Mehmet Özay 03.02.2026
Batı içerisinde sistemik bir yapılaşmanın varlığına
rağmen, bugün bizzat Trump politikalarının olumsuz etkisinden en başta nasibini
alan ülkelerin ve bölgelerin başında Avrupa’nın geldiğini söylemek yanlış
olmayacaktır.
Batı’da ayrışmaya cevap
Daha önceki birkaç yazıda dile getirdiğim üzere bu durum,
Batı içerisinde kayda değer bir ayrışmayı gündeme getiriyor.
Trump’ın, birinci başkanlık dönemi söylemleri ve bir
süredir devam eden tartışmalar hatırlanacak olursa, sorun sanki sadece, NATO kurumsal
yapısıyla ilgiliymiş gibi gözüküyor.
Ancak, Batı’da, Atlantik Okyanusu’nun iki kıyısında yani,
Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki kriz bunun ötesinde bir anlam içeriyor.
Belçika başbakanı Bart de Wever’in ifadesiyle kriz’in
adı, “ABD’ye, aşırı derecede bağlılık...”
Bu durum, Avrupa ülkelerini yeni ve alternatif ve hatta,
beklenmedik çıkışlarla ikili ve bölgesel ilişkiler geliştirme noktasına sevk
etmiş gözüküyor.
Trump’ın, bugüne kadar sergilediği politikalara ve bunun
ardındaki argümanlara bakıldığında, tüccar hem de kaba bir tüccar başkan rolünü
oynamakta ısrarla devam ettiği görülür.
Bireysel yaşamının getirdiği karakteristikleri,
ulus-devlet şemasına dobra dobra yansıtma eğilimi, bugün Trump’ı sadece, Güney
ve Doğu ile değil, bizatihi Batı içerisinde algılanması zor ve bunun ötesinde baş
edilmesi gereken bir sorun olarak nüksediyor.
Batı, bu anlamda Avrupa, bu sorunun altından kalkabilecek
mi?
Pasif tepkiselliklere bakıldığında, Trump’a yönelik
olarak “ölse de kurtulsak!” söylemine tutunurken, daha rasyonel ve mantıklı
hareket edenler, çözümü Batı içerisinde yaşanan temel sorunu aşmada, küresel
sistemin öne çıkan öteki başat aktörleriyle biraraya gelmekte buluyorlar.
Bunun son örneğine, İngiltere başbakanı Keir Starmer’ın, 28-31
Ocak günlerinde, Çin’e yaptığı resmi ziyaret vesilesiyle tanık olduk.
İngiltere’den Çin’ açılımı
Başbakan Starmer’ın, geçen hafta Pekin’e yaptığı ziyaret
ile sadece, iki ülke arasında ikili ilişkileri güncelleme olarak gündeme
gelmiyor.
Bunun aksine, Batı’nın liberal söylemlerin en azından,
felsefi ve de belirli ölçülerde pratik yansımalarının merkezi olan
İngiltere’nin, ideolojik Doğu’nun merkezi denilmeyi hak eden Çin’le yakınlaşma niyeti ve çabaları, siyasal
anlamda temel bir olgusal çıkış anlamına geliyor.
Kimileri, Başbakan Stamer’ın ziyaretini İngiliz pragmatikliğiyle
açıklayabilir.
Evet, buna kuşku yok...
Ancak, bugün İngiltere’yi yöneten aklın, Batı’nın kendi
içerisinde olan biten gelişmeleri hesaplı kitaplı bir şekilde değerlendirdiğine
de kuşku bulunmuyor.
Öyle ki, başbakan Starmer, Pekin ziyaretine yönelik
olarak, İngiliz siyasetinden gelen eleştiriler karşısında parlamentoda yaptığı
konuşmada, olan biteni konvansiyonel anlamda, salt ikili ilişkilere dayalı
olarak açıklamıyor.
Bunun ötesinde, “Çin’le ilişkilerin geliştirilmesini
İngiltere’nin, Çin’i doğru dürüst anlamasına imkân tanıyacak bir stratejik
bakış açısının deneyimlenmesi” olduğuna dikkat çekiyor başbakan Stamer...
İlginç bir yaklaşım, değil mi?
Stamer, argümanını güçlendirme adına, söz konusu bu girişimin gayet
gecikmiş olduğunu da dile getirdi.
Bu anlamda, İşçi Partisi iktidarından önce, son sekiz
yıldır ülkeyi yöneten muhafazakâr parti’nin pasif ve gayet mesafeli Çin
politikasına atıf yapan başbakan, diğer önde gelen diğer Batılı ülkelerin
Çin’le yakınlaşma konusundaki girişimlerine karşın bu süreçte İngiltere’nin,
zaman kaybettiğine dikkat çekti.
Bu yaklaşım, aslında tam da, Batı’nın kendi içerisinde
yaşamakta olduğu krizin boyutunu gizli/açık ortaya koyuyor.
Başbakan Kramer, Pekin ziyaretinin nedenini açıklarken
temelde vurgusu, “ulusal çıkarlar” oluyor...
Batı, kendi içerisinde küresel sistemi onarma ve yeniden
inşada ayrışmacı bir yapı sergilerken, Avrupa’da tek tek ülkeler, kendi ulusal
çıkarlarını koruma adına yeni ve de beklenmedik adımlar atmaktan çekinmiyor.
Bugün İngiltere’nin, Başbakan Kramer’in Pekin ziyaretiyle
yapmak istediği de bu...
Açılımın bir tarafında yer alan İngiltere’nin siyasal girişimine
bakarken, Çin’in neredeyse son on yılda durağanlaşan İngiltere ilişkilerinin
yeniden başlamasını kucak açarak karşılık verdiğini söylemek de güç...
Ancak, Kramer’in parlamento konuşmasında vurgu yaptığı ve
aşağı yukarı şu anlama gelen yani, “Doğrudan temas kurulmayan bir Çin’le
ilişkilerin geliştirilebilmesi de o denli zor...” söylemi, Çin’le yakınlaşmada,
çok daha rasyonel ve kapsamlı etkileşimlere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor.
İngiltere, bunu yapabilir mi?
Bunun cevabını belki de, sadece iktidar partisi ve
başbakan Kramer değil, genel itibarıyla İngiliz siyasetinin ve kurucu
aktörlerinin vermesini beklemek gerekiyor.
Değişim
Hatırlayalım, ABD ve Avrupa Birliği, Çin’le ilişkilerinde
özellikle on yılı aşkın süre önce, Hong Kong’da yaşanan dev gösteriler
sürecindeki politikalar nedeniyle, bu ülkeyi eleştiriye tutuyorlardı.
Çin ulus-devleti sınırları içerisinde özerk yönetimiyle
bilinen Hong Kong’da ortaya çıkan insan hakları, özgürlükler konusundaki
sorunlar karşısında, neredeyse birlik olan Batı, aynı birlikteliği örneğin
ekonomi, küresel siyasal kurumların istikrara kavuşturulması vb. noktalarda
ortaya koyamadılar.
Batı’da yaşanan ayrışmanın bugün, Çin’e yansıyan yönüyle
bu ülkeye bir kazanım olarak döndüğünü düşünmek mümkün.
Bu nokta, bizi yine, başbakan Kramer’in Pekin ziyaretinin
pragmatik bir açılım olup olmadığı sorgulamasına getiriyor.
Öyle anlaşılıyor ki, başta İngiltere olmak üzere Çin’le
yakınlaşma süreci yaşayan Fransa, Almanya, Kanada ve Avrupa’nın bazı küçük
ülkeleri, ABD başkanı Trump’ın öncülüğünde güdümlenmeye çalışılan sistemik
değişim karşısınd, yeni bir küresel yapılaşmanın ipuçlarını vermeye
çalışıyorlar.
Bu yaklaşım, olan biteni dikkate alarak ortaya konmuş bir
tahmin sadece....
Bunun sağlamasını ancak, önümüzdeki dönemde,
yaşanacakları bekleyerek ve rasyonel analizler yaparak anlamak mümkün olacak.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder