Mehmet Özay 20.05.2026
Ya, işte böyle üstad...
Ben, sana
demiştim... Bu işler, böyle olmaz, böyle yürümez diye... Dinlemedin...
Hakkın olsa da
dinlememek, yanlış yaptın vesselam...
Dinlemen ve
ardından, “Ya Hu! Bu işte, bir iş olmalı” diye, durup düşünmen gerekirdi.
Müslüman
toplumların sahip oldukları ve/ya sözde inşacı oldukları kurumların, böylesine
gösterişlerinin ardında, yapısal güçlerinin olmamasına hayıflanmak gerekmez mi?
Üstüne üstlük,
bu kurumların durumlarının böyle olmasının, yeni bir olguymuş gibi gösterilmesi
de, insanın vicdanını derinden yaralıyor vesselâm...
Sanki,
gözümüzü bir açtık, tüm bu yanlışlarla karşılaştık... Kendi kendine
illüzyonizmin, tam bir gerçeklik hali yanı başımızda duran...
Yüzyılların
birikimi diyelim, hadi... Bunu, üstlenilmesi gereken sorumluluktan bir
‘kurtuluş’ vesilesi olsun diye zikretmiyorum.
Aksine,
öylesine vurdum duymazlığın kemikleşmesi ancak, olsa olsa, bu şekilde uzun
dönemlerin birikimsel haliyle ortaya çıkar da ondan diyorum...
Şimdi, yüz
yüze kaldığımız gerçeklik te tastamam bu...
Şimdi dediysem
de, uzun bir geçmiş var bu ‘şimdi’nin ardında unutma, üstad...
Zevksizliğe,
estetiksizliğe, değersizliğe, savrulmuşluğa, disiplinsizliğe, bilgisizliğe,
düzensizliğe kapı aralamakla kalmayan, kapıyı sonuna kadar açan bir yaklaşım...
Hayatı çekip
çevireceği varsayılan, tüm anlamlı düşüncelerin ve bunların, hayatın
derinlerine kadar ulaşan pratiklerinin ortaya çıkmasına imkân tanımayan bir
yaklaşım...
Düşüncelerin
ve pratiklerin, birbirini tamamlayan yaklaşımları ve bunların, tümüyle üretimi
olan, olması beklenen anlamlı olgulara gözünü, gönlünü, ruhunu, aklını,
nihayetinde tüm varlığını kapatan bir yaklaşım.
Anlamadın
değil mi, neden bahsettiğimi...!
Üniversite’den
bahsediyorum üstad üniversiteden...
Ve de
içindekilerden... Ve bu içindekilerin hayallerinden...
Medeniyeti,
yeniden inşa etme hedefindeki üniversiteden...
Medeniyet inşa
etmek iddiasındaki, üniversiteden...
Hayal edilen
ancak, neye tekabül ettiği muğlak ve müphem bir medeniyetin, böylesi bir
üniversite ortamından çıkacağını ileri süren bir akademisyen güruhundan...
Uzun, yıkıcı
ve yıkılmış geçmişin içinden, kendine dair ve kendinde bir örnek bulamayan,
aklı durgunlaşmış bu yöneticilerin, bu profesör unvanı taşıyan sözde düşünür
olma iddiasındaki kişilerin ikide bir durup, “Evet, biz de bir ‘Harvard
üretebiliriz’, biz de bir ‘Harvard olabiliriz’”, söylemini vurdumduymaz şekilde
ortaya atan kişilerin medeniyet iddiasından...
İçinde yer
aldıkları üniversitenin, medeniyet üretebileceğine dair saf hayalleri ile
kendini kandıran profesörler...
Ben diyeyim on
beş yıl, sen diyesin otuz yıl içinde yer aldıkları bu kurumun, medeniyet adına
ne tür bir teori, ne tür bir metod, ne tür bir fikir, ne tür bir araştırma
sundukları ürettiklerini bir kenara bırak, bizatihi kendi bireysel hayatlarında,
iddiasında bulundukları medeniyete dair ne tür bir amel ürettikleri ve ortaya
koydukları sorusunun, büyük ölçüde cevapsız kaldığı bir medeniyet tasavvuru...
Abartıyorum mu
diyorsun? Belki de, haklısın üstad...
Haklılığın
şurada... Elbette, evet bu profesörler bir şey öneriyor...
Ancak,
bunların odağında, merkezinde sinsiliğin yer aldığını, sinlileştirmenin hedef
seçildiğini ve bu anlamda, söylenenlerin oraya buraya anlamsızca savrulan
kelimeler, cümleler, paragraflar, sayfalar, yazılar olmasının ötesine
geçmiyor...
Ortaya, bir
düşünce çıkmıyor bu söylenenlerden...
Bu
söylenenlerden, ortaya bir eylem de çıkmıyor...
Nasıl çıksın
ki...?
Medeniyetin,
öyle safiyane sözlerle gündeme gelmesinin mümkünatının olmadığını anlayamayan bir
profesörler güruhu...
Kendi gündelik
yaşamlarında hem de, tam da üniversite mekânında, kendine ait, kendinde anlamlı
bir ilişkiler ağı kuramamış ancak, gündemlerini her daim meşgul eden bir
medeniyet ile meşguliyetleri olduğu iddiasındaki profesörler...
Tuhaf değil
mi, üstad...?
Sen, bu
yaklaşımda bir sahtekârlık sezmiyor musun, ey üstad?
Sahtekârlık,
öyle bir sinmiş ki üniversiteye, adamlar ağzını açtığında sanki, dünyayı
sarsıyor imajını vermekten geri durmuyorlar...
“Hey profesör,
hele bir dönüp bak hayatına!”, diyesi geliyor insanın...
“Söyle lütfen
hayatında, ne tür bir medeniyet unsuru taşıyorsun, hayata ne tür bir medeniyet
unsuru katkısı sunuyorsun, hayata ne tür bir medeniyet dokuşunu ile
dokunuyorsun” diyesi geliyor insanın...
“Sahiden,
senin medeniyete dair bir iddian mı var yoksa, sen bir sahtekâr mısın?”, diye samimi
olarak sorası geliyor insanın, üstad...
Konuşmaların,
söylemlerin, yazıların bir anlamı olmuyor...
Sanki bu
eylemler yani konuşmalar, söylemler, yazılar bir bütün olup bizi nihilizmin
eşiğine getiriyor.
Konuştukça,
yazıldıkça, anlamsızlığı çoğaltan bir durum ortaya çıkıyor.
Medeniyet
vaveylası yapmak yerine, biraz susup, biraz sakinleşip, “Yahu, ben ne yapıyorum
?”, diye kendine sormayan, kendine soramayan, böylesine bir sorgulamadan kaçan
bir üniversite!
Bunlardan, bir
medeniyet çıkmaz ama olsa olsa, kocaman bir hayal çıkar, üstad...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder