Popüler Yayınlar

20 Ağustos 2025 Çarşamba

Hangi Trump? / Which Trump?

Mehmet Özay                                                      20.08.2025

ABD başkanı Donald Trump’ın, küresel politikalara yön verme arzusunun -bunu çokça istemesine rağmen-, tek başına bir karar mekanizması olmadığını, bugüne kadar ki yaklaşımları ortaya koyuyor. 

Özellikle, başkanlık koltuğuna oturmasının ardından, Rusya’nın Ukrayna işgaline dair barışı, daha ilk gün sona erdireceği açıklamasına rağmen, aradan geçen yaklaşık sekiz aylık süre bu siyasi yaklaşımı yanlışlamış gözüküyor. 

Bu durum, bize ‘Hangi Trump?’ sorusunu sormamıza neden oluyor. 

Nihayetinde, önce “her iki tarafı da yani, Putin ve Zelensky’i yakından tanıdığını” ilan eden ve bu anlamda gizli/açık her şeyi yerli yerine koyacağını yani barışı tesis edeceğini gündeme getiren Trump bu konuda başarılı olabilmiş değil. 

Bu süreçte, önce Putin’le başlayan ve ardından, Zelensky’le devam eden ve bugün yine Putin’e dönen politikasını siyasal literatürde ‘politik flört’ olarak adlandırmak mümkün. 

Trump’ın her hamlesi, karşı taraftan gelen yaklaşımlarla şekillenirken, her seferinde akla, Trump’ın geçen yıl başkanlık seçim kampanyasında dile getirdiği, “ben, her iki lideri de yakından tanıyorum” cümlesi geliyor... 

Bölge ve dünya barışısın tesisi ve korunması konusunda, her liderin çabası anlamlı ve değerlidir. 

Ancak, Trump’ın dünya barışı konusunda istekli, arzulu, niyetli olup olmadığının şüpheyle yaklaşılacağına dair elimizde önemli ipuçları bulunuyor. 

Trump’ın ayıbı

Avrupa’nın ortasında 3.5 yıldır süren işgal ve savaşın, bugüne kadar sona erdirilmemiş olması, bir anlamda, Trump’lı ABD’nin de ayıbı olarak ortada duruyor. 

Her ne kadar, Trump, bu kaos ortamına yeni giriş yapmış olsa da... 

Nihayetinde, barışı “anında” getireceğini ileri süren Trump’ın kendisi. 

Oysa, barışı getirmek yerine, Alaska’da Putin ile görüşmesinin ardından, ‘Barışı getirebilecek kişinin Zelensky olduğunu, “Şayet isterse, Ukrayna başkanı Zelensky Rusya ile olan savaşı hemen sona erdirebilir” cümlesiyle açıkça ifade ediyordu. 

Birden fazla açılıma konu olabilecek bir cümle... 

Ancak, herşeyden önce ilk söylenmesi gereken, Trump’ın savaşı sona erdirme konusunda verdiği sözün altında kalmış olmasıdır. 

İkincisi, ortada Ukrayna ve Rusya savaşından değil, Rusya’nın Ukrayna işgali söz konusudur. 

Üçüncüsü, Trump, Ukrayna’nın tek başına mücadele vermediğini, Avrupa’nın neredeyse bütünüyle, Zelensky’e destek verdiğini görmezden geliyor. 

Bu durum, hiç kuşku yok ki, Alaksa görüşmesi öncesi düzelme eğilimi gösteren ABD-Avrupa ilişkisinin bu yöndeki umutların yitirilmesi anlamına geliyor... 

Üstüne üstlük, bu durum, Avrupa-ABD’yi bağlayan NATO birliğinin de varlığının, etkinliğinin, işlevinin yeniden ve güçlü bir şekilde sorgulanmasına yol açıyor. 

Alaska sürecinde, Trump’ın yaptığı bir diğer savunmacı açıklama, Rusya’nın 12 yıl önce Kırım’ı işgalinde Obama yönetiminin tek kurşun atmadan Ukrayna’nın gelişmeyi kabullenmesini sağladığı yolundaki açıklamaydı... 

Öyle anlaşılıyor ki, Trump, ABD iç siyasetinde siyasi rakibi Demokrat Parti politikasından destek almaya çalışıyor...  

Bundan sadece bir ay önce, Zelensky’e “Moskova’yı vurabilir misin?” sorusunu öz güvenle soran Trump bugün farklı bir siyasal söyleme yönelerek aynı Zelensky’den Rusya’nın işgal ettiği toprakları geri almasının ‘hayal olduğunu’ söylüyor... 

Toprak, vatan, çocukların, kadınların, erkeklerin haksız yere ölümü, öldürülmesi Trump için bir anlam ifade etmiyor. 

Bir ay önce Zelensky’i, bir anlamda ABD adına, Moskova’ya saldırtmaya kışkırtan Trump’ın bugün Putin’in yedeğinde, Avrupa’da yeni bir düzeni veya düzensizliği pekiştirmek üzere olduğu görülüyor. 

Putin’i tanıdığını söyleyen Trump, Alaska görüşmesinin ardından Putin’in bir anlamda savaş yorgunu olduğunu ve kararını önümüzdeki birkaç hafta içinde vereceğini söylüyor. 

Ancak, Trump, “Putin, Ukrayna topraklarından çekilecek” demiyor... 

Alaska görüşmesi öyle anlaşılıyor ki, Rus tarafının iyi hazırlandığı bir platform oldu. 

Putin’le görüşmesi sonrası ortaya çıkan durum, Trump’ın, Zelensky ve Avrupa ile olan yakınlaşma umuduna dair tüm olasılıkları ortadan kaldırmak kalmadı. 

Daha da ötesi, Ukrayna’yı tüm siyasal varlığını ve ulusal onurunu yerle bir edecek gelişmeyle yüz yüze bırakmaya terk etmiş gözüküyor. 

Öyle ki, Trump, ne Kırım’ın geri alınmasından, ne şu an Ukrayna’nın elinde olan toprakların ani, Donetsk ve Luhansk’ın kendinde kalmasından ne de Ukrayna’nın NATO üyesi olmasından bahsediyor... 

Bunlar olmayacak... 

Yukarda değinmiştim... Trump, birkaç hafta içerisinde Putin’in karar vereceğini söylüyor... 

Ancak bu durumda, kararlar çoktan alınmış ve Ukrayna’nın ve başkan Zelenskyi’nin bunları tek tek uygulaması bekleniyor...  

Putin’le görüşmenin ardından Zelensky ve Avrupalı liderleri Washington’a davet eden başkan Trump’ın, barış süreciyle ilgili olarak tarafları belirsizliğe terk etmekten başka bir açıklamasının olmaması da, Avrupa açısından, gayet önemli bir siyasal gelişme olarak değerlendirilmelidir. 

Trump-Putin arasında gizli bir anlaşma olduğunu söylemek değil, açık bir anlaşma olduğu ortada. 

Bunu bazı ipuçlarıyla ortaya koyan Trump Washington zirvesinde, herhalde muhatabı Zelensky ve Avrupalı liderlere bunu hissettirmesinden ve kendisini anlamalarını istemesinden başka  yaklaşımından başka bir sonuç çıkmamış görünüyor. 

Ukrayna için sürecin bittiği söylenebilir mi? 

Kanımca hayır... Durup Trump’ın bir sonraki hamlesini bekleyelim...

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/hangi-trump-which-trump/


16 Ağustos 2025 Cumartesi

Açe’de barış niçin tatmin etmiyor? / Why peace in Aceh does not satisfy?

Mehmet Özay                                                                                                                             16.08.2025

Açe’de yüzyılın barışı olarak adlandırdığım gelişmenin 20 yılı. Yirmi yıl önce, 15 Agustos 2005 tarihinde Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de Endonezya merkezi hükümeti ile Açe Özgürlük Hareketi arasında yapılan görüşmelerin barış anlaşmasıyla sonuçlandı.

1976 yılında başlayan Açe’yi özgürleştirme hareketinin, aradan geçen on yıllar sonra barışa evrilmesinde temel faktörün 26 Aralık 2004 tarihindeki deprem ve tsunami olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok.

Ancak sürecin niçin Açe ve Endonezya merkezi hükümeti ve toplumu için kangren hale geldiğini kısaca hatırlamak gerekiyor. Ve bunun ardından, niçin aradan geen yirmi yıla karşın, barıştan beklenen hedeflerin ortaya konulamadığına değineceğim.

Reform umudu ve çalkantı

Açe’de süren savaşın özellikle, 13 Mayıs 1998 tarihinde Suharto’nun iktidarını yitirmesinin ardından geldiği nokta önemliydi.

Dönemin küreselleşmeye tekabül eden yönü, tedrici olarak artarak dünya kamuoyu gündemine gelen Açe konusunun, hiç kuşku yok ki, Endonezya merkezi yönetimi içinde adı kayıplarla anılabilecek süreçler anlamına geliyordu.

Bu noktada, Batılı ülkelerin uyguladığı çeşitli ambargolar ve zaman içerisinde bunların artma eğilimi aynı dönemde reform çabalarının önünde en büyük engellerden biri olarak çıkıyordu.

Açe toplumu açısından bakıldığında ise, her ne kadar toplumun yüzde yüzü, Açe’de siyasal hareket noktasında lokomotif işlevi gören Açe Özgürlük Hareketi’ne (Gerakan Aceh Merdeka-GAM) bağlı ve bağımlılık hissetmeseler de, en azından son yüz elli yıllık tarihinin onlara öğrettiği ‘direniş’ ruhunu bir şekilde içselleştirdiklerini söylemek mümkün.

Ve bunun bir ifadesi olarak GAM’ın yanı sıra, örneğin SIRA (Soliditas Independen Rakyat Aceh) gibi sivil siyasal hareketlerin doğuşu, gelişimi ve halk tabakalarında karşılık buluşu, hiç kuşku yok ki, yine dönemin Endonezya reform süreci ile genel itibarıyla dünyayı saran küreselleşme süreçlerinden uzak ele alınamaz.

Endonezya’da 1998 Mayıs’ından itibaren ortaya çıkan yeni siyasal belirsizlik, değişim, reform ve totaliterliğe geriye dönüş gibi birbirini takip eden, ya da birbiriyle aynı zemini ve zamanı paylaşan süreçlerin, Açe toplumunda doğurduğu rahatlama, ümit, gerilim ve savruluşları doğru değerlendirmek gerekir.

Ulusal başkent Cakarta’da reform söylemi her biri farklı ideolojik temelleer yaslanan siyasi partiler ve hareketlerce yönetilmeye çalışılırken, ülkenin en batısında Sumatra Adası’nın kuzeyindeki Açe Eyaleti’nde reformun adı otonom yönetim ve/ya bağımsızlık olarak karşılık buluyordu.

Merkezi yönetim ve ulusal siyaset çevrelerindeki reform Açe’yi ve Açe toplumunu getirdiği yer, 1999 yılında eyalet başkenti Banda Açe’de meşhur Beytürrahman Camii meydanında yüzbinlerce Açeli’nin, referandum için bir araya gelmesiydi.

Bu çağrıyla gündeme getirilen siyasal talepler sadece, dönemin Endonezya merkezi hükümetine yönelik değildi. Aksine, çağrının bir bölümü uluslararası toplumaydı...

İşin uluslararası boyutunu, dönemin küreselleşme sürecinin kaçınılmaz bir açılımı olarak kabul etmek gerekir.

Öyle ki, söz konusu dev gösteride açılan pankartlarda, ‘NATO bizi de gör’ ifadeleri, 1990’ların ortalarında Bosna, Kosova gibi bölgelerde olan biten karşısında Açelilerin, içinde bulundukları siyasal ve toplumsal açmazı, onlara göre benzeri olduğu düşünülen süreçlere verilen yanıtın aynısının gösterilmesi konusunda bir çağrı niteliğindeydi.

Helsinki’den bugüne

Aradan geçen yirmi yıl, Endonezya’nın özerk statüsüne sahip bir eyaleti olan Açe’de değil genel itibarıyla hem, bir ulus-devlet olan Endonezya hem de, farklı bağlamlarıyla küresel sistem açısından önemli bir gelişme olarak anılmayı hak ediyor.

Aradan geçen yirmi yılda Endonezya kadar, küresel sistemde de önemli değişiklikler oldu.

Özellikle, küresel sistemin güvenlik konusunda bugün ulaştığı belirsizlik ve öngörüsüzlük, Açe gibi bölgelerde barışın ne denli kıymetli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Her sene olduğu gibi bu sene de, barış anlaşması vesilesiyle kısa bir yazı yazmanın yerinde olduğunu düşünüyorum.

Ve bu kısa yazıda, barış anlaşmasından kısa bir süre sonra Açe’ye gelmiş ve yaşamış biri olarak, bazı izlenimlerimi paylaşacağım.

Bu izlenimlerimin bir kerelik gerçekleşmiş basit gözlemler olmadığı, temel ve süreklilik arz eden yapısal bir nitelik taşıdığı ve bunun yanı sıra, dönemin ve sürecin içerisinde yer almış kişilerle görüşmelerin, konuyla ilgili yapılan yayınlarla desteklendiğine vurgu yapmalıyım.

Barış ve gerilim

Açe barışının temel dinamiklerini ekonomik ağırlıklı olduğu yolundaki söylem yeni değil. ancak bu söylemin eksik olduğunu daha önceki yazılarda dile getirdim.

Barış antlaşmasının silahların bırakılması dışında ve ötesinde bunun bir daha olmaması için Açe’nin ekonomi, kültür ve din alanında özerk yapısının anlaşma maddelerine pararel olarak hayata geçirilmesiyle mümkün olduğu yine işin uzmanların sürekli ortaya kondu ve 14 Ağustos 2025 tarihinde Hermes Palace otelde yapılan resmi içeriği ile dikkat çeken etkinlikte de, ilgili konuşmacılarla bir kez daha vurgulandı.

Temel vurgu şu: Açe, son yirmi yılda tecrübe ettiği barış sürecinde hedeflenen ekonomik kalkınmayı yakalayamamıştır. Bunun nedenlerini burada tartışmayacağım.

Kontra söylem

Diğer bazı yaklaşımlar öncesinde kontra bir yaklaşımla ilgilileri şaşırtmak isterim. Açe toplumunun ekonomik varsıllık talebinin gerçekleşebilmesi için benzer bir yönelimin Endonezya’nın farklı bölgelerinde olup olmadığının sorgulanması gerekir.

Evet, son yirmi yıldaki istatistiler, Endonezya’da gayri safi milli hasıla, tüketici endeksi vb. gibi kalkınmayı veya toplumda refahı ortaya koyan veriler olarak sunulabilir.

Ancak, kahir ekseriyetiyle merkezin tam ortasında yer alan Cakarta’dan başlayarak çeperlere kadar Endonezya toplumunun yoksulluk-kalkınma ikileminde nerede durduğunun cevabının verilebilmesi gerekir.

Evet, Endonezya toplumunda merkezden çepere zenginliğe kapılan bireyler, toplum kesimleri var. Bunların bireysel çabaları, iş ahlakı, iş bilirlikleri kadar farklı süreçlerin de bu zenginleşmede payı olduğunu unutmamak gerekir. aynı sürecin Açe Eyaleti’nde gözlemlenmediğini kim ileri sürebilir?

Bir diğer husus, Açeliler ekonomik varsıllık beklentilerinin gerçekleşebilmesinin diyelim ki, en azından son on yılda küresel ekonomi sisteminde olan bitenden bağımsız olmadığını göz ardı ediyor olabilirler mi?

Bu bakış açısı, Açelilerin Helsinki Barış Antlaşması’nın temel hedefleri kabul edilen ekonomik kalkınma süreçlerinden henüz pay almadıkları eleştirisini herhalde haklı çıkarmıyor...

Soruna cevap bulmak

O zaman, “sorun nerede?” diye bir kez daha dönüp ciddi ve mantıklı bir araştırma yapmak gerekiyor.

Bu çerçevede, bakılacak alanlardan ilki, Helsinki Barış Antlaşması metninin bizatihi kendisidir. Acaba taraflar yazılı maddeleri, veya yazılı maddelerin çok önemli inceliklerini içinde barındıran kritik maddeleri aynı şekilde mi anlıyorlar? Yoksa ‘söz cambazlığı’ ile hayır öyle değil, böyle sürtüşmesine mi dalıyorlar?

İkincisi, Açe toplumunu yöneten, yönettiğini ileri süren çevrelerin ekonomi-politik konusundaki görüşleri ve yaklaşımlarıdır. Açe’nin son yirmi yıldır nasıl yönetildiğinin hesabını kurumsal olarak ortaya koymak gerekiyor. Aksi halde, suçlayıcı ya da haklı kılıcı tüm tepkiler, boşa kürek sallamak anlamına gelecektir.

Üçüncüsü, yaşadığımız dönemin -tüm eleştirilere karşın, halen geçerli olduğunu ileri sürdüğüm- modern yönetim biçimlerinin diyelim ki, rasyonal yönetim, bürokratikleşme, şeffaflık, hesap verebilirlik, çalışma ahlakı vb. gibi tek tek bireyden kurumlara doğru yansıtılabilecek ve sadece kualitatif olarak değil, kuantitatif olarak da tüm verileri ortaya koyabilmemiz gerekir.

Nihayetinde Açe, Endonezya Cumhuriyeti’nin 34 eyaletinden biri. Ve bu Eyalet, Helsinki Barış Antlaşması’nda ortaya konulan ya da konulmayan hususları ve içerikleriyle Endonezya merkezi hükümetine bağlı. Bununla kastım, Açe’yi yönetem tüm bakanlıkların bölge/eyalet temsilciliklerinin/müdürlüklerinin aynı şart ve koşullara tabi olarak ele alınıp değerlendirilmesidir.

Açe’de barışın yirminci yılında, patırtısız, gürültüsüz bir toplumsal ortamdan herkesin memnun olduğuna kuşku yok. Ancak, bu memnuniyeti, söz konusu barış antlaşması metnini manipüle ederek ortaya koymanın doğurduğu içten içe bir memnuniyetsizliğin olmadığı da aşikar... Uzmanlar buna işaret ediyorlar.

Açe barışının yirmici yılı, herkese kutlu olsun...

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Açe’yi anlamaya gerek yok! / No need to understand Aceh!

Mehmet Özay                                                                                                                 08.12.2025

Gerçeklerin nasıl anlaşılacağı ve ifade edileceği konusunda işimizi kolaylaştıran unsurlar sıradan gözlemlerden başlayarak yaşanmış tecrübeler ve pür bilimsel çalışmalara değin uzanan geniş bir alanı kapsıyor.

Bu anlama potansiyeline dair araçlara rağmen, anlama ediminin gerçekleş/e/memiş olması bilgisizlikle, inatla, ön yargıyla, ihtiyatsızlıkla ve dahi düşmanlıkla izah edilebilecek alanlara tekabül eden düşünce ve tavırlarla açıklanabilir.

Müslümanlar arasında ya da daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, akademisyen, araştırmacı, sözde düşünür, gazeteci, siyasetçi, sivil toplumcu vb. sıfatlarına sahip olanların yani, toplum içerisinde kültürel, entellektüel ve siyasal olarak belirli grupları, akımları, düşünceleri, sistemleri temsil bağlamlarına sahip olanların, Açe konusunda sergiledikleri tutumlar açıkçası, tastamam böyle bir duruma tekabül eder.

Açe’yi bil/e/meyenler, tanı/ya/mayanlar, anla/ya/mayanlar akademik, entellektüel ve siyasal açıdan birkaç alanda zaafiyete düçardırlar.

Bunlardan ilki, Güneydoğu Asya tarihinin ve özellikle de, bu tarihin Malay toplumlarına yönelik bölümüne tarihsel olarak da, bölgenin İslamlaşma ile başlayan ve süren, son bin yıllık sürece hakim olunamamasıdır.

İkincisi, bu geniş Malay coğrafyasının Hindistan ve Arap Yarımadası arasında yüzyıllarca var olan ve dini-kültürel-sanatsal-teknik vb. alanlarda sürdürülebilir medeniyet süreçlerini ve bu süreçlerde rol almış olan toplum kesimlerini anlamakta önemli güçlük çekilmesidir.

Üçüncüsü, son beş yüz yılı içine alan sömürgecilik süreçlerinin neye tekabül ettiğini, bu süreçlerin nasıl ve niçin yönetildiğini -veya yönetilemediğini-, nerelerde eksiklikler nerelerde doğruluk payları olduğunu hesap edilememesidir.

Dördüncüsü, sömürgecilikleriyle anılan Batı Avrupa toplumlarıyla diyelim ki, Portekiz, diyelim ki, Hollanda, diyelim ki Fransa ile ilişkilerin nasıl kurulduğu ve onların coğrafyalarına kadar ulaşan bir siyasal zekâ ve pratiğin -ilgili tarihi süreçlerde- Açe tarafından  nasıl ortaya konulduğunun farkına varılamamasıdır.

Beşincisi, geleneksel toplumun ve yapıların modernleşme ile ilişkilerinde, kendi asli unsurlarına bağlılık ile değişen süreci anlama konusunda ortaya konulan iç hesaplaşmanın gerçekleştirilememesidir. Buna ilave olarak, değişen ve değişimi yıpratıcı şekilde ortaya koyan süreçlere karşın geleneğin durağanlığını değil, aksine dinamizmini yenileyerek ürettiğinin kavranılamamasıdır.

Yukarıda dikkat çekilen hususların afaki, illüzyon, gerçek dışı ya da hayal mahsulü olduğu düşünülüyorsa maalesef, yapacak bir şey bulunmadığını üzülerek söylemek gerekiyor.

Yok, yukarıda dikkat çekilen hususların afaki, ilüzyon, gerçek dışı ya da hayal mahsulü olduğu düşünülmüyorsa o zaman Açe’yi anlamak için gayet ciddi eğilim ve çaba sergilemek sorumluluğunu ele almak ve üstlenmek gerekiyor.

Yukarıda çizdiğim coğrafi sınırları, küresel anlamda Müslüman toplumların tarihsel olarak ağırlıklı oldukları bölgeler çerçevesinde ele aldığımızda, niceliksel olarak önemli bir payı içinde barındırdığı görülür.

Böylesine önemli bir tarihsel, kültürel, dini nitelikler ile coğrafi dağılım ve genişlik noktasındaki niceliksel boyut bize, Açe’nin niçin sadece, geçmişte önemli olduğunu değil bugün için de, değişen şart ve koşullara ve çeşitli iç ve dış engelleyici zorlamalara rağmen, öneminin devam ettiğini gösterir.   

Evet yukarıda kısaca dikkat çekmeye çalıştığım hususların, Açe-merkezci bir yaklaşımı ortaya koyduğunun farkındayım.

Zaten, kastım da bu... Ancak, bu kastın, bir inada binaen olmadığının altını da ısrarla çiziyorum.

Ve bunu fark etmiş olmanın getirdiği bir ayrıcalık değil ileri sürmek istediğim.

Aksine, somut verileri kadar akademik, entellektüel yapılarıyla kendini var eden bir yapının, üzerinde yükseldiği coğrafyanın etki ve etkileşim alanından kaynaklanan bir gerçekliğin kaçınılmazlığına vurgu yapıyorum.

Şayet bir akademisyen, bir gazeteci, bir düşünür, bir sivil toplumcu, bir siyasetçi olarak Açe’nin kendini ortaya koyan ve genişleyen bir şekilde devasa bir coğrafyaya yayılan boyutunu, önemini fark edemiyorsak, ortada büyük bir hata ve eksiklik olduğuna kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/aceyi-anlamaya-gerek-yok-no-need-to-understand-aceh/

11 Ağustos 2025 Pazartesi

Müslüman toplumlarda eğitim açmazı / The dilemma of education in Muslim societies

Mehmet Özay                                                                                                                             10.08.2025

Müslüman toplumlarda eğitim olgusu ile ilgili tartışmalar son iki yüzyılın, bitip tükenmek bilmez veya bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, süreklilik arz eden tartışmaları arasında, hatta en başında yer alıyor.

Ve bu toplumsal olgu, bugün de devamlılık göstermesiyle sadece konunun ilgililerince değil, Müslüman toplumun A’sından Z’sine kadar tüm ilgili birimlerinin, kurumlarının, toplum kesimlerinin ve de tek tek bireylerinin temel sorunsalı olmaya devam ediyor.

Tabii bu noktada, hangi düzeyde ve ciddiyette sorunun farkında olunup olunmadığını hesaba katmayı unutmamak gerekir...

Bununla birlikte, tüm ilgili çevrelerce eğitim olgusunun tüm vechelerini içine alan sorunların bilincinde olunup olunmadığı bir yana, yaşanan gerçeklikler, bu alandaki sorunları aşma konusundaki iştiyaksızlığın, ciddiyetsizliğin, umursamazlığın sosyal yaşamı kısır döngüler içerisinde bırakacak şekilde diğer toplumsal alanlara sirayet ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Reform

Modern anlamda, “eğitim’de reform” düşüncesinin bugüne ya da düne ait değil, uzun bir geçmişi içinde barındıran bir toplumsal olgu olduğu hatırlandığında, sorununun aşılamama sebebini neyle açıklamak gerektiği en az sorunun bizatihi kendisi kadar önemlidir.

Belki de, buna verilebilecek doğru tek cevap veya çoklu cevaplar, Müslüman toplumların eğitim konusuna dair sorunlarına çözüm yolu göstermesiyle -uzunca bir süredir beklenen- önemli değişimi tetikleyebilir!

Elbette, ortada sihirli bir sopa yok!

Ancak, ortada olmayan başka şey, mevcut kurumsal yapılarda çok temel sorunları bile görmezden gelen, sorunları ört bas etmeye çalışan ve bu ve benzeri halleri günü kurtarma adına, mevki ve makam temini veya mevki ve makamları kendi çevresine havale etme yarışına gözü kapalı girilmiş olmasının payının ne denli belirleyici olduğunu tespit etmek gerekir.

Müslüman toplumları saran söz konusu bu durumun, bugünün icadı bir hâl olmadığı da aşikârdır.

Sorunun kökeni: Bir olasılık!

Bu durumda, karşımıza çıkan bir durum var ki, o da söz konusu süreçlerin nerede başladığına ve nereye evrildiğine dair ilk ipuçlarından birini veriyor olduğu düşünülebilecek bir husus:

Yani, Müslüman toplumların eğitim faaliyetlerini yerli yerine koyma çabasında dışardan gelen, dışarıdan davet edilen ‘öteki’ kültür ve medeniyete ait toplumların yöneticileri, eğitimcileri, düşünürleri gibi insan kaynaklarının bizatihi, Müslüman toplumların yönetici kesimlerince pratiğe geçirilmesidir.

Bununla söylemek istediğim, eğitimle ilgili sorunları aşma ya da eğitim olgusunu yeniden ve en başından ele alma konusunda var olan kısmi ilginin dayanak noktasını dışarıdan, öteki’nden alınan kaynaklarla belirlenmesi çabasıdır.

Burada yönetici elitin ve buna eklemlenen toplumsal elitin kendilerini ve kendi aile fertlerini eğitim süreçlerine tabi tutmalarının, içinde bulundukları toplumu değiştirme, dönüştürme, bir başka ifadeyle söylemek gerekirse- kültürel ve medeniyet dinamiklerini canlandırma ameliyesinde fiili katkısı olacağı düşünülmüş olabilir.

Ama, bir de bu gelişmenin öteki tarafını hesaba kattığımızda, acaba yönetici elitin kendi kurulu düzenlerini devam ettirme adına, kendilerince kabul edilen ya da dışardan gelen ‘ötekilerce’ kendilerine dikte ettirilen eğitim süreçlerini manipüle etmiş olamazlar mı?

Bu ikinci durumda, değiştirilmesi ya da reforme edilmesi öngörülen yapının bir tür değişim sürecine girmesine rağmen, çıkış noktası ve hedefler arasında kopukluk ya da manipüle edilmişlik halinin toplumun genelini içine alacak bir değişimi, düzenlemeyi, yenileşmeyi bir türlü gündeme getirmemiş olmasıdır.

Yukarıda kısaca değindiğim biri iyimser ve ikincisi karamsar bakış açısına rağmen, aşağıda dile getireceğim uzun denilebilecek tarihi süreçlerden bu güne gelindiğinde, Müslüman toplumların halen benzeri eğitim sorunlarıyla -hatta, katmerleşerek artan eğitim sorunlarıyla- yüz yüze kalmalarını nasıl açıklamak gerekir...

Sömürgecilik (mi)?

Bu noktada durup, “Eğitimdeki başarısızlıkları neye bağlamak gerekir?” sorusunu sormak gerekir.

İlk etapta işaret parmaklarının göstereceği alanların başında, ‘sömürgecilik’ döneminin geleceğine kuşku yok...

Öyle ki, Müslüman toplumlarda eğitim sorununu aşma konusunda modern zamanlarda sergilenen çabaların sömürgecilik süreçlerine denk gelmesi belki de, bu göstergeyi haklı kılabilir.

Müslüman toplumlarda eğitimin süreçlerinin reformla anılmaya başlanmasından bu yana, kaba bir tahminle, iki yüz yıl geçti.

Bu görece uzun dönem sadece, diyelim ki, Osmanlı toplumu ve Osmanlı Devleti ile bağı ‘özerklik’ çerçevesinde süren Mısır ile sınırlı değil.

Bu noktada, diğer bölgelerde olan biteni göz ardı etmek mümkün değil...

Kimi bölgeler örneğin, 1786’dan itibaren, İngiliz hakimiyetine tedrici olarak giren Malaya topraklarının dünyaya açılan kapısı hükmündeki Penang, Malaka ve Singapur gibi bölgelerde, Batılı anlamda temel/ilk okulların açılmaya başlandığı 1810’lu ve 1820’li yılları, Müslümanların yönetimindeki eğitim kurumlarının dışardan ithal edilen kurumların ve içeriklerinin algılama, öykünme, taklit etme, öğrenme süreçleri ile diğer yandan imtiyaz, davet, teşvik ve baskı gibi süreçlerle Müslümanları Batılı eğitim kurumlarına çeken yapılaşmanın başladığını görüyoruz.

Benzer bir durumu, Hint Alt Kıtası olarak bilinen geniş coğrafyada özellikle yine, İngiliz sömürge yönetiminin varlığını, ticaretin dışına ve ötesine taşıma çabasıyla birlikte okullaşma, eğitim, müfredat, ders planı ve kaynakları vb. unsurlarla Müslümanların geleneksel eğitim kurumları üzerinde baskı ve davet arasında gidip gelen değişimleri tetiklediği ortadadır.

Bir diğer gelişme, Malay Takımadaları (Nusantara) olarak bilinen ve 17. yüzyıl başlarından itibaren Hollandalıların kalıcı sömürgecilik sürecine evrilmesi ve bu gelişimin kurumsal yapılaşmasıyla birlikte yine, 19. yüzyıl ortalarından itibaren ‘eğitim’ sınıflamasına girecek oluşumlarla bölge Müslümanlarının ilgisini gayet yavaş ancak, uzun erimli olarak çeken gelişmelerin başladığını ileri sürebiliriz.

Toplumsal değişimin eğitim üzerinden gerçekleşebilirliğine olan yaklaşımın tesiriyle, yaklaşık son iki yüzyıldır Müslüman toplumlarda sergilenen ve hem içerden hem de dışardan gelen fartörlerle yenileşme, reform süreçlerinde kayda değer yaşanmışlıklara rağmen, bugün sorunun azalmak yerine, kangren hâl alarak artarak sürmesine çözüm bulmak için farklı sorular ve yeni yaklaşımlar ortaya koymak gerekiyor.

Yeksenak bir hâl olarak ‘eğitimli toplum’, ‘Batılı bilimsel eğitim’, ‘temellere dönüş’ gibi bir uçtan diğerine farklı söylemlere rağmen, Müslüman toplumların eğitim kurumlarının, yapılarının ve süreçlerinin neden istenilen ürünü veremediğini samimi olarak tartışmak gerekiyor.

Belki de, soruya verilecek cevap göz önündedir.

Bu durumda, acaba, sorun her türünden egemen güçlerin bir türlü bu cevabı görmek ve soruya bu cevabı vermek istememesi olmasın sakın!  

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/musluman-toplumlarda-egitim-acmazi-the-dilemma-of-education-in-muslim-societies/

Hindistan ve Çin yakınlaşması: küresel dengeler / Rapprochement between India and China: global balance

Mehmet Özay                                                                                                                             08.08.2025

Yaşadığımız dönem, uluslararası ilişkiler alanında önemli kırılmaların yaşanması kadar, yeni ve sürpriz açılımlarla da farklı olduğunu ortaya koyuyor.

Bu söylemi ortaya koymamıza olanak tanıyan gelişmelerden sonuncusu, Hindiistan başbakanı Narendra Modi’nin, bu ayın sonunda Çin’e yapması beklenen ziyaretidir.

Modi’nin ziyaretinin, 31 Ağustos-1 Eylül günlerinde Çin’in kuzeyinde Tianjin’de yapılacak olan, Şangay İşbirliği Organizasyonu (Shanghai Cooperation Organisation-SCO) zirvesi vesilesiyle gerçekleşmesi bekleniyor.

Sınır anlaşmazlıklarıyla dikkat çeken iki ülkenin, bugün birbirine yakınlaşma emares göstermesini, iki ülke ilişkilerinin 75. yılı dolayısıyla olduğunu söylemek mümkün.

Ancak, bu ziyareti ve kuvvetle muhtemel Narendra Modi-Şi Chinping görüşmesini -veya olası mini zirvesini- daha geniş ve küresel bir perspektiften ele almak gerekiyor.

Bu durumda, karşımızda son birkaç haftadır, yine küresel gündemin ilk sıralarını işgal eden Hindistan-ABD sürtüşmesini gözden kaçırmamak gerekir.

Gümrük tarifleri ve öngörülemezlikler

Hindistan başbakanı Modi’nin bu ayın sonunda Çin’e yapacağı ziyareti, gerginliğin veya bunun neden olduğu ayrışmanın ortadan kaldırılması için önemli bir fırsat olacağına kuşku yok.

Bu çerçevede, Modi’nin kuvvetle muhmelen gerçekleşmesi beklenen Çin ziyaretini, ABD-Hindistan arasında üçüncü ülke Rusya üzerinden gelişen ve ABD başkanı Trump tarafından, doğrudan gümrük vergisine yansıtılan gerginliğin başlamasından sonra, Hindistan-Çin ilişkilerinde yeni bir evreye girildiğini gösteren bir gelişme olarak yorumlamak mümkün.

Trump’ın, Hindistan’a uygulama kararı aldığı yüzde 25 gümrük vergisi 27 Ağustos’da başlarken, Modi’nin Çin ziyareti 31 Ağustos’da gerçekleşecek...

Bu ziyaetin maddi yönünde, yedi yıl sonra Modi’nin ilk kez Çin’e resmi ziyarette bulunacak olması yer alıyor...

ABD-Hindistan geriliminin, Hindistan ve Çin arasındaki ilişkilerin yumuşamasına yol açacağı varsayılabilirdi.

Bu gelişmeden bağımsız olarak, iki ülke arasında 2024 yılı Eylül ayından bu yana, heyetler arası görüşmelerin yapıldığı biliniyor.

Ancak buna rağmen, Hindistan-Çin yakınlaşması olarak yorumlanmaya elverecek bir lider ziyaretinin bu denli hızlı gelişeceği kimsenin aklına gelmezdi.

Bu nedenle, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin, Çin’e yaptığı resmi ziyareti sadece, iki ülke ilişkileri çerçevesinde düşünmek mümkün değil.

Çatışmayı aşmak

Hindistan ve Çin’in, ABD’den ve Trump yaptırımlarından bağımsız olarak, iki ülkenin Himalayalar’daki sınır bölgesinde zaman zaman gerçekleşen ve çatışma boyutlarına varan gelişmeler ortadayken, bugün başbakan Narendra Modi’nin Pekin’de, Şi Cinping’le görüşmesini küresel gelişmeler açısından önemli kabul etmek gerekir.

Bu çatışmaların sonuncusuna 2020 yılında tanık olunmuştu...

Söz konusu bu süreç, iki ülkeyi çeşitli alanlarda ilişkileri dondurma veya asgari düzeye indirme gibi seçeneklerle birbirinden uzaklaşmasına neden oldu.

Uzmanların dikkat çektiği üzere, iki ülke yetkililerinin 2024 yılı Ekim ayında Kazan’da yapılan toplantılarda yeni bir süreci başlatma kararlılığının bugünlerde yaşanan, ABD-Hindistan gerilimiyle daha da elverişli bir evreye yöneldiğini söylemek gerekir.

Benzerlikler ve yakınlaşma

Yukarda dile getirilen jeo-politik gelişmelerin dışında, iki ülkeyi birbirine yaklaştıran nedir sorusunu yöneltmek ve cevabını vermek gerekiyor.

Öncelikle iki ülke, kalkınma ve/ya kalkınmış ülke seviyesine ulaşma konusunda yapısal kararlılık gösteriyor.

Bu durum, hem nüfus hem coğrafi büyüklük gibi temel ve maddi unsurlarda da karşımıza çıkan benzerliklerin günümüz küresel ekonomisinin gereklilikleri olarak kabul edilebilecek, üretim ve tüketim süreçlerinde her iki ülkenini birbirine ihtiyaç duymasına neden oluyor.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, ‘kalkınma’ ortak paydasında buluşan iki ülkenin, birbiriyle yakınlaşmalarının uzaklaşmalarından çok daha rasyonel ve olumlu sonuçlar doğuracağına kuşku yok.

İki ülkenin küresel belirleyicilikleri noktasında, birbirine benzer olguları da bünyelerinde taşıdıkları görülüyor.

Bu çerçevede, geniş tarım arazilerinden başlayarak, önemli suyolları üzerindeki egemenliklerine değin iki ülkenin hem, bölgesel hem de, küresel anlamda aktörlükleri veya masada ellerini güçlü kılacak stratejik unsurlara sahipler.

Trump’ın Rusya nedeniyle Hindistan’a yüklediği yüzde 25’lik gümrük vergisinin ABD’ye ne tür bir geri dönüşü olacağını tartışırken, Hindistan’ın Hint-Pasifik/Asya-Pasifik bağlamına değinmiş ve ABD’nin bu geniş jeo-politik ve jeo-ekonomik bölgede Çin’i kıskaca alma çabasında, -Avustralya ve Japonya’nın yanı sıra- yanında görmek istediği Hindistan’ı doğru değerlendiremediğini gizli/açık ileri sürmüştüm.

Bugün, aynı Hindistan’ın Çin’le yakınlaşma sürecine ve iki ülke liderleri arasında bir zirveye doğru gidildiğine tanık olmak kanımca, -Trump bir yana- ABD’li uzmanlar tarafından dikkatle düşünülmesi gereken bir olgu olsa gerek.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/hindistan-ve-cin-yakinlasmasi-kuresel-dengeler-raproachment-between-india-and-china-global-balance/

5 Ağustos 2025 Salı

Narendra Modi: Trump’ın son kurbanı (mı?) / Narendra Modi: The last victim of Trump (?)

Mehmet Özay                                                                                                                             05.08.2025

Modi, Trump’ın öngörülemeyen politikalarının son kurbanı...

Trump’ın, Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithaline son vermesi çağrısı bugün sadece, iki ülke ilişkilerinin arasının açılmasıyla sonuçlanmıyor.

Aksine, bu durum, özellikle bu yılın başından bu yana, küresel ticaret ve ekonomi ilişkilerinde gümrük vergileri üzerinden diktacı bir yaklaşım sergileyen ABD başkanı Trump’ın karşısında küresel rakiplerinin giderek artmakta olduğunu ortaya koyuyor.

Hedef Hindistan (mı?)

Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin, geçtiğimiz Şubat ayında yaptığı ABD ziyaretinden bugüne, pek fazla süre geçmemesine rağmen, Trump’ın değişken politikalarından payını almakta oluşu, kimilerince şaşkınlıkla karşılanabilir.

Ancak, karşımızda belirsizliklerle ve handikaplarla dolu ve bu nedenle, belirsizliklere ve handikaplara yol açan bir Trump bulunduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir.

Trump’ın söylemlerini ve politikalarını yakından takip eden gözlemciler Trump’ın, Modi ile arasının açılmasında Trump’ın, sosyal medya üzerinden ortaya koyduğu söylemlerinin öncelikle kayda değer olduğunda hem fikir.

Putin’i pes ettirme adına Hindistan’a, yüzde 25’lik gümrük vergisi uygulamak suretiyle, Trum, bir anlamda intikamını Hindistan’dan alıyor.

Bu politikayla Trump’ın, ABD’ye muhalif çevresini genişlettiğine kuşku yok...

Trump, gayet ciddi...

Ve Trump, söylemlerinde Hindistan ekonomisinin artık ‘ölü’ olduğunu söyleyecek kadar gözü kara bir politika uygulamakta olduğunun işaretlerini güçlü bir şekilde veriyor.

Trump’ın Mudi’yi ya da Hindistan’ı hedefe koymasında Rusya faktörü öne çıktığı ortada...

Bunun ardında ise, Trump’ın uzunca bir süredir ‘barışı getiriyorum’ diyen yaklaşımına karşın, hesap edemediği ya da gözardı ettiği gelişmeler neticesinde karşısında birdenbire Rusya’nın Putin’ini buldu.

20 Ocak ve ardından 2 Nisan’da küresel gündemi belirleyen gümrük tarifeleri açılımında Trump’ın, Rusya’ya dair bir yaptırım ortaya koymaması kimi çevrelerde sürpriz, biraz da şaşkınlıkla karşılanmıştı.

Rusya’nın Trump’ın radarında olmadığı yönüde görüşün hakim olmasına neden olan bu tutum temelde, Ukrayna-Rusya’nın mutlaka barışla sonuçlanacak görüşmeleri Trump’ın başlatmasıydı.

Ancak, arzu edilen barış ortaya çıkmadı...

Trump’ın, Ukrayna-Rusya arasında barış çabasındaki başarısızlığın bugün dolaylı ve arzu edilmeyen bir sonucu olarak faturayı çıkardığı ülkelerden biri, belki de en birincisi, Hindistan oluyor.

Trump ve tarihsizlik

Trump’ın önce davet ve ardından, tehditkar tutumu karşısında, Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin tutumunu anlamak için yakın tarihe dair bilgilerimizi yoklamak gerekir.

Bunu yapması gerekenlerden biri, hiç kuşku yok ki, ABD başkanı Trump olmalıydı.

Ancak, gelişmeler öyle gösteriyor ki, Trump’ın bu yöne dair bilgisini sorgulamak bir yana, umursamazlığıyla dikkat çekiyor.

Evet, Hindistan-Rusya ilişkileri petrolle sınırlandırılamayacak denli stratejik bir öneme sahip.

Temelde kendisini “bağlantısız bir ülke” olarak tanımlasa da, Hindistan kuruluşundan itibaren bir başka ifadeyle Soğuk Savaş yıllarında ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile dengeli politikaları ile dikkat çekiyordu.

Bunun adına ‘bağlantısız’ diyeceksek, evet Hindistan bağlantısız bir ülke(ydi)...

Ancak ekonomi, yatırımlar, jeo-politik gelişmeler vb. alanlarda dönemin koşullarına göre, SSCB ya da ABD’ye yaklaşan bir Hindistan varlığı olduğunu unutmamak gerekir.

Hindistan-Rusya ilişkilerinde, böylesi bir yakın geçmiş bilgisini göz ardı eden ve iki ülke ilişkilerini sadece, petrol ithali ile anlamaya çalışan bir Trump var karşımızda.

Hedef Rusya... Ama...

Evet, şu husus gayet açık... Trump’ın hedefinde Putin var...

Şubat ayından itibaren Putin’i, Ukrayna ile masaya oturtmayı başaran Trump’ın bugün istediği sonucu alamamış olması, Rusya’ya yönelik ekonomik ambargosunda dış ticaretinde önemli bir paya sahip petrol gelirlerini engelleyici bir politika çizmeye karar vermesi karşısında Hindistan’ı çıkarmış durumda.

Bu durum, temelde, Trump’ın iki açıdan güçlüklerle dolu bir politikanın içine evrildiğini ortaya koyuyor.

Ukrayna barış sürecinde gücü elinde tutmaya devam eden Rusya... Ve Rusya ile modern dönem ilişkilerinden taviz vermek istemeyen Hindistan...

Rusya karşısında çözümü, NATO üzerinden Ukrayna’ya silah desteğinde bulan Trump’ın bu politikasının, Rusya’nın kırmızı çizgilerini aşmaya neden olmasıyla, Putin’in nasıl karşılık vereceğini tahmin etmek güç...

Ancak Putin’in, Ukrayna işgalinin ilk döneminde Avrupa Birliği ve ABD’ye bir salvo olarak yönelttiği nükleer savaş tehdidini yabana atmamak gerekir.

Hindistan bağlamında ise...

Sürekli dile getirdiğim üzere ABD’nin ve de Trump’ın temel hedefi Çin... Çin’in Güney Çin Denizi’nden başlayan ve Hint Okyanusu’na değin uzanan geniş bir coğrafyadaki jeo-politik ve ekonomik sınırlarını çerçevemede ‘Aukus’, ‘Hint-Pasifik’, ‘Quad’ gibi son dönem güvenlik politikalarında ABD’nin araçsallaştırdığı oluşumların kaçınılmaz aktörlerden birinin Hindistan olduğunu unutmamak gerekiyor.

ABD’nin yaşanan gelişmeler karşısında Hindistan’ın saf dışı kalacağı bir siyasal denklemde, Çin karşısında geniş suyollarındaki politikalarını yapılandırmasında epeyce güçlüklerle karşılacağına kuşku bulunmuyor.

Zorlu bir dönem

Yaşanan gelişmeler, Trump’ın, -en azından şimdilik- pes etme ya da diktacı politikalarını diyaloga evirmesi yönünde bir emare ortalıkta gözükmüyor.

Trump’ın Hindistan’la ilişkilerinde belirleyiciliğin iki ülke ilişkilerinden ziyade özellikle, ABD açısından ABD-Çin ilişkileri bağlamında ele alınması gereken yönü olduğu unutulmamalı.

Ancak Trump, benzer ani çıkışlarında olduğu gibi kısa, orta ve uzun vade gibi siyasal metodolojik bağlamda çeşitli değişkenleri dikkate almak yerine, günün getirdiği ve kendisi ve de bir ölçüde ABD için olan çıkarlar uğruna yönünü değiştirmekte zorlanmayan bir lider.

Son dönemde Hindistan’la olan ilişkilerdeki gelişmede tastamam bu yönde...

Olası tepkiler

Rusya, ardından Hindistan ile yaşananlar, Trump’ın geçen yıl ABD seçimlerinde söylem yönü güçlü olacak şekilde hedefe Çin’i koyması sonrasında sadece, küresel rakibinin Çin olmadığının bugün şu veya bu şekilde ortaya çıktığına tanık oluyoruz.

Bu durumda, her ne kadar varlığı kanıtlanmaya muhtaç bir BRICS varsa da, özellikle son birkaç ayda yaşanan gelişmeler, BRICS kurucu ülkeleri Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan’ı açıkça karşısına almış bir Trump ve dolayısıyla da ABD bulunuyor.

Böylesi bir gelişmenin, küresel politikaların sadece, Trump eksenli oluşturul/a/mayacağını ortaya koyuyor.

Bir başka ifadeyle, yukarıda adı geçen tek tek ülkeler ile ya da onların oluşturduğu ve küresel açılımını genişletmeye doğru kayda değer bir yol aldığı gözlemlenen BRICS’ın önümüzdeki dönemde küresel ekonomi, ticaret ve siyaseti belirleme noktasında çıkışları olacağını unutmamak gerekir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/narendra-modi-trumpin-son-kurbani-mi-narendra-modi-the-last-victim-of-trump/