Mehmet Özay 24.10.2026
Müslüman toplumların, içinde yaşamakta oldukları ulus-devletlerle ilgili sorunları çeşitli boyutlarda sürgit devam etmektedir.
Karşımızda,
adına siyasal bir kavram olan ‘ulus-devlet’ ile bu devletin varlık nedeni olan
‘ulus yani -bu yazıda öncellendiği haliyle, kahir ekseriyeti Müslüman olan
toplumlar bulunmaktadır.
Ulus-devlet’in meşruiyeti yani, bu siyasal varlığın
kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına ulus-devlet denilen
yapının, bu ulus-devletin bizatihi oluşumuna sebep teşkil eden topluma karşı,
kendini hakim kıldığı veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle
bu toplum üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla
gelir.
Müslümanların
kahir ekseriyette olduğu ulus-devletlerde, yaşanmakta olan krizlerin çokluğu
karşısında, sorunların hangisinin öncelikle ele alınması konusunda ortada bir kafa
karışıklığı olduğuna kuşku bulunmuyor.
İlgili
çevreler arasında kimileri -ki bunlar, gazeteciler, sivil toplumcular,
hocalar/alimler, düşünürler, akademisyenler, siyasiler gibi
kategorileştirilebilir unsurlardır-, eğitimi, kültürü ve medeniyeti; diğer
bazıları toplumsal barışı, siyaseti ve ekonomiyi; diğer başka yapılar ise,
güvenliği ve uluslararası ilişkileri öncelleme çabası sergiliyor olabilirler.
Öneriler
Bu çevrelerin
ve ortaya koymakta oldukları öncelikli konulardan amaç, yönetim erki ile halk
arasındaki ayrışmayı, kopuşu, anlaşmazlığı çözüme kavuşturacak bir öneri
sunmaktır.
Yani, bu
çevrelerin çözüm önerilerinin var olan krizleri aşmada, öncelikli bir öneme
sahip olduğu varsayılmaktadır.
Bu başlangıç
noktasında karşımızda var olan, iki temel problemle yüzleşmemiz gerekmektedir.
Öyle ki, halkının
kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumlarda yönetim erklerinin bir yandan, kendi
öz sorumlulukları ile hareket etmeleri beklenirken aynı zamanda, ‘kendilerine karşı
hizmet etmekle sorumlu oldukları’ topluma karşı sorumluluklarının tam farkındalıklarıyla
ve bilinçle kendilerini ortaya koymaları meselesi kanımca, temel bir duruma
tekabül etmektedir.
Ulus-devletlerdeki,
siyasal erk ve bu erkin tüm uzantıları bağlamında dikkat çekilen bu “öz
sorumluluk” olgusunun, “siyasal ahlâk” ile “anayasal kurallar” gibi iki temel
yapıcı unsurla belirlenebileceği konusunu gündeme getirebiliriz.
Bir başka
şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıda zikr edilen her bir alan veya bu
alanlardan sadece, bir bölümüne tekabül edecek şekilde var olan krizler
karşısında, ilgili ulus-devletlerin, bir başka ifadeyle, genel olarak
hükümetler diyelim, bizatihi kendilerine karşı öz sorumluluklarının “siyasal
ahlâk” ile “anayasal kurallar” tarafından biçimlendirilmiş olduğu görülür.
“Siyasal
ahlâk”a dair
“Siyasal ahlâk”a
dair, elde yazılı metinler olsun veya olmasın, tarihsel bir anlamlı geçmişle
bağlantılı olacak şekilde ulus-devlet yapılarının yani, hükümetlerin ve tüm
ilgili devlet organlarının ve bu yapılarda yer alan sıradan memurundan,
bürokrasinin en üst katmanındaki çalışanlarına kadar olan tüm bireylerin
içselleştirildikleri varsayılabilecek bir duruma tekabül ettiğini
söyleyebiliriz.
Siyasal ahlâk
olgusunun, bir anlamda, doğrudan yaptırıcılığından bahsedilememesi, siyasal
ahlâk’ın olmadığı anlamına gelmediği gibi; siyasal ahlâk olgusuna sürekli
olarak yapılan atıfların da, bize siyasal ahlâki bir davranışın ortaya
konulacağını garanti etmediğini yaşayarak tecrübe ediyoruz.
Siyasal ahlâk
kavramı çerçevesinde zikredilmesi gereken hususları, İslam öncesi dönemde,
tarihin derinliklerinde ortaya çıkan ilgili milletlerin ‘devlet kurma’, ‘devlet
idare etme’ biçimleriyle; İslamlaşma ile başlayan, zamanla kurulan çeşitli
boyutlardaki İslam devletleri ile bu devletlere ruhunu kazandırdığı belirtilen
İslami nosyonların bugün yeniden ihyası bağlamında yeni açılımların gündeme
getirilişini de eklemekte yarar var.
Dile getirilen
bu boyutların, günümüz ulus-devletleri yapılaşmasında ortaya çıkıp
çıkmamasından, ilgili çevreler tarafından yapılan söz konusu atıfların
‘retoriksel’ boyutu ile mi ortaya konulduğu yoksa, ‘anlamlılık’ kılıcı oluşları
ve yapılaştırıcılıklarıy ile mi öncellendiği arasındaki farkı da burada kısaca
hatırlatmakta yarar var.
“Anayasal
kurallar”
“Anayasal
kurallar” bütünü ise, adına bizatihi ulus-devlet denilen yapıların ortaya çıkış
ve gelişim süreçlerinde temel yapıcı unsurlar olmaları nedeniyle, yazılı ve
hükmedici/yargılayıcı nitelikleriyle ön plâna çıkarlar.
Daha açıkça
söylemek gerekirse, hiçbir ulus-devlet yoktur ki, anayasal kurallar bütününe
bağlı olmasın...
Anayasal
kuralların, gökten zenbille inmediğini, var olan toplumsal şartların neticesi
olarak ilgili kurucu çevreler ve yapılar tarafından gündeme getirildiği genel
geçer bir bilgidir.
Bu süreç
işletilirken, halkın kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumsal dinamiklerin
dikkate alındığını en azından, ‘teorik’ olarak varsaymak mümkündür.
Bununla
birlikte, halkının kahir ekresiyeti Müslüman olan toplumların içinde
yaşadıkları ulus-devletlerin ne türden anayasal sistemlere ve de dolayısıyla,
anayasal kurallara sahip oldukları kadar, bunların yukarıda dikkat çekilen “siyasal
ahlâk” nosyonuyla ne denli irtibatlı bulunduğu dikkatle incelenmeye değerdir.
Halklar
Öte yandan,
yine genel itibarıyla bakıldığında, söz konusu bu devletlerin kendi halkları
karşısında meşruiyetlerinde kayda değer bir sorun olduğunu görmek, hiç kuşku
yok ki, temel bir çıkış noktasını teşkil edecektir.
Meşruiyeti
yani varlığı, kimliği, düşüncesi, kurumları ve eylemleriyle adına, ulus-devlet
denilen yapının, kendisine karşı sorumlu olduğu topluma karşı, hakimiyet tesis
ettiği veya kendisine böyle bir ‘güç’ atfedilmesinden hareketle bu toplum
üzerinde siyasal egemenlik tesisinde bulunmakta olduğu görüşü akla gelir.
Bu kısa
tanımın bize ulus-devlet bünyesinde yer alan ve adına, ‘toplum’ denilen geniş
yapının hangi süreçlerle siyasi erki meşruiyete davet ettiği veya meşruiyeti
ona devrettiğini görmüyoruz.
Bununla
birlikte, bu siyasi yapının yani, ulus-devlet’in bir kavram olarak içinde yer
alan ‘ulus’ olgusundan hareket edecek olursak, ortada gizli-açık bahsi geçen
toplumun egemenlik sürecinde yeri olduğu
görülecektir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder