2 Nisan 2025 Çarşamba

Doğu Asya ekonomilerinden küresel belirsizliğe cevap / East Asian economies respond to global uncertainty

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2025

Ticaret savaşları olgusu, son aylarda giderek yükselme eğilimi gösterirken, bugünlerde Doğu Asya’da olağandışı bir gelişme yaşanıyor...

Geçtiğimiz Pazar günü Seul’de Çin, Japonya ve Güney Kore arasında yapılan üst düzey görüşmeler sonrasında, üç ülke arasında var olan serbest ticaretin güçlendirilmesi kararı çıktı.

Küresel belirsizlik ortamında sürdüğü ve giderek yaygınlaşma eğilimi gösterdiği bir ortamda, sadece birbiriyleriyle rekabetleriyle değil, ABD ile ilişkileri noktasında da ciddi ayrılıklar olan Çin ile Japonya ve Güney Kore arasında gerçekleşen söz konusu bu gelişmeyi, alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Seul’den alternatif

Çeşitli çalışmalarda ortaya konulduğu üzere, günümüz küresel toplumunu tanımlamada, ‘belirsizlik’ en çok başvurulan bir kavram olduğuna kuşku yok.

Özellikle, ABD’de ikinci Trump yönetiminin, Amerika-merkezli siyaset ve ticaret sürecini ortaya koyduğu ve bu anlamda, küresel hegomonik bir yaklaşım sergilediği son iki ayda, belki de karşılaşılan ilk önemli ve alternatif gelişme Seul’den geldi.

30 Mart günü, Güney Kore’nin başkenti Seul’de Güney Kore Endüstri ve Enerji Bakanı Ahn Duk-geun, Japonya Endüstri Bakanı Yoji Muto ile Çin Endüstri Bakanı Wang Wentao’nun katımılıyla yapılan toplantıda, üç ülke arasındaki serbest ticaret anlaşmasının geliştirilmesi ve bu çerçevede “öngörülebilir bir ticaret ve yatırım ortamının yaratılması”konusunda anlaşmaya varıldı.

Doğu Asya’nın kalkınmış ekonomilerini temsil eden bu üç ülke arasında, son beş yılın en önemli gelişmesi olarak dikkat çekilen bu toplantı, küresel belirsizliğe Doğu’dan bir cevap olarak anılmayı hak ediyor.

ABD’ye muhalefet (mi?)

Seul’deki toplantının, Çin gibi ABD’nin en üst düzeyde küresel rakibi ile Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin Asya-Pasifik’de iki önemli siyasi ve ekonomik müttefiki arasında gerçekleşmesini yakından takip etmek gerekiyor.

Toplantı çerçevesinde Güney Kore Endüstri ve Enerji Bakanı Ahn Duk-geun, küresel ekonomide yaşanan ciddi kırılmalara dikkat çekerek, “... üç ülke, karşılaşılan küresel meydan okumalara karşı ortak hareket etmeli” açıklamasını oldukça önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.

Özellikle, ABD ile Çin arasında ticaret açığı üzerinden gelişme gösteren ve özellikle, ABD yönetimi tarafından jeo-politik boyutları da içinde olacak şekilde önemli ekonomik kararların alınması, alternatif arayışlarını da beraberinde getirmiş durumda.

Öyle ki, yeni bir tehdit olgusu olmakla kalmayan, aynı zamanda gayet ciddi anlamda bir savaş nedeni olarak dikkat çeken ‘ticaret savaşları’ ve bu sürecin dinamiklerinin tetiklemesiyle yeni savunma süreçlerinin ortaya çıkması karşısında, dünyanın farklı bölgelerinde alternatif arayışları da kendini hissettiriyor.

Çin, Japonya ve Güney Kore arasında mevcut serbest ticaret anlaşmasının güçlendirilmesi ve küresel belirsizliklere birlikte karşılık verilmesi kararını bu anlamda değerlendirmek mümkün.

Çin’i sindirme

ABD ile Çin arasında gelişme göstermekle birlikte, sürecin bugün çok daha net bir şekilde anlaşıldığı üzere ABD’nin sadece, Çin’le olan ticaret açığı oluşturmadığı da ortaya çıkmış durumda.

Öyle ki, ABD’de başkan Donald Trump, 20 Ocak’tan bu yana ortaya koyduğu politik açılımlar ve kararlarla Çin’den önce yanı başındaki iki komşusu, yani Meksika ve Kanada’yı hedef alan ve gümrük tarifelerinin yeniden ve artırılarak düzenmeleriyle gündemi belirlemektedir.

Çin’in ikincil konumda kaldığı intibaını veren bu süreci doğru değerlendirmek gerekir. Buna dair bazı görüşlerimi geçen bir iki ay içerisinde ortaya koymaya çalıştım.

Tüm bu süreçlerin Çin’i, -biraz abartıyla da olsa, kendi ulusal sınırları içine hapsetmeyi, öz güvenini yitirmeyi hedefleyen bir tür ekonomik ve psikolojik mücadele halini geldiğine kuşku yok.

Son kırk yıllık ekonomik kalkınma ve modernleşme süreçleriyle, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelen Çin’in, Washington’da alınan kararlarla, bir günde veya kısa sürede diz çöktürülebilecek bir yapı da olmadığı görülmesi gerekiyor.

Bu yönde Çin’den gelen ilk işaretler, gayet temkinli ve olan biteni anlayıp rasyonel politikalar geliştirmeye matuf olduğunu gösteriyor.

Bunun belki de, bölgesel anlamda ilk açılımını Doğu Asya’nın üç önemli ülkesi, Çin, Japonya ve Güney Kore arasında 30 Mart’ta yapılan görüşmeler sonrasında, üç ülke ticaret bakanı serbest ticaretin güçlendirilmesi konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamaları oldu.

Umut ışığı

Güney Kore’nin başkenti Seul’de yapılan üç ülke ticaret bakanının iştirak ettiği toplantı, bu anlamda, son birkaç aydır küresel belirsizlik ve tehditler karşısında Doğu’dan gelen bir umut ışığı olarak anılmayı hak ediyor.

Bu ifadede, bir abartı olmadığını belirtmek isterim. ‘Umut ışığı’ndan kasıt, ABD’nin ticari ve ekonomik ilişkilerde son iki aydır sergilemekte olduğu ve vazgeçmek eğiliminden öte, giderek daha da derinleştirme hedefine sahip olduğunu gösteren gelişmeler karşısında Doğu Asya’nın kalkınmış üç ülkesinin ortaya koyduğu yaklaşımdır.

Bu noktada, Pekin yönetiminin tarihsel ve geleneksel olarak -kelimenin en hafif ifadesiyle ‘rakip’ olarak gördüğü Japonya ve yanı başındaki komşusu Güney Kore ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi konusunda vardığı anlaşma tarihi bir önem arz ediyor.

Belki de, pek çok kesim tarafından Çin’den beklenmeyecek ya da Japonya ve Güney Kore gibi ABD ittifakı iki ülke yönetiminden beklenmeyecek bir hamle olarak okunması ve değerlendirilmesi gereken bu çıkışı, doğru değerlendirmek gerekir.

Bunun yanı sıra, bu çıkışı takip eden hem, Asya-Pasifik bölgesinde ve hem de, farklı bölgelerde benzeri açılımlarla karşılaşabileceğimizi de söylemek büyük bir iddia olmayacaktır. 

https://guneydoguasyacalismalari.com/dogu-asya-ekonomilerinden-kuresel-belirsizlige-cevap-east-asian-economies-respond-to-global-uncertainty/

30 Mart 2025 Pazar

Sahtekârlık üzerine bazı düşünceler / Some thoughts on fraud

Mehmet Özay                                                                                                                             30.03.2025

Sahtekâr olmak...

Bireysel ve toplumsal yaşamın odağında yer alan ve kimi zaman görmezden gelinen, kimi zaman göze batacak şekilde ortaya konulan bir olgu...

Hangi kriterlerle, olgularla ve değerlerle hareket edileceğinin eyleyicisi tarafından, pek de sorgulanmadığı bir alandır sahtekârlık.

Sahtekâr olmak

Belki, “İnsan niçin sahtekâr olur?” sorusuyla başlamak ve buna verilebilecek olası cevaplarla ortaya, anlaşılır bir tanımı veya buna yakın bir görüşü koymak mümkün.

Bunun ardından, hangi eylemin, düşüncenin vb. sahte olup olmadığı, ve/ya bu eylem ve düşünceleri ortaya koyanların, sahtekâr olup olmadıklarını tartışmak mümkün olacaktır.

Maddi manevi çıkar ilişkileri mi; toplumsal bir statü kazanımı mı; gelecek kaygısı mı; aileden, ait olunan toplumsal yapıdan vb. miras alınan olumsuz özelliklerin istenç dışı yansıması mı vb. Hangisi acaba?

Yoksa kadim dönemde yaygın olduğu anlaşılan deyişle, “kötü bir ruha” sahip olmanın, birey üzerinden gündelik ve pratik yaşama yansıması mı?

Bunlardan hangi tür ilişki, düşünce biçimi, pratiği bize bireyin ve toplumun sahtekârlıkla bağının olduğunu gösterir?

Evet, insan niçin sahtekâr olur, niçin sahtekârlığa meyl eder?

Fıtrat’ı çarpıtmak

Sahtekâr kişi, yaptığı işi, düşünceyi, duyguyu sorgulamak bir yana, kendinde haklılık payını sürekli öne çıkartacak şekilde, bir yanlış akıl yürütme, bir yanlış yorumsamada bulunmanın da eşliğine ihtiyaç duyar.

Bununla birlikte, eyleyicinin dışında ve ötesinde, evrensel kabulle, içselleştirilmiş bilgiyle, sezgilerin gücüyle, vahyi inanç unsurlarının verileriyle vs. bir eylemin, düşüncenin, hareketin ve görüşün sahte olup olmadığı ya da sahtekârlıkla ilişkisinin bulunup bulunmadığı anlaşılabilir.

Yukarıda dikkat çektiğim evrensellik olgusu, İslami terminoloji ile yeniden ele alıp değerlendirilecek olursa, insan fıtratının ve fıtratın kendini hissettirdiği insan tekinin ve de toplumun, duyuş, düşünüş ve aklediş biçimlerince sahtekârlığa tekabül eden hususları, hiçbir şekilde kabul edilemeyecek olgular şeklinde anlamak mümkün olacaktır.

Gündelik yaşamın en basit, en sıradan, dile söze gelmeyecek kadar önemsiz işlerinden ülke yönetimine ve uluslararası ilişkilere; iş çevrelerine; dini inanca, bağlılıklara ve pratiklere; akademi ve yayın dünyasına; bireysel arkadaşlık ilişkilerine ve aile bağlarına kadar insan ve toplum ilişkilerinin her alanının içinde yer alabileceği bir kavram sahte ve sahtekârlık...

Sahtekârlığı kısaca iki alan üzerinden ele almak mümkün gözüküyor...

Birinci evre

Gündelik yaşam içerisinde çoklukla karşımıza çıkan ve ‘maddi’ ilişkiler olarak tanımlanmaya çalışılan yapılar öne çıkar veya çıkartılır.

Bu maddilik açıkçası, insanın bir yandan acziyetiymişcesine ortaya konulurken, öte yandan bir tür mazeret oluşturmanın da vesilesi kılınır.

Ve bu ikili yapı içerisinde kendini, eylemini, düşüncesini ortaya koyan insanın sahtekârlığa tevessül etmesi pek de yadırganmaz.

Öyle ki, bu maddiliğin bizatihi ve de doğrudan sürekli olarak bir tür ‘kazanımı’, ‘üstün gelmeyi’, ‘başarmayı’ vb. sürekli gündeme taşıması, bu tür eylemler içerisinde yer alan bireylerin, gizli/açık sahtekârlığa başvurmasını gerekçelendirir ve meşru kılar.

Bu durum, ilgili eylemini, düşüncesini, duygusunu sahtekârlık bağlamında sergileyen kişinin bu anlamda sahtekâr olup olmadığı bile sorgulamaya değer görülmez.

Nihayetinde ortada var olan ‘maddi bir ilişki’dir.

Ve bu noktada gündelik söylemlerde ‘pragmatiklik’, ‘el çabukluğu marifeti’ ile günü kurtarma, var olan ortamdan kazanımla çıkma vb. şekilde anlaşılabilirliğinin yanı sıra, sahtekâr olmama durumunda ‘oğlum, aptal mısın sen’, ‘enayi misin sen’ veya ‘bak, herkes yapıyor’ türünden eş, dost, akrabanın ya da kamusal alanı kontrol eden örneğin her türünden medyanın saldırılarına maruz kalmama adına girişilen sahtekârlıklardır. Bunu birinci evre olarak görmek mümkün.

İkinci evre

Bunun dışında, insan tekinin varoluşunu anlamlandıran ikinci evre olarak anlaşılmaya müsait öteki insan tekleriyle girilen ve adına, toplumsal denilen yapılar, ağlar, ilişkiler denilen süreçlerde ortaya konulan duruş, düşünüş ve eyleyişle alâkalıdır.

‘İnsan-insan ilişkisi’ olarak da sembolleştirilebilecek olan bu toplumsal yapı içerisinde bireylerin, ne tür temeller üzerinden ilişkilerini geliştirecekleri önemlidir.

Burada, sosyolojik anlamda bir siyasi düşünce, bir felsefi bakış açısı, bir ahlâki tutum, bir dini bünyeye mensubiyet vb. önemli olgular olarak dikkat çeker.

Bununla birlikte, bu kayda değer ve hatta vazgeçilmez temellere rağmen, sahtekârlık olgusunu içinde barındıran tüm eylem, düşünce ve duygu oluşumlarının varlığına, bu temellere sahip olan fertlerde karşılaşılması da bir tür tenakuz olarak nükseder.

Adı ne olursa olsun, öğretinin yanlışlığından ziyade, öğretiye kendini adadığını varsayan kişinin öğretisini çeşitli boyutlarda manipüle etmesiyle belirginleşen bir durum gözlemlenir.

Herhangi bir öğretiyle kendini konumlandıran kişi ulvilik, yücelik, erdemlik, kutsallık vb. kavramlar, soyut ve/ya kitabi temellerine, söylemde dile getirilmelerine karşın düşüncede, duyguda ve pratikte her daim paranteze alınabilecek unsurlara dönüşebilirler.

Yukarıda dikkat çekilen her iki halde, insan tekinin önce maddeyle ve ardından, kendi benzeri olan öteki insan tekleriyle sosyolojik ilişkinin her safhasında sergilediği davranış, tutum, düşünce, duygu süreçlerinin içinde barındırması gereken ve/ya beklenen doğru, hak, adil vb. kavramlarla arasına mesafa koyması karşımıza sahtekârlığı çıkarır.

Sahtekârlığın göze batmaması, rahatsızlık vermemesi, eylemlerini bu hâl üzere sergileyenlerin sahtekarlığı içselleştirmeleri kadar, toplumsal normlar, değerler, inanışlar vb. olarak da gözardı edilebilirliğine tekabül eder.

 https://guneydoguasyacalismalari.com/sahtekarlik-uzerine-dusunceler-some-thoughts-on-fraud/

28 Mart 2025 Cuma

ABD ve Rusya kıskacındaki Avrupa / Europe in the grip of the U.S. and Russia

Mehmet Özay                                                                                                                            27.03.2025

ABD’de, kabinenin önemli üyeleri arasında son günlerde tartışma konusu olan ‘paylaşım’ sadece, bir yönetim kirizine işaret etmiyor.

Bunun dışında, Avrupa’nın ABD’nin ve Rusya’nın kıskacında olduğunu çok daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor.

Bu durum, Atlantiğin iki yakasında birinci Trump döneminde yani, 2016-2020 yıllarında yaşanan gerginliğin, bugün çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta ve gelişmekte olduğuna işaret ediyor.

Avrupa’nın kıskaçta oluşunun emareleri, Trump’ın geçen yıl daha seçim kampanyası döneminde Ukrayna’da devam eden savaşla ilgili verdiği mesajlarla kendini ortaya koyuyordu.

Hutsiler ve ötesi

ABD’de, başkan yardımcısı JD Vance, savunma bakanı Pete Hegseth, dışişleri bakanı Marco Rubio, ulusal güvenlik danışması Michael Waltz, ulusal istihbarat şefi Tulsi Gabbard ve Trump’ın baş danışmanı Stephen Miller’in bulunduğu grupta, Yemen’deki Hutsilere yönelik saldırıyı konu alan paylaşım üzerinden gündeme gelen kriz, sadece ilgili paylaşım sürecinde yer alan kabine üyelerinin beceriksizliğiyle sınırlı değil.

 

Paylaşımın askeri içeriğinden öte, Hutsileri niçin hedef alacağı konusu ve bu çerçevede, ABD-Avrupa ilişkilerinin askeri boyutuna dikkat çeken bölümü küresel güvenlik, askeri ittifaklar gibi alanları etkilemeye matuf bir alanı oluşturuyor.

Bu durum, bugüne değin şu veya bu şekilde ortak hareket etmiş olan ABD ve Avrupa’lı müttefiklerinin arasının açılmasıyla sınırlı değil.

Beceriksizlik (mi?)

ABD’de, Pazartesi gününden bu yana konuşulan mesaj krizine dönecek olursak...

Mesaj paylaşımının bir kriz mi yoksa, yoksa adı geçen gazeteciye bilinçli olarak gönderilmiş ve kamuoyu oluşturmaya matuf bir yönümü olduğu sorgulamaya açık...

İlk elde ve temelde adı geçen kabine üyeleri ve devlet yetkililerinin devlet tecrübesi ve ciddiyetinden uzak olduğuna kuşku yok...

Ancak, Avrupa’ya yönelik ciddi eleştirilerin yer aldığı içeriği yabana atmamak gerekiyor.

Vance’in “özellikle Fransa ve İngiltere’ye atıfta bulunarak Avrupa’daki ittifaklarının son 30, 40 yılda herhangi bir savaşta yer almadıkları” yönündeki suçlaması üzerinde kısaca durmak gerekir.

Çeşitli basın organlarında yer aldığı üzere bu kısa mesajın tarihsel doğrulukla bağdaşmadığı ortada.

Ortada Irak ve Afganistan örnekleri bulunduğu halde, başka yardımcısı, Avrupa’yı veya Avrupa’daki müttefiklerini hedef alma adına Vance’ın tarihi gerçekliğe muhalif çıkışının kabul edilebilir bir yanı bulunmuyor.

Bununla birlikte, Vance’ın yaklaşımının ABD’de bir süredir gündemde olan bölgesel ve küresel güvenlik paradigması değişimine gizli-açık vurgu yaptığını söyleyebiliriz.

2. Dünya Savaşı’nın kazananı ve ardından, küresel dünya impataroluğu ilanıyla öne çıkan ABD’nin yüzyılın geri kalanında, biraz abartıyla da olsa, teknik ve askeri kapasite anlamında pek de kimseye ihtiyaç duymadan askeri icraatlarda bulunması bizatihi ABD siyasi ve askeri aklının bir ürünüydü. Nihayetinde karşımızda bir ‘imparatorluk’ evresini yaşayan bir ABD bulunuyordu.

Bunun yanı sıra, 20. Yüzyılın ilgili dönemlerinde özellikle, Müslüman coğrafyalar olarak dikkat çeken bölgelere yönelik askeri operasyonları ve savaşları yürütmede ABD’nin bizatihi küresel yasalar zemininde sorumluluk paylaşımından ötürü Avrupalı müttefiklerine ihtiyaç duyduğunu ileri sürebiliriz.

Küresel sistemde değişim (mi?)

Gelişmeleri yorumlamaya sondan başlarsak...

Son üç yılı aşkın bir süredir Rusya’nın, Avrupa’nın göbeğinde sürdürdüğü işgal sürecinin, ne türlü gelişmelere yol açabileceği üzerinde durulmaya değer bir konu.

Savaşın başında bu yana, Kuzey Avrupa’daki küçük ulus-devletlerden başlayan ve ardından, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğiyle devam eden süreç, Kıta’nın önemli ülkeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’de de hissedilmiyor değil...

Yaşanan gelişmelerin son üç yılla sınırlamak mümkün değil...

Öyle ki, bunun öncesinde ise, Rusya’nın Avrupa güvenliğini şu veya bu şekilde etkileyecek gelişmeyi, 2014 yılı Şubat ayında Kırım Yarımadası’nı işgaliyle ortaya koyduğu da tarihi bir gerçek.

Yaşanan gelişmeler, hiç kuşku yok ki, Avrupa’nın güvenliğinin giderek tehdit altında olduğunu ortaya koyuyor.

Bu noktada, “acaba ABD ve Rusya yeni bir küresel sistemi oluşturacak zemini mi oluşturuyorlar? sorusu akla geliyor.

Bu sürecin, fiziki ve de ilk kurbanı olarak Ukrayna dikkat çekerken, aslında temelde Avrupa Kıtası’nın veya Avrupa Birliği’nin hedef tahtası olduğuna dair emareler de yok değil...

Bugün gelinen nokta da ve de Vance’in kısa mesajının da ortaya koyduğu üzere ABD bölgesel ve küresel güvenlik konularında ‘daha demokratik’ bir eğilim tercih etmiş gözüküyor.

Bu eğilimin ‘demokratikliği’, haklar ve eşit paylaşım gibi normlarla ilgili lomaktan öte, ABD’nin yaşamakta olduğu ekonomik krizle ilgili.

Hatırlamakta yarar var...

Donald Trump, 2016-2020 yıllarındaki birinci başkanlık döneminde, NATO ile ilgili verdiği mesajlar gelişigüzel verilmiş değildi...

Bugün ikinci Trump döneminde, ABD’de hükümetin önge gelen bakanlarınca bu çıkış çok daha güçlü bir şekilde gündeme taşınıyor.

Peki bunun Avrupa sathında nasıl bir karşılığı olacaktır?

Bu durum, ABD’de Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte hem, ABD bağlamında ulusal hem de, küresel çapta yeni bir paradigmanın gündeme getirilişle bağlantılı olduğunu ileri sürebiliriz.

Bu paradigmanın, temel açılımlarını birinci Trump döneminde çeşitli ulusal ve de uluslararası politika örnekleriyle bizzat Trump vasıtasıyla ortaya konduğuna tanıklık etmiştir.

Pek çoz gözlemcinin hem fikir olduğu üzere Trump, ikinci dönem başkanlığına çok daha yüksek bir özgüvenle başlaması, 20 Ocak’tan bu yana geçen sürede ortaya koyduğu politikaların iddialığı, meydan okuyuşu vb. süreçleriyle gayet açık seçik ortadadır.

Bugün, söz konusu bu içerik ABD’yi temsil kabiliyetindeki kabine mensuplarından ve üst düzey bürokrasiden gelmesini doğru değerlendirmek gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/abd-ve-rusya-kiskacindaki-avrupa-europe-in-the-grip-of-the-u-s-and-russia/

24 Mart 2025 Pazartesi

Amerika ile Endonezya arasında benzerlik var mı? / Are there any similarities between America and Indonesia?

Mehmet Özay                                                                                                                            24.03.2025

Geçen yıl farklı dönemlerde yapılan ancak neredeyse, birbirine yakın sayılabilecek tarihlerde başkanlık koltuğuna iki yeni ismin oturduğu Amerika Birleşik Devletleri ve Endonezya’daki bazı gelişmeler, iki ülke yönetimleri arasında değer bir benzerlik olup olmadığını sorgulamamızı gerektiriyor.

Açıkçası, yukarıda belirttiğim seçim süreçlerini bir başlangıç kabul ederek, ABD’de ve Endonezya’da son birkaç ayda yaşananlara göz atıldığında, iki ülke siyaseti arasında bazı benzerliklere dikkat çekmek istiyorum...

Trump ve Prabowo

ABD’de Donald Trump ve Endonezya’da Prabowo Subianto hükümetleri, daha birkaç aylarını doldurmuş olmalarına rağmen, sadece medyanın çeşitli organlarında değil, aynı zamanda meydanlarda da kamusal karşı çıkışlara konu oluyorlar...

Biri kalkınmış ülke ve süper güç niteliğiyle dikkat çeken ülke yani ABD; diğeri ise gelişmekte olan ülkeler sıralamasında yeri bulunan, ve bu bağlamda kimi açılımları sayesinde, ‘gelişmekte olan güç’ (emerging power) tanımlamasına muhatap kılınan Endonezya...

Bu temel hususiyetlere bakıldığında, bu iki ülkenin birbiriyle pek de kıyaslanamayacak karakteristikleri olduğuna işaret ediyor.

Ancak, iki ülkede mevcut başkan ve hükümetlere yönelik eleştirilerin temelinde, seçim vaatleri ile aradan geçen kısa sürede, bu vaatlerin yerini alan ve demokrasi ile çelişen farklı politikaların varlığı, bu iki ülkede kamusal tepkilerin ve bir ölçüde gelişmekte olan muhalif toplumsal hareketlerin varlığına temel teşkil ediyor.

Trump ve Prabowo yönetimleri altında ortaya konulan pratiklerin, adına demokrasi denilen yönetim biçimi ile çelişiyor olması ve diktatöryal olarak adlandırılması, hiç kuşku yok ki, en önemli ana benzerliği teşkil ediyor.

Sürecin en dikkat çekici boyutlarından biri hiç kuşku yok ki, Trump’ın ABD’de muhalif çevrelere yönelik alınabilecek her türlü politik karara imza atması ile, Prabowo’nun Endonezya’da kamuyönetiminde emekli askerleri ataması ve bu temayülün yasalaşmaya süreci, demokrasi pratiklerine yönelik engellemeler olarak kabul ediliyor.

Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinden biri kabul edilen ABD ile Müslüman toplumların çoğunlukta olduğu ülkeler arasında demokrasi yönetimiyle dikkat çeken Endonezya’daki bu siyasi pratikler, bu iki ülkeyi tanımlayana ‘demokrasi’ kavramı ve içeriğiyle gayet farklılaşan bir sürecin ortaya çıktığına işaret ediyor.

New York’da ve Cakarta’da geçtiğimiz günlerde ve bugünlerde devam eden gösterilerin varlığı, memnuniyetsiz kitlelerin varlığına açık bir delildir.

Pasif tepkiler

Bunun yanı sıra, ortaya konulan tepkilerin aktifliği ve dinamikliği kadar, pasif yönelimleriyle ortaya çıktığına dair açılımlar gündeme taşınıyor.

Örneğin, ABD’de yaşanan ekonomik belirsizlikler, kısa aralıklarla farklılaşan politikalar, vb. süreçler nedeniyle borsa’da yatırımcılar farklı piyasalara yönelme eğilimi sergiliyor.

Endonezya’da ise halk, işsizlik ile yüz yüze kalmak ve/ya halen bazı iş kollarında istihdam edilmiş özellikle de, bir ölçüde, orta sınıf olarak adlandırılmaya aday kitleler ülkeyi terk ederek, yurt dışında belli ülkelerde çalışma arzusunu dillendiriyorlar.

Ekonomide açılım mı kapanma mı?

İki ülkeyi benzer kılan bir diğer önemli alan ekonomide karşımıza çıkıyor...

ABD’de, genişleyen ve kapsayıcı bir ekonomiden ziyade, içe kapanan ve daralan bir ekonomiye doğru gidiş öngörülürken, Endonezya’da bir önceki başkan Jokowi döneminin aksine, ekonomik yatırımlara yönelme konusunda çekingen tutum özellikle genç kitleleri tedirgin etmeye yetiyor.

Ekonomik darboğaz ABD kanadında, “Önce Amerika” sloganıyla şu veya bu ölçüde ‘aşırı sağ’ eko-politik uygulamaların hayata geçirilmesi sonucu ortaya çıkarken, Endonezya’da yönetim ve/ya kamu idaresinin oturmamışlığından kaynaklanan ve bunun doğal ve doğrudan uzantısı olan, genel itibarıyla ‘yolsuzluklar’ olgusu başat bir şekilde dikkat çekiyor.

Endonezya’da yaşanan ve artma eğilimi göstereceğini kestirmenin zor olmadığı kitle gösterilerinin temelinde, genç ve dinamik nüfusuyla dikkat çeken ülkede, ekonomik yatırımların ve büyümenin önünü açmak yerine, mevcut kaynakları kamuda, örneğin askerler gibi, belirli eller vasıtasıyla paylaşmaya yönelik bir tür tekelci eğilimi toplumsal tehdit olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, Endonezya’da ülkenin önemli şehirlerinde yaşayan orta sınıfların ayakta kalabilme yollarından birinin mevcut küresel ekonomik gerileme/duraklama süreçlerinin dışında ve ötesinde kökleşmiş bir zemini bulunuyor.

Yıllar öncesinden, Uluslararası İş Organizasyonu’nun (ILO), Endonezya yönetiminden çalışanların maaşlarını artırma konusunda adımlar atması talebinin, bugün için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Nüfusları, coğrafi genişlikleri, demokrasi söylemleri ile biri batı’da diğeri doğu’da iki önemli ülke ABD ve Endonezya bölgesel ve küresel kamuoyuna ümit vaad edecek demokrasi pratikleri yerine, çeşitli alanlarda ortaya çıktığı ve gözlemlendiği üzere içe kapanmacı, korumacı, tekelleştirici politikalar ile kendi halklarından başlayarak ümitsizlik yayan bir sürece yöneliyorlar.

Her iki ülke kamuoylarında, farklılaşmanın ötesinde kutuplaşmanın egemenliği ve bunun yayılma süreci ortada var olan bu durumun, istenir ve kabul edilebilir olmadığına bir kanıt olarak karşımızda duruyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/amerika-ile-endonezya-arasinda-benzerlik-var-mi-are-there-any-similarities-between-america-and-indonesia/

21 Mart 2025 Cuma

"Post-secularism as a paradigm shift / Bir Paradigma Değişimi Olarak Post-sekülerizm",

Mehmet Özay                                                                                                                            21.03.2025


Din sosyolojisi’nin temel konusunu teşkil eden modernite-sekülerleşme ilişkisi, son dönemde önemli bir paradigma değişimine konu olmaktadır. Bunun ifadesi olarak, post-modernite ve post-sekülerizm kavramları birer öneri olarak sunulmaktadır. 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan modernite eleştirileri, diğer bazı gelişmelerle birlikte yüzyılın son çeyreğinde post-modernite kavramının ortaya çıkmasına yol açtı. Post-modernite, yeni bir anlam evreni oluşturma konusunda moderniteden taviz verirken, dini alanla da yakınlaşabileceğine dair görünümler sergilemektedir. Bu gelişmeden, sekülerleşme kavramının da etkilendiği ve yeni bir paradigmatik söylem olarak, post-sekülerizm’in ortaya çıktığına tanık olunmaktadır. Sekülerleşme bağlamında yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç duyulması, sosyologlar, din sosyologları, felsefeciler gibi farklı alanlardan sosyal bilimcilerin mevcut toplumsal gerçekliği tanımlamada, “seküler kavramının ve sekülerleşme tezi yaklaşımının sınırlılığının aşılması” yönünde bir gerekliliğe ihtiyaç duymalarının bir sonucudur. Bu çalışmada, gündeme getirilen tartışmalar çerçevesinde, “Post-sekülerizm sürecinde, din nasıl bir yapı kazanmaktadır?” sorusu ele alınmakta ve cevaplar bulunmaya çalışılmaktadır. Bu noktada, ‘post-sekülerizm’ kavramsallaştırmasının iki temel açılımı olduğunu ileri sürebiliriz. Bunlardan ilki, modernlik durumunun aşılmasının ardından, modern dönemin başat ögesi olan bilimsel hegemonya karşısında, din’e yeniden bir alan açılmasıdır. İkincisi ise, yerel geleneklere yapılan atıf, verilen önem, yeniden diriltme ve temsil hakkı tanıma gibi çabalar gizli/açık dini alanın da, bu gelenek içerisinde kendine yer bulabileceğini gösteriyor. Bu makalede, yukarıda dikkat çekilen kavramlar ışığında din sosyolojisi alanında yapılan tartışmalar analitik ve yorumsamacı yaklaşımla ele alınmaktadır.

(English)

The modernity-secularization relationship, which constitutes the primary subject of the sociology of religion, has recently been the subject of a significant paradigm shift. As an expression of this, the concepts of post-modernity and post-secularism are presented as suggestions. The criticisms of modernity that emerged in the early 20th century, along with some other developments, led to the concept of post-modernity in the last quarter of the century. While post-modernity compromises modernity by creating a new universe of meaning, it also shows that it can get closer to the religious sphere. It is witnessed that the concept of secularization has also been affected by this development and that post-secularism has emerged as a new paradigmatic discourse. The need for a new conceptualization in the context of secularization is a result of the need for social scientists from different fields, including sociologists, sociologists of religion, and philosophers, to “overcome the limitations of the concept of the secular and the secularization thesis approach” in defining the current social reality. At this point, we can argue that the conceptualization of ‘post-secularism’ has two essential expansions. The first of these is that, after the state of modernity was overcome, a new space was opened for religion against the scientific hegemony that was the dominant element of the modern period. The second is that the references given to local traditions, their importance, their revival, and efforts to recognize the right to represent them show that the hidden/open religious sphere can also find a place within this tradition. This article discusses the sociology of religion with an analytical and interpretative approach in light of the abovementioned concepts.

Keywords: Sociology of Religion, Modernity, Post-Modernity, Secularization, Post-Secularization. 

Habitus, Sayı 6, (Mart). (1-34).

(doi: 10.62156/habitus.1587936)

https://dergipark.org.tr/tr/pub/habitus/issue/90757

Eski başkan yardımcısı Mike Pence, Trump’ı eleştiriyor / Former Vice President Mike Pence criticizes Trump

Mehmet Özay                                                                                                                            20.03.2025

Başkan Trump ve hükümetinin gümrük vergileri politikası karşısında ekonomi çevreleri, ulusal ekonominin durgunlaşma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna vurgu yapıyorlar.

Bu gelişme, kamuoyunda Trump politikalarına yönelik eleştirilerin gelişmekte olduğuna dair ipuçları verirken, bu konuda önemli söylemlerden biri, Trump’ın birinci dönem başkan yardımcısı Mike Pence’den geliyor.

Trump politikaları ve Cumhuriyetçiler

ABD’de başkan Donald Trump ve yönetiminin sergilemekte olduğu politikaların, ABD’yi ve de küresel toplumu nereye evireceği konusu pek çok çevre tarafından yakından takip ediliyor.  

Bu çevreler arasında, ABD’de Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti içerisinden bazı çevrelerin varlığını yabana atmamak gerekiyor.

Trump denildiğinde, ABD’de akla sadece muhalefetteki Demokrat Parti ve çevrelerinin eleştirileri gelmiyor artık.

Aksine, muhalefet partisi Demokratlar bir yana, Cumhuriyetçiler yani, Muhafazakarlar içerisinde de, tepkilerin giderek gündeme gelmeye başlamasıyla Trump politikaları yakından takip edilerek değerlendirilmeye tabi tutuluyor.

Pence’den eleştiri

Bu çevreler arasında, Demokrat Parti’den ve Trump’ın birinci dönem başkanlığında yardımcılığını yapan Mike Pence’ın başta geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Pence, hem iç politika hem de küresel politikalar noktasında Trump açılımlarına yönelik eleştirilerini ortaya koyuyor.

Pence’in, Donald Trump’ın yardımcısı olması gibi yakınlığı ile ondan ayrılışı ve de Trump’ın ikinci başkanlık sürecinden itibaren ortaya koyduğu siyasi tutum yakından incelenmeyi hak ediyor.

Pence, tıpkı eleştiri geliştirdiği Trump gibi uluorta görüşlerini uluorta bir şekilde gündeme taşımıyor.

Daha dikkatli ve temkinli adımlarla bir anlamda, rakibi konumunda görülebilecek Trump ve onun geliştirmekte olduğu politikalara muhalefet ediyor.

Pence’in kurucusu olduğu “Amerikan Özgürlüğünü Geliştirme” (AÖG) kurumu bu anlamda, Trump politikalarına yönelik çekincelerini dikkatli bir dille ortaya koyuyor.

AÖG tarafından, Trump politikalarına yönelik geçen hafta yayınlanan rapor, üzerinde durulmaya değer.

Ciddi kaygı

20 Ocak’dan bu yana, Trump yönetiminin sergilediği iç ve dış politikalar, reformculuk yerine belki de bir anlamda, devrimcilikle anlaşılabilecek boyutlar içeriyor.

Federal kamu görevlilerini, uluslararası yardımlarında başını çeken USAid gibi kuruluşları hedef alan yaklaşımı, göçmen yasası, sağlık bakanlığı politikası vb. iç kamuoyunu doğrudan ilgilendiren alanların başında geliyor.

Bununla birlikte, bunları aşan ve bütünlüklü anlamda ABD ekonomisini etkileyeceği konusunda ciddi kaygılara neden olan gümrük vergileri konusu öncelikli bir yeri tutuyor.

Rapor

AÖG’nun yayınladığı raporda, Trump’ın küresel olarak adlandırılmayı hak eden gümrük vergisi artımına dair 15 önemli tehdidin varlığına dikkat çekiliyor.

Rapor temel itibarıyla, gümrük vergilerinin artırılmasını eleştiriren, ABD’de geniş toplum kesimlerinin ekonomik yaşamını kolaylaştırmanın yolunun serbest ticaretten geçtiğine vurgu yapıyor.

Öyle ki, tıpkı isyancı Senatör olarak adlandırılan Rand Paul’un da savunduğu üzere, gümrük vergilerinde artışa gidilmesinin borsada, tüketici güven endeksine yansıyan sarsıcı sonuçları ile ABD’nin küresel ittifaklarıyla arasının açılmasına değin varan etkileri, Trump politikalarına neden olan eleştirilerin nedenini teşkil ediyor.

Temelde, ne Trump’ın ne de Hazine Bakanı Scott Bessent’in yadsıdığı yüksek gümrük vergileri nedeniyle ülke ekonomisinin etkileneceği yönündeki yaklaşımın Pence örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyetçi çevreler tarafından eleştiriliyor olmasıdır.

Her ne kadar, Trump, “görüp bekleyim” tarzında bir yaklaşımla uygulamakta olduğu politikaların haklılığına vurgu yaparken, Pence bu politikanın açmazlarını gündeme taşıyor.

Trump popülizmi

ABD’deki gelişmelere bakıldığında, sadece bir siyasetçinin yani, başkan Donald Trump’un kendi ülkesini yani ABD’yi, öteki ülkeler karşısında yeniden büyük yapma idealiyle belirlenmiş ve toplumun tümünün, onun arkasında gittiği şeklinde anlaşılamayacak bir durumun olduğuna işaret ediyor.

Cumhuriyetçi çevrelerde etkin olduğu anlaşılan Amerikan Özgürlüğünü Geliştirme gibi ve benzeri bazı Muhafazakar oluşumların ortaya koydukları yaklaşım, Cumhuriyetçi Parti geleneğini temsil etmeleriyle Trump’ın öncülüğünü yaptığı politikacı tipinden ve onun ortaya koyduğu politikalardan ayrılıyor.

Muhafazakar gelenek kavramının öne çıktığını söyleyebileceğimiz bu tutumda hedefte, Trump’ın ortaya koyduğu ve ‘popülist politikalar’ olarak adlandırılan duruma yönelik olduğu gözlemleniyor.

Bir yanda reform ötesi, diğer yandan popülist politikalar Trump’ın sergilemekte olduğu siyaset yapma biçimi ve icraatlarının yerleşik kanunları ve anlayışları yıkmaya matuf olduğu ortada. 

Trump da zaten bunu yadsımıyor...

Ve de bu nedenle, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmakla” (Make America Great Again-MAGA) doğrudan ilişkilendirilen ‘Trumpizm’ denilen ve kendine özgülükleriyle tanımlanan, bir tür siyaset yapma biçimine atıfta bulunuluyor.

Küresel politikalar

Trump yönetimi, sadece ABD’yi büyük yapmakla ilgilenmiyor...

Bunun dışında ve ötesinde, dünya’ya yeni bir nizam verme peşinde ve bu arzusunu da, özellikle Orta Amerika’dan, Orta Doğu’ya, Kuzey Amerika’dan Orta Avrupa’ya değin uzanan politikalarıyla ortaya koyuyor.

Henüz Trump yönetiminin, örneğin Asya-Pasifik, Afrika gibi bölgesi gibi henüz doğrudan ve etkin bir şekilde değinmediği alanlar da var...

Bir açıdan bakıldığında, ABD’yi büyük yapmanın, dış politikada veya uluslararası ilişkilerde yeniden inşacılık rolüyle şekillendirilmeye çalışılan jeo-politik gelişmelerden geçtiğini de söylemek yanlış olmayacaktır.

Trump yönetiminin 20 Ocak’tan bu yana hayata geçirmekte olduğu bu ve benzeri politikalar karşısında Pence, sessiz kalmıyor. Örneğin, Ukrayna konusunda Trump’dan gayet farklı görüşlere sahip.

Ve Rusya devlet başkanı Putin’in olası bir sınır genişletme çabaları karşısında ABD askerinin sahada hazır olması gerektiğine vurgu yapıyor.

Bu anlamda, Pence’in Avrupa’nın öncü güçlerinde ortaya konulan politikalral benzerlik taşıdığını söylemek gerekir.

Bir başka ifadeyle, Pence, Trump’ın Ukrayna konusunda izlediği politikayla sadece, ABD’nin askeri harcamalarıyla ilgili bir sorun olmadığını, aksine bunun ötesinde NATO bünyesinde ele alınmayı hak eden daha bütüncül bir politik duruş sergiliyor. 

ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık sürecinin ikinci ayı dolarken, ulusal ve küresel politakalarına yönelik eleştiriler mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti içerisinden de gelmeye başladı.

Eski başkan yardımcısı Pence’in eleştirileri bu anlamda yabana atılacak gibi değil. Bunun yanı sıra, Pence’in kurucusu olduğu Amerikan Özgürlüğünü Geliştirme kurumunun yayınladığı rapor, önümüzdeki süreçte benzeri eleştirilerin artarak devam edeceğini gösteriyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/eski-baskan-yardimcisi-mike-pence-trumpi-elestiriyor-former-vice-president-mike-pence-criticizes-trump/

16 Mart 2025 Pazar

Al-Jawaib tentang Aceh dan Kashgar?

Mehmet Özay                                                                                                                             13.03.2025

Bagaimana hubungan antara Aceh dan Kashgar? Pertanyaan ini sangat penting karena memungkinkan kita untuk merenungkan perkembangan antara Negara Ottoman dan negara -negara Muslim lainnya termasuk Acehnese dan Kashgaria, khususnya pada dekade terakhir abad ke -19. Sebelum menanggapi pertanyaan ini, akan bermakna untuk memberi tahu Anda tentang kondisi selama periode itu.

Menghadapi kenyataan

Tanpa berlebihan, abad ke-19 merupakan abad yang penting dalam konteks pergolakan sosial dan politik di dunia Muslim, mulai dari Afrika Utara hingga Kepulauan Timur (Hindia Timur), yaitu Kepulauan Melayu. Masa sulit bagi negara-negara Muslim di seluruh dunia ini memicu sejumlah pemikiran untuk bekerja sama di tingkat yang lebih tinggi. Dalam hal ini, para penguasa Muslim menanggapi kebutuhan saat itu dengan mengirimkan utusan dan bertukar surat dengan negara-negara Muslim terkait. Utusan dari Asia Tengah, Kepulauan Melayu, dan Afrika Utara mengunjungi Istanbul, ibu kota Negara Ottoman. Selain itu, media cetak juga memainkan peran yang sangat penting.

Melalui kebijakan ini, para penguasa Muslim memiliki kepentingan yang kuat untuk menginformasikan tentang kondisi politik mereka yang memburuk saat menghadapi usaha-usaha kolonial Barat. Dalam hal ini, Negara Ottoman adalah kekuatan yang ditargetkan yang dianggap memberikan bantuan yang diperlukan kepada negara-negara Muslim yang merasakan tekanan yang semakin besar dari kehadiran kolonial di geografis masing-masing.

Tujuan mendasar bersama dari usaha-usaha politik ini adalah untuk menciptakan kerja sama politik yang lebih dekat dan lebih kuat untuk mengatasi kondisi kolonial yang semakin terasa di masing-masing wilayah Muslim (Dar'al Islam).

Dari Aceh dan Kashgar

Negara-negara Muslim, seperti Aceh dan Jambi dari Hindia Timur atau Kashgar dan Bokhara dari Asia Tengah, yang dianggap sebagai pinggiran, mengirim duta besar mereka ke pusat. Dalam konteks ini, perlu diingat bahwa pusat mengacu pada Istanbul, ibu kota Negara Ottoman.

Bangsa Muslim lain di pinggiran menganggap Negara Ottoman merupakan pemimpin agama dan kekuatan politik yang unggul dalam menyelesaikan masalah mereka. Meskipun demikian, tanpa terjebak dalam ilusi , harus diingat bahwa Negara Ottoman juga berada di bawah tekanan politik dan ekonomi tertentu dari kekuatan-kekuatan Eropa pada periode yang sama, meskipun tidak dijajah.

Dalam konteks ini, saya dengan tegas berpendapat bahwa para duta besar dari berbagai negara pinggiran yang disebutkan di atas, selama pertemuan mereka dengan para petinggi di Istanbul, mengingatkan bahwa para penguasa, yaitu Abdülmecid (1839-1861), Abdülaziz (1861-1876), dan Abdülhamit II (1876-1909) harus memainkan tanggung jawab keagamaan dan politik mereka sebagai pemimpin global negara-negara Muslim.

Di samping itu, Negara Ottoman juga merasakan perubahan arah ‘epistemologi politik’ mereka melalui periode reformasi Tanzimat. Artinya, meskipun otoritas kekhalifahan dapat dihidupkan kembali dalam beberapa atau sebagian besar, para penguasa Ottoman tidak dapat bergerak maju karena hambatan yang diciptakan oleh kekuatan Eropa. Juga patut dipertanyakan apakah para utusan negara-negara Muslim di Istanbul merasakan dilema atau frustrasi ketika mereka mengamati realitas di pusat, yaitu Istanbul.

Media cetak: Sebuah Alat

Salah satu perkembangan penting selama beberapa dekade terakhir abad ke-19 adalah munculnya media cetak secara signifikan. Media cetak merupakan alat baru untuk mengembangkan komunikasi dan korespondensi di antara negara-negara Muslim. Tidak diragukan lagi bahwa berbagai versi media cetak memainkan peran yang inovatif dan penting dengan menerbitkan dokumen-dokumen relevan yang disediakan oleh masing-masing duta besar negara-negara Muslim yang berada di bawah pendudukan atau merasakan ancaman perluasan kekuatan kolonial di berbagai geografis.

Misalnya, al-Jawaib, surat kabar berbahasa Arab yang merupakan gagasan Ahmad Faris al-Shidyaq (1804-1887), pemilik dan editor surat kabar terkenal ini, kini menjadi sumber sejarah penting untuk memahami dan menelusuri perkembangan internasional.

Tidak diragukan lagi bahwa al-Jawaib memainkan peran penting dalam memenuhi kebutuhan intelektual kalangan Muslim terpelajar dan memberi tahu mereka tentang urusan politik dan perubahan di Eropa. Selain itu, surat kabar ini menginformasikan tentang urusan Muslim di berbagai geografis, dari Maroko dan Mesir hingga India dan Kepulauan Melayu, selama beberapa dekade terakhir abad ke-19.

Diketahui bahwa al-Shidyaq juga berkomunikasi secara langsung maupun tidak langsung dengan para pemimpin masyarakat Muslim dari wilayah-wilayah Muslim yang disebutkan di atas. Selama berkomunikasi, ia menerima dokumen-dokumen dari orang-orang tertentu untuk dipublikasikan di al-Jawaib.

Dokumen-dokumen tersebut diyakini telah menjelaskan kondisi dan perkembangan politik di berbagai masyarakat Muslim. Itulah sebabnya al-Jawaib secara bertahap beredar luas dari tahun 1861 hingga 1885. Hal itu menjadikan al-Jawaib sebagai alat komunikasi yang ampuh di antara negara-negara Muslim, dan dianggap sebagai sumber yang penting karena berbagai alasan oleh berbagai orang di berbagai wilayah geografis.

Al-Zahid dan Utusan Kasghari

Sementara Ahmad Faris, sebagai redaktur al-Jawaib, memiliki informasi pribadi tentang beberapa perkembangan di Aceh yang mungkin dianggap sebagai kekuatan representatif Kepulauan Melayu pada dekade tersebut. Informannya adalah Abd al-Rahman al-Zahir, yang dikenal dan disebutkan dalam sumber-sumber Ottoman sebagai “al-Mutasarrıf al-Mutlaq, Maharaja Mudabbir al-Malik al-Sayyid ‘Abd al-Rahman al-Zahir”, seorang utusan Sultan Mansur Syah (1837-1870), yang saat itu adalah sultan Aceh. Saya tidak akan mengulang visi dan misinya di sini karena saya telah menjelaskan peran al-Zahir di artikel sebelumnya. Namun, menariknya, utusan politik lain dari Asia Tengah, seperti Kashgar, memiliki tugas dan tujuan yang sama dengan al-Zahir.

Dan dalam kaitan ini, kita mengetahui realitas di Aceh pada dekade akhir abad ke-19. Secara khusus, apa yang diketahui pada akhir abad ke-19 adalah tentang Perang Belanda di ujung utara pulau Sumatera. Alasan kolonial yang serupa, yakni invasi Kekaisaran Rusia ke wilayah Muslim Asia Tengah, yakni Bukhara, Yarkand, Kashgar, dan lain-lain, menyebabkan terjadinya mobilisasi politik bangsa-bangsa Muslim yang sebagian besar berasal dari Turki dan mengirimkan utusan mereka ke Istanbul untuk memperoleh berbagai macam bantuan dari Negara Ottoman guna melawan ekspansi kolonial Rusia. Salah satu daerah yang terkenal adalah Kashgar. Pertama, kita mendengar nama Kashgar dalam kasus Aceh di al-Jawaib (“n.t” al-Jawāib, 18 June 1873, No. 644, 2; “n.t.”, al-Jawaib, 4 June 1873, No. 641, 1).

Penguasa kolonial Belanda menyampaikan perkembangan ini ke Nusantara melalui saluran mereka. Sumber-sumber Belanda memberi tahu kita tentang hubungan antara Aceh dan Kashgar, tetapi secara tidak langsung... Memang, mereka menerjemahkan berita dari al-Jawaib. Mereka memberi tahu bahwa Sultan Ottoman tidak menerima al-Zahir sebagai utusan Aceh, tetapi menerima utusan Kashgar dalam waktu yang sangat singkat...

Abd al-Rahman al-Zahir yang dijuluki sebagai Perdana Menteri atau “Maharaja Mudabbir’ul Malik’, (“menteri dalam negeri pemerintahan Aceh” dan “wakil mutlak” Sultan Aceh) berangkat dari Penang menuju Istanbul sesaat sebelum pecahnya Perang Belanda di Aceh. Peristiwa ini terjadi pada musim semi tahun 1872. Setelah menunaikan ibadah haji di Arabia dan berkomunikasi dengan para pemimpin politik Aceh di Penang, ia tiba di Istanbul pada bulan April 1873.

Tujuan utama al-Zahir adalah untuk memperoleh pengakuan politik dan kerja sama dari para penguasa Ottoman dalam memerangi invasi Belanda ke wilayah Aceh. Untuk mewujudkan tujuan politiknya, al-Zahir berhasil bertemu dengan Wazir Agung dan menyerahkan sepucuk surat dari Sultan Mansur Syah. Respons apa yang diterima al-Zahir masih harus dicari tahu!

Akan tetapi, tidak ada catatan arsip tentang apakah penguasa Ottoman secara resmi menampung al-Zahir atau tidak. Terkait hal ini, dapat dipastikan bahwa ia tinggal di Istanbul untuk membiayai pengeluarannya. Akan tetapi, sebagaimana diketahui sejak abad ke-16, duta besar asing di Istanbul diterima dengan baik, dan negara Ottoman membiayai pengeluaran mereka.

Berdasarkan data yang tersedia, Al-Zahir tinggal -setidaknya- selama beberapa waktu di Özbekler Tekkesi, yang dikenal sebagai pondok Sufi di Üsküdar, bagian Anatolia di Istanbul. Saya pikir kontak-kontaknya pastilah di antara orang-orang Arab. Sebab, semakin banyak intelektual, pedagang, dan penulis Arab yang menetap dan menciptakan komunitas Arab yang kuat di Istanbul selama tahun 1860-an dan 1870-an.

Selama tahun-tahun ini, selain utusan seperti al-Zahir dari Kepulauan Melayu ke Istanbul, ada beberapa bangsa lain, terutama dari Turki Asia Tengah, yang terus-menerus mengunjungi Sublime Porte. Alasan utamanya sama: intervensi dan serangan penjajah di wilayah mayoritas Muslim. Diketahui juga bahwa beberapa utusan individu dari Asia Tengah menjadi tuan rumah bagi pondok-pondok Sufi, seperti Özbekler Tekkesi.

Dapat dimengerti bahwa baik al-Zahir maupun al-Shidyaq menyadari kehadiran utusan dari Kashgar. Meskipun utusan Kashgari dari Asia Tengah tiba di Istanbul setelah al-Zahir, utusan itu diterima oleh Sultan pada minggu terakhir bulan Mei 1873. Hal ini pasti menyebabkan kekecewaan tertentu bagi al-Zahir (n.t. al-Jawaib, 4 Juni 1873, No. 641, 1). Karena al-Jawaib tidak memberi tahu kita apa pun tentang apakah al-Zahir secara resmi diterima oleh Abdulaziz atau tidak.

https://guneydoguasyacalismalari.com/al-jawaib-tentang-aceh-dan-kashgar/

https://epaper.waspada.id/epaper/waspada-kamis-13-maret-2025/  Hal. A5.