24 Ocak 2016 Pazar

Tayvan siyasetinde yeni dönem / A New Era in Taiwanese Politics

Mehmet Özay
Tayvan'daki 19. dönem başkanlık seçimlerinden zaferle ayrılan muhalefetteki Demokratik İlerleyiş Partisi'nin (DPP) büyük başarısı, Tayvan siyasetinde yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geliyor.
DPP'nin seçim zaferi, aynı zamanda uzun süredir Tayvan siyasetinde başat rol oynayan Çin Milliyetçi Partisi’nin (KMT) parlamentodaki büyük kaybı, Tayvan'da iç ve dış politikada yeni açılımlara tanık olunacağı ihtimalini güçlendiriyor.
Tayvan'da yeni dönemde özellikle ekonominin iyileştirilmesi ve Çin ile siyasi ilişkilerin mevcut "statüko" konumunda sürdürülmesi bekleniyor.
Kadın başkan: Tsai Ing-wen
Tayvan'da öğretim üyeliğinden siyasete atılan ve Tayvan'ın ilk kadın lideri olan Tsai Ing-wen'in seçimi kazanacağı aylar öncesinde belliyken DPP'nin parlamentoda çoğunluğu sağlaması, Tsai'nin politikalarını hayata geçirmede elini güçlendirecek önemli bir gelişme olarak yorumlanıyor.
Tayvan'da 1949 yılından bu yana siyasette önder konumunu koruyan KMT'nin ilk kez parlamentoda çoğunluğu kaybetmesi de bu seçimin sonucunu dikkat çekici kılıyor.
DPP'nin elde ettiği başarının ardında özellikle 2008 yılından bu yana son iki dönemdir Tayvan'ı yöneten KMT'nin liderliğindeki hükümetin Çin ile bilhassa ekonomik anlamda giderek yakınlaşma eğilimi sergilemesinin önemli rolü olduğu düşünülüyor.
Tayvan-Çin yakınlaşması, 7 Kasım 2015'te Tayvanlı ve Çinli liderlerin Singapur'da bir araya gelmesiyle zirveye çıkarken Tayvan halkının büyük bölümü, Çin ile ekonomik yakınlaşmanın, zamanla Tayvan ekonomisini Çin'e bağımlı kılacağı ve Çin'in Tayvan üzerinde siyasi "hak" taleplerinin önünü açacağı kaygıları taşıyordu.
Ekonomik durgunluğa çare ve TPPA
Tayvan'da KMT'nin son sekiz yılda sergilediği performans sonunda aldığı "siyasi darbe", aynı zamanda DPP'nin gelecek dört yılda nasıl bir politika izleyeceğinin de habercisi olarak görülüyor.
Seçimlerde halkın büyük bölümünün DPP'ye yönelmesi, KMT'nin Çin ile yakınlaşma politikalarına "sınır çekilmesi" yönündeki talebin ifadesi olarak nitelendirilirken, ekonomik kalkınmada istikrarın yakalanabilmesi için yeni açılımlar beklentisini de gözler önüne seriyor.
Tayvan'da yeni yönetimin, adada ekonomik durgunluk, işsizlik ve konut edindirme gibi geniş kesimleri ilgilendiren sorunların çözümü konusunda aktif bir çaba içine girmesi, halkın öncelikli ihtiyaçlarının, Başkan Tsai'nin icraatlarında belirleyicisi olması bekleniyor.
Yeni hükümetin, seçim kampanyasında dillendirdiği gibi ekonominin iyileştirilmesi, yeni istihdam olanakları, dış yatırımlar gibi konularda harekete geçmesi, on iki üyeli Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması'na (TPPA) taraf olma sürecini başlatması öngörülüyor.
Yine bu süreçte KMT hükümetlerinin Çin ile ekonomik işbirliği konusundaki girişimlerin, "yeniden yapılandırılması" sürecinin, "iplerin" tümüyle Çin'in eline geçmesinin önüne geçecek politikaların hayat geçirilmesi de beklentiler arasında yer alıyor.
Çin ile ilişkilerde "statüko"nun devamı
DPP'yi KMT'den farklı kılan "bağımsızlık yanlısı" söylemine rağmen seçimlerde DPP'ye oy veren kitlenin tümünün, aynı söylem etrafında bütünleştiğini söylemek zor.
"Statüko" konusunda farklı görüşler paylaşan seçmen kitlesine sahip yeni yönetimin, Çin ana kıtasıyla "siyasi egemenlik" hakları konusunu yeniden gündeme taşıyarak Tayvan-Çin ilişkilerinde gerilimden uzak durması ve "statüko"nun devamından yana politikalar izlemesi bekleniyor.
Tsai'nin seçimlerin ardından yaptığı ilk açıklamada, "Çin ile ilişkilerde mevcut barış ve istikrar ortamının sürdürüleceğine" ilişkin söylemi, hem Tayvan hem de Çin kamuoylarında muhtemel çatışma kaygılarını gidermeye yönelik önemli bir mesaj olarak görülüyor.
Tayvan-Çin gerginliği ve ABD'nin rolü
Tayvan, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Çin ana kıtasındaki mücadelenin sonunda kuruldu.
O dönem, Çin Komünist Partisi (ÇKP) ve Çin Milliyetçi Partisi (KMT) arasındaki çatışmayı kaybeden taraf olan KMT mensupları Tayvan adasına yerleşerek yeni bir siyasi yapı meydana getirdi.
Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan adasının Çin'in doğal bir parçası ve egemenlik alanı olduğu konusundaki ısrarını sürdürürken, Tayvan'da uzun yıllar tek parti yönetimi olarak iktidarı elinde bulunduran KMT yönetimi, ne tamamen Çin'in egemenliği altına girerek ne de bağımsızlık yanlısı bir söylem geliştirerek Çin ile dengeli bir politika izlemeyi tercih etti.
KMT'nin, 1949'dan 1980'lerin ortalarına kadar süren "tek parti" iktidarının ardından başlatılan "demokratik" süreç, hem Tayvan içinde hem de Çin ile ilişkilerde yeni bir dönemi beraberinde getirdi. Bu süreçte, 1986 yılında kurulan DPP, "bağımsızlık" yanlısı ideolojiyle ortaya çıktı.
DPP'nin 2000 ve 2004 yıllarında iki kez başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından Tayvan-Çin ilişkileri en gergin dönemini yaşadı. Ancak bu iki dönemde KMT'nin parlamentoda çoğunluğa sahip olması nedeniyle başkan, söylem dışında etkili politikalar üretemedi.
Çin Halk Cumhuriyeti'nin Tayvan'ın özellikle DPP'nin "bağımsızlık" söylemine ve bu söylemi hayata geçirmeye dönük her türlü girişime, "askeri harekat" dahil olmak üzere karşılık verme konusundaki kesin tavrı biliniyor. Tayvan-Çin arasındaki "statüko" sorunu salt iki ülkeyi değil bölge ülkelerini ve uluslararası toplumu da ilgilendiriyor. Yine ABD'nin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bölgedeki gelişmelerdeki rolünün de oldukça belirleyici olması bekleniyor. Tayvan-Çin gerginliğinde üçüncü taraf olan ve taraflar arasındaki ilişkinin "düzenlenmesinde" aktif rol üstlenen ABD, Tayvan'a açık desteğini 1949 yılından 1979'a kadar devam ettirdi. Bu dönemde Tayvan'ın ekonomik kalkınmasına destek sağlayan ve Çin'in herhangi bir operasyon girişimine karşı askeri olarak da Tayvan'a desteği dile getiren ABD, 1979'da uluslararası arenada Çin toplumunun temsilcisi olarak Çin Halk Cumhuriyeti'ni tanıdığını ilan etti.
Tayvan'a geçen ay onaylanan silah satışı, ABD'nin adanın güvenliğini, Doğu ve Güneydoğu Asya'nın güvenliği dahilinde değerlendirdiğinin göstergesi kabul ediliyor.

Açe geleneksel takvimi yeniden hayat buldu / Acel Traditional Calendar Revives

Adil Yurtkuran                                                                                     15.06.2016

Yerel dilde “Almanak Aceh” adıyla anılan Açe geleneksel takvimi yeniden hayat buldu. Açe kültür tarihinin önemli unsurlarından biri olan ‘takvim’, bölgenin dini-kültürel yaşamının izlerini taşımasıyla dikkat çekiyor. Bu yazı da takvimin önemi üzerinde durmaya çalışacağım ve bu ürünü ortaya koyan Haikal Afifa ile yaptığım röportajı da paylaşacağım.

Takvim, “Açe Medeniyet Enstitüsü” (AME) adlı sivil toplum kuruluşunca hazırlandı ve “Açe Geleneksel Liderlik Kurumu” (AGLK) (Lembaga Wali Nanggroe Aceh) tarafından yayınlandı. Takvimin özelliğine dikkat çekmeden önce, söz konusu bu iki kurum hakkında kısaca bilgi vermekte fayda var. AME, adından da anlaşılacağı üzere, Açe’de İslamiyetin yayılmasına ve yerleşmesine paralel olarak erken dönemlerden itibaren örüntülenen bir medeniyetin varlığına dikkat çekmeye çalışıyor. Bu amaçla, mütevazi imkânlarıyla, karınca kararınca bazı çalışmalara imza atıyor. Takvim çalışması da bunlardan biri...

AGLK’ye gelirsek... Helsinki Barış Anlaşması sonrasında 2006 yılında kabul edilen “Açe Temel Yasas”na binaen 2013 yılında kuruluşu tamamlandı ve Açe’nin önemli kültürel kurumlardan biri olarak varlığını sürdürüyor. Hakkında başlı başına bir yazı kaleme alınması gereken bu kurumun sorumluluk alanlarına kısaca değinebiliriz. Tarihi-geleneksel bir kurum olan bu yapı, Açe toplumunda dini, adaleti, barışı, kültürel ve medeniyet değerleri öncelleyen yaklaşımıyla sivil inisiyatif olarak işlev görüyor. Bu kurum, aynı zamanda “Açe Geleneksel Meclisi”yle de (Majlis Adat Aceh) yakın işbirliği içinde. “Sözü dinlenir” bir kişinin başkan seçildiği AGLK, Açe toplumunda, yukarıda bahsi geçen tüm süreçlerde şu veya bu şekilde yer alıyor. Takvimin iç giriş sayfasında bu kurumun kuruluşu ve işlevine dair açıklamalar yer alıyor. Kurumun başında da, Açe Özgürlük Hareketi’nin Hasan di Tiro’dan sonraki lideri Tgk. Malik Mahmud Khaitar bulunuyor.

Takvim çalışmasına geçersek...
Öncelikle bu takvim çalışmasında üç farklı kültür ögesinin, yani Açe geleneksel takvimi, Hicri ve Miladi takvimlerin özelliklerini içinde barındırıyor. Ancak başat unsur Açe dilinde yazılan takvim özelliği olduğu görülüyor. “Niçin Açe diline ihtiyaç var?” sorusuna şu cevabı verebiliriz.

Açe dili (Bahasa Açe), bölge halkı tarafından gündelik yaşamda kullanılmaya devam ediyor. Bilinen yazılı kaynaklar dikkate alındığında ise, Açe dilinde 17. yüzyıl ve sonrasında kaleme alınan eserlerin varlığı da biliniyor. Bu çerçevede Tokyo Üniversitesi’nin desteğiyle Ali Haşimi Kütüphanesi ve Müzesi’ndeki eserleri konu alan katalogda (Dr. Oman Fathurrahman; Munawar Holil. (2007). Katalog Naskah Ali Hasjmy Aceh -Catalogue of Aceh Manuscripts: Ali Hasjmy Collection) yer alan eserlerin %10 Açe dilinde yazıldığına dikkat çekiliyor. Yukarıda değindiğim üzere, Açe dili gündelik yaşamda halk arasında sözlü olarak oldukça yaygın bir şekilde kullanılmakla birlikte, herhangi bir medya organı veya yayın konusunda bir çalışmanın olduğunu söylemek güç. Aslında tam da bu noktada, bahsi geçen ‘takvim çalışması’ böylesi bir inisiyatifin geliştirilebilmesinin yolunu açma gibi işlevi de içinde barındırıyor.

“Almanak Aceh” adı verilen takvim, ay ve güneş takvimine göre şekilleniyor.

Takvimin öne çıkan özelliği ay adlarının Açe dilinde olması. Bu durum, Açe toplumunun bir yandan klasik Açe toprakları dediğimiz, Sumatra Adası’nın kuzey bölgesinde kadar, zamanla Sumatra Adası’nın büyük bir bölümü ile Malay Yarımadası’nın çeşitli bölgelerinde hüküm sürmüş bir siyasi yapının ortaya koyduğu İslam kültür ve medeniyetindeki yerine küçük bir atıf yaptığını söyleyebilirim. Bu noktada takvime ‘yakından’ baktığımızda mevsimlere bağlı olarak Açe toplumunun faaliyetlerine gönderme yapıldığı görülür. Buna ilâve olarak Açe tarihinin öne çıkan unsurları da takvimde yer alıyor.

Açe dini-kültürel yapısında aylar şu isimle anılıyor. Bunları karşılaştırmalı olarak vermekte fayda var.

1.Muharrem ayı ‘Hasan-Hüseyin’ (Asan-Usen). Bu ay içerisinde 9. Gün ‘nafile oruç günü’; 10. Gün ‘Muharrem’, yani ‘aşüre günü’; 27. Gün Hollanda Savaşı’nın başladığı gün olarak belirtiliyor.
2.Safer ayın ‘Sapha’ olarak belirtiliyor. Sesletimden de anlaılacağı üzere Sefer ayının Açe dilinde karşılığı.
3.Molôt: Rebiul evvel’e tekabül eden bu ay, Mevlüd ayı olarak biliniyor. Mevlüd günü Açe’de sadece bir kandil günü olarak kutlanmıyor. Üç ay boyunca süren kutlamalar şeklinde devam ediyor.
4.Adoë Molôt: Literal olarak söylersek, Mevlüd ayının ‘kardeşi’ anlamına gelen ‘Adoe Molôt’ ayına bu ismin verilmesinin nedeni, mevlit kutlamalarının devam etmesidir. Bu noktada, Açe’de mevlit kutlamalarının bir gün veya akşam değil, 100 güne yayılan bir süreçte kutlandığını belirteyim. Bu kutlamalar “Kenduri Adoe Molôt” adıyla biliniyor.
5.Molot Keuneulheuëh: Açece ‘Bungoeng Kaya’ (Tanaman Berbunga) olarak da bilinen bu ay adını fidan dikiminin gerçekleştirildiği bir dönem olmasından alıyor.
Bu ay içerisinde öne çıkan tarihi olaylar ise, Açe Darüsselam Sultanlığı üçüncü hükümdari Riayat Şah el-Kahhar’ın vefatı ve Kuto Aneuk Galong Savaşı.
6.Khanduri Boh Kayee: Bir tür hasat mevsimi özelliği göstermesinden ötürü bu ad verilir. Elde edilen hasattan ötürü Yaratıcıya şükrün yerine getirildiği ve bu vesileyle ‘Kanduri’ adı verilen toplu ziyafet ve tören yapılır.
Bu ay içerisinde dikkat çeken günler Hollanda Savaşı’nda şehit düşen Tengku Chik di Tiro Muhammed Saman ve Tgk Chik di Tiro Hasan Muhammed’in vefatıdır.
7.Khanduri Apam: İsra-Miraj gününün kutlandığı bu ay içerisinde, Kanduri Kue Apam veya Tet Apam adı verilen geleneksel kutlamalar gerçekleştirilir.
Bu ayda öne çıkan günler 17. yüzyılın en önemli alimi kabul edilen Şemseddin Sumatrani’nin vefatı; Miraç ve İskender Muda’yı anma günüdür.
8.Khanduri Bu: Bu ay içerisinde hayatlarını yitirmiş yakınlar için bir tür kutlama yapılır. ‘Kanduri Nasi’ adı verilen bu kutlamalarda eş dostun birlikteliği öne çıkar.  
Bu ayda öne çıkan günler: Kadın sultanlardan Tac’ul Alam Safiyatüddin’in vefası ile Nisfu Şaban’dır.
9.Puasa: Ramazan ayıdır. Bu ayda öne çıkan günler ise Açe Darüsselam Sultanlığı’nın kuruluşu; Badar Savaşı ve Kur’an’ın nüzuludür.
10.Uroe Raya: Açe dilinde Uroe Raya Pitrah olarak da bilinen bu ay, Ramazan ayına tekabül eder. Bu nedenle ‘Fitre’ (Pitrah) ayı olarak adlandırılır. Bu ayda öne çıkan tarihi vak’ıa ise Cut Njak Dhien’en vefatıdır.
11.Meu-Apét: Ramazan Hac ayına tekabül ediyor. Bu ay içerisinde öne çıkan günler ise Sultan İskender Sani’nin vefatı.
12.Haji: Hac ayına tekabül ediyor. Öne çıkan günler ise Samudra-Pasai Sultanlığı’nda hükümdarlık yapmış olan el-Melike Nasriyyah’ın vefatı. Takvimin son yaprağında ise, tarihi vak’alara daha geniş yer veriliyor.

Bu düşünce ne zaman geldi aklınıza?

Haikal Afifa: Böyle bir çalışma yapma fikri ilk olarak 2000 yılında gündemime geldi. İlham kaynağı ise, aslında Hasan di Tiro’nun kaleme aldığı “The Price of Freedom” kitabı oldu. Hasan di Tiro bu çalışmasında, Açe kültür yapısının unsuru olan takvimden bahsederek, Açe tarihinin en önemli günlerine değinir ve bunu formüle eder. Böylece, bir tür tarihsel ve kültürel bilinç ortaya koyuyor. Ardından böylesi bir takvimin hayata geçirilebilmesi için neler yapılabiceği üzerinde çalıştım.

Bir yıl içerisinde yer alan ayları ve aktiviteleri Açe halkı sözlü olarak dünden bugüne taşıdığını gözlemledim. İşte bu noktada, takvimi oluştururken hem İslami hem de Açe tarihinde öne çıkan gün ve etkinlikleri içine alacak şekilde tüm unsurları dikkate almaya çalıştım. Aslında bu çalışmanın kendi alanında bir ilk olduğunu söylemeliyim. Çünkü bugüne kadar bu çapta bir ‘Açe takvimi’ yazılı bir metin olarak ortaya konmuş değildi. Yukarıda söylediğim gibi, Açe halkının sözlü geleneği içinde önemli yer tutan ‘dönemler’ böylece yazılı hale getirilmiş oldu.

Çalışmalar sırasında hangi kaynaklardan istifade ettiniz?
Çeşitli kütüphanelerlerdeki araştırmalarda bulunduk ve böylece bazı el yazma eserlerinde zikredilen gün ve tarihleri dikkate aldık. Aynı zamanda, bölgemizde ‘ilm-ü felak’ konusunda bilgisine güvenilen Tgk. Walid Mustafa’nın da görüşlerine başvurduk. Bu bağlamda, yayınlanan takvim orijinaldir.

Bu takvimin yayını niçin daha önce değilde, bugün gündeme geldi?
Yukarıda kısmen değinmiştim… Bu takvimle ilgili olarak ilk düşünceler 2000 yılında ortaya çıkmaya başladı. Ancak o dönem hatırlanacağı üzere Açe önemli bir çatışma döneminin tam ortasındaydı. Merkezi hükümetle, Açe Özgürlük Hareketi arasında çatışma devam ediyordu. Açe kültür ve tarihine özgü böylesi bir çalışmanın o günlerde somut bir şekilde ortaya konulabilmesinin maddi imkânları maalesef mevcut değildi. Çatışmanın sürdüğü bir ortamda Endonezya’nın bir eyaletinde, kendi alanında önemli bir kültürel aidiyet girişimi ‘hoş karşılanmayacaktı’.

Bunun ardından, ancak 2013 yılında takvimle ilgili hazırlıklar nihai halini aldı. 2014 yılında da ilk örnek ve cüzi sayıdaki basımını Banda Açe Belediyesi’yle (PEMKO) gerçekleştirdik. Bundan amaç, takvimin bir tür sosyalizasyonunu yapmak ve mümkün olduğunca kitleleri bu konuda haberdar etmekti. 2015 yılında, yani bu elimizdeki basımın gerçekleştirilmesi mümkün oldu. Bunda hiç kuşku yok ki, ‘Lembaga Wali Nanggroe Aceh’ ile görüşmelerimizin olumlu geçmesi ve bu kurumun takvimin yayını konusundaki katkısı önemliydi. Zaten, ‘Lembaga Wali Nanggroe Aceh’nin Açe kültür ve geleneğini koruma ve yeniden canlandırma vb. işlevinden ötürü bu yayını desteklemekten de memnun oldular.

Halkın özellikle de gençlerden ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Oldukça destekleyici yaklaşımlarla karşılaşıyoruz. Bu noktada, takvimin yayınlanmasının daha önce çeşitli çevrelerle yaptığımız görüşmelerden aldığımız desteğin de payı olduğunu söylemeliyim. Bu takvimi gündeme getirmemizin gayelerinden biri ulusal düzeyde tanınmasını sağlamak. İkincisi, gençlerin kendi kültürel değerlerine sahiplenmesine vesile olmak. Örneğin Cava kültürüne özgü bazı unsurlara daha önce aşina değildik. Ancak zamanla kullanılmasıyla, şimdi en azından duyuluyor, tanınıyor. Telaffuz noktasında bazı zorlukları olsa da, gençlerin Açe takviminden heyecan duyuyorlar ve ilgililer.

-Endonezya bağlamında bu takvim ne gibi bir özellik taşıyor?
Endonezya’nın demografik yapısına baktığımıza çoğunluğunun Müslüman toplumlardan oluştuğunu görürüz. Bu anlamda, Açe takviminin, ülkedeki diğer Müslümanlarca kullanılan Hicri takvimden farklı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak burada farklı olan, Hicri takvimden etkilenmiş ve Açe kültür geleneğine yaslanan bir yanının olması. Bunu, örneğin Batı Cava’daki Sunda etnik toplumunun takviminde de görmek mümkün. Saka adı verilen, Sunda takviminin o bölgedeki yerel gazetelerde kullanıldığı biliniyor.

Bu bağlamda, Açe takviminin Hicri takvimi üst yapısına dahil olup, ay adları ve günlerin özellikleri noktasında Açe geleneğine oturuyor. Bu nedenle ulusal tanınırlık noktasında diğer örneklerden farklı olmaması dolayısıyla kabül edilmemesi için hiçbir gerekçe yok.

Açe’de milâdi takvimin yaklaşık 20. yüzyılın başlarında (1910’lu yıllarda) kullanılmaya başlandığı dikkate alındığında, o döneme kadar Endonezya’da Müslüman toplumların Hicri takvim kullandığı görülür. Hollanda sömürgeciliği Açe’ye nüfuz etmeye başlamasına paralel olarak miladi takvim de gündeme geldi.

Açe takvimi, Endonezya Kültür Bakanlığı’nca kayıtlara geçti mi?
Henüz değil… Önce bunun hangi kanun bakanlık ve kanun çerçevesinde olmasına karar verilmeli. Çünkü Endonezya masihi takvimi kullanıyor. Bu noktada, henüz takvimin önemi Lembaga Wali Nanggroe kurumunca basılmış olmasıyla sınırlı. Tabii ulusal düzeyde tanınırlığı için bazı yasal düzenlemelere ihtiyaç var. bunun ilk adımı da Açe Parlamentosu yasama sürecinde gündeme gelmesidir. Açe yönetimi ise, Hicri ve Miladi takvim konusunda bir denge takip etmeli.

Belki şunu söyleyebilirim. Bu aşamada henüz sosyalizasyon sürecindeyiz. Açe’de bu takvimin tanınırlılığına paralel olarak resmi makamlarca da onaylanması beklenebilir. Nihayetinde Hicri takvim kullanılıyor. Açe takviminin Hicri takvimi temel aldığını söylemiştim. Bu bağlamda, gelecekte Hicri takvim yerine Açece ifade edilen ay adları kullanılması söz konusu olabilir. En azından Açe hükümetinin eyelet bazında faaliyet gösteren kurumlar arasında bu takvimin kullanılmasını teşvik edebilir.

Bir başka alternatif, Hicri takvim yerine Açe takviminin kullanımına geçilebilir. Böylece yerel değerler de Hicri takvi de içeren bir takvim halk tarafından kullanım imkânı bulur. Böylece her ay içerisindeki etkinliklerin kültürel ve dini arka plânına dair bir bilinç tesisi söz konusu olacaktır.

Örneğin, İsra-Miraj günü örneğin sadece Sigli bölgesinde kutlamalar yapılıyor (kanduri). Bu nedenle öncelikle Açe toplumunda her bir ay içerisindeki önemli günlere ilginin oluşması ve bunun pratiğe dökülmesi konusunda bir bilinçlendirme olmalı.

Takvim nerelerde dağıtıldı?
Bu takvim Açe Eyaleti’ndeki tüm müdürlüklere dağıtıldı. Ve her yıl basılması konusunda bir karar alındı. Açe’deki müdürlükler her yıl Miladi takvim yayınlıyor. Ortaya koyduğumuz bu çalışma ile umuyoruz ki, söz konusu kurumlar da gelecek yıllarda bu takvimi benimseyecek ve uygulamaya geçirecek. Böylece Açe yerel yönetiminin bu takvimi her yıl düzenli olarak yayınlaması ve kullanımına ön ayak olmasını temenni ediyoruz.



22 Ocak 2016 Cuma

Hoşgeldin Cihan Kurtaran

Sitemize katkılarından ötürü Cihan Kurtaran'a şükranlarımızı sunarız. Benzer konularda çalışmalarıyla katkıda bulunmak isteyen akademisyen ve araştırmacılarımızı bekleriz.

Güneydoğuasyaçalışmaları Blog Yönetimi

Tayvan’da Seçim Sonrası Olası Gelişmeler / Taiwan After Elections

Cihan Kurtaran                                                                               21 Ocak 2015

Tayvan’da 16 Ocak Cumartesi günü 14. Başkanlık ve 9. Parlamento seçimleri barış ve huzur ortamı içerisinde gerçekleştirildi. Üç adaylı başkanlık seçimlerini, muhalefetteki Demokratik İlerleme Partisi’nin (DPP) kadın adayı Tsai Ing-wen aldığı %56 civarındaki oyla ilk sırada tamamladı. Bu sonuca göre, Tsai, Tayvan siyasi tarihinin ilk kadın başkanı olmayı hak etti. Seçimin bir diğer ayağında yani parlamentoyu oluşturacak milletvekilleri seçiminde de DPP’nin benzer bir başarısı vardı. Ve DPP 113 sandalyeli parlamentoda 68 milletvekilliği alarak çoğunluğu sağladı. Diğer milletvekillikleri dağılımı ise, 1949 yılından bu yana Ada siyasetinde başat rol oynayan Çin Milliyetçi Partisi’ne (KMT) 35, Yeni Güç Partisi (NPP) 5 ve Önce Halk Partisi (PFP) 3, Bağlantısız Dayanışma Birliği (NSU) 1 ve bağımsız 1 olarak gerçekleşti.

DPP ve NPP’nin ittifak olduğu hatırlandığında, Başkan Tsai’nin parlamentoda üçte iki çoğunluğu arkasına aldığını söyleyebiliriz. Hiç kuşku yok ki, ortaya çıkan bu tablo hem başkanlığı hem de parlamentoda milletvekilliği çoğunluğunu kazanan DPP’nin elini güçlendirdiği anlamı taşıyor. Bu sonuçlar, aynı zamanda 2014’deki yerel seçimlerde de önemli başarı kazanmış olan DPP’nin hem yerel hem ulusal hükümette siyasetin güçlü ismi olduğunu ortaya koyuyor.

Bu sonuçlarla sadece ülkede başkan ve parlamento değişimiyle sınırlı bir sürece işaret etmiyor. Ada’daki bu değişimi yerli yerine oturtabilmek için DPP’yi KMT’den ayıran hususun, sadece iktidar ve muhalefet olmalarıyla sınırlı kalmadığını görmek gerekir. İşte tam da bu noktada, Çin Ana Kıtası’yla ilişkilerde iki farklı siyasi modelin varlığı karşımıza çıkıyor.

Her ne kadar, KMT, 2. Dünya Savaşı’ndan  sonra Çin Ana Kıtası’ndaki mücadeleyi kaybedip destekçileriyle birlikte 1949’da Tayvan’da yeni bir siyasi yapı oluşturmuş olsa da, tam bağımsızlıkçı söylem yerine, Çin’le ‘dengeli’ bir siyasi ilişkiden yana. 1986 yılında kurulan ve sadece 2000 ve 2004 yılları olmak üzere iki dönem başkan çıkaran DPP ise, siyasi duruşunu Çin’e karşı bağımsızlıkçı söylemi dillendirmesinde buluyor. Bu bağlamda, DPP’nin adayının başkan olduğu 2000-2008 yılları arası, Tayvan-Çin ilişkilerinin en gergin olduğu yıllar olarak hatırlanıyor.

DPP’nin bu siyasi yaklaşımı nedeniyle, gerek seçim kampanyası döneminde gerekse seçim akşamı geç saatlerde sonuçların kesinlemesiyle Çin’den DPP’ye “ilişkilerin gerginleştirilmemesi” yönünde çağrılar geldi. Bununla birlikte, ‘Tayvanlılık kimliğinin’ başat bir argüman olarak halen DPP tarafından da gündemde tutulduğuna tanık olunuyor.

Burada hemen şunu söylemek gerekir ki, DPP’nin elde ettiği bu önemli seçim zaferinde, son sekiz yıldır iktidarda olan KMT’nin Çin Ana Kıtası’yla giderek artan ilişkilerinin Tayvan halkında oluşturduğu endişenin büyük payı var. Bu noktada, özellikle 2013 yılında imzalanan ticaret ve turizm anlaşması dikkat çekiyor. Bu nedenledir ki, başta genç kesim olmak üzere Tayvan halkının kayda değer bölümü, bu anlaşmanın Çin’in lehine olduğunu ve ilerleyen yıllarda bunun siyasi hakimiyete evrilebilecek bir yönelim alabileceğinden kaygılı. Bununla birlikte, aynı Tayvan halkı, dönem dönem yapılan kamuoyu yoklamalarında Çin Ana Kıtası’yla gerginlik istemiyor, aksine statükodan yana bir eğilim sergiliyor.

Bu durum, bize Tayvan halkının son derece ‘pragmatik’ bir bakış açısını yansıttığını ve ekonomi perspektifini öncellediğini gösteriyor. Tabii bu pragmatiklik için de bile, yukarıda değindiğim ‘kimlik’ olgusu çerçevesinde, Çin Ana Kıtası’ndaki kısıtlı ‘özgürlüklere’ karşılık, Ada’daki çoğulcu demokratik ve liberal sistemin kaybedilmesinden yana da değil. Hiç kuşku yok ki, Tayvan halkı, özellikle son dönemde Hong Kong’daki gelişmeleri yakinen izliyor ve Ada’da 1949 yılında kurulan ve 1987’den itibaren de gelişen “demokratik” yapından da feragat etme niyetinde değil. Bu yaklaşımın Tsai’nin seçim sonrasında yaptığı açıklamadaki karşılığı ise, “Çin’le sürdürülebilir ilişkilerde, Tayvan’ın anayasal hükümet sistemini baz alacağı” cümlesinde buluyor.

Bu noktada, Tayvan halkının ince bir ayrın üzerinden, ülkenin gelecek dört yılını belirlediğini söyleyebiliriz. Temel politikaları ‘bağımsızlık’ yönünde olsa da, bu seçimde DPP’yi başarıya götüren en temel husus, halkın -yukarıda zikredilen- anlayışına karşılık gelecek bir söylem geliştirmiş olmasıdır. Bu bağlamda Tsai Ing-wen’in seçim arefesinde “Çin’le ilişkilerde statükonun devamından yanayız” şeklindeki açıklamaları, hem seçmene hem de Çin Ana Kıtası’ndaki yönetiminin kaygılarını gidermeye yönelik bir işlev gördü.

Bu çerçevede, seçim sonrasında Tayvan’ı nasıl bir yönetim bekliyor sorusu gündeme gelecektir. Tsai, partisinin temel siyasal yaklaşımı olan ‘bağımsızlıkçılık’ olgusunu açıkça dillendirmeyeceği düşünülebilir. Bunun rasyonel nedenleri arasında Doğu ve Güneydoğu Asya’da özellikle teritoryal haklar meselesinden kaynaklanan gerginlikler kadar, küresel gelişmelerin de rolü var. Bu bağlamda, Tsai ve DPP’nin Çin Ana Kıtası’ndaki yönetimi açıkça karşısına alacak bir söylem geliştirmesinin fayda yerine, Tayvan halkı üzerinde olumsuz etkileri olacak bir sürecin doğmasına yol açacaktır. Kaldı ki, siyasi olarak tanımamakla birlikte, Tayvan’ın özellikle ticari ve ekonomik bağlılıkları ve bu noktada küresel açılımlarına destek veren ABD’nin de, Tsai ve DPP üzerinde bir tür ‘kontrol mekanizması’ kurarak, Çin’le ilişkilerde bir dış aktör olarak ‘yapıcı’ rol oynayacaktır. Bununla birlikte, ABD’nin Tayvan’ın TPPA’ya başvuru sürecini hızlandırabilecek bir mekanizmayı da işletebileceği son derece makul bir yol olacaktır.

Son dönemde Tayvan-Çin yakınlaşmasında Çin’in avantajına olduğu ifade edilen ticari ve ekonomik etkileşimlerin Tayvan lehine dengeli bir boyuta taşınması yönünde bir irade ve bunun pratikte yansımalarına tanık olunacaktır. Tabii, Tayvan Çin’le ilişkilerini yeniden yapılaştırırken, ekonomik durgunluğa çare bulmaya çalışacak. Bunun yolu da, her ne kadar kısa sürede sonuçlanması mümkün gözükmese de, Trans-Pasifik İşbirliği Anlaşması’na (TPPA) katılma yönünde bir eğilim ağırlık kazanacak. Tayvan’ın, 1980’lerin sonlarından itibaren ‘Asya Kaplanları’ adıyla anılan ülkeler arasında yer alması, TPPA gibi sadece bölgesel değil, küresel çapta ses getirebilecek ticari ve yatırım ilişkilerinde önemli bir aktör olmasını sağlayabilir. Ancak bunun için Tayvan’ın başvuru, üye ülkelerle anlaşmalar ve adaptasyon gibi  süreçleri beklemesi gerekecek.


14 Ocak 2016 Perşembe

Tayvan Seçimleri Öncesi Bazı Görüşler / Opinion Upon Elections in Taiwan

Cihan Kurtaran                                                                                                                14 Ocak 2016

Tayvan halkı 16 Ocak’ta sandık başına gidiyor. Dört yılda bir yapılan seçimlerde hem devlet başkanı ve yardımcısı hem de parlamento üyeleri belirlenecek. Devlet başkanlığı için üç önemli parti aday gösterebilirken, 113 sandalyeli parlamento seçimleri için toplam on sekiz partinin adayları yarışacak. 

Seçimde öne çıkan partiler kuşku yok ki, Başkan adayı çıkartan Kuomintang (KMT), Demokratik İlerlemeci Parti (DPP) ve Önce Halk Partisi (PFP). Bu üç partiden KMT son iki dönemdir, yani 2008’den bu yana devlet başkanı çıkarmış olmasının yanı sıra, Tayvan siyasal tarihine damgasını vurmuş bir siyasi hareket olarak dikkat çekiyor. DPP ise, 2000 ve 2004 yıllarında iki kez devlet başkanı çıkarmış bir parti. PFP ise, KMT’den ayrılan bir grup siyasetçinin kurduğu bir siyasi hareket görünümünde.

Bu üç parti içinden DPP genel başkanı ve aynı zamanda Başkan adayı Tsai Ing-wen’in başkan seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor. KMT’nin iki dönem sonunda Başkanlık yarışında olmasa bile, parlamentoda kayda değer bir temsil hakkı kazanacağı bekleniyor. Bu noktada seçmenler arasında Başkan ve parlamento üyelerini seçme konusunda bir farklılaşma sergiledikleri gözlerden kaçmıyor. Meclis aritmetiği Başkan’ın siyasi gücünü belirleyici bir factor. Bu nedenle, DPP seçim kampanyası çalışmalarını seçmenlerin sadece başkan adaylarına değil, milletvekili adaylarını da seçmelerini sağlamaya yönelik bir tür ikna etme süreci olarak geçtiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda, seçmenin sandık başındaki tavrı, DPP’nin sadece başkanlığı değil, mecliste de ilk defa çoğunluğu elde edebilmesine olanak tanıyabilir.

Bu noktada, DPP’nin amacı sadece başkanlık yarışını önde bitirmek değil, 113 milletvekilinden oluşan parlamentoda da çoğunluğu sağlamak. Bunun iki yolu bulunuyor. İlki seçmenin kahir ekseriyetinin DPP’yi hem başkanlık hem milletvekili seçiminde desteklemesi; ikinci yol ise, başkan DPP’den seçilmei halinde, Parlamentoyu oluşturacak siyasi partilerle bir tür ittifak yolu aramak. Bu ittifak oluşumunun hayata geçirilmesi Başkan’ın iç ve dış politikada çok daha fazla söz sahibi olmasına olanak tanıyacaktır. Bu noktada gözler, KMT öncülüğündeki Mavi Koalisyon ile DPP öncülüğündeki Yeşil Koalisyon arasında parlamentoda çoğunluğu teşkil etme mücadelesine tanık olunacaktır.

Seçimlerde iç ve dış olmak üzere çeşitli faktörlerin rol oynayacaktır. Bunlar arasında, seçmen yapısındaki demografik değişim; ülkedeki demokratik değerler ve bunun sürdürülebilirliğine olan inanç; Çin’in Doğu ve Güney Çin Denizleri politikasında askeri yapılaşmalara yönelmesinin doğurduğu teritoryal haklar meselesi; Hong Kong başta olmak üzere Sincan ve Tibet Eyaletleri’ndeki politikaların ‘insan hakları ve özgürlükler’ meselesini gündeme getirmesi gibi bölgesel sorunlar kadar, küresel çapta milliyetçiliklerin yükselmesi; ABD’nin Asya merkezli politikalarında inisiyatifi giderek daha fazla eline alıyor oluşu; bölge ülkelerini ve deniz güvenliğinin sağlanmasını gerektiren Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA) gibi küresel ekonominin can damarı adayı olması beklenen gelişmeleri saymak mümkün.

Bu hususların ötesinde seçmenlerin DPP adayını desteklemelerinin spesifik nedeni, son iki dönemdir iktidarda olan KMT’nin, özellikle Çin politikası dolayısıyla Ada seçmeni tarafından eleştiriliyor olması. Bu noktada, DPP’nin KMT karşısındaki konumunu güçlendiren hususlardan biri 1.7 milyon genç seçmenin ilk defa oy kullanacak olması ve bu kitlenin yukarıda belirtilen süreçlere tepkisi belirleyici olacaktır. Özellikle 2014 yerel seçimlerinde “Ayçiçeği Hareketi” adıyla ortaya çıkan gençlik hareketinin DPP’ye yöneldiğini hatırlamak gerekir.

Küresel olarak milliyetçiliklerin yeniden ivme kazanmış olmasının etkisini Tayvan’da görebilecek miyiz sorusu da haliyle önem arz ediyor. Çünkü son sekiz yıldır Çin’le ilişkilerinde belirleyiciliğin ekonomi eksene kayması ve Çin’in Tayvan üzerindeki siyasi egemenlik hakkından vazgeçmemiş olması dolayısıyla, Tayvan halkı nezdinde ‘yarı-bağımsızlık’ ve görece özgürlüğün ekonomik kalkınmışlığa tercih edileceğini düşünmek mümkün.

Muhalefetin eleştirilerine karşılık KMT tarafı ise, Çin’le kurulan ilişkinin “günün dayattığı bir zorunluluk” olduğunu ileri sürerek bu gelişmeyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda, bu çekinceleri ortadan kaldırmaya yönelik olarak da, mevcut ticari faaliyette Çin yönetiminin doğrudan müdahalesinin önünü almaya yönelik yaklaşım sergilemeye çalışıyorlar.

Öte yandan, Başkan Ma Ying-jeou’nun politikaları sayesinde bu sürecin Tayvan’ın Çin’le ilişkilerinin bir rayına oturmasından ötürü bir tür istikrardan söz edilebilir. Bunun en son örneği de, Ma Ying-jeou’nun 7 Kasım’da Çin Devlet Başkanı Şin Cinping’le Singapur’da buluşmasıdır. Kimi gözlemcilerin ‘normalleşme’ olarak adlandırdığı bu süreç, Tayvan’da bazı kesimler tarafından ‘Çin’e teslimiyet olarak algılanıyor. Bu kesimler, özellikle Ana kıtayla kurulan ekonomik ilişkilerin Ada’yı orta vadede siyasi bir egemenliğe dönüşebilme ihtimalinden ötürü endişe taşıyor. Bu nedenle, son sekiz yıldır ülkeyi yönetem KMT’nin iktidarda kalması zor gözüküyor. Bununla birlikte Ancak son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında Tayvan halkının kahir ekseriyetinin Tayvan-Çin ilişkilerindeki “statükonun” devamından yana görüş belirtmesi de Tayvan toplumunun bu iki ideolojik duruşun dışında bir yöne sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Aslında KMT’nin politikalarının doğurduğu olumsuz sonuçlar, seçim sonunda Başkan’ın değişecek olmasıyla sınırlı değil. Uzun yıllar ülkeyi yönetmiş olan KMT’deki politikaları  tasvip etmeyen siyasetçiler tepkilerini, Önce Halk Partisi (PFP) Yeni Parti, Minkuotang ve Cumhuriyetçi Parti gibi çeşitli siyasi partiler kurarak ortaya koydular. Burada, KMT ve DPP’yi birbirinden ayıran hususlar üzerinde kısaca durmakta yarar var. Temelde, bu iki siyasi hareketin ayrışması “Çin politikaları” belirleyici oluyor. Tayvan’ın kurucu babası Chiang Kai-shek ve kurduğu milliyetçi parti Kuomintang (KMT) bugüne kadar, ‘tam bağımsız’ Tayvan söylemini dillendirmedi. Aksine, birleşmeye yeşil ışık yakarken, süreçte Tayvan’ın da sözünün geçeceği bazı şartlar ortaya koydu. KMT, Çin’le ‘uygun’ zeminlerde birleşme yolları aramasına karşılık, muhalefetteki DPP bağımsızlık yönündeki bir siyasi yaklaşım geliştirdi. DPP’nin bu duruşunda, Çin’deki komünizm ideolojisinin varlığı, tek parti rejimi, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gibi noktalar dikkat çekiyor. Bu anlamda Çin’le birleşmenin mümkün olamayacağı tezi üzerinden politikalar yürütüyor.

Peki Çin’den Tayvan’a nasıl bakılıyor? Çin yönetimi, Tayvan’dan ‘vazgeçmediğini’ her fırsatta dile getiriyor ve  hâlâ Ana kara parçasının bir devamı kabul ediliyor. Ve Çin liderleri, ‘bir gün’ Ada ile birleşmenin olacağını düşünüyorlar. Bu birleşme konusunda Çin’de iki görüş bulunuyor. Çin’de bu birleşmenin nasıl olacağına dair iki temel yaklaşım var: ilki, kaba kuvvetle yani şahinler grubu ve ikincisi de, birleşmeyi doğal sürece yayarak gerçekleştirmek isteyen ılımlı kanat gibi iki farklı yaklaşım.Çin’de Tayvan konusunun bu denli önem arz etmesi, Çin’in küresel hegemonyasıyla da ilintili. Çünkü, bölünmüş bir ülke ve ulus görünümü vermek, Çin yönetimi için küresel hegemonyası bağlamında bir zaafiyet olarak telâkki ediliyor.

Bir kadın aday: Tsai Ing-wen
Seçim yarısından başarıyla çıkmasına kesin gözüyle bakılan DPP Başkanı ve adayı Tsai Ing-wen’in kim olduğuna kısaca bakmakta fayda var. DPP başkanı Tsai Ing-wen 59 yaşında ve Hukukçu. Partide Lee Teng-hui (1996) ve Chen Shui-bian (2000) dönemlerinde yöneticilik yaptı. Tayvan’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinde önemli katkılarda bulundu; Lee döneminde Çin hükümetiyle yapılan siyasi görüşmelere iştirak etti ve Başkan Chen döneminde Çin-Tayvan arası ilişkilerde ekonomi politikalarının oluşturulması sürecinde yer aldı.

Tsai, seçim kampanyası sürecinde Çin’le ilişkilerin istikrarlı bir şekilde sürdürüleceğini açıklaması dikkat çekiciydi. Bu aslında seçimler öncesinde Çin’e uzatılan bir ‘zeytin dalı’ olarak da algılanabilir. Temelde bağımsızlık yanlısı söyleme sahip olsa da, DPP adayının seçimi kazanması Çin’le ilişkilerin ilk günden ‘kötüleşeceği’ anlamı da taşımıyor. Bu durum, özellikle seçmenin hangi gerekçelerle DPP’yi iktidara taşadığıyla alâkalı. Örneğin, KMT’den memnun olmayan çevrelerin partiden ayrılıp küçük partiler halinde örgütlendiklerine yukarıda değinmiştik. Ancak bu durum, KMT politikalarından bütünüyle kopma anlamı taşımıyor. Benzer şekilde, DPP seçimi kazansa da, halkın temel beklentilerinin ekonomik istikrarın tesisi, Tayvanlılık kimliğinin ön plâna çıkması olacak. Bu nedenle DPP’nin halkın isteklerini bir kenara bırakıp, Çin’e ‘kafa tutacak’ politikalara girişmekten geri duracaktır.  

DPP adayının başkan olması, parlamentoda çoğunluğu kazanması halinde Çin karşıtı politikaları dizginleyecek bazı hususlar var. Bunların başında Çin’in refleksleri ve ABD’nin Çin-Tayvan arasındaki bir tür ‘arabulucu’ rolü öne çıkıyor. Bu bağlamda, 2000 yılında DPP adayı Chen Shui-bian’ın başkanlık yarışını kazanmasının ardından dönemin Çin başbakanı Zhu Rongji’nin “Tayvan’ın bağımsızlığı savaş nedenidir” açıklaması, Çin’in devlet politikası olarak algılamak gerekir. Ve bunun DPP’nin zaferinin ardından 17 Ocak sabahı da böyle olacağından kuşku yok.

Öte yandan, her ne kadar ABD, Tayvan’ı küresel platformlarda ekonomik olarak desteklese de, 1979 yılında ana politikasında Çin ‘lehine’ yaptığı değişiklikten feragat edeceğini düşünmek mümkün değil. DPP başkan ve meclis iktidarında ABD daha çok yapıcı rol oynama eğilimi sergileyecektir.  Bu noktada ABD politikalarında Lee ve Chen dönemlerindeki ‘arabuluculuk’ rolünde devamlılık görülecektir.

Tabii burada bir de Başkan’ın DPP’den seçilmesi, ancak parlamentoda çoğunluğun muhalefetten teşkili halinde ne gibi bir etkileşim ortaya çıkabileceği de önemli. Çin’le son dönemdeki ilişkilere temkinli yaklaşan DPP lideri Tsai başkan seçilse bile, partisinin parlamentoda çoğunluğu ele geçirememesi halinde, başkan ve parlamento arasındaki ilişkinin ne yönde seyredeceği de merak konusu.

Tayvan Sorunu ve ABD
Başkanlık ve parlamento seçimleri nedeniyle Tayvan’daki siyasi gelişmeler sadece Tayvanlıları değil, ABD’yi de yakından ilgilendiriyor. ABD’nin 65 yıldır Tayvan’ı yakından izlediği dikkate alındığında, bunda şaşılacak bir yön bulunmuyor. Aksine, bu yaklaşım Amerikan politikasını yansıtıyor.

ABD yönetimi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni uluslararası arenada Çin toplumunun temsilcisi olarak kabul ederken, Tayvan’ı da göz ardı etmiyor. Tayvan’ı yapılan ekonomik yatırımların demokratik bir toplum oluşturulmasına katkısı ile ABD bölgede varlığını güçlendirmiş gözüküyor. Bugün ekonomik ilişkilerde Çin-Tayvan daha öncü rol oynarken, ABD ikinci plânda kalsa da, Tayvan halkının büyük çoğunluğuyla Batılı değerlere bağlılığı ABD’nin en önemli güvencesi konumunda.

DPP Başkan adayı Tsai yaptığı bir açıklamada yakın ve orta vadede Çin’le işbirliğine vurgu yaparken, Tayvan halkının Çin siyasi egemenliğine girmemesi konusundaki duyarlılığına da karşılık gelecek mesajlar veriyor. Bu anlamda, topun Çin tarafında olduğu ve olası bir iktidar değişikliğinde -şayet ikna edilmesi gerekiyorsa- Çin’le görüşmeler yapacak tarafın ABD olduğunu düşünülebilir. 

Tüm bu hususlar, Çin-Tayvan arasındaki siyasi ayrışmanın bir yanında ABD’nin olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenledir ki, Tayvan’daki seçimler Çin kadar, ABD tarafından da yakından takip ediliyor. Pekin-Taipei arasındaki ilişkiler ABD’nin her iki ülkeye bakışına yön veriyor. ABD’nin kendini buna göre konumlandırması pasif bir süreç takip ettiği izlenimi verse de, gerginliğe yol açabilecek siyasi açıklamalar anında karşılık bulacağından bu bir anlamda, özellikle ABD için ‘kriz yönetim’ süreci anlamına da geliyor.


31 Aralık 2015 Perşembe

Tsunami’nin 11. Yılı: Açe’de Kına Yakmak Ya Da Açe’ye Kına Yakmak / 11th Year Commemoration of the Tsunami

Mehmet Özay                                                                                 31 Aralık 2015
Tsunaminin 11. yılı. Tıpkı on yıl olduğu gibi bu yıl da tsunamiyi anmak ve neden olduğu kimi gelişmeleri değişik perspektiflerden irdeleme zamanı. 26 Aralık 2004 tarihindeki bu ‘doğal’ afetin bugüne bıraktığı iz nedir diye sormak gerekir?

Birkaç hafta öncesinden Banda Açe’nin değişik bölgelerindeki ‘billboard’larda Vali Dr. Zeyni Abdullah ve yardımcısı Muzakkir Manaf’ı yan yana gösteren fotoğraf ile tsunami anma programının ilanları süslüyordu. Bir süredir Başkan ve Yardımcısı arasındaki krizden haberdardım. Bu fotoğrafı görünce, ‘Tamam. İşler yoluna girmiş” dedim kendi kendime. Ve 25 Aralık günü akşamı ilk programın yapılacağı, sadece Açe’nin değil, Güneydoğu Asya’nın mimarisi kadar iç atmosferiyle de ünlü camisi Beytürrahman’a gittim. Kalabalık olacağı düşüncesiyle Yatsı namazı öncesi biraz da erken giderek ‘yer kapmak’ istedim. Camiye girdiğimde birkaç saf cemaatin varlığıyla irkildim. “Neyse, birazdan dolar herhalde” diyerek uygun bir yere çekildim. Ancak ne gelen ne giden vardı. Kaldı ki, ortada vali de yardımcısı da gözükmüyordu. Yatsı namazının ardından Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından Valinin gelmeyeceğini kesin bir şekilde ortaya koyan bir anons yapıldı. Vali adına konuşmayı ‘sekreterlerinden’ biri yapacaktı.

Valinin böylesi bir anma töreni için Beytürrahman’a gelmemesi, Açe’nin bu en önemli tarihi ve de acılı gününde yardımcısıyla birlik ruhunu yansıtacak bir görüntü çizmemesine üzülmemek mümkün değil. Aslında bu yaşadığım hayal kırıklığı 11. Yılında tsunamiden geri kalanın ne olduğunu daha iyi sorgulamamı sağlayacak bir sürece de neden oldu. Zaten bu sorgulamayı her yıl yapıyordum. Ancak bu yılki biraz da farklı bir boyut kazandı.

‘Hatip’ konumundaki vali sekreteri bu yılki anma etkinliklerinin uluslararası boyutu olmadığına dikkat çekiyordu Vali adına yaptığı konuşmada. Demek ki Açeliler bu yıl hüzünlerini içlerinde ve kendilerinde saklayacaklardı. Ancak ortada ‘lider’ konumunda olan Vali’den ve de yardımcısından eser yoktu. Normal vakit namazların da dahi daha çok cemaate ev sahipliği yapan Beytürrahman Camii’nde 25 Aralık günü “Açe”ye ve “Açelilere” üzülecek kitle dahi yoktu.

Vali sekreteri, hiçbir hissiyata yer vermeyen, eline tutuşturulmuş metni okuyup bitirmesinin ardından, Fauzi Saleh adında bir ‘üstad’, tsunami ‘doğal’ felaketinden hikmet çıkartılması vurgusunu işleyen bir hutbe irad etti. “Tsunaminin bir rahmet vesilesi” olduğu ve “hikmetleri üzerinde düşünülmesi gerektiği” konusu üzerinde durdu. Bu ‘vaaz-ı şerifin’ biraz da Açe Valilik Tsunami Politikası diye adlandırabileceğim bir versiyonu olarak gündeme geldiğini düşünüyorum.

Bu anlamda, tsunami anma toplantılarının üzüntü ve kasvetten kurtarılarak hikmeti öncelleyen yeni bir duruşun ortaya konulması öngörülüyor. Bunun hiç kuşku yok ki, siyasi bir terennümle ortaya konmaya çalışıldığına da tanık olduğumu söyleyebilirim. Buna aşağıda değineceğim...

Ancak burada es geçilmemesi gereken husus, girişte dikkat çektiğim billboardlardaki fotoğraf boyutunda yansıyan sembolik birlikteliğin pratiğe geçirilememiş olmasıydı. Vali ve yardımcısı sadece Beytürrahman’daki etkinliğe değil, Ulee Lhee toplu mezarı ve akabinde resmi etkinlik olarak lanse edilen Lhoknga’daki Lampuuk Köyü’ndeki Baiturrahim Camii’ndeki buluşmada da biraraya gelmedi.

Tsunami felaketinden ‘hikmet’ çıkartılmasını öne süren hatip ile, Açe siyasi yaşamının en üst mevkini işgal eden iki kişinin ‘ayrışması’nı nasıl biraraya getirip anlamlandırmak mümkün olabilir? Dini-bütün kabul edilen Açe toplumunun liderlerinin de bu ‘dini-bütünlük’ boyutundaki hikmeti aramaları ve bunu halklarıyla paylaşmaları gerekmez miydi? Ya da 26 Aralık 2004’de coğrafi olarak birbirlerinden uzak olsalar da, o dönem Açe sürgün hükümetinin Dış İşleri Bakanı sıfatını taşıyan Dr. Zeyni Abdullah ile Açe ordusunun en üst düzey komutanı sıfatını taşıyan Muzakkir Manaf’ı birleştiren siyasi, dini, toplumsal vs. bağların yerini bugün hangi bağın aldığını sormak gerekmez mi?
26 Aralık sabahı erken saatlerde Ulee Lhee’deki toplum mezarda yapılacağı belirtilen törene katılmak için sabah namazının ardından bölgeye ulaştım. Etkinliğin saat yedide başlayacağı belirtilirken, Vali ve ‘etrafındakiler’ ancak 8.15 civarında mezarlığa teşrif ettiler. Ancak burada da bir tuhaflık gözlerden kaçmıyordu. O da ne hemen yanı başındaki konutlarda yaşayan aileler kalkıp mezarlıktaki törene katılmak, ne de bölgeye en yakın ilçelerdeki halkın buraya gelip Açeli ve Müslüman halkın yattığı bu toplum mezarda bir dua etmek gereği duyuyorlardı. Mezarlığın hemen yanı başında kapısı önünde oturan kadın, mezarlıkta ‘avare’ dolaşan birinin ‘dilencilik’ yapması Açe’de tsunaminin sadece ‘canları’ almadığını derinden ortaya koyuyordu. Öyle ki, başkent Banda Açe’ye 8 km mesafedeki, bir zamanlar bölgenin en önemli limanı olma özelliği taşıyan bugün de kısmen bu özelliğini feribot limanı olarak sürdüren Ulee Lhee tsunamide yok olan semtlerin başında geliyordu. Tsunami sonrasının yeniden yapılandırma sürecinde arkada kalan ailelerden kim varsa onlar yeni konutlarına yerleşirken, aynı zamanda bölgenin ticari ve ekonomik etkinliğinden pay almak için gelen ‘dışarlıklılara da” ev sahipliği yapıyor. Ancak aradan geçen süre geride kalanları ‘kaybettiklerine’ yabancılaştırdığı gibi, dışarlıklıkarı da Açelilerin kaybettiklerine yönelik bir hissiyat geliştirmemişti. Mezarlıkta beklerken, ana caddeden geçen kimisi öğrenci minibüsü kimisi belediye taşıtlarıyla insanların taşındığını gördüm. “Sabah sabah sahile eğlenceye gitmiyorlardır” diye içimden geçirdim. Ancak nereye gittiklerini de kestiremedim... 

Buradan resmi olarak ifade edilen törenin yapılacağı Lhoknga’daki Lampuuk Köyü’ne gittim. Ulee Lhee, Lampuuk Köyü arası yaklaşık yedi sekiz kilometre var. Artık adı, tsunamiden ziyade bir süre önce yapılmış olan ‘golf sahası’ ve hafta sonu dolup taşan kumsalıyla anılan Lhoknga’da “bugün denize girmek yasaktı”. Köyün o dönem neredeyse tüm dünya medyasına yansıyan camiine, ki köydeki tüm binaların ardından tek kalan yapıydı, ulaşan yolun sonuna geldiğimde asker ve polislerin varlığı dikkat çekiyordu. Cami avlusuna gerilen bir tür çadır altında yüzlerce kişiyi gördüğümde açıkçası şaşırdım. Çünkü bu köyde bu kadar insanın biraraya gelmesi mümkün değildi. Az ötede park etmiş otobüslerin, Ulee Lhee’de ana caddeden geçen otobüsler olduğunu fark ettiğimde, kalabalığın başka ilçelerden getirilen öğrenciler ve aileler olduğu sonucuna vardım.

Vali Dr. Zeyni Abdullah, burada bir konuşma irad ederek, tsunaminin ders alınacak yönlerine dikkat çekti. Vali, tsunami gibi bölgenin her daim sel, fırtına, toprak kayması gibi her daim maruz kaldığı doğal afetlerle mücadelede Eyalet’teki tüm resmi kurumların koordineli çalışmalar içinde olmalarına dikkat çekiyordu. Ancak bu konuşmayı izleyen ne Belediye başkanları, ne Eyalet ordusunun komutanları, ne bürokrasinin önde gelen isimleri Vali ile yardımcısı arasındaki koordinesizliğe tanık olup kendi aralarında Açe halkını ve topraklarını doğal afetlere karşı koruyabilecek bir bilinç bir eylem birliği geliştirebileceklerini düşünmek de hayal...

Vali, tsunami hikmetlerinden biri olsa gerek, bölgenin ekonomisine dair bazı değinilerde de bulunuyordu: “Açe ekonomisi iyiye gidiyor ve halkın ekonomik sıkıntılarının zamanla daha da düzelecek”. Ancak ne ‘hikmetse’ on yıldır halkın değişik katmanlarıyla neredeyse içiçe olan biri olarak bu ekonomik kalkınmayı bir türlü ne duyabildim ne de tanık olabildim. Ancak bu Açe’ye ‘para akmıyor’ anlamına gelmiyor. Paranın akışı ile nasıl aktığı kadar, bu para akışını yönlendiren çevrelerin nasıl bir ‘fikir birliği’ içinde oldukları ve bu süreçte geniş kitlelerin refahına yol açacak ‘adil’, ‘sürdürülebilir’ bir çaba sergileyip sergilemedikleri de üzerinde çok konuşulmayı hak ediyor.

Vayi konuşmasında, Açe yönetimi olarak yabancı yatırımcıları teşvik edecek çalışmalara devam ettiklerini belirterek, “Tsunamiden sonra aradan geçen süre zarfında yeniden rehabilitasyon süreci tamamlandı ve silahlı çatışma dönemi de bitti. Şu anda yabancı yatırımlar için oldukça uygun bir ortam bulunuyor” diyordu. Ancak rehabilitasyon süreci ilk dört yılda tamamlanırken, onun ardından sürdürülebilir bir rehabilitasyon olmadığını ortaya koyacak şekilde Eyalet’in dört bir yanında terk edilmiş, yarım bırakılmış, kırık dökük binalar, çukurların giderek arttığı ana yollar, hendekler haline dönüşmüş köprüler vb. alt yapı sorunları gündeme getirilmiyor. Aradan geçen on yıla rağmen, Açe’ye akan milyarlarca Dolara rağmen, Açe’de bırakın ücra köşeleri başkent Banda Açe’de dahi elektrik kesintisi, başkentin ana mahallelerinde çeşme suyu eksikliği, başkentin ana arterlerini saran kanalizasyon sorunu, sadece Açe’nin değil, bölge tarihinde önemli bir yeri olan tarihi Kampung Jawa semtini çöp toplama merkezi yapan bir anlayış ve pratik karşısında bırakın yabancı yatırımcının Açe’ye gelmesini, biraz eğitim görüp yolu Kuala Lumpur’a, Cakarta’ya düşen genç Açeliler soluğu Açe’den kaçmakta buluyor.

Yabancı yatırımcıyı cezbetmeyecek belki de en önemli sorunlardan biri de ‘yolsuzlukların’ alıp başını gidiyor oluşu. Ulusal çapta yayın yapan haftalık Tempo dergisinin 21-27 Aralık sayısının 36-37. Sayfalarında Açe’de şeriat uygulamasının bir pratiği olarak halk önünde kamçı cezasının niçin ‘yolsuzluklara karışmış yöneticiler, elit’ için uygulanmadığına değiniyordu. Açe Eyalet Parlamentosu’nda bir vekilin sadece başını örtmediği için, veya erkek/kız arkadaşıyla birarada olduğu için suçlanan ve akabinde halk önünde kırbaçlanan sıradan kişilerin değil, Eyaletin ve halkın paralarını gaspeden yöneticilerin, bürokratların da benzer bir ‘İslam Hukuku’ pratiğine konu olmaları konusunda verdiği yasa önerisinin reddedildiğine dikkat çekiliyordu. Öyle ki, Endonezya devleti küresel alanda yolsuzluklarla anılan ülkelerin başında gelirken, Açe Eyaleti de maalesif bu ülke içerisinde adı yolsuzluklarla anılan eyaletlerin başında geliyor. Tempo bu konuda bir de istatistiki bilgi veriyor. 2012 yılında Açe Eyaleti, tespit edilen 100 yolsuzluk vak’asıyla Endonezya Cumhuriyeti içerisinde en çok yolsuzluğun olduğu eyalet olmuş. 2013 yılında bu sayı biraz düşmüş. 2014’de ise yeniden yükselmiş.   

Sürekli olarak Mekke Kapısı (Serambi Mekkah) unvanıyla andığımız Açe’de tsunamiden ve ardından gelen Helsinki Barış Anlaşması’ndan sonra ortaya bir tuhaf toplum ve bir tuhaf yönetim çıktığını söylemek gerekir. Bundan sadece Açelilerin değil, Açe’deki gelişmeleri kendi çıkarlarına kullanma adına çaba sergilemiş olan yerli ve yabancı unsurların da payı olduğunu unutmamak gerekir. Belki de yolsuzluğu sadece Açe bürokrasisinde değil, uluslararası çevrelerin de katkıda bulunduğu bir süreç olarak algılamak ve tedbirleri de buna göre almak gerekir.  


Tsaminin 11. yıl dönümünü üzüntü ve kederle değil, bu ‘doğal’ afetin ‘hikmetleri’ üzerinde düşünülerek geçirilmesinde fayda var.