Mehmet Özay 05.02.2026
Bu önem, akademi denilen kurumun, bizatihi bünyesinde yer
alan ve tek tek bireylerden başlayarak genel anlamda, toplumun tamamına yönelik
yaklaşımı ile kendini ortaya koyuyor.
Temelde, bugün akademi olarak adlandırdığımız evren,
tabii ki, insan toplumları için yeni bir olgu ve kurumsal yapı anlamı
taşımıyor.
Toplum inşası
Bu çerçevede, uzun tarihsel geçmişte tek tek
düşünürlerin, şairlerin, felsefecilerin yanı sıra, hayatın teknik yanıyla yani,
doğrudan pratiğe dönük yanıyla da uğraşanların içinde yer aldığı alanın, modern
dönemde karşılığını akademi dünyasında bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Toplumsal yapıda yer alan diğer tüm kurumlar gibi,
akademi de içinde yer aldığı eğitim genel başlığı altındaki yeri kadar
özellikle, yüksek öğretim ve/ya araştırma kurumları olarak anılmasında
karşımıza çıktığı gibi daha özel, belirleyici yadsınamaz nitelikleriyle
anılmayı da hak eder.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, akademi dünyası
bizi bilimsel faaliyetlerle buluşturan, bilimi -putlaştırmadan- bir norm haline
getiren, bu normu zaman ve mekan olgularının bize sunduğu imkanlar,
zorunluluklar vb. ile yenileme istidadını sergileme ve ilgili bilimsel
faaliyetlerin sonuçlarıyla geniş toplumu yeniden inşa da oynadığı rolü ile önem
kazanır.
Dün nasıl ki, bir şairin, bir edibin, bir düşünürün, bir
felsefecinin söylemi, anlatısı geniş toplumu kavramada ve şekillendirmede rol
oynadıysa, bugün de, -akademi dünyası içinde yaşanılan dönemin gerektirdiği
koşullar ve şartlar alında- belirleyici olmaya adaydır.
Sapma
Bununla birlikte, akademi dünyasının kendi özelliklerinin
dışına çıkartılmaya çalışılan yaklaşımlar, eylemler, tutumlar vs. bu kurumsal
yapıdan beklenen, arzu edilen, istenilen verimi almaya mani olmaktadır.
Bu ifadeyle kastetmeye çalıştığım husus, akademi
dünyasının ikincilleştirilmesi, öneminin geriletilmesi konusunda sergilenen
gizli/açık çabalardır.
Bu çabaların bizzat, bu kurumun mensubu olduğu
iddiasındaki kişilerden yani, akademisyenlerden, araştırmacılardan, hadi
diyelim ki, bilim adamlarından kaynaklandığı gibi, toplumsal yapıda egemen,
başat bir unsur olarak çıkan, -örneğin, siyaset, ekonomi, din gibi diğer bazı
kurumların baskısına maruz kalmasıyla da belirlenebilmektedir.
İkinci alandan daha ziyade, temelde birinci alan yani,
akademi kurumunun kendi bünyesindeki fertlerin sorumlulukları ile belirlenmesi
gereken akademi kurumunun varlığı, işlerliği, bütünlüğü bizatihi, mensuplarının
eliyle ortadan kaldırılma çabasına tanık olunduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.
İncelenmeye değer
Bu durumun, genel itibarıyla ve küresel boyutta, adına
Müslüman toplumlar denilen kesimlerin konumlandır/ıl/dığı akademi dünyasındaki
halinin incelenmeye değer bir yönü bulunuyor.
Bunu söylerken, Müslüman olan ve olmayan ayrımını, temel
alan bir yaklaşım sergilemek niyetinde değilim.
Ya da, Müslüman olmayan çevrelerin veya küresel anlamda
Müslümanlık dışındaki yapıların kurumların akademi dünyası özelinde, benzer bir
geriletici özelliğe sahip olmadıklarını söylemek de değil.
Buna ilâve olarak, ilgili akademi çevrelerindeki Müslüman
akademisyenlerin, araştırmacıların hakkını yerine getirerek ortaya koydukları
yaklaşımları, çalışmaları, düşünceleri de göz ardı ediyor değilim.
Sadece, kastımın içinde doğrudan yer aldığımız ve kendini
Müslüman olarak telâkki eden çevrelerin, küresel olarak mevcut yapılar
içerisindeki konumlanmalarının, kayda değer ölçüde zaafiyete matuf bir yönü
olduğudur.
Genel bir argüman olarak gündeme getirilmesinde yarar
olduğunu düşündüğüm bu durumun, bizi, herhangi bir kesimi incitme, göz ardı
etme, önemsememe gibi bir nitelemeye sürükleyeceğini düşünmek büyük bir saflık
olur.
Akademinin namusu...
Sorun şu ki, akademi dünyası siyasetin, sivil toplum
kurumlarının, cemaatlerin vb. eylem ve faaliyetlerinin doğrulandığı yerler
kabul edilmesidir.
Bunun daha çok sosyal bilimler alanında karşımıza
çıkması, hiç kuşku yok ki, ‘sosyallik’ denilen olgunun doğal yapısından neşet
etmektedir de, diyebiliriz.
Yazının başlığını, ‘akademinin namusu’ olarak
belirlememde temelde tam da kastım bu...
Buradaki temel ayrımın, akademi kimliğini taşıyan kişinin
yani, akademisyenin bizatihi mensubu olduğu toplumsal, siyasal, dini, kültürel
vb. yapı ile ilişkisiyle adına, akademi dünyası denilen ve içinde ‘bilimsel
olma’ gibi bir kıstası barındıran yapı arasındaki ilişkinin düzeyi meselesi
olduğunu hatırlatmak isterim.
Dikkatle ele alınmasında fayda olan husus, akademi
kurumunun ortaya koyma iddiasında olduğu ‘bilimsellik evreninin’ nerede ve
nasıl konumlandığıdır.
Bu noktada, genelde ‘doğu’ özelde Müslüman dünyada
akademi çevrelerince de desteklendiği gözlemlenen ve özellikle de, sosyal
bilimlerde 20. yüzyıl ikinci yarısında gündeme getirilmeye başlanan,
objektiflik-sübjektiflik tartışmasını hatırlamak mümkün.
Batı’da tüm 19 yüzyıl
boyunca ortaya konulan neredeyse, tüm çalışmaları hedefe alan bir
yaklaşımla, Müslüman toplumların tanımlanması, anlaşılması, analizi
süreçlerindeki yanlışları, aksaklıkları, önyargıları vurgulamaya çalışan bir
tutumdu o.
İlginçtir, bu tutum, yine akademi dünyasının diliyle
ortaya konulmuştu...
Yani, ilgili çevreler, akademik olma kriterinin
güncellenmesiyle temelde, sübjektifliğe karşı olduklarını dile getirirken, aynı
zamanda doğrudan ve dolaylı olarak -ve olması gerektiği şekilde- objektifliğe
vurgu yapıyor ve dikkat çekiyorlardı.
Aradan geçen süre zarfından, Müslüman dünyanın -en
azından, tanık olduğumuz vechesiyle-, akademi kurumlarında karşımıza çıkan
durumun, gelip eleştirilen yöneltildiği o duruma gelip dayanmış olmasıdır.
Bu nedenledir ki, bugün Müslüman dünyasındaki akademi
kurumlarının içinde yer aldığı temel açmazlardan biri, -ki kanımca, en önemlisi
objektiflik-sübjektiflik ayrışmasında gizli/açık, bilinçli veya bilinçsiz sübjektifliğe
yönelmesidir.
Bu yaklaşım, bırakın Batı’nın geliştirdiği ve Batı’da
gelişen -diyelim ki,- oryantalizme karşılık verme iddiasını, söz konusu akademi
dünyasının bizatihi kendi içerisinde yani, bir bütün olarak Müslüman dünyanın
kendi tarihsel, sosyolojik, siyasal, dini, kültürel vb. ilişkilerinde -bir
grubun öteki grup, bir siyasal yapının ötesi siyasal yapı vb. karşısında- belirleyici
olmayı, öne çıkmayı, üstte olmayı temel alan bir yaklaşımla hareket etmesinin
bir sonucudur.
Müslüman dünyasındaki akademi kurumlarındaki bu tutum ve
davranışların, ‘bilimsellik’ olgusu ile ve bu bilimsellik ile ulaşılması
hedeflenen ‘doğru/luk’ arasındaki tezat üzerinde dikkatlice durulmayı ve
sorgulanmayı hak ediyor.
https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/akademinin-namusu-the-honor-of-the-academy/

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder