Popüler Yayınlar

22 Kasım 2021 Pazartesi

Malezya’da Malaka seçimlerinde UMNO zaferi / Victory of UMNO in Malacca state elections in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            22.11.2021

Malezya Federasyonu’nun 13 Eyaleti’nden biri olan Malaka’da 15. seçimlerde iktidarı oluşturan Ulusal Cephe (Barisan Nasional-BN) koalisyon hükümeti büyük başarı elde etti.

Eyalet parlamentosunun toplam 28 sandalyesinden 21’ini kazanan BN koalisyonu, aynı zamanda eyalet başbakanı’nı da (chief minister) çıkarmış oldu. Bu çerçevede, Sulaiman Mohd. Ali, eyalet parlamentosunda Pazar günü oturumla Malaka eyalet başbakanı olarak atandı.

Kalan 7 sandalyeden 5’ini Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH), 2’sini ise Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) aldı.

Kazanılan bu başarı, BN çevrelerinde önümüzdeki yıl içerisinde yapılmasına kesin gözüyle bakılan genel seçimler için önemli bir doping etkisi yaptığını söylemek mümkün.

Kısaca kazanan ve kaybedenlere bakmakta yarar var.

Kazananlar

Seçimin en önemli kazananı UMNO olduğuna kuşku yok. UMNO genel başkanı Ahmed Zahid Hamidi, seçim sonuçlarının kesinlik kaşanmasının ardından yaptığı açıklamada, Malaka seçmeninin yeniden BN koalisyonuna yöneldiğini ifade etti.

Bunun yanı sıra, UMNO ile BN ittifakını oluşturan etnik Çin ve etnik Hint partileri MAC ve MIC de Malaka’da tek tek girdikleri kendi seçim bölgelerinde başarılı oldular.

MAC ve MIC’ın geçtiğimiz ulusal ve eyalet seçimlerindeki performansları bu iki partinin giderek kan kaybettiği şeklinde yorumlanmıştı. Bugün ise, elde edilen bu partilerin hem BN ittifakı içinde UMNO’ya karşı daha eşitlikçi bir ittifak kurulması için ellerine yeni bir koz verdiğini söyleyebiliriz.

Kaybedenler

Malaka seçimlerinde kaybedenler ise başka Halkın Adaleti Partisi (Partai Keadilan Rakyat-PKR) olmak üzere Umut Koalisyonu ile Muhyiddin Yasin’in başında bulunduğu PN koalisyonu içinde yer alan Malezya İslam Partisi (Parti Islam SeMalaysia-PAS) bulunuyor.

Enver İbrahim’in lideri olduğu PKR’ın eyaletteki 11 seçim bölgesinin hiçbirinde başarılı olamaması ise, parti adına büyük bir hayal kırıklığı olarak değerlendiriliyor. PKR’la birlikte Umut Koalisyonu içinde yer alan Demokratik Eylem Partisi (Democratic Action Party-DAP) 4 seçim bölgesinde Emanet Partisi (Partai Amanah) ise 1 seçim bölgesinde başarılı olabildi.

Seçim öncesinde BN ve PH arasında önemli bir yarışın olacağı yönündeydi. Seçimde belirleyici unsurlardan birinin katılım oranı olacağı görüşü, katılımın yüzde 61’de kalmasıyla haklılık kazanmış gözüküyor.

Yüzde 40’lık gibi gayet yüksek sayıda seçmenin sandık başına gitmemesinde kovid-19 salgın korkusu olduğunu dikkate almakla birlikte, seçmenin özellikle PKR başta olmak üzere, Umut Koalisyonu’nu oluşturan ittifak partilerine yönelik küskünlüğü olarak da yorumlamak mümkün. 

Küskünlük diyoruz, çünkü 2018 Mayıs seçimlerinde eyalet parlamentosunda azınlık hükümeti kuran Umut Koalisyonu bugün o başarısının çok çok uzağında bulunuyor.

Ortaya çıkan bu başarısızlığı PKR, DAP ve Emanet Partisi’nin başarısızlığı olarak yorumlamak mümkün olduğu gibi, 24 Şubat 2020 sivil darbesinin de etkisinin hâlâ devam etmekte olduğunu iddia edebiliriz.

Bu darbenin ardından, sadece ulusal hükümet kaybedilmekte kalmamış, Perak, Kedah ve Malaka gibi eyaletlerde de milletvekili transferleriyle yönetim el değiştirmişti.

UMNO’da yüzler gülüyor

Bu sonuçlar hiç kuşku yok ki, hem Malaka eyaleti hem de ulusal iktidarı elinde tutan UMNO’da morallerin yerinde olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, Malaka’daki seçim zaferinde özellikle genç nesile şans tanınması, UMNO içerisinde gizli/açık bir reform çabasının da olduğunu ortaya koyuyor. Bunun, önümüzdeki süreçte hem parti yönetiminde, hem de yerel ve ulusal düzeydeki seçimlere nasıl yansıyacağı ise merak konusu.

UMNO’da ortaya çıkmaya başlayan yenilik sürecindeki istikrarın partinin başarısında belirleyiciliği olacağına kuşku yok. Bununla birlikte, Umut Koalisyonu muhalefet bloğunda yaşanan gerilimlerin; Dr. Mahathir Muhammed ve Muhyiddin Yasin’in ayrışmasının; PAS’ın uzunca bir süredir istikrarlı bir siyaset izlemekten yoksun oluşu gibi faktörlerin UMNO için avantaja dönüştüğünü gösteriyor.

Öte yandan, özellikle Malay seçmenin, çok daha kurulu bir yapı izlenimi veren ve devlet imkânlarını kendilerine kazanım olarak dönüştürebilen UMNO’ya destek vermeye yeniden başlamalarına da şaşmamak gerekir. Malaka seçimlerine “refah için istikrar” sloganıyla giren UMNO ve ittifak ortakları öyle gözüküyor ki, halkın nabzını tutabilmiş.

Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’nun (United Malay National Organization-UMNO) omurgasını oluşturduğu ve bünyesinde, başta Malezya Çin Partisi (Malaysia Chinese Association-MCA) ile etnik Hint partisi Malezya Hint Kongre Partisi (Malaysia Indian Congress-MIC) olmak üzere irili ufaklı diğer bazı siyasi partileri de barındıran BN, önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde yeniden iktidar olmayı gözüne kestirmiş durumda.

Reform süreci ve siyasal kırılmalar

2018 yılı Mayıs ayındaki 14. genel seçimlerde 61 yıllık iktidarını Umut Koalisyonu’na (PH) kaptıran BN, iki yıl dolmadan 24 Şubat 2020’de gerçekleşen sivil darbenin ardından, yine ulusal siyasette belirleyici olmaya başlamıştı.

Bu çerçevede, federal sultan tarafından 1 Mart 2020’de başbakanlığa atanan Muhyiddin Yasin’in başında olduğu Ulusal İttifak (PN) hükümetine en büyük desteği veren parti UMNO’ydu.

UMNO’da parti içi liderlik çekişmesi, öte yandan UMNO ve Muhyiddin Yasin arasında yaşanan siyasi güç çekişmesi sonunda, Muhyiddin Yasin istifa ederken federal sultanın UMNO içinden yeni bir ismi başbakan olarak atamasıyla UMNO gizli/açık iktidara taşınmış oldu.

Malaka seçimlerinde Ulusal Cephe (Barisan Nasional-BN), Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-PH) ve Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) adlı üç koalisyon grubu arasında geçen yarışda BN’in başarısına karşılık, bir önceki dönem iktidarı oluşturan PN ile Enver İbrahim’in başında bulunduğu PH büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı.

Malaka eyalet seçimlerinin büyük bir başarıyla kazanılması, ulusal iktidarı oluşturan UMNO merkezli BN hükümetinin benzer bir seçime konu olacak Sarawak Eyalet seçimleri için umutlu olmasını sağlıyor. Ancak önümüzdeki süreçte en önemli tartışmanın muhalefet kanadında yaşanması bekleniyor.

Ülkeyi reform sürecine taşıma konusunda istekli ve kararlı olan muhalefet eyalet seçimlerinin yanı sıra, önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimlerde seçmeni ikna edebilmek için yeni seçim plânlamalarına ihtiyaç duyduğuna kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/11/22/malezyada-malaka-secimlerinde-umno-zaferi-victory-of-umno-in-malacca-state-elections-in-malaysia/

Afganistan’da siyasal ve insani yardım bekleyiş: Çözüm mümkün mü? / Expectancy for political assistance and humanitarian aid in Afghanistan: Are there any possible solutions?

Mehmet Özay                                                                                                                            21.11.2021

Afganistan’da, rejim değişikliği sonrasında insani kriz giderek belirgin bir şekilde kendini ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz Ağustos ayında küresel kamuoyunca pek de beklenmeyen Taliban egemenliği ile ortaya çıkan rejim değişikliğiyle ilgili siyasal meşruiyet sorunu, yerini insani krize bıkarmış gözüküyor.

Afganistan’da Taliban rejimi, halkın temel insani ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak bir görünüm seyrederken, Birleşmiş Milletler (BM) uluslararası camiaya çağrıda bulunarak, insani yardıma muhtaç kitlelere bir an önce ulaşılması çağrısı yapıyor.

Bu konuda Taliban yönetiminin ‘hümanistik’ bir bağlam geliştirmek suretiyle, çaresizlik içerişindi tabiri caizse Batılı ülkelere ve özellikle de ABD’ye el avuç açtığını daha önce yazılarımızda dile getirmiştik.

Bugün ise, yaşanmakta olan ve önümüzdeki haftalarda kışın etkisini daha fazla göstermesiyle artma eğilimi gösteren soruna, Birleşmiş Milletler Gıda Programı’nın (United Nations Food Program-UNFP) sahip çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Jeo-politiğin insani yardıma üstünlüğü

Batılı ülkelerin Taliban rejimini tanımama, aralarında Çin, Rusya gibi ülkelerin de olduğu diğer bazı birkaç ülkenin ise bu rejimi tanıma ve işbirliği süreçlerini belirli kriterlere bağlamış olması Kabil yönetiminin elini kolunu bağlıyor.

Aradan geçen yaklaşık iki buçuk aylık süreç, Taliban rejimiyle arasına ciddi bir mesafe koyduğu izlenimi veren ABD’nin giderek kendini bölgede var etmeye çalıştığına tanık olunuyor.

Bunun son günlerdeki en önemli göstergesi, Troika-Artı (Troika Plus) adı verilen ve içinde Rusya, Çin, Pakistan’ın yanı sıra ABD’nin yer aldığı yapı. 11 Kasım’da, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılan Troika-Artı toplantısında hedef, yukarıda dikkat çekilen insani yardım olgusu.  

Kabil’i yönetebilmenin araçlarından biri olduğuna kuşku olmayan ‘insani yardım’ sürecinde tarafların anlaşabildiğini söylemek mümkün değil.

Katılımcı ülkelerce, Afganistan toplumunda bugün yaşanan insani krizden ABD’nin sorumlu tutulduğu toplantıda acil yardımın hangi ülkeler ve nasıl yapılacağı konusunda sonuç alınamadı.

Egemenlik ve açlık ilişkisi

Afganistan’da rejim sorunu ve uluslararası çevrelerin bu rejimi tanıyıp tanımama konusunun, gelip insani yardıma dayanmış olması oldukça manidar.

Bununla birlikte, ABD’nin bu süreçte nerede konumlandığına kısaca bakmakta yarar var. Nihayetinde, Troika-Artı toplantısında Rus ve Çin tarafının bugün yaşanan insani durumla ilgili gelişmelerden sorumlu tuttuğu taraf ABD.

Son yirmi yılda Afganistan’ı yönettiği iddiasındaki ABD’nin, Taliban rejimiyle arasına mesafe koyma çabasından bugün, insani yardım ekseninde de olsa, küresel rakipleri olan taraflarla görüşme masasına oturmasını iki açıdan ele almak mümkün.

İlki, BM’nin insani kriz konusunda giderek artan çağrıları. İkincisi, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik öneme haiz Afganistan topraklarının ne kendi başına, ne de Rusya ve Çin gibi küresel rekabet içinde bulunduğu yapılara terk edebileceği gerçeğidir.

Ancak ABD yönetimi, Afganistan özel elçisi Tom West marifetiyle rakiplerinin argümanını NATO’ya taşırken, ülkesinin bu yükün altından kalkamayacağını açık seçik ortaya koyması, aslında Batı için durumun dönüp dolaşıp Ağustos ayı öncesindeki duruma gelip dayandığını ortaya koyuyor.

Bu noktada, ABD yönetimi, gizli/açık -örneğin Katar gibi- üçüncü ülkeler üzerinden Afganistan rejimiyle ‘diyalog’ süreci yürütürken, aynı zamanda Afganistan’a özel elçiler atamak suretiyle doğrudan temasa da geçmiş gözüküyor.

Troika-Artı içinde yer alan ülkeler ile örneğin Avrupa Birliği, ASEAN gibi bölgesel birliklerin ve bazı tekil ülkeleri yakından ilgilendiren en önemli konu Afganistan’daki insani durum, ekonomik geri kalmışlık, siyasal rejimin kökeni gibi meseleler değil.

Velev ki, söylemlerde bu konu öne çıkarılıyormuş gibi yapılsa da, aslında temel gerçek terör konusu. Öyle ki, insani yardım sorunu gibi bir olguyla gayet yakından bağlantılı olması dolayısıyla tenâkuz teşkil eden, Afganistan sınırları içerisinde bulunan ve terör yapılanmaları olarak adlandırılan güçlerin varlığı.

Afganistan: ‘geri kalmışlık’ ve insani yardım

Afganistan’ın son yirmi yıla bir şekilde damgasını vuran ABD egemenliği döneminde, insani yardıma doğrudan ihtiyaç duyan insan sayısının 3 milyon iken, bugün bu sayının 9 milyona yaklaşmış durumda.

Bu durumun önümüzdeki süreçte ne gibi toplumsal ve siyasal gelişmelere yol açabileceği üzerinde de durmak gerekmektedir. Öyle ki, Taliban rejiminin sadece, bölge ülkeleri ve uluslararası çevreler nezdinde meşruiyetini değil, ülke içerisinde hakimiyetine yönelik bir tehdit olan bir gelişmeden bahsediyoruz.

Sorunun görünenden daha da büyük olduğunu işaret eden verilen ise şu şekilde…

Yukarıda dikkat çekilen ve aciliyet arz eden bu durumun dışında, 38 milyon nüfuslu ülkenin toplam 23 milyonunun temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzakta oluşunun getirdiği gizli ve görünmeyen bir tehlike de, açıkçası kendini ortaya koyuyor.

Son yirmi yıllık ABD liderliğindeki yönetim sürecin de dahi, 3 milyon gibi hiç de azımsanmayacak bir kitlenin doğrudan insani yardıma muhtaç durumda olması, alt yapı ve üst yapı potansiyel zenginlikleriyle dikkat çeken bir ülke için gayet manidar bir duruma işaret ediyor.

Bu durum, ABD liderliğindeki yirmi yıllık yönetim sürecinin, ülkenin dört bir yanına ulaşmadığı gibi bir sonuca tekabül ettiği gibi, aynı zamanda ülkede var olan sosyolojik olarak etnik unsurlar ayrışmasının kronik yapılaşmasını, siyasal olarak ise bir millet veya ümmet olma sürecinin kısırlığını da ortaya koyuyor.

Terörsüz bir Afganistan arayışı

Geçtiğimiz Ağustos ayı sonlarından itibaren Taliban’ın Afganistan’da siyasal hakimiyeti ele geçirmesi ve rejimi belirlemesiyle başlayan değişim süreci, bölge ülkeleri başta olmak üzere Asya-Pasifik, Avrupa ve Kuzey Amerika’da terörle bağlantılı bir sürecin gelişebileceği endişesini ortaya koymuştu.

Bu durum, Taliban rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını güdeme getirirken, Afganistan’daki değişime çeşitli mekanizmalarıyla doğrudan müdahale ya da işbirliği etme arzusundaki birkaç ülkenin dışında genel olarak küresel toplumdan ses çıkmaması, büyük ölçüde bekle gör politikası olarak yorumlanmıştı. Öyle gözüküyor ki, bu süreç büyük ölçüde devam ediyor.

İlk gruptaki ülkeler arasında yer alan Türkiye, Rusya, Katar, Çin ile Taliban rejimi arasında çeşitli bağlamlarda görüş alışverişi konusunda gelişmeler yaşandı. Katar’ın, ABD’nin Afganistan’daki yapıcı aktörü rolünü oynaması ile Taliban rejiminin atadığı dışişleri bakanının Türkiye ve Rusya ziyaretleri daha çok ekonomik yapılanma ve yardım noktasında kendini ortaya koyuyordu.

Eylül ayında Birleşmiş Milletler (BM) toplantılarında temsil edil/e/meyen Afganistan, aynı zamanda küresel kamuoyuna kendini anlatabilme imkânını ve siyasal anlamda gelişebilecek bir meşruiyet tanıma sürecini de elde edemedi. Bu noktada, Batılı ülkelerin onay vermemesinin önemli bir rolü olduğuna kuşku bulunmuyor.  

Bu süre zarfında, meşruiyet krizi devam eden Afganistan yönetiminin, karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, hiç kuşku yok ki, ne kamu ne de özel kurumlarının işlevselliğini yerine getirebilmesidir.

Karar mercii Taliban’ın kendisi

Savaş ve çatışmalar evreninin odağında yer alan, düzenli kurumsal ve rasyonel temellere dayalı ülke olmanın şartlarını asgari düzeyde dahi yerine getirmekte zorluk çeken Afganistan’ın, gizli açık ülke sınırları içerisinde de kendi egemenliğini tesiste karşı karşıya kaldığı zorluk Taliban rejiminin, nasıl bir gelecekle karşı karşıya olduğu sorusunu giderek daha güçlü bir şekilde sorulmasını gerektiriyor.

Ülke ulusal tarihinde ‘ikinci milâd’ olarak adlandırdığım, 2021 yılındaki ABD öncülüğündeki Batılı güçlerin/NATO Afganistan’ı işgalinin bu yılın Ağustos ayına kadar ülkenin en azından belirli bölgelerinde hakim olmasının, bu süreçte ne kurumsal yapılanma, ne toplumsal gelişme açısından bir verim sağlayıp sağlamadığı da tartışmaya açıktır.

Güvenlikten, eğitim ve üretim süreçlerine kadar ülke kalkınmasının temellerini oluşturacağına inanılan ve adına ulusal ordu denilen yapıdan, ülkenin eğitimli/gelişmiş toplum kesimlerine kadar insan kaynağının ülkeyi terk etmesi bugün yaşanmakta olan sorunun salt dönemlik bir açlık veya insani kriz olmadığını ortaya koyuyor.

Burada Afganistan topraklarının de facto bölünmüşlüğü gibi siyasi, haklar ve eğitim başta olmak üzere, tarım ve hayvancılık sektörlerinden başlayarak küçük ve orta ölçekli işletmelere konu olabilecek sanayi, madencilik, ulaşım, ticaret gibi bir ülkeyi ayakta tutacak temel yapısal bağlamların kurulmamış olmasının sorumluluğunu ABD ve Batılı devletlere yıkmak mümkün. 

Ancak bugün şayet yeni bir Afganistan inşa edilecekse bu sürecin en önemli aktörünün Taliban rejimi ve bu rejime destek veren toplum kesimleri olacaktır. Bununla birlikte, dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan açlık gibi temel insani sorunla yüz yüze kalan toplumların tecrübelerinde tanık olunduğu üzere, böylesi bir süreci Afganistan’ın nasıl alt edebileceği ise başlı başına bir sorun.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/11/21/afganistanda-siyasal-ve-insani-yardim-bekleyis-cozum-mumkun-mu-expectancy-for-political-assistance-and-humanitarian-aid-in-afghanistan-are-there-any-possible-solutions/

Malezya’da Malaka eyalet seçimleri ve siyasal görünüm / Malacca elections and political perspective in Malaysia

Mehmet Özay                                                                                                                            19.11.2021

Malezya Federasyonu’nu oluşturan 13 eyaletten biri olan Malaka’da 15. eyalet parlamentosu seçimi yapılıyor.

Ülkenin güneyinde Cohor Eyaleti’ne komşu ve başkentini Malaka şehrinin oluşturduğu Malaka Eyaleti’ndeki seçimle, 28 üyeli eyalet parlamentosu ve eyalet valisinin (chief minister) belirlenmesi için yaklaşık beş bin kişiye varan seçmen oy kullanacak.

Seçimlerin, Umut Koalisyonu (Pakatan Harapan-HP), Ulusal Cephe (Barisan Nasional-BN) ve Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) adlı üç koalisyon grubu arasında geçmesi bekleniyor.

2018 yılında yapılan seçimlerin ardından beş yıl dolmadan yapılan bu erken seçime sebep ise ülkede son dönemde yaşanan siyasal istikrarsızlık. Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu’na (United Malay National Organization-UMNO) mensup eyalet valisi Idris Haron’dan meclisteki dört milletvekilinin geçtiğimiz ay desteğini çekmesiyle erken seçim kararı alındı. 

Yarın, yani 20 Kasım’daki seçim birkaç açıdan önem taşıdığına dikkat çekmekte yarar var. Bunlardan ilki, kovid-19 sürecinde yapılacak ikinci eyalet seçimi olması, salgının yeniden nüksetmesine yol açıp açmayacağı.

Kovid-19 gölgesinde ikinci seçim

Bu noktada, kovid-19 sürecinin başladığı 2020 yılı Mart ayı ve ilerleyen aylarda pek sorun yaşamayan Malezya’nın özellikle, aynı yılın 26 Eylül’ünde yapılan Borneo Adası’ndaki Sabah Eyalet seçimleriyle birlikte, pandeminin ülkenin dört bir yanına yayılması örneği halen akıllarda.

Malaka seçimleriyle ilgili ikinci önemli husus, bu eyalet seçimi ile 2022’de yapılması beklenen genel seçimler arasındaki olası ilişkiyle bağlantılıdır.

Bu çerçevede, 2018 seçimleri sonrasında kurulan Umut Koalisyon (Pakatan Harapan-PH) hükümetine karşı gerçekleştirilen ve sivil darbe olarak adlandırılan 24 Şubat 2020 sürecinin ardından yaşananlar, hem yarınki seçimde, hem de 2022 genel seçimlerine bir şekilde projeksiyon tutulmasına imkân tanıyacağını söyleyebiliriz.

Pandemi yönetimsizliği ve siyasi kaos

Malezya gibi coğrafi genişliği ile nüfus oranı arasında ilki lehine avantaja rağmen, Sabah Eyalet seçimlerinin kötü yönetilmesi nedeniyle pandemide görülen artış ve ölümcül vaka sayılarının yükselmesi sadece sağlık sektörünü vurmadı.

Ülke ekonomisi büyük bir yara alırken, dönemin Perikatan hükümeti birbiri ardına aldığı bazı ekonomik destek tedbirlerinin de sonuç vermemesi siyasi kriz olarak geri tepti.

Bir yandan, federal sultan Abdullah öte yandan, Enver İbrahim liderliğindeki muhalefet pandemiyle mücadelede sözde alınan tedbirlere rağmen, uzun süreli kapanmaların yaşanması, ulusal ve eyalet parlamentolarının sekiz aya varan süreyle işlevsizleştirilmesi ve geniş toplum kesimlerinin ekonomik anlamda mağduriyeti karşısında getirdikleri eleştiriler ülke siyasal yaşamına damgasını vurmuştu.

Böylece, 24 Şubat sivil darbesinin ardından 1 Mart’da kurulan Ulusal İttifak (Perikatan Nasional-PN) hükümetinin pandemiyi yönetemesinin faturası başbakan Muhyiddin Yasin’e çıkmış ve federal sultan ile muhalefetin giderek artan yoğun eleştirileri sonrasında istifa etmek zorunda kalmıştı.

Bunun akabinde, geçtiğimiz 21 Eylül’de, UMNO merkezli yeni bir hükümet kuruldu.

UMNO milletvekili İsmail Sabri Yaakob’un başbakanlığa getirildiği hükümet önceliği pandemiyle mücadeleye ve akabinde ülkeyi genel seçimlere hazırlamayı öncellemesi nedeniyle bir seçim hükümeti olarak da adlandırılmayı hak ediyor.

Malaka seçimleri ve çok katmanlı rekabet

Yukarıda kısaca değinildiği üzere, 24 Şubat 2020 ve 21 Eylül 2021 tarihleri arasında ülke tarihinin belki de en istikrarsız ve kaotik ortamının yaşanması, bu çerçevede hükümetin düşmesi, koalisyon blokları arasında ayrışma, yeni partilerin kurulması gibi çok kısa sürede yaşanan siyasal değişimlerin yarınki Malaka seçimlerine gayet önemli yansımaları olacaktır.

Yarın Malaka Eyaleti’nde yapılacak olan seçim işte böylesine önemli bir dönemi arkada bıraktığı izlenimi veren Malezya’da ülkeyi olumlu veya olumsuz anlamda etkileyebilecek bir öneme sahip.

Bununla birlikte, alınan tüm aşı süreçlerine ve tedbirlere rağmen, seçmende belirgin bir pandemi korkusu olduğu aşikâr.

Son dönemde, aşı sürecinin hızlandırılmasıyla, toplumsal yaşamın normale dönmeye başlamasına rağmen, sadece Malaka Eyaleti’nde değil, bu eyaletteki seçmen listelerine kayıtlı olup da başka eyaletlerde yaşam süren ve seçim için memleketlerine dönme arzusunda olanlar üzerinde de, kovid-19 salgınına maruz kalma endişesi söz konusu.

Bu endişeyle bağlantılı olduğunu söyleyenebilecek ilk gelişme, özellikle güvenlik birimlerine mensup görevliler ve ailelerinin 16 Kasım’da oy verme sürecinde yaşandı.

Belirlenen sağlık protokollerine ve eğitimli kesimi oluşturmasına rağmen, bu kitle arasında seçime katılım oranı yüzde 52 civarında olması, yarın yapılacak seçimde katılım oranına dair endişeleri gündeme getiriyor.

Eyalet seçimlerinin, girişte belirttiğim üç temel koalisyon bloğu arasında geçmesi bekleniyor. Bunların yanı sıra, 2018 yılında kurulan Malay milliyetçi partisi olarak da bilinen Malezya Yerli Partisi (Parti Bumiputra Perkasa Malaysia-Putra) ve 2019 yılında kurulan Hint kökenli Malay Müslümanların kurduğu Hint Müslümanları Ulusal Birliği Partisi (Parti Perikatan India Muslim Nasional-IMAN) adayları ile bağımsız adaylar da yarışacak.

Bu siyasi bloklaşmada en dikkat çeken ise Ulusal Cephe (BN) ve Ulusal İttifak (PN) arasında olduğunu söylemek mümkün. İçinde UMNO’nun ana omurgasını UMNO’nun oluşturduğu BN içerisinde Çin etnik partisi MAC, Hint etnik partisi MIC yer alıyor.

BN denkleminde yer alan Malezya İslam Partisi (Parti Islam SeMalaysia-PAS), Malaka eyalet seçimlerinde Muhyiddin Yasi’in başında bulunduğu ve Vatan Mücadelesi Partisi (Parti Pejuang Tanah Air-Pejuang) ile ittifak kurmayı tercih etti.

Bu gelişme, UMNO ve PAS arasında 2016 yılında kurulan siyasi ittifaktan kopuş anlamı taşıyor. Bu kopuşun sadece, Malaka seçimleriyle sınırlı olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Bu çerçevede, Malakalı seçmenin nasıl bir yönelim sergileyeceği merak konusu. Hükümetin aldığı pandemi tedbirlerine rağmen, kendi bireysel tedbirini öncelleyen seçmenin sandık başına gidip gitmemesi de seçim sonuçlarını önemli ölçüde etkileyecektir.

 BN içerisinde Çin ve Hint merkezli siyasi partiler olsa da, özellikle Malay Müslüman seçmene hitap edilmesi bu koalisyon ile PN arasındaki önemli bir rekabetin yaşanması anlamı taşıyor.

Öte yandan, bu rekabetin yoğun olarak yaşanacağı tahmin edilen seçim bölgelerinde ise, başında Enver İbrahim’in bulunduğu PH koalisyonunun kazançlı çıkabileceği üzerinde duruluyor. Yarınki seçimlerin ardından oluşacak siyasi kompozisyonu ilerleyen günlerde yeniden ele alacağı.  

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/11/19/malezyada-malaka-eyalet-secimi-ve-siyasal-gorunum-malacca-elections-and-political-perspective-in-malaysia/

18 Kasım 2021 Perşembe

Joe Biden ve Şi Cinping görüşmesinden çıkan umut (mu?) / Hope is the result of the summit between Joe Biden and Xi Jinping?

Mehmet Özay                                                                                                                            16.11.2021

ABD devlet başkanı Joe Biden ve Çin Halk Cumhuriyeti devlet başkanı Şi Cinping arasında uzun süredir beklenen görüşme nihayet dün yani, 15 Kasım Pazartesi günü gerçekleşti.

Dünyanın iki en büyük ekonomik gücünü oluşturan ABD ve Çin devlet başkanları arasındaki görüşmenin, güvenlik eksenli olması dikkat çekiciydi. Özellikle, son bir yıl içerisinde giderek ivme kazanan Tayvan sorunu, zirvenin ilk sırasında yer aldı.

Rekabet mi çatışma mı?

Rekabet mi çatışma mı söylemleri gölgesinde geçen zirve, iki liderin ‘nazik’ söylemleri ile şimdilik tarafların birbirlerini anlama konusunda en azından istekli olduklarına işaret ediyor.

Beyaz Saray yetkililerinin, ‘bu zirvenin herhangi bir ciddi sonuç doğuracak şekilde algılanmaması’ yönünde basına yaptıkları açıklamaya bakılırsa, yüz yüze görüşmelerin belirleyiciliği çok daha büyük önem taşıyor.

Biden’in bu konudaki tavrı da açık zaten… Örneğin en son olarak, Şi Cinping’in G-20 ve Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne (COP26) katılmamasına yönelik eleştirileri buna yönelik gayet net açıklamalar içeriyor.

Beyaz Saray yetkililerinin temkinli tutumuna karşılık, ilk olumlu tepkilerin küresel borsa merkezlerinde kendini göstermesi hiç kuşku yok ki, liderler arasında geliştirilen diyalog dilinin oldukça önemli bir gelişme olduğuna işaret ediyor.

Toplantıda ele alınan konular, başkanların söylemlerinin küresel piyasalarda olumlu algılanmasına rağmen, bu sürecin ne şekilde sürdürülebileceği ise şimdilik meçhul.

Güç ve tehdit arasında iletişimsizlik

Sanal ortamda gerçekleştirilen liderler zirvesinde ABD başkanı Biden, mevkidaşına “niyetlenilmiş veya niyetlenilmemiş olsun çatışmadan kaçınılması gerektiği” konusundaki söylemi, bir anlamda gergin olan ilişkiler üzerine bir zengin dalı hükmündeydi.

Şi Cinping ise, böylesi bir olasılığın varlığını gizli/açık ortaya koyarcasına, iki ülke arasında “iletişim bozukluğuna” vurgu yaptı. İki süper güç olarak adlandırılan ABD ve Çin arasında, iletişim çağında yaşanan bir iletişimsizliğin varlığına işaret eden bu söylemin ikna edici olduğunu düşünmek pek mümkün gözükmüyor.

ABD ve Çin arasında var olduğu söylenen “iletişimsizlik” sorunun aslında yaşamaması için gayet önemli mekanizmaların olduğu biliniyor.

Öyle ki, ikili (bilateral) ilişkiler ve bu imkânın neden olduğu görüşme trafikleri bir yana, iki ülke üst düzey yöneticilerini Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (Asia-Pacific Economic Cooperation-APEC, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations-ASEAN, G-20, Birleşmiş Milletler (United Nations-UN) gibi yıl içerisinde periyodik olarak gerçekleştirilen toplantıların varlığı hiç kuşku yok ki, anlaşmazlıkların çözümü için yeter oranda zaman ve çaba sağlanmasına elveriyor.

Olsa olsa, tarafların birbirleriyle iletişimlerinde dinlemenin dışında karşı tarafa mal edilen bir içkin söyleme inanmadan kaynaklanan, dışlayıcı bir iletişimden bahsetmek mümkün.

Tayvan stratejik sorun

İki ülke arasında yaşanan sorunların girişte belirtilen Tayvan’la sınırlı olmadığı aksine, Tayvan’ın görece arka sıralarda bırakacak çok daha önemli sorunların var olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Bununla birlikte, Tayvan’ı öne çıkaran unsurların başında Tayvan demokratik yönetiminin Pekin’e yönelik ‘eşitlikçi ve demokratik’ dil kullanmasının azımsanmayacak bir önemi olduğunu söylemek gerekiyor.

Dünkü zirveye gelene kadar Çin yönetimi, en azından son bir yıllık süre zarfında, ABD’nin geliştirmekte olduğu söylemler ile Tayvan Boğazı’ndaki deniz gücü varlığını artırması, ‘demokrasi güçleri’ olarak da adlandırılan Japonya, Hindistan, Avustralya ve ABD eksenli Quad ve Avustralya, İngiltere ve ABD’nin oluşturduğu Aukus gibi uluslararası işbirlikleri gibi fiili gelişmeleri kendisine ve de bölgeye yönelik tehditkâr bir tutum olarak tanımlıyor.

ABD’nin bu tutumuna karşılık olarak ise, iki gücün birarada var olabileceği bir uluslararası sistem arzusunda olduğunu da açıkça ortaya koyuyordu. Çin yönetimi açıkçası, çatışmadan değil, rekabetten yana bir uluslararası sistemin var olmasını arzu ediyor.

Tabii bunları gündeme getiren aynı Çin, Tayvan üzerindeki tarihsel politikasını uygulama yönünde kendinden veya dışardan kaynaklanan nedenlere dayanarak, içinde askeri seçeneğin de olduğu, her yola başvurmaktan geri durmayacağı söylemini de göz ardı etmemek gerekir.

Çin güç dengesi arayışında

İki ülke arasındaki çatışması politikaların adının sabık devlet başkanı Donald Trump dönemindeki, ‘ticaret savaşları’ kavramıyla oraya konulsa da, temelde bu gelişme sadece, sorunların görünün yüzünü teşkil ettiğini söylemek mümkün.

ABD-Çin arasındaki gerginliğin ve bunun çatışma ortamına ve zaman zaman tanık olunduğu üzere sıcak çatışmaya evrilebilme potansiyelinin ardında, salt bir ekonomik rekabetten bahsetmek mümkün değil.

Çin’in devlet aklının tarihten aldığı derin bir güçle hareket ettiğini söylemek gerekiyor. Bu akıl, kendini 1949 yılında Mao Zedong ile resmileştiren komünist devrimle başlatılmak yerine, köklü Çin tarihi ve bunun ürettiği devlet geleneğinden kaynaklandığını unutmamak gerekir.

Uzun tarihi süreçte, Çin kendisine mal edilen nesnellik durumundan kurtulmanın ve bunun da ancak, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin temsil ettiği Batı’nın elinde var olan ve güç anlamına gelebilen her ne varsa onu edinmenin ve bunlarla öne geçmenin adı olduğu ortadadır. 

Asya-Pasifik’in kazançlı çıkacağı bir ilişki türü

ABD ve Çin’in uzlaşmacı politikalarının hiç kuşku yok ki, en çok ASEAN ve Asya-Pasifik bölgesinde memnuniyetle karşılanacağına kuşku yok. Bu iki ekonomi devinin, başta ikili ticari ilişkiler çerçevesinde ortaya koyacakları işbirliği eğiliminde sergileyecekleri politikaların, bu alanla sınırlı kalmayacak etkileri olacağını düşünmek mümkün.

Bununla birlikte, pembe bir tablo çizmek yerine, ilişkilerin sürdürülebilir bir yapıya kazandırılmasının, aynı zamanda farklı ülke ve blokların da bu işbirliğine destek olmalarından geçtiğini söylemekte yarar var.

Bu noktada, örneğin, Çin’in kara ve deniz ipek yolları ve/ya kuşak-yol inisiyatifiyle kıtalararası ticaret ve ekonomiyi yönetme konusundaki agresif tutumunun salt bu alanla sınırlı olup olmadığı konusundaki endişeler; Tayvan Boğazı’nda statükoyu değiştirmeye matuf girişimler; Çin’in Güney Çin Denizi’nde teritoryal hakimiyet söyleminin ve bunu icraata geçirmesinin neden olduğu ASEAN üyesi beş ülke yani Filipinler, Malezya, Vietnam, Bruney ve Endonezya ile yaşanan inişli çıkışlı çatışmacı ortam adı geçen gelişmelere konu olan bölge ve ülkelerin doğrudan ve dolaylı katılımını gerektiren bir boyut arz etmektedir.  

Biden ve Chinping zirvesine konu olan ikili ilişkiler sahip oldukları kapsam alanları açısından Asya-Pasifik bölgesini yakından ilgilendiriyor. Bu durum, sadece Çin’in bu bölgede yer almasından değil, aksine ABD’nin büyük bir Pazar, önemli bir üretim merkezi ve yakın siyasi ve askeri müttefiklerinin bulunduğu bir yer olmasından kaynaklanıyor.

Bununla birlikte, ASEAN örneğinde ortaya çıktığı üzere bölgede salt bir tek gücün varlığının onaylanmaması, orta büyüklükte ve bölgesel bir güç olarak kabul edilen bu birliğin iki süper güç ilişkilerinde yapıcı rol oynayabileceğini de ortaya koyuyor. 

ABD başkanı Biden’in yüz yüze görüşmelerin yerini hiçbir şeyin tutmayacağı inancı hatırlandığında, dün yapılan zirvenin ardından, ilişkileri barışçıl çerçevede yapılandırmak adına, en kısa sürede iki başkanın biraraya gelmesinin olası olduğunu söylemek mümkün.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/11/16/joe-biden-ve-si-cinping-gorusmesinden-cikan-umut-mu-hope-is-the-result-of-the-summit-between-jone-biden-and-xi-chinping/

15 Kasım 2021 Pazartesi

Asya-Pasifik’de yeni yılla birlikte RCEP hayata geçiriliyor / RCEP is launced in Asia-Pacific region in the new year

Mehmet Özay                                                                                                                             11.11.2021

Asya-Pasifik bölgesi, yeni yılla birlikte 15 ülkenin üyesi olduğu, ‘Bölgesel Kapsamlı Ekonomik İşbirliği’ (Regional Cooperation of Economic Partnership-RCEP) anlaşmasını uygulamaya hazırlanıyor.

Bölgenin çokça ihtiyaç duyduğu ekonomik işbirliği anlaşmasının 1 Ocak 2022’den itibaren pratiğe geçirilmesi ve özellikle, kovid-19’un ekonomi alanında açtığı yaraların sarılması açısından gayet önemli.

Ulaşım, eğitim ve turizm gibi doğrudan insan hareketliliğine imkân tanıyan alanları da içeren geniş kapsamlı ticaret ve ekonomi işbirliği Asya-Pasifik bölgesinde yeni bir dönemin başlangıcı anlamı taşıyor.

Bununla birlikte, RCEP, 2018 yılında yürürlüğe giren ve Çin’in üyesi olmadığı Kapsamlı ve Gelişimci Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması’na (Comprehensive and Progressive Agreement for Trans-Pacific Partnership-CPTPP) bir rakip olabileceği düşünülebilir.

Öte yandan, her iki blog içerisinde yer alan ve sağlam ekonomik alt yapıları bulunan Japonya, Singapur, Güney Kore, Avustralya gibi ülkelerin süreçte en kârlı çıkacak ülkeler olarak düşünmek mümkün.

Ticaret savaşları sonrası önemli adım

Bu durum, özellikle 2016’dan bu yana büyük ölçekli olarak ABD-Çin arasında küçük ölçekli olarak bölgedeki Japonya, Malezya gibi diğer bazı ülkelerde gündeme gelen ticaret savaşının ve kovid-19’ın neden olduğu ekonomik durgunluğu aşmada önemli bir işlev görecektir.

Söz konusu bu gelişme, Asya-Pasifik bölgesinde yaşanan ekonomi krizlerin ve çatışmacı ortamın ardından bugün, yeni bir ümit olarak kendini ortaya koyuyor.

2012 yılında, ASEAN üyesi on ülke ile Doğu Asya’dan Çin, Japonya, Güney Kore ile Pasifikler bölgesinde Avustralya, Yeni Zelanda’nın biraraya gelmesiyle başlatılan ekonomi bloğu süreci geçtiğimiz yıl Hanoi’deki toplantıda 15 Kasım’ında imzaların atılmasıyla önemli bir safhaya ulaşmıştı.

Hindistan’ın üretim alt yapısında yaşadığı sorunlar nedeniyle birliğe katılmaktan vazgeçse de, süreçte dahil olabileceğini düşünmek mümkün.

Şu ana kadar on üye ülke parlamentolarının onayladığı anlaşmanın önümüzdeki yıl uygulanması bekleniyor. Söz konusu on ülkenin altısını ASEAN’a mensup Singapur, Tayland, Bruney, Kamboçya, Vietnam ve Laos oluştururken, diğer dört ülke Çin, Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya.

Çin’den ‘hazırız’ mesajı

Geçtiğimiz hafta sonu Çin Ticaret Bakanlığı yetkilileri yaptıkları açıklamalarla, RCEP’i uygulamaya hazır olduklarını ortaya koydular.

Küresel ekonominin ikinci sırasında bulunan Çin’den gelen bu açıklama, bloğun üye ülkeleri tarafından da olumlu karşılandığına kuşku yok.

Şu ana kadar altı üye ülkenin parlamentolarında onaylanan birlik anlaşmasın 2022 yılı başından itibaren işlerlik kazandırılması bekleniyor.

Çin, RCEP anlaşmasında öngörülen ve bağlayıcılığı olan toplam 701 alanda hazırlıkları tamamlamış gözüküyor.

ASEAN merkezli yapılanma

Karşılığını, on üye ülkeli ASEAN+1 formülünde bulan serbest ticaret anlaşması modelinin uygulanacağı RCEP sayesinde, Asya-Pasifik’de ekonomik kalkınma daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bağlamlarda gerçekleştirilmesi hedefleniyor.

Asya-Pasifik bölgesi ekonomik işbirliği süreci, odağında ASEAN’ın olduğu bir yapıda gelişme gösteriyor. Asya-Pasifik bölgesinde 16 üye ülkeli RCEP adı verilen ekonomik blog, gelişmiş ve gelişmekte olan bölge ülkelerinde ekonomik oryantasyonun yeni adı olarak dikkat çekiyor.

Yeni diyoruz, çünkü gündeme geldiği 2012 yılında başlayan ve geçtiğimiz yıl sonunda imzaların atıldığı ticaret işbirliğinin, aradan geçen on yılın ardından önümüzdeki yılbaşında uygulanması bekleniyor.

Küresel gayri safi milli hasılanın yüzde 30’una denk gelen bir büyüklüğü içinde barındıran RCEP ekonomi blogu -veya ekonomi kuşağı- olarak adlandırılmayı hak eden yapı, nüfus büyüklüğü açısından da dünyanın yarıya yakınını temsil etme potansiyeline sahip.

Ekonomik kalkınmanın istikrarlı yaygınlaştırılması

Bir yanda, ABD-Çin ticaret krizi öte yanda, kovid-19’un neden olduğu uzun dönemli kapanmaların ardından RCEP, bölge ülkelerinin ekonomik büyümelerinde katalizör işlevi görecektir. Özellikle, ticarete konu olan metalarda tedrici olarak, yüzde 90 oranında gümrük indirimi öngörmesi, bu anlamda gayet çarpıcı bir duruma işaret ediyor.

Bir anlamda eşitlikçi kalkınma olarak da adlandırılabilecek bu blog içerisinde Çin, Japonya, Singapur, Güney Kore gibi kalkınmış ülkeler bulunurken, diğer üye ülkelerin de benzer ekonomik kalkınma süreçleri tecrübe etmesi amacı taşıyor. 

RCEP’in işlevsel olabileceği alanlara bakıldığında mal ve hizmet ticareti, yatırım, ekonomik ve teknik işbirliği, e-ticaret, küçük ve orta ölçekli işletmeler gibi standart denilebilecek bağlamları kadar, belki de en önemlisi anlaşmazlıkların çözümlenmesi gibi bir alanı da içerisinde taşıyor olması.

ABD-Çin ticaret anlaşmazlığının bölge ülkelerine gayet açık bir şekilde öğrettiği üzere, anlaşmazlıkların çözümü, diğer alanlardaki gelişimci işbirliklerinin de bir anlamda garantisi hükmünde.

İlgili ülkelerin ikili ilişkilerine bakıldığında örneğin, Çin-Japonya, Çin-Hindistan, Çin-Avustralya gibi merkezinde özellikle, Çin’in olduğu bir çatışmacı siyasal ortamın gerçekliğine kuşku bulunmuyor. Bununla birlikte aynı Çin, hem üretim gücünü elinde bulunduran, hem de tüketici piyasa olmasıyla kaçınılmaz bir partner olma özelliği taşıyor.

RCEP’i, yakın ve orta vadede güçlü kılacak ve yapılaşmasını daha da anlamlı hale getirecek olan çatışma alanları ile işbirliği alanlarını ayrıştırmak ve mümkün olduğunca ikinci alandan hareketle birinci alanı yani, çatışma alanlarını azaltmaya çalışmak.

Bu noktada, özellikle kovid-19 sürecinde gayet açık bir şekilde gözlemlendiği üzere, Çin’in üretici gücü, tedarik ve lojistik yapısının kırılganlığı karşısında RCEP üyesi ülkeler, önümüzdeki dönemde Çin’den diğer ülkelere, özellikle de gelişmekte olan ülkeler doğru bir yayılımından veya genişlemeden söz etmek mümkün olacaktır.

Geçen hafta sonu Çin makamlarının yaptıkları açıklamalarda bu noktaya da değinilmişti. Öyle ki, önümüzdeki süreçte, RCEP’in tedarik zincirlerinin istikrara kavuşturulmasının öncelikler arasında olduğu görülüyor.

Bu noktada, Çin makamları açıkça dile getirmeseler de, tedarik zincirinin Çin üzerinde küresel bir yük haline dönüşmesi nedeniyle, bu yükün RCEP üye ülkeleriyle paylaşımı, bu alanın rasyonel bir zemine oturtulması anlamı taşıyacaktır.

CPTPP’nin ardından RCEP’in Asya-Pasifik bölgesinde hayata geçirilmesi, son iki yıldır kovid-19 engeline takılan bölgesel ticaretin ve ekonomik yaşamın yeniden canlanması anlamı taşıyor. Bu ekonomi bloglarının varlığı ve geliştirilmesi aynı bölgede, çeşitli süreçlerde kendini ortaya koyan çatışması yaklaşımların da önünün alınmasına katkı sağlayacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/11/11/asya-pasifikde-yeni-yilla-birlikte-rcep-hayata-geciriliyor-rcep-is-launced-in-asia-pacific-region-in-the-new-year/