkisini çekiyor.

Assam Eyaleti’ndeki göçmenlerin kökenlerini belgelerle kanıtlamaya zorlanmaları, on yıllardır bölgede yaşayan bu insanların yaşam koşulları ve ülkede idari yapıdaki alt yapı aksaklıkları dikkate alındığında olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir duruma işaret ediyor.

Hindu devlet ideali

Bu gelişme, 2014 yılında iktidara gelen ve geçen yıl Mayıs ayında ikinci kez seçilen BJP’nin Hindistan’ı Hindu dininin merkezi kabul eden ve bunu çeşitli politikalarına yansıtmasıyla anayasadaki sekülerlik temeline darbe vurmasıyla eleştiriliyor.

Söz konusu vatandaşlık yasasının yenilenmesinin gündeme gelmesinde BJP’nin 2019 yılı Mayıs ayında ikinci kez iktidarı kazanarak ülke siyasetinde egemen olmasının önemli rolü bulunuyor.
Bu gelişme, ülkede Hinduizm temelli aşırı milliyetçiliğin giderek kendini kamusal alanda göstermesi kadar, küresel olarak da Müslümanlara yönelik düşmanlığın yeni bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Başbakan Narendra Modi ve BJP yönetimi göçmen konumundaki Müslümanları ulusal güvenlik sorunu olarak görmeleri, bu veya benzeri politikaların ülkenin farklı bölgelerinde uygulanması olasılığını da beraberinde getiriyor.

BJP’de bir önceki başkan Amit Shah ile partinin önde gelen isimlerinden Ram Madhav farklı zamanlarda yaptıkları açıklamalarla Müslümanlara yönelik ayrımcı politikalarını “zararlı böcekler”, “yasadışı göçmenlerin tümü casustur” türünden hakaret içeren söylemleriyle ortaya koyuyorlar.

Bu dini temelli aşırı milliyetçilik olarak da adlandırılan bu yaklaşımın ülke genelinde yaygınlık kazandırılması ise en büyük tehdit unsuru kabul ediliyor.

Öyle ki, İçişleri bakanı ve BJP eski başkanı Amit Shah söz konusu vatandaşlık yasasının 2024 yılına kadar ülke genelinde uygulanacağı yönündeki açıklama bu konuda yakın gelecekte konunun tartışılmaya devam edeceği anlamı taşıyor.

Yakın tarihle hesaplaşma

Burada dikkat çekilen husus, Assam Eyaleti’nde yaşayan göçmenlerin yakın bir dönemde değil, 1971 yılında Bangladeş’in Pakistan’da ayrılma ve bağımsızlık sürecinde yaşanan göçlere kadar geri gitmesidir.

BJP yönetimi, uzun yıllardır bu topraklarda yaşayan kitlelerin dini kimlikleri üzerinden hareket ederek, kökenlerini araştırma çabası, temelde Müslümanlara beslenen husumetin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Bu anlamda, akıllara Myanmar hükümetinin 1982 yılı anayasasına dayanarak Arakanlı Müslümanlara yönelik uyguladığı vatandaşsızlaştırma çabası akla geliyor.

Bu yasanın ardından dönem dönem şiddet ve zulme maruz kalan Arakanlı Müslümanlar en son 2012 yılı Haziran ayında baş gösteren şiddet olayları karşısında çareyi başta komşu ülke Bangladeş’e sığınma ve teknelerle denize açılarak Güneydoğu Asya ülkelerine sığınmada bulmuşlardı.

Bu sürecin sona erdirilmesi konusunda uluslararası arenadaki beklentilerin aksine, 2017 yılı Ağustos ayında doruk noktasına ulaşan gelişmeler, Arakanlı Müslüman sivillere yönelik etnik temizlik boyutuna ulaşmıştı.

Bugün Hindistan yönetiminin özellikle Bangladeş ve Arakanlı Müslümanları hedef alan vatandaşlıktan çıkarma kararı, sayıları iki ila dört milyon arasında değişen kitlenin geleceğinin belirsizleşmesine neden oluyor. Aynı zamanda, benzer politikanın ülkenin farklı bölgelerinde uygulanabileceği yönündeki endişeler, toplumsal huzursuzluğun daha da artmasına yol açıyor.

Vatandaşlık yasasının yeniden düzenlenmesi, ülkenin 1947 yılı bağımsızlığının ardından 1949 yılında kabul edilen anayasasında belirtilen sekülerle devlet yapısının zedelenmesi anlamına geliyor.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, ülkenin kurucu babalarının geniş bir coğrafya üzerinde yükselen ve çok dinli, çok etnikli toplumsal yapıyı oluşturan devletin “farklılıkta birlik” ilkesi üzerine inşa edilmiş siyasi yapıpı tehdit ediyor.