Mehmet Özay 11.04.2026
‘Karakter eğitimi’, eğitim bilimcilerin önemli uğraş alanları arasında yer alıyor.Bununla
birlikte, bu alanın sadece eğitim bilimcilerle de sınırlı olmayan boyutuyla öne
çıktığını da söylemek mümkün.
Bu anlamda,
dini ve/ya seküler çerçevede, ilgili bilim alanlarına mensup akademisyen ve
araştırmacıların da bu alana dair söylemleri, kavramsallaştırmaları ve hatta
sistemik yapılar ortaya koyduklarına tanık olunuyor.
‘Karakter
eğitimi’ne dair ortaya konulan teorilere ve yaklaşımlara rağmen, günümüzde,
özellikle de, Müslüman toplumların bu alana dair yaklaşımları yakından
incelenmeyi hak ediyor.
‘Müslüman
toplumlar’ demek suretiyle, ‘biz ve ötekiler’ gibi, katı bir ayrıştırma ortaya
koyma niyetinde değilim.
Aksine, içinde
bulunduğumuz toplumsallık yani, Müslüman toplumlar içinde var olup gelişme,
yaşama ve de eğitim süreçlerimiz bizi, bu alanla kendimizi sınırlandırmamıza
olanak tanıyor.
Karakter
eğitimi ve bilimsellik
Modern bir
terminoloji ve yaklaşım olarak algılansa da, temelde ‘karakter’in ve
‘karakterin eğitim işine konu olması’, tarihinin gayet eski olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır.
Nihayetinde,
karşımızda, çok temel bir insani olgu bulunuyor...
Ve bu durumun,
tüm insan toplumlarının karşı karşıya bulunduğu bir duruma tekabül ettiğini
söylemek yanlış olmayackatır.
Tıpkı, modern
dönemdeki diğer benzeri eğitim teorileri, yaklaşımlarında ve çabalarında olduğu
gibi...
Ancak, aradaki
temel fark, söz konusu yaklaşımın ‘bilimsel’ kriterlerle ortaya konulmasıdır.
Burada, ‘bilimsel’i
niteleyenin, eğitim alanında ve bunun içinde yer alan karakter geliştirmeye
matuf sürecin, ‘bilimsel araştırmalara’ konu olması ve verilerin, bu çerçevede
gündeme getirilmesidir.
Bir başka
ifadeyle söylemek gerekirse, bilimsel olan ve olmayan kıstaslar ayrımına
rağmen, karşımızda sadece bireyi ve öğreneni değil, aynı zamanda bu bireyin ve
öğrenenin içinde yer aldığı ve/ya alacığı toplumu da yakından ilgilendiren bir
durumla karşı karşıyayız.
Bu nedenledir
ki, karakter eğitiminin önemi bireyin dışında ve ötesinde toplumsal olanda
doğrudan ve vazgeçilmez bir önem arz etmektedir.
Ağaç
yaşken...
Bu gayet temel
açılımı gündeme getirmemin nedeni, günümüzde, Müslüman toplumlarda ana okulundan
yüksek öğretime değin eğitim işinin, doğrudan ve/ya dolaylı olarak -diğer
alanlar bir yana-, zaman zaman ortaya konulan ‘karakter’ üzerine temellendirme
çabaları ve bu çabaların, neye tekabül ettiğine dair bir görüş teatisinde
bulunmaktır.
Karakter
olgusunun gelişiminin formel eğitim yani, okullu eğitimle ilgili bir yönü
olduğuna kuşku yok.
Modern
toplumların özelliği de, her toplumsal kurumu olduğu gibi eğitim kurumunu da, belli
başlı formel yapılarla geliştirmek ve sürdürmektir.
Bununla
birlikte, modern denilen dönemin Müslüman toplumlara düşen payında ve de geldiğimiz
noktada, eğitim alanındaki yönetici makamında yer alan profesyonellerden
duyduğumuz üzere, “Hocam, iş ailede biter!” ifadesi, gayet can alıcıdır.
Bu kısa ancak,
can alıcı cevabın temelde, Müslüman toplumlar ile modernleşme arasındaki bağın
neye tekabül ettiğini ve eğitim başta olmak üzere, ilgili toplumsal alanların
nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda, ne tür bir algının olduğuna dair,
bir tür ipucu verdiğini de söylemek mümkündür.
İş, yani
çocuğun, öğrencinin gelişim süreçlerine katkısını koyması beklenen formel
eğitim kurumu yani, okulun, öyle sanıldığı gibi öğrenciye şekil-şema verme,
yapılandırma, karakter oluşturma ve şahsiyet kazandırma vb. gibi süreçlerdeki
rolü sorgulanmaya değer bir duruma indirgenmiş gözüküyor.
Aile
gerçekliği
İş’in ailede
biteceğini gözlem, tecrübe ve bilgi süreçleriyle edindiğini varsayabileceğimiz
eğitim alanındaki profesyonellerin belki de, gözden kaçırdığı temel bir alan
ise referans yaptıkları ‘aile kurumunu’ ne halde olduğuna dairdir.
Bu boyutu
yani, aile kurumunu dikkate almaya başladığımızda, bu kurum içerisinde eğitim
kurumuna ‘öğrenci’ sıfatıyla gönderilen çocuğun okulla ilişkisinin, sağlık ve
nitelik derecesinin, aile ortamında aldığı ‘enformel’ ‘karakter’ eğitimi ve yönelimiyle
doğrudan ve kaçınılmaz bağı ve vurgusu, söz konusu aile ortamında bireylerin
yani, ebeveynlerin, diğer aile büyüklerinin, abi abla gibi aile fertlerinin ne
tür bilinçli, kendinde, öğrenmeye, öğretmeye, paylaşmaya, denemeye, düşünmeye
vb bağlı bir yapılanma sergileyip sergilemedikleri gibi pek çok düşünceyi akla
geliyor.
Yüksek
öğretim
Karakter
eğitiminin sadece, daha alt kategorilerdeki okul türlerinde, eğitim
safhalarında değil, bunun ötesinde, üst kategorilerdeki eğitim kurumları
örneğin, üniversiteler gibi yapılarda da karşımıza çıktığına, çıkabileceğine
yakinen şahit oluyor ve biliyoruz.
Burada durum,
yaşı onyedi, onsekiz’e gelmiş ve üniversite adı verilen her haliyle, ‘bilimsel’
kurum niteliği taşıdığı varsayılan ve eğitim faaliyetinin ‘üst düzey’de ortaya
konmasıyla kalmayıp bizatihi adına, ‘araştırma’ denilen süreçlerle başta,
eğitim kurumunun kendisini olmak üzere, toplumsal yapıların her birine müdahale
edebilecek faaliyetlerin merkezi olma hüviyetine sahip kurumda bulunan bir
kişinin artık, ne tür ‘karakter’ eğitime konu olabileceği sorgulanabilir
elbette.
Bundan kastın,
bu yaşa değin ilgili öğrencinin, bireyin çoktan karakter yönelimini
tamamladığı, kendinde bir şahsiyete muhatap bir birey olarak, başta üniversite
gibi yüksek öğretim başta olmak üzere, geniş toplum sahasında yerini aldığı
düşüncesinin egemen olduğu anlaşılıyordur.
Oysa,
toplumsal yaşam gerçekliğinde karşılaşılan ile sanki, a-priori olarak
kabul ettiğimiz olgu arasında, derin bir uçurum söz konusudur.
Yani, yüksek
öğretim kurumunda karakterini tamamlamış bireyler yerine, karakteri
yerleşmemiş, kadük kalmış, hatta gelişmeye müsait olmayacak denli katılaşmış
bireylerle karşılaşıyoruz.
Bu katılık,
-tüm aksaklıklara rağmen- ilgili kurumda öğrencilere yönelik karakter
geliştirme süreçlerinin var olduğu düşüncesini sorgulamamıza yol açtığı gibi,
aynı zamanda bizatihi adına ‘bilimsel’ denilen yüksek öğretim kurumunun doğası
gereği öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine ve yenilemelerine yönelik
potansiyel imkânların da hayata geçirilebilmesine mani olmaktadır.
Bu durum, görece
erken denilebilecek bu yaş grubunda karşılaşılan, söz konusu ‘karakter
dengesizliği’nin tamire muhtaçlığı ile bu tamirin artık, ne kadar
gerçekleştirilebileceği konusunda da, gayet tartışmaya açık çetin bir durumla
karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.
Aslında, tam
da bu durum, Müslüman toplumlarda karşı karşıya kalınan sorunun niteliğini
ortaya koyması açısından gayet dikkat çekicidir.
Bu konuyla
ilgili diğer bazı alanlara ilerleyen günlerdeki yazılarda devam edeceğim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder