Mehmet Özay 02.03.2026
İslam toplumları bağlamında bu alanın karşılığı, İslam
düşüncesi ve medeniyeti konulu çalışmalar, kurumlar, yayınlar ile karşımıza
çıkıyor.
Bu kısa yazıda, bu kurumsal yapıların varlığına dair bazı
hususları paylaşacağım.
Ancak, öncelikle ‘medeniyet’ kavramının Müslüman
toplumlarda gelişim evresine kısaca değinmekte yarar var.
Kavramla buluşma
Avrupa’da ‘medeniyet’ kavramına tekabül eden ve çokça
Fransızca dilinde karşılık bulan ‘civiliation’, ‘medeni’ ‘civilized’
ve ilintili kullanımlarının, 18. yüzyıla tekabül eden bir vechesi bulunuyor.
Bu vechenin Müslüman toplumlara sirayetinin Batı ile
karşılaşmalar sürecinin belirli aşamalarında zorunlu, gönüllü veya her iki
halin bir arada bulunduğu eklektik bir durumla, Müslüman toplumlarda
‘medeniyet’ kavramının ve içeriğinin anlaşılmaya, tartışılmaya başlandığı
görülür.
Bu noktada, örneğin 19. yüzyıl erken döneminde Mısır’da
ve yine aynı dönemde, Osmanlı merkezinde olduğu gibi, Batı düşüncesine kendini
açan Müslüman toplumlardaki eğitim kurumları ve/ya bir kısım geleneksel ulema
ile aralarında gazeteci, edebiyatçı gibi yeni düşünür tiplerinin bulunduğu
çevrelerin, Batılılaşma ile modernleşme arasında karar ve kararsızlıklarına
tekabül eden süreçte, Batı medeniyetiyle buluşmalarına yol açmıştır.
Bu karşılaşma ve buluşma Batı’ya yönelme anlamında
Batılılaşma kavramını doğururken, sonraki süreçlerde bu kavram yerini çokça
‘çağdaşlaşma’ kavramına bırakmıştır.
‘Medine’nin doğuşu
19. yüzyıl bağlamında, alim, ulema veya yeni düşünür
tiplerinin Batı’da karşılaştıkları kavramsallaştırmalardan hareketle veya bu
kavramsallaştırmalara, ‘İslami’ alternatifler bulma zorunluluğu ve talebiyle
zamanla, ‘Medine’ yani, Hicaz’daki şehre referansları gündeme gelmiştir.
Burada, temel vurgunun ‘dini’ bağlam olduğu aşikâr...
Ve çokça, Peygamber dönemi veya erken İslamlaşma
sürecinde din’in yani, İslam’ın ‘medeni’ yani, şehir ve dolayısıyla gelişmişlik
ile ilişkisine gizli/açık atıfta bulunulur.
Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, din’in medeni bir
evrende (space), ortaya çıkıp geliştiği ve böylece, din’in bir medeniyet
olgusu, süreci ürettiğine vurgu yapılır.
Bunun yanı sıra, şehirli kavramını destekleyici ve hatta,
çeşitli açılardan onu aşıcı bir başka kavramsallaştırma olarak, zamanla gündeme
‘umran’ kavramının girdiğine tanık oluruz.
Güçlü alternatif alanlar
Bununla birlikte, Batı’da medeniyet (civilization)
kavramının kullanımı ile bu kavramın pratikte neye tekabül ettiğine ortaya
koyan unsurlar, hiç kuşku yok ki, pratik bilim alamlarının ortaya çıkması ve
gelişmesine paralel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Örneğin bu noktada, edebiyatın, tarihin, güzel
sanatların, arkeolojinin, mimarinin önemli rol oynadığını kuşku bulunmuyor.
Bu alanlar arasında diyelim ki, arkeolojinin gelişme
gösteren son alanlardan biri olması belki de, halkının çoğunluğu Müslüman olan
toplumların bu alana ilgisindeki eksikliği açıklayan maddi bir unsur olarak
gündeme getirilebilir.
Ancak, bu alanın, Avrupa düşünce ve medeniyetine yaptığı
katkı dikkate alınacak olursa, benzer bir sürecin halkının çoğunluğu Müslüman
olan toplumlarda olmaması ya da hak ettiği yeri bulmamış olması, -aşağılık
kompleksine kapılmadan söylemek gerekirse- önemli bir kayıp anlamına geliyor.
Bilgi arkeolojisi
Giriş’te dikkat çektiğim İslam düşüncesi ve medeniyeti...
Bu alanın temelde, bize ilk elden sağladığı husus, soyut
düşüncenin varlığı ile ilgili olmasıdır.
Oysa, ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ oluşumunun zemininin maddi
kaynaklar, gelişmeler, oluşturması bize ‘düşünce’ ve ‘medeniyet’ sahasında
konuşabilmemiz için, elimizde önemli maddi kaynaklar ve bunların gelişim
süreçlerine dair verilerin olmasını gerektiriyor.
Günümüzde, halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan
ülkelerde var olan ve yukarıda dikkat çekilen kurumsal yapılaşmalara
bakıldığında, temel çalışma alanlarının, bir tür ‘bilgi arkeolojisi’ şeklinde
tezahür ettiğini ortaya koyuyor.
‘Bilgi arkeolojisi’ ile kastım, bu adı taşıyan kurumlarda
yer alan araştırmacıların, akademisyenlerin -ve de, diyelim ki, düşünürlerin-
kendilerini, tarihin belirli bir evresinde gelişme göstermiş ve ardından, yine
tarihin belirli bir evresinde durağanlaşmış ve/ya kimi ölçülerde ortadan kalkış
bilgi alanlarına dair verileri güncelleme, bu veriler üzerine eleştirel
yaklaşımlar -ya da taklide dayalı bağlamlar- ile yeni eserler ortaya koymaları
anlamına geliyor.
Zemin kaybı
Oysa, yazının girişinde dikkat çektiğim unsur yani, İslam
düşüncesi medeniyeti çalışmalarına doğrudan katkısı olacağına kuşku olmayan
ilgili çalışmala alanlarının örneğin, etnografi, arkeoloji gibi alanlara
yönelik ilginin olmaması, bu alanlara dair saha çalışmalarının, araştırmaların,
karşılaştırmalı verilerin gündeme getirilmemesi, başlı başına bir eksiklik
olarak karşımızda duruyor.
Bu kurumların amacı ve kastı, donuk ve bu anlamda soyut
veriler ile sınırlı olmak yerine, Müslüman toplumların yaşam sürdüğü ilgili
coğrafyalarda ve bölgelerde yapılacak yeni saha çalışmaları ile İslam düşünce
ve medeniyetinin -ve buna yerel İslami kültür bağlamını da eklemek mümkün- daha
canlı, dinamik, üretken bir noktaya evrilmesi mümkün gözükmektedir.
Bu konuda, olumsuz örnekten hareket ederek söylemek
gerekirse, İslam teolojisini yorumlayan ekollerden biri olan Vahhabizmin (Wahhabism)
arkeoloji, mimari ile güzel sanatların çeşitli dallarına yönelik ilgisizliği,
karşıt duruşu, yok edişe yönelik çabaları gibi süreçler temelde, bu ekolün
hakim olduğu Müslüman toplumlarda, İslam düşüncesi ve medeniyeti çalışmalarının
hangi evrede olabileceğine dair bize bir fikir veriyor olsa gerek.
Burada, herhangi bir teolojik tartışmaya girmediğimi,
sadece derdimi anlatmaya yönelik olarak yaşanan, tecrübe edilen, gözlemlenen
makul bir örnek sunmaya çalıştığımı belirtmeliyim.
Vahhabizmin egemen olduğu Müslüman toplumlar kadar, diğer
bazı toplumların “gizli Vahhabizm” kuçak açması, Müslüman toplumların önemli
bir bölümünde yukarıda dikkat çekilen araştırma alanlarına dair mesafenin
ortaya çıkmasına neden oluyor.
Söz konusu bu Müslüman toplumlarda, bir yandan İslam
düşüncesi ve medeniyeti konusunda cevval tartışmalar gündeme gelirken, bunların
bir tür tekrarbitekrar akademi duvarlarına çarpıp geri döndüğüne tanık
oluyoruz.
Oysa, bu kurumların mensuplarının yaşadıkları mekânların
yanı başında onlara bakan, onlara seslenen tarihi ve kültürel mekânları tanıma,
anlama, anlam üretme vb. süreçlere yanaşmama konusundaki inadları, içinde
bulundukları İslam düşüncesi ve medeniyeti bölümlerinin kısır döngü içerisine
girmesindeki nedenlerden biri olduğunu ileri sürebiliriz.
Bunun temel nedenlerinden birini, -yukarıdaki izahta
Vahhabizm’e bağlarken, bir başka nedenin kültür ve medeniyet oluşum safhalarına
dair kısır bilgi veya daha doğrusu bilgisizlik olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder