Mehmet Özay 01.02.2026
“Eğitimde ve bilimsel faaliyetlerde, ‘eleştirel
düşünce’yi pratiğe geçirmeliyiz, geliştirmeliyiz” vs. söylemi ile Müslüman
toplumlarda eğitim ve eğitimin her kademesi, özellikle de, yüksek öğretimde ve
de bilimsel faaliyetlerde ne yapılması gerektiğine dair bir vurgudur bu.
Bu yaklaşıma yapılan sıklık, özellikle, ilgili Müslüman
toplumların eğitim kurumsallaşmalarına yönelik olarak dışardan ve içerden gelen
eleştirilerin boyutu ve yoğunluğuna göre azalır veya artar.
Dışardan ve içerden ile kastım...
Dışardan yani, Müslüman olmayan çevrelerin eleştirel
tutumlarıdır. İçerden yani, Müslüman toplumun kendi içerisinde gelen eleştirel
yaklaşımlardır.
Birinci durum bir yana, ikinci durum bize Müslüman
toplumlarda eğitimin ve bilimsel faaliyetlerin nasıl olması konusunda
birbirinden ayrışan tutum ve yaklaşımların var olduğunu ortaya koyuyor.
Bunun yanı sıra, söz konusu bu yaklaşım, aynı zamanda
içinde Müslümanlar kadar, Müslüman olmayan veya Müslüman olup seküler
yönelimlere sahip geniş toplum kesimlerine verilen bir mesajdır, aynı zamanda.
Bir diğer mesaj ise...
Batı’da modernleşmenin, doğal ve doğrudan bir nedeni ve
sonucu olarak gelişen düşünce ve pratik yapılaşmasının, Müslüman toplumlarda
-çeşitli iç ve dış nedenlerle- ilgili modernleşme süreçlerinde gayet geri
kalmasından neşet eden zaafiyetin artık aşıldığına yönelik gizli/açık bir atıf
söz konusudur.
Samimiyetsizlik
Temelde, ‘eleştiri’nin ve ‘düşünce’nin birleştirilmiş hâli
yani, birleşik kelime olarak karşımıza çıkan ‘eleştirel düşünce’nin,
Müslümanların yönetimindeki eğitim kurumlarında ve bilimsel faaliyetlerinde de var
olduğu konusu, inandırıcı ve iknaya yönelik bir çaba olarak zuhur ederken, aynı
zamanda bu yaklaşımı ortaya koyma iddiasındaki kişilerin ve kurumların samimiliği,
sahihliği ve ciddiyeti konusunda önemli handikaplar ve çelişkilerin var
olduğuna tanık oluruz.
Özellikle, ‘kelli felli’ diyebileceğimiz -ya da öyle
oldukları varsayılan- ‘hocaların’, eğitim ve bilimsel çalışmalar bağlamındaki söylemlerinde
yer alan ‘eleştirel düşünce’ ile neyi kast ettikleri konusundaki belirsizlik ve
hatta şüphe, bu kişilerin ve grupların söylem ve eylem süreçlerinde var olan derin
yarıkla kendini ortaya koyuyor.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse ortada, ‘teori’ ve
‘pratik’ alanlarının birbirinden gayet uzaklaştığı bir durumla karşı
karşıyayız.
Bizde de var(dı!)
‘Eleştirel düşünce’nin temelde, Batı Avrupa’da aydınlanma
ve modernleşme ile birlikte gündeme gelen ve temelde, insan tekinin kendisini,
toplumu, doğayı, evreni algılama yöntemlerinde temel bir yaklaşım olarak
belirlenen bir tutum olduğu hatırlandığında, Müslüman toplumların bünyelerinde
yer alan, -en azından, bazı hocaların ve kurumların, ‘eleştirel düşünce’
vurgusuna yönelik söylem ve yaklaşımlarının-, savunmacı (defensive) ve
aşağılık kompleksi (inferiority complex) refleksi olduğu hissini ve
görüşünü, güçlü bir şekilde yansıttığını söyleyebiliriz.
Öte yandan bu durum, Batı eğitim sistemi, politikaları,
felsefesi karşısında, Müslüman eğitimci ve bilim çevrelerinin, kendilerini
konumlandırma veya yeniden konumlandırma gereğinden kaynaklanmaktadır.
Bu hocalar ve kurumlar, bunun böyle olduğunun bilincinde
olmalılar ki, ‘eleştirel düşünce’ söylem ve vurgularına paralel olarak dönüp,
‘eleştirel düşünce’nin Batı’dan önce, Müslüman toplumlarda var olduğunu ifadeye
çalışırlar.
Bu ikinci tutumun, bir tür özgüven oluşturma ve tabiri
caizze, özgüven pompalama bağlamında tezahür ettiği ileri sürülebilir.
Ve herhangi bir ön yargı gütmeden, yukarıda dile
getirilen ‘eleştirel düşünce’nin, bizde de olduğu yönündeki yaklaşıma hak
vermemek mümkün değil.
Ancak, zamanla ortaya konulan söylem ve pratik
ayrışmasının veya yukarıda dile getirdiğim üzere, söylem ve pratik yarığının
genişlemesi, söz konusu söylemi dile getiren çevrelerin bu söylemlerinde
samimiyetsiz oldukların gönderme yapıyor.
İki temel durum
Burada iki temel durumdan bahsetmek mümkün...
Bunlardan ilki,
Batı’da veya Batı modernleşmesinde olan biteni ve özellikle de, sadece felsefe
alanında değil, bilgi üretiminin neredeyse, her safhasında kabul edilen ve
genel geçer bir konsensuse tabi olan ‘eleştirel düşünce’ kavramı ve olgusunun
anlaşılmadığıyla ya da hakkıyla anlaşılmadığıyla ilgilidir.
İkincisi, ‘eleştirel düşünce’ kavramını söylemlerinde
dile getiren ilgili hocaların, eğitimcilerin vs. bu kavramın neye tekabül
ettiğini bilmekle birlikte, kasıtlı ve bilinçli olarak bu kavramın pratiğe
geçirilmemesi konusundaki gayet monopolist ve diktacı bir tutumu
sergilemeleridir.
Bu nokta, pratikte karşımıza, ilgili hocaların ve
eğitimcilerin kendi bilim alanlarında ürettikleri görüşleri eleştiriye açmama
konusundaki tutum ve davranışları gelmektedir.
Ya da bunun ötesinde, daha bütüncül yapısal sorun olarak,
eğitim olgusuyla doğrudan ilintili tüm süreçlere dair teorik ve pratik
yaklaşımlara kendilerini kapatmalarıdır.
Öyle ki, bu süreçlerin eleştirel düşünceye yol açmaması,
ilgili hocaların ve eğitimcilerin beden dillerinden başlayarak, yönetiminde yer
aldıkları kurumların idari yapılaşmasından, müfredata, ders kitaplarından, ders
işleniş teori ve meodolojilerine, araştırma süreçlerinin yapılaştırılması ve
yönetimine, akademi dışı memurin kadrosunun oluşturulmasından ve yönetiminden,
öğrenci alımı ve öğrenci tezlerinin yönetimine değin, eğitim süreçlerinin pek
çok alanında sergiledikleri kısırlıklarıyla kendini ortaya koyuyor.
İnanç temellilik
Bunun ötesinde, bu yaklaşımla verilmek istenen temel
mesaj, ‘eleştirel düşünce’ olgusunun, Müslüman toplumların inanç temelleriyle doğrudan
ilişkililiğidir...
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, İslam’ın bir din
olarak ve bu dini, insan toplumlarına tanıtan vasıta olarak, vahyi temellerin
ürünü olan Kur’an-ı Kerim’in ve bu vahyi mesaja doğrudan muhatap olan Hz.
Peygamber’in, Müslüman toplumlarda bizatihi ‘eleştirel düşünce’nin ortaya
çıkmasını sağladığı yönündedir.
Bu yaklaşıma -bunun zıddı iddialara rağmen- temelde,
itiraz edilebilecek bir durum bulunmuyor.
Örneğin, burada hatırlanmasında yarar gördüğüm bir husus,
yukarıda ne söylenmek istediğini anlamamızı kolaylaştırabilir.
Naquib al Attas, Malay -Malezya değil!- toplumlarının,
İslamlaşma ile birlikte ‘rasyonelleştikleri’ yönündeki yaklaşımı dikkat çekici
bir öneme sahiptir. Kanımca, salt bu olgudan hareketle bir yazı yazmakta yarar
var...
Sosyolojik zaafiyet
Yukarıdaki hususa dönecek olursam...
Burada göz ardı edilen gayet temel bir husus var ki, o da
şudur.
Öncelikle, din ile toplum ilişkisinde ve ardından,
Müslüman toplum ile öteki toplumlararası ilişkilerdeki sosyolojik yapılaşmanın,
ciddi anlamda göz ardı edilmiş olduğu gerçeğidir.
Dini, dini mesajı, dini mesaja muhatap olan toplumları ve
nihayetinde, bu mesajı kabul edip ilgili toplumun, ‘Müslüman’ sıfatıyla
anılmasına yol açan sürecin ve ilâ nihaye Müslüman toplumların kendi iç
devinimleri ile yine, bu Müslüman toplumların diğer yani, Müslüman olmayan
toplumlarla devam eden tüm toplumsal süreçlerin dinamik yapısının, kayda değer
ölçüde paranteze alınmışlığı ile karşılaşıyoruz.
Evet, bu durumda, yukarıdaki tartışmada geldiğimiz bu
noktada, ‘sorun nedir?’ diye bir soru yönelttiğimizde, hiç kuşku yok ki, tarihsel
süreçleri tek tek ve detaylı bir şekilde ele almamız gerekiyor.
Elbette, bu kısa yazıda, bunu ortaya koyacak değilim.
Ancak, bu yazıda ne demek istediğimi biraz daha netleştirme
adına, bu soruyu yöneltmek gerektiği kanaatindeyim.
Bununla kastım, Müslüman toplumlarda -diyelim ki, 8.
yüzyıldan itibaren gelişme kaydetmeye başlayan ve öncesinde, her nev’inden İslami
bilimler ve ardından, bünyesine edebiyat, tarih, coğrafya, mimari ile nihayetinde,
pozitif olarak tanımlanan, doğayı, doğal olgular ve süreçlerle ilgili
çalışmaların yapıldığı bilim alanlarında faaliyetlerin varlığıdır.
Sadede gelecek olursam...
Müslüman toplumların erken dönemlerinde, adına bilimsel
denilen faaliyetlerin başlatılması, geliştirilmesi ve sürdürülmesinde Müslüman
toplum bireylerinin, düşünürlerinin, bilim adamlarının dışarıyla ilişkiye
kapalı bir tutum ve davranış içerisinde olmadıklarıdır.
Nihayetinde, insan toplumlarının kendinde ve hatta -doğal
olarak-, önceki vahyi süreçlerin eseri ve sonucu olarak, bu yazının odağında
yer alan ‘eleştirel düşünce’ yaklaşımını anlama, uygulama konusunda şu veya bu
şekilde bir çaba içerisinde olduklarını söylemek gerekiyor.
Müslüman toplumların uzun denilebilecek tarihsel
süreçlerinin ardından, ‘yüksek modernlik’ sürecine konu olan bugünün Müslüman
toplumlarındaki, her bağlamı ile eğitim ve bilimsel faaliyetler süreçlerinin
içinde debelenip durduğu açmazdan kurtulmak için tutunulmak istenen ‘eleştirel
düşünce’ olgusunun neye tekabül ettiğini netleştirmek için, tarihsel süreçte
biraz geriye doğru uzanıp, inceleme ve araştırma yapmak gerekiyor...
Müslüman toplumların eğitim ve bilimsel çalışmalarında
‘eleştirel düşünce’ vardı. Ancak, belirli sebepler nedeniyle, kayda değer
gerileme yaşandığının ve/ya ortadan kalktığının ciddi olarak tanımlanması ve
belirlenmesi gerekiyor.
Şayet bu yaklaşımda hem fikir isek, bu durumun, Müslüman
toplumların eğitim ve bilimsel çalışmaları gerçekliğinde, gayet derin bir
tarihsel yarıkla karşı karşıya olduğumuzu bize hatırlattığını söylemek
gerekiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder