Mehmet Özay 01.04.2025
Geçtiğimiz Pazar günü Seul’de Çin,
Japonya ve Güney Kore arasında yapılan üst düzey görüşmeler sonrasında, üç ülke
arasında var olan serbest ticaretin güçlendirilmesi kararı çıktı.
Küresel belirsizlik ortamında
sürdüğü ve giderek yaygınlaşma eğilimi gösterdiği bir ortamda, sadece
birbiriyleriyle rekabetleriyle değil, ABD ile ilişkileri noktasında da ciddi
ayrılıklar olan Çin ile Japonya ve Güney Kore arasında gerçekleşen söz konusu
bu gelişmeyi, alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirmek yanlış
olmayacaktır.
Seul’den alternatif
Çeşitli çalışmalarda ortaya
konulduğu üzere, günümüz küresel toplumunu tanımlamada, ‘belirsizlik’ en çok başvurulan
bir kavram olduğuna kuşku yok.
Özellikle, ABD’de ikinci Trump
yönetiminin, Amerika-merkezli siyaset ve ticaret sürecini ortaya koyduğu ve bu
anlamda, küresel hegomonik bir yaklaşım sergilediği son iki ayda, belki de
karşılaşılan ilk önemli ve alternatif gelişme Seul’den geldi.
30 Mart günü, Güney Kore’nin
başkenti Seul’de Güney Kore Endüstri ve Enerji Bakanı Ahn Duk-geun, Japonya
Endüstri Bakanı Yoji Muto ile Çin Endüstri Bakanı Wang Wentao’nun katımılıyla
yapılan toplantıda, üç ülke arasındaki serbest ticaret anlaşmasının
geliştirilmesi ve bu çerçevede “öngörülebilir bir ticaret ve yatırım ortamının
yaratılması”konusunda anlaşmaya varıldı.
Doğu Asya’nın kalkınmış
ekonomilerini temsil eden bu üç ülke arasında, son beş yılın en önemli
gelişmesi olarak dikkat çekilen bu toplantı, küresel belirsizliğe Doğu’dan bir
cevap olarak anılmayı hak ediyor.
ABD’ye muhalefet (mi?)
Seul’deki toplantının, Çin gibi
ABD’nin en üst düzeyde küresel rakibi ile Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin
Asya-Pasifik’de iki önemli siyasi ve ekonomik müttefiki arasında
gerçekleşmesini yakından takip etmek gerekiyor.
Toplantı çerçevesinde Güney Kore
Endüstri ve Enerji Bakanı Ahn Duk-geun, küresel ekonomide yaşanan ciddi
kırılmalara dikkat çekerek, “... üç ülke, karşılaşılan küresel meydan okumalara
karşı ortak hareket etmeli” açıklamasını oldukça önemli bir gelişme olarak
değerlendirmek gerekiyor.
Özellikle, ABD ile Çin arasında
ticaret açığı üzerinden gelişme gösteren ve özellikle, ABD yönetimi tarafından jeo-politik
boyutları da içinde olacak şekilde önemli ekonomik kararların alınması, alternatif
arayışlarını da beraberinde getirmiş durumda.
Öyle ki, yeni bir tehdit olgusu
olmakla kalmayan, aynı zamanda gayet ciddi anlamda bir savaş nedeni olarak
dikkat çeken ‘ticaret savaşları’ ve bu sürecin dinamiklerinin tetiklemesiyle
yeni savunma süreçlerinin ortaya çıkması karşısında, dünyanın farklı
bölgelerinde alternatif arayışları da kendini hissettiriyor.
Çin, Japonya ve Güney Kore arasında
mevcut serbest ticaret anlaşmasının güçlendirilmesi ve küresel belirsizliklere
birlikte karşılık verilmesi kararını bu anlamda değerlendirmek mümkün.
Çin’i sindirme
ABD ile Çin arasında gelişme
göstermekle birlikte, sürecin bugün çok daha net bir şekilde anlaşıldığı üzere
ABD’nin sadece, Çin’le olan ticaret açığı oluşturmadığı da ortaya çıkmış
durumda.
Öyle ki, ABD’de başkan Donald
Trump, 20 Ocak’tan bu yana ortaya koyduğu politik açılımlar ve kararlarla
Çin’den önce yanı başındaki iki komşusu, yani Meksika ve Kanada’yı hedef alan
ve gümrük tarifelerinin yeniden ve artırılarak düzenmeleriyle gündemi belirlemektedir.
Çin’in ikincil konumda kaldığı
intibaını veren bu süreci doğru değerlendirmek gerekir. Buna dair bazı
görüşlerimi geçen bir iki ay içerisinde ortaya koymaya çalıştım.
Tüm bu süreçlerin Çin’i, -biraz
abartıyla da olsa, kendi ulusal sınırları içine hapsetmeyi, öz güvenini
yitirmeyi hedefleyen bir tür ekonomik ve psikolojik mücadele halini geldiğine
kuşku yok.
Son kırk yıllık ekonomik kalkınma
ve modernleşme süreçleriyle, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelen
Çin’in, Washington’da alınan kararlarla, bir günde veya kısa sürede diz
çöktürülebilecek bir yapı da olmadığı görülmesi gerekiyor.
Bu yönde Çin’den gelen ilk
işaretler, gayet temkinli ve olan biteni anlayıp rasyonel politikalar
geliştirmeye matuf olduğunu gösteriyor.
Bunun belki de, bölgesel anlamda
ilk açılımını Doğu Asya’nın üç önemli ülkesi, Çin, Japonya ve Güney Kore
arasında 30 Mart’ta yapılan görüşmeler sonrasında, üç ülke ticaret bakanı
serbest ticaretin güçlendirilmesi konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamaları
oldu.
Umut ışığı
Güney Kore’nin başkenti Seul’de
yapılan üç ülke ticaret bakanının iştirak ettiği toplantı, bu anlamda, son
birkaç aydır küresel belirsizlik ve tehditler karşısında Doğu’dan gelen bir
umut ışığı olarak anılmayı hak ediyor.
Bu ifadede, bir abartı olmadığını
belirtmek isterim. ‘Umut ışığı’ndan kasıt, ABD’nin ticari ve ekonomik
ilişkilerde son iki aydır sergilemekte olduğu ve vazgeçmek eğiliminden öte,
giderek daha da derinleştirme hedefine sahip olduğunu gösteren gelişmeler karşısında
Doğu Asya’nın kalkınmış üç ülkesinin ortaya koyduğu yaklaşımdır.
Bu noktada, Pekin yönetiminin
tarihsel ve geleneksel olarak -kelimenin en hafif ifadesiyle ‘rakip’ olarak
gördüğü Japonya ve yanı başındaki komşusu Güney Kore ile ticari ilişkilerin
geliştirilmesi konusunda vardığı anlaşma tarihi bir önem arz ediyor.
Belki de, pek çok kesim tarafından
Çin’den beklenmeyecek ya da Japonya ve Güney Kore gibi ABD ittifakı iki ülke
yönetiminden beklenmeyecek bir hamle olarak okunması ve değerlendirilmesi
gereken bu çıkışı, doğru değerlendirmek gerekir.
Bunun yanı sıra, bu çıkışı takip
eden hem, Asya-Pasifik bölgesinde ve hem de, farklı bölgelerde benzeri
açılımlarla karşılaşabileceğimizi de söylemek büyük bir iddia
olmayacaktır.