13 Eylül 2021 Pazartesi

ABD’de 9/11 yası ve Afganistan gerçeği / Mourning of 9/11 in the US and the Afghanistan reality

Mehmet Özay                                                                                                                            11.09.2021

Bugün, 11 Eylül, ABD topraklarında tarihin gördüğü en önemli saldırının 20. yıldönümü…

Aradan geçen yirmi yılının ardından, sadece uçaklamalarda hayatını kaybedenlerin anılmasına tanık olunmuyor.

Bunun ötesinde, aradan geçen süreye rağmen, aynı/benzer saldırı tehdidinin gizli/açık yeniden belirme ihtimali veya bu ihtimalin olduğunu güçlü bir şekilde gündeme taşıyan söylem, küresel medya ve kamuoyunda gündeme geliyor.

ABD’de Joe Biden yönetiminin ABD/NATO birliklerini Afganistan topraklarından çekme kararıyla, saldırıların yirminci yılında ABD toplumuna ve küresel kamuoyuna vermek istediği sürecin başarıyla sonuçlandırıldığı yönündeki olumlu mesaj gerçekleşmemiş gözüküyor.

ABD/NATO askeri ve sivil birliklerinin çekilmesi daha tamamlanmadan Taliban’ın Afganistan topraklarında tek tek şehirleri ele geçirmesi ve nihayetinde başkent Kabil ve onun kalbi konumundaki havalimanını kuşatma altına alması, başta ABD olmak üzere Batılı ülkeleri büyük bir çelişki ile karşı karşıya bırakmış durumda.

Taliban yönetimi 90’ları tekrar eder mi?

Her ne kadar, kimi çevreler Afganistan’ın kendi asli yönetimine kavuştuğu yolunda yorumlarda bulunsalar da, 1980’li yıllarda verilen haklı mücadelenin 1990’larda yerini iç savaşa terk etmesi ve 1996-2001 yılları arasındaki Taliban yönetimi bugünkü gelişmelerin, yakın ve orta vadede nasıl sonuç vereceği konusunda, en azından şu an için, ümitvar olmayı gerektirecek bir durum bulunmuyor.

Bununla birlikte, Ağustos ayı sonlarına doğru gerçekleşen ABD’nin/NATO’nun çekilme kararı ve icraatı karşısında, Taliban tüm varlığıyla dünya kamuoyuna büyük bir sürpriz yaptıysa, Taliban lider tabakasından son birkaç haftada sadır olan beyanatlarda “eski Taliban yok, yenisi geliyor” mesajı, yabana atılmasa da, bu mesajın teorisinin ve pratiğinin bizzat Taliban tarafından teyit edilmeye matuf bir durum olduğunu ortaya koyuyor.

Afganistan’da değişim söylemi

Söz konusu “değişim” söyleminin ortaya çıkmasında, Taliban’ın kendi yakın geçmişini değerlendirmesi, son yirmi yılda Afganistan topraklarındaki ABD/NATO varlığından aldığı ders, siyasi ideolojik temellerini dayandırdıklarını belirttikleri İslam yorumunda yeni açılımlar vb. gibi birbirinden bağımsız unsurların rol oynadığını veya oynayabileceğine işaret ediyor.

Taliban’ın gündeme taşımakta olduğu değişim söyleminin, toplumsal ve siyasal gerçeklik olarak ortaya konması, Afganistan’da bundan çeyrek asrı aşkın bir süre önceki gelişmelerden olumlu farklılaşmalar olacağı anlamına gelecektir. Böylesi bir değişim, Afganistan’ı başta Batı Asya, Güney Asya bölgesinde olmak üzere dünya kamuoyu önünde bir meşru yönetim olarak tanınmasını da beraberinde getirecektir.

Bu noktada, birkaç gün önce Birleşmiş Milletler genel sekreterinin yaptığı açıklamada, Afganistan’daki siyasal sistemin ve düzenin belrsizliğine rağmen, uluslararası kamuoyunun ülkedeki fakirlik ve yoksullukla mücadelede verdiği desteğin devamının zorunlu olduğu yönündeki vurgusu dikkat çekicidir.

Afganistan üzerinden küresel güç mücadeleleri

Bir anlamda, Afganistan’da Taliban siyasetinden bir ölçüde bağımsız bir durum olarak dikkat çeken Afgan halkının biyolojik olarak ayakta kalabilmesinin şartı karşısında Taliban uluslararası çevrelerle işbirliğine kapı aralayabilir.

Taliban’ın kendini meşru kılacak araçları gündeme taşımasına neden olarak bir diğer önemli husus, dünyanın çeyrek yüzyıl önceki dünya olmadığıyla bağlantılıdır. Öyle ki, yüzyılın başında gündemde Çin gibi bugün küresel ekonominin ikinci büyük gücü; Rusya gibi, bugün ABD’ye ve AB’ye kafa tutan küresel aktörlük iddiasındaki bir siyasal liderlik bulunmuyordu.

Taliban yönetimi ve zikredilen ülke yetkililerinin yaptıkları açıklamalara bakılırsa, ABD ve Batı’nın siyasal çekincelerinin aksine, Batı Asya’da, Güney Asya’da ve hatta Orta Asya’yı da etkileyebilecek, önemli bir mücadele alanının ortaya çıkmakta olduğudur. Rusya, Çin ve bunlara eklenecek Pakistan, Japonya gibi ülkelerin jeo-politik ve jeo-ekonomik çıkarları noktasında Afganisan’da olan bitene işin içinde Taliban da olsa kararsız, tarafsız kalmayacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Yeni bir küresel tehdit ihtimali

Bu gelişmeler çerçevesinde bakıldığında, Afganistan’ı bugün Batı için çok daha etkili ve de belki de daha doğru söylemek gerekirse tehlikeli kılan, Çin’in ve Rusya’nın öncülüğünde ortaya çıkan yeni dünya güçleri formülünde, kendine ara bir yer bulabilme imkânına sahip olma iddiası olacaktır.

Bu noktada, son yirmi yılda ABD’nin yanlış siyasal kararlarının sonucu olarak ortaya çıkan handikapların birbiri ardına eklemlenmesi hiç kuşku yok ki, ABD’yi bugün kendi kazdığı kuyuya düşürdüğünü gösteriyor.

Genel itibarıyla Batı ve özelde ABD’nin şu an itibarıyla Taliban’lı Afganistan’a yönelik siyasi tutumunun, olası çatışma ortamını körükleyecek unsurları içinde barındırdığını görmek gerekiyor.

Yirmi yıl boyunca Taliban’ın varlığını ortadan kaldıramamış ve bu süre zarfında maddi, teknik, alt yapı anlamında yeşertip büyüttüğünü söylediği Afgan ulusal yönetimi/ordusu gibi unsurların büyük ölçüde beyaz bayrak çekerek Taliban saflarına katıldığı bir ortamda, eli güçlü olan tarafın Taliban yönetimi olduğu aşikâr.

Bu durum, son yirmi yıllık varlığı ile ABD’nin/NATO’nun ortaya koyduğunu söylediği Afgan ulusal yönetiminin, ordusunun olsa olsa büyük bir mit olduğu kanıtlanmış gözüküyor. Bu büyük mite en büyük eleştirinin de ABD kamuoyundan geldiğini unutmamak gerekir. Söz konusu bu gelişme hiç kuşku yok ki, ABD’nin ulusal güvenlik olgusunun önümüzdeki dönemde giderek daha çok gündeme geleceğini haber veriyor.

Bugün ABD’nin ve Batı’nın karşı karşıya kaldığı sorun sadece, Afganistan’ı kimin yöneteceği meselesi değildir. Batı için sorun bundan çok daha büyüktür.

Bu noktada, ABD’nin bir yanda Ortadoğu’da Suudi Arabistan gibi bir ülkeyle yüzde yüz ittifakı sürdürme çabası, öte yanda, İsrail’in Filistin’i ortadan kaldırmaya yönelik azimli çabasına verdiği destek, Müslüman ülkelerde kendine yakın bulabileceği, onu ‘şeytan’ olarak görmeyecek kitleleri karşısına almasına neden oluyor.

Bu durum, aynı zamanda -aralarındaki ihtilaflar bir yana-, İran’ın yanı sıra Afganistan’ı ve belki de Ortaasya başta olmak üzere çeşitli coğrafyalardaki unsurları ABD karşıtı bir süreçte harekete geçirebilme kapasitesine sahip bir siyasi yapının ortaya çıkmakta olduğuna, en azından böylesi bir ihtimalin var olduğuna işaret ediyor.

Batı sürpriz yapar mı?

Bütün bunlara rağmen, “Batı, Afganistan politikasında bir sürpriz yapar mı?” sorusunu da gündeme getirmek gerekiyor.

Afganistan’da de facto liderlik konumundaki Taliban rejiminin, özellikle Batı kamuoyuna verdiği mesaj, son dönemde örneğin Çin yönetiminden sadır olan söylemle benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz.

Nasıl ki Çin, ekonomik liberalleşmesini siyasi ideolojisinden ayırabilmişse ve bu kayda değer ayrımı, en azından şimdiye kadar Batı’lı liberal/demokratik ülkelere kabul ettirebilmişse, benzeri bir gelişmenin Afganistan’da ortaya çıkabileceğini göz ardı etmemek gerekir.

ABD yönetiminden, düşünce kuruluşlarından ve akademisinden gelen, liberal ekonomik modellerin demokratik toplum yapısı çıkartacağı teorik yaklaşımının, Çin örneğinde karşılık bulmamıştır.

Bu durum, Afganistan’ın sahip olduğu jeo-stratejik ve jeo-ekonomik özellikleriyle yönetimin adı Taliban, rejimin adı ‘teokrasi’ de olsa, Afganistan ekonomik yapılaşmasında, kendine Çin modelini örnek alır ve ekonomisini küresel kapitalist çevrelere açma kararı alırsa, hiç kuşkunuz olmasın ki, başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler Afganistan’la işbirliği için masaya oturmaktan çekinmeyeceklerdir.

Bu noktada, nasıl ki, Çin siyasi ideolojisini değiştirmeyerek, kendine özgü değerlerle siyaset yapma ve toplumu yönetme bağlamını ortaya koyduysa, Afganistan’da da benzeri bir durumun varlığı, Batı’yı hiç kuşku yok ki bu ülkeye zamanla yakınlaştıracaktır.

Afganistan’ı, Rusya-Çin gibi bölgesel ve küresel güçlerin egemenlik alanına terk edemeyecekleri kadar stratejik bir yer olduğunu ABD’liler herhalde biliyor olmalılar.

Batı özellikle de, ABD’nin Afganistan’da rejimin niteliğini dikkate almakla birlikte, bu coğrafyayı göz ardı edemeyeceklerine dair bir diğer gösterge, Suudi Arabistan’la olan ilişkinin varlığıdır. Batı’yı Suudi Arabistan’la işbirliğine yaklaştıran ne Arabistan’ın dini ideolojisi ne de rejimidir…

Temelde ABD ve Suudi Arabistan arasında petrol gibi doğal kaynağın varlığı, bunun karşısında tüketimci ekonominin gelişip serpilmesi, Ortadoğu siyasetinde İran karşıtlığı üzerine bina edilmiş bir ittifak gibi siyasal, ekonomik ve güvenlik unsurları söz konusudur.

Afganistan’ın konumu hem sahip olduğu zengin doğal kaynakları hem Orta Asya jeo-stratejisindeki rolü, Batı Asya-Güney Asya ile olan coğrafi yakınlığı bu ülkeyi de ABD için Suudi Arabistan kadar önemli bir jeo-stratejik ve jeo-ekonomik yapıda görülmesini sağlayacaktır.

11 Eylül saldırılarının ve bu süreci ortaya çıkan gelişmeler çerçevesinde, en azından çeyrek yüzyıl öncesindeki gelişmeler bakıldığında, ABD yönetim kendileri için “değişen ne?” sorusunu sormaları gerekiyor.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/11/abdde-911-yasi-ve-afganistan-gercegi-mourning-of-911-in-the-us-and-the-afghanistan-reality/

Okullaşmada amaçlar, hedefler ve sapmalar / Purposes, targets and deviancies in schooling

Mehmet Özay                                                                                                                            10.09.2021

Okulların açılmasıyla birlikte, eğitim-öğretim sürecine doğrudan taraf olan ve olmayan çevrelerin görüşleri gündeme gelmeye başlar.

Söz konusu görüşler, eğitim-öğretimin bizatihi niteliği üzerine uzman görüşlerine başvurularak kurumsal yapı öne çıkartılır.

Bireyin ve toplumun eğitimi

Eğitim-öğretim sürecinin (teaching-learning process) yukarıda dikkat çekilen husustan çok daha geniş boyutları olduğunu, tekil öğrenci ve öğretmen ilişkisinin yanı sıra, okulun dışında gayet geniş toplumsal kesimleri içine aldığı hatırlanmalıdır.

Bu durum, bize adına okullaşma (schooling) denilen ve eğitim-öğretimin formel olarak uygulandığı kurumsal yapının önemi kadar, bu önemden hareketle neyi, niçin öğretmek ve uygulamak gerektiği konusunda geniş kapsamlı bir bakış açısının gündeme getirilmesinin zorunluluk arz etmektedir.

Aslında bu tam da, eğitim-öğretimden beklenen/beklenmesi gereken husus olmasıyla dikkat çekerken, kaçırılan bu imkânın bizi tamda modernleşme (modernization) tartışmalarının odağına getirip bıraktığını görürüz. Ancak burada, kavramsal olarak modernleşmeye değinmeyeceğim…

Temelde okulların açılmasıyla birlikte, eğitim-öğretimin ne olduğu ve ne olması gerektiği; kimin ve nasıl eğitilmesi gerektiği; öğretim eyleminin amaçları; öğrencilerin öğrendiklerinden hareketle neyi, niçin gündelik pratiklerinde uygulamaları gerektiği; öğrenci kitlesinin ne tür gayeleri ve hedefleri olduğu gibi bir dizi soru yine gündeme getirmek dinamik bir eğitim-öğretim faaliyeti için kaçınılmazdır.

Böylesi bir süreci, belki minik öğrencilerden, gençliğe yeni adım atmaya başlayan farklı yaş gruplarından beklemek zorlama olabilir.

Ancak hiç değilse, söz konusu bu öğrencilerin ebeveynlerinin, öğretmenlerinin başta geldiği; bununla birlikte, toplumdaki istisnasız tüm fertlerin yukarıda dikkat çekilen sorularla ve benzerleriyle karşılaşmasının, sağlıklı bir birey ve toplum inşası için elzem olduğuna kuşku bulunmuyor.

Sınav normalleşmesi mi travması mı?

Bununla birlikte, genel itibarıyla bakıldığında eğitim-öğretim süreçlerini daha ilk sınıflardan başlayarak sınavlara endekslemek, eğitim-öğretimin temelleri açısından işin daha baştan savsaklanmaya matuf bir yöne evrilmekte olduğuna işaret ediyor.

Öyle ki, okulların açılmasıyla birlikte onunla paralel giden, bir sınav sistemi ve bunun oluşturduğu gizli/açık kurumsal yapılar ve uzantılarının eğitim-öğretim işinin öğrenciler, veliler ve de okullardaki öğretmenler açısından hangi nedenlerle bu işe girişildiğini sorgulatır olması gerekir.

Sınavları karanlık bir tünele benzetirsek, tünelin sonunda bu sınav süreçlerine aday olan her bireyi beklediği varsayılan veya herkesin ulaşmayı arzu ettiği cazibeli meslekler, uzun-yorucu ve anlamlılığı gayet sorunlu süreçlerin sanki bir şekilde hazmedilebilir bir durum olarak algılanmasına neden oluyor.

Peki, sınav endeksli ve nihayetinde iyisi/kötüsü olmayan bir meslek sahibi olmak hedefiyle bir tür anılmaya değmeyecek şekilde geçirilmiş ergin yaşların ardından, bu bireylerin elde edecekleri bireysel değer/anlam (value/meaning), toplumsallık, toplumsal yarar gibi kavramlardan ne elde ettiklerini düşünüyoruz acaba?

Eğitim-öğretimin paydaşları ve anlamlı bütünlük

Eğitim öğretim sürecinin giderek artan paydaşları (partners) olduğu olgusu, bize sadece minikleri, genç bireyleri okul kapısına bırakmaktan ibaret olmayan gayet önemli sorumluluklar yüklüyor.

Köşe başındaki bakkal amcadan, kapı önündeki simitçiye; servis şoförü ve servis ablasından, okul güvenliğine; kitap yayıncısından, öğretmenlere; belediye çalışanından trafik polisine; şehrin en küçük idari biriminden, milli eğitim bakanına kadar uzanan gayet uzun bir liste çıkartmak mümkün.

Bu listede yer alan ve almayan çok farklı iş kolundan bireyler/çalışanlar ve bunların süreçlere katılımı, eğitim ve öğretimin dört duvar arasına sıkıştırılamayacak kadar geniş bir toplumsal çerçevede gerçekleştirilmekte olduğuna işaret ediyor. 

Miniklerin ve genç bireylerin eğitim-öğretimdeki ve bunların içeriğindeki gayet önemli olguları, isten/me/dik birer kitabi bilgi ve unutulmaya matuf gündelik haplara dönüştürülen ‘enformasyon’dan (information) ibaret olmadığı gerçeği görülmelidir. Eğitim ve öğretim bunun gayet ötesinde bir eylem biçimidir.

Sabah yataktan kalkıp, kahvaltı masasına oturmak; dişleri fırçalayıp, temiz ve düzenli bir şekilde kıyafetini/üniformasını giyip evdeki bireylere ‘hayırlı günler’ dilemekle başlayan ve gün boyu yukarıda listede yer alan meslek grupları, görevliler/yetkililer ile doğrudan veya dolaylı olarak girilen uzun bir ilişki ve iletişim ağının tam da ortasına gönderilen bireylerden bahsediyoruz.

Bu birbirinden kopuk izlenimi veren oysa tam aksine, birbirine eklemlenmiş olan bireyler ve bu bireylerin ürettiği eylemler bizler için, sadece bir eğitim-öğretim süreci olarak değil, gündelik toplumsal yaşamı (social life) anlamlı kılmanın yolları, imkânları, pratikleri olarak önem arz etmektedir.

Şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba söz konusu bu eylemler zincirinde yer alan tüm bireysel aktörlere, sadece işin formel eğitim bağlamının dışında yer almayan, aynı zamanda ve en az bu grup kadar önem arz eden enformel eğitim içinde değerlendirilmesi gereken çeşitli meslek gruplarındaki bireylere, eğitim ve öğretim olgusundan bahsedebildik mi? Onları bu süreçten haberdar edebildik ve okullar faaliyete geçmeden hazırlayabildik mi?

Daha minikleri, genç bireyleri okul kapısına bırakmadan önce adı, unvanı, görevi, yaşı, kimliği arasında nitelik olarak fark gözetilmeksizin söz konusu toplumsal eylemlerin eyleyen kişiler olan bakkal amcaya, simitçi abiye, servis şoförlerine, servis ablalarına, temizlikçilere, güvenlik görevlilerine, araba kullanan velilere, öğrencilerin mahallelerinde/muhitlerinde muhatap oldukları her türünden esnafa kısacası, geniş bir topluma eğitim/öğretimin içeriği, anlamı, toplumsal sorunlara çözümü, örnek bir yaşamı, -pespembe mutluluk tablosu sunmasa bile- kayda değer anlamlı bir gün geçirmeye dair ne tür bilgiler, öneriler, çözümler, cevaplar, sorular ürettik ve bu süreçlere bu bireylerin katkılarının olması gerektiğine, bunun kaçınılmaz bir zorunluluk arz ettiğini hatırlatabildik mi?

Benci/l/lik

Mikro sosyoloji bağlamında konuyu ele almak ve bazı hususları gündeme getirmek mümkün gözükmektedir.

Tüm toplumlarda, bir ulus inşa etme projelerinin başında gelen eğitim-öğretim süreçlerinde gizli/açık, anlık/sürekli (instant/constant) çerçevesinde var olan, katılan, eşlik eden bireyler sadece kendi çocuklarının okullaşması ile bu sürece tanık olurken öteki çocuklar/öğrenciler için, onların varlıkları için acaba ne düşünmektedirler?

Bu noktada, yanı başındaki komşusunun çocuğuna; sokağındaki-mahallesindeki ebeveynlerin çocuklarına; okulda ebevenylikle (parenthood) aynı konumda bulunduğu kişilerin çocuklarını gizli/açık ‘öteki’ (other) olarak değerlendirip değerlendirmediği; apartman merdiveninde/asansöründe, otobüse/minibüse binerken, trafikte karşıdan karşıya geçerken, okul bahçesinde sırada beklerken, sınıfta oturacağı yeri belirlerken velhasıl, ‘ötekilerle’ paylaştığı tüm alanlarda kendini öncelleyen bencillikle izah edilmeye matuf eylemleri nasıl anlamak gerekiyor?

Toplumun çok farklı kesimlerini bir araya getiren eğitim-öğretim sürecinin öğretmenler-öğreticiler gibi öncü aktörlerinin varlığını pekiştiren ve anlamlı kılan, eğitim-öğretim sürecini sürdürülebilir, somut çıktıları olan ve hayatı sarıp sarmayan yönleri olduğunun fark edilmesi gerekiyor. Bu fark etme işinin, bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz bir şey olduğuna kuşku yok.

Bunu yaparken, rasyonel düşünce yapısına sahip olduğu varsayılan her bir yetişkin bireyin öz-eleştirel (self-critical) bir tutum takınması, ortak iyinin ve doğrunun ortaya konmasında herkese yol gösterici olacaktır. Bundan da hiç kuşku yok ki, en çok okullaşmanın öznesi konumundaki öğrenciler istifade edecektir.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/10/okullasmada-amaclar-hedefler-ve-sapmalar-aims-targets-and-deviations-in-schooling/

12 Eylül 2021 Pazar

9/11 2001’in yıldönümünde ABD, Afganistan ve Güneydoğu Asya / The 20th Commemoration of 9/11, 2001: the US, Afghanistan and Southeast Asia

Mehmet Özay                                                                                                                            07.09.2021

2001 Eylül saldırılarının 20. yılında ABD yönetimi Afganistan’da yaşananlar karşısında şaşkın…

ABD’de Joe Biden yönetiminin hükümetteki ilk altı aylık görev süresinde belki de, en önemli icraatı olarak tarihe geçmesi düşünülen Afganistan’dan çekilme plânı karabasana dönmüş durumda.

Bu durum, Biden yönetiminin 2001 Eylül bombalamalarının 20. yıldönümünde Afganistan’dan çekilme kararı ile Amerikan ve küresel kamuoyuna vermek istediği mesajın yerini bulmadığına işaret ediyor.

Öte yandan, Afganistan’daki gelişmenin ABD ve müttefiklerinin dışında, geniş İslam toplumlarında ve bu toplumları yaşadığı devletlerde nasıl karşılık bulacağını ise zaman gösterecek.

Bununla birlikte, 2001 hadiselerinin ardından Güneydoğu Asya’da Endonezya’da yaşananlar ve 2010’lu yıllarda İŞİD ile bölgeyi saran terör dalgası hafızalardan silinmiş değil. Bu çerçevede, Malezya ve Endonezya’da yönetimler kadar, sivil-dini yapıların bu gelişme karşısında gerekli yaklaşımları şimdiden ortaya koymalarında yarar var.

Küresel belirsizlik ve gerginliğe doğru

ABD ve NATO’nun Afganistan’daki 20 yıllık varlığının bir zafer ve umut olarak sunumu, geçtiğimiz ay geri çekilme kararının yürürlüğe konmasıyla yerini, şaşkınlık ve hüsrana terk etmiş durumda.

Sadece Amerikan kamuoyunu değil, küresel kamuoyunu da şaşkına çeviren bu beklenmedik gelişme, 2001 yılı Eylül ayında ‘terörle küresel savaş’ kavramını gündeme taşıyan ve bunu istediği her yerde uygulayan ABD yönetiminin şimdi ne yapacağı merak konusu.

ABD’nin modern zamanların en ciddi saldırısına maruz kaldığı 2001 Eylül bombalamalarının ardından, ulusal güvenliğini küresel düzeye çıkartan ve saldırıların sorumlusu olarak kabul edilen el-Kaide’nin üst yönetim kadrosunu ortadan kaldırmak amacıyla, her yere nüfuz etme meşruiyetini elde eden ABD’nin temel hedefi Afganistan’dı.

ABD’de yeni yönetimin Afganistan’dan çekilme kararı, başta Güney Asya olmak üzere küresel barış adına olumlu bir gelişme olarak adlandırılma ihtimali taşıyordu.

Bununla birlikte, söz konusu bu gelişmeden hasıl olacak kazanımını Joe Biden yönetimi almaya hazırlanırken, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan Taliban hegemonyası yirmi, yıllık ABD varlığının ne denli başarısızlıklarla dolu olduğunun sembolik olarak gösteriyor olsa gerek.

Bu durum, aslında ABD’de değişen hükümetlere rağmen, 2001 saldırılarından hemen sonra kaleme alınan kapsamlı güvenlik raporunda, hiçbir ABD güvenlik birimi sorumlu tutulmazken, “herkes sorumludur” denilerek aslında ABD’nin yönetim olarak modern zamanların böylesine yıkıcı saldırısı öncesinde ne denli hazırlıksız olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Hiç kuşku yok ki, aradan geçen yirmi yılın ardından, ABD’nin ve NATO’nun askerlerini çekmesinden günler sonra Taliban’ın, neredeyse bütün Afganistan’da siyasi ve askeri egemenliği ele geçirmesinin kime nasıl bir sorumluluk yükleyeceğini muhtemelen yakında ortaya konulacak benzeri bir raporla öğrenmiş olacağız.

Afganistan’da yönetim kurulurken

Taliban ülkenin büyük bölümünde egemenliği ele geçirirken, küresel kamuoyunun gözü hiç kuşku yok k, başından bu yana Kabil havaalanında.

ABD ve NATO’nun çekilme kararının hemen sonrasında Taliban’ın çeşitli bölgelerde egemenlik tesis ettiğini açıklaması karşısında ABD yönetimi ve Afganistan konusunda uzman addedilen isimler, “Kabil havalimanını kim kontrol ederse Afganistan’ı o kontrol eder” argümanıyla gündemi belirlemeye çalışarak Taliban’ın egemenlik olgusunu dolaylı olarak yadsıyorlardı.

Oysa, ABD’nin 20 yıl boyunca büyütüp beslediği Afganistan ulusal ordusu ve yönetimi silahları indirmesi ile günler içerisinde başkent Kabil ile havalimanı da Taliban’ın eline geçmiş oldu.

ABD askeri varlığının Kabil havalimanında yapabileceği tek şey mevcut Amerikan vatandaşlarının ve ABD adına çalışmış bazı Afganlıların mümkün olduğunca kazasız belâsız bölgeden uzaklaştırılmasıydı.

Bu girişim, akıllara Vietnam Savaşı’ndaki benzer tahliye operasyonu getirirken, içten içe acaba ABD aynı hezimeti Kabil’de de mi yaşayacak sorusu da elbette beraberinde geliyordu.

ABD’nin canını sıkan sadece söz konusu tahliye operasyonu olmadığı, aynı zamanda ABD yönetiminin Kabil’i ve havalimanını ele geçiren ve bugünlerde yeni hükümeti kurmakla meşgul Taliban yönetimini tanıyıp tanımayacağı ve/ya ne tür bir ilişki geliştirileceği üzerine de odaklanıyor.

Başkan Joe Biden’e yöneltilen bu yöndeki soruya verdiği, “Önümüzde daha uzun bir yol var” bağlamındaki cevap, açıkçası ortada koca bir belirsizliğin olduğuna işaret ediyor. Biden’ın bu soruya muhatap olduğu gün Taliban yönetiminin lider isimleri ilan edilirken, aralarında Birleşmiş Milletler’in yaptırım uyguladığı Mohammad Hassan Akhud’un bulunması gayet ilginç bir durum ortaya çıkarıyor.

Bu durum, sadece ABD’nin değil, çeşitli ülke yönetimlerinin Afganistan’da hükümeti ilân etmeye hazırlanan Taliban’ın Hassan Akhund liderliğiyle ne tür siyasal ilişki kuracaklarını açıkçası gayet sorunlu bir hale getiriyor. Tıpkı 2001 saldırıları sonrasında oluşturulan küresel korku ortamında “ya bizdensiniz, ya onlardan” söyleminin yeniden gelip gelmeyeceğini ise önümüzdeki süreç gösterecektir.

İslam coğrafyası ve bitmeyen itham

9 Eylül 2001 tarihinde modern zamanların en önemli terör hadisesi ABD topraklarında yaşanırken, bunun etkisini ve zararını en çok Müslüman toplumlar gördü.

O günden bu yana maddi ve manevi olarak Müslüman toplumların yaşadığı Irak ve Afganistan gibi topraklar ABD ve müttefiki güçlerin saldırı ve işgaline konu olurken, sadece Batı’da değil, dünyanın farklı bölgelerinde hatta kendi ana vatanlarında yaşayan Müslümanları hedef alan ve adına İslamifobi denilen olgu ile neredeyse her gün yeni bir veçhesiyle yüzleşildi.

Küresel medyanın, başta Batılı olmak üzere çeşitli coğrafyalardaki ülke yöneticilerinin gizli/açık Müslüman kitleler üzerinde oluşturmaya çalıştıkları baskı ortamı söz konusu terör bağlamının uzantısı olmak kadar, içinde belirsizlikleri de barındıran bu gelişmeden kendi ulusal ve siyasal çıkarları için yararlanmak amacıyla bir imkân haline getirdiler.

Terör unsurlarıyla, kendinde inanç sahibini birbirine karıştıran ve giderek daha çok belirsizlik üreten bu ortamda Müslümanların savunmacı konumda olmaları bir başka varoluşsal durum olarak kendini ortaya koyuyor.

Afganistan’daki gelişme karşısında başta, İslam İşbirliği Teşkilatı (Organization of Islamic Cooperation-OIC) olmak üzere nüfuslarının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin nasıl tavır alacakları ise merak konusu.

Geçtiğimiz on yıl zarfında Arap dünyasında yaşanan ve başarısız siyasal değişim çabalarının ürettiği belirsizlik ve parçalanma tecrübesinin ardından, Afganistan’daki gelişmenin benzer bir belirsizlik ve bölünmeye yol açıp açmayacağı önemli.

Bu durum, Arap dünyasının on yılına mal olan gelişmelerin ötesinde, genel itibarıyla Müslüman bireyleri ve onların inanç yapılarını hedef alacak unsurları içinde barındırmasıyla, hem Müslüman toplumların kendileri, hem de Batı başta olmak üzere dünya kamuoyunca yakından izlenecektir.

Bu çerçevede, özellikle Güneydoğu Asya’da İslam dünyasının önemli bir bölümünü oluşturan Malay Müslüman toplumların duruşunu yakından takip etmek gerekiyor.

Çeşitli sorunlarına karşın gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler statüsünde bulunan ve/ya bu hedeflere ulaşmak adına çaba sergileyen Malezya ve Endonezya’da siyasi erk ve geniş kamuoyu Afganistan konusunda ve/ya bu ülkedeki çeşitli unsurların varlığı dolayısıyla geçmişte yaşadığı sıkıntıların benzerini yaşamak istemeyeceği aşikârdır.

Bununla birlikte, Afganistan’daki mevcut belirsizlik kadar ilgili ülkelerdeki Müslüman entelektüel çevreler, alimler, resmi kurum yetkilileri söz konusu bu durum karşısında hem kendi ülkelerinde, hem geniş İslam dünyası çerçevesinde ortak bir çaba sergilenmesi konusunda inisiyatifi alabilecek kapasitededirler.

Bugünden ortaya konulacak çabalar, yakın ve orta vadede istenmeyen sonuçların ortaya çıkmasını da engelleyeceği ümit edilir.

http://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/07/911-2001in-yildonumunde-abd-afganistan-ve-guneydogu-asya-the-20th-commemoration-of-911-2001-the-us-afghanistan-and-southeast-asia/

9 Eylül 2021 Perşembe

Saiful Mahdi, meritokrası ve yolsuzlukla mücadele / Saiful Mahdi, meritocracy and fighting against corruption

 Mehmet Özay                                                                                                               05.09.2021

Açe’de akademisyen Saiful Mahdi’ye tartışmalı ceza onandı…

Endonezya’nın Açe Eyaleti’nde devlet üniversitesi Şah Kuala’da (Universitas Syah Kuala-Unsyiah) 2019 yılında yaşanan gelişmenin ardından, Dr. Saiful Mahmid aleyhine açılan davada mahkemenin verdiği üç ay hapis cezası onandı.

Saiful Mahdi üniversite öğretim üyeleri ile sınırlı Unsyiah Kita adlı whatsapp grubunda 2018 yılında Teknik Fakültesi’ne memur alımıyla ilgili usulsüzlükler karşısında tepkisini 2019 yılında ortaya koymasının ardından, fakülte dekanı tarafından açılan dava sonrasında üç ay hapis ve on milyon Rupiah para cezasına çarptırılmıştı.

Fakülte Dekanı Taufik’ın, söz konusu paylaşımı şahsına yapılmış bir hakaret ve isminin “zedelendiği” vehmiyle hareket ederek Saiful Mahdi hakkında davacı olmuştu.

Açe’de geçen yıl Nisan ayında, eyalet mahkemesinin kararının ardından Saiful Mahdi, Anayasa Mahkemesi nezdinde temyiz girişimde bulunmasına rağmen, mahkeme 29 Haziran 2021 günü kararda değişiklik yapmayarak onadı.

Üniversitesi ve meritokrasi

Dr. Saiful Mahdi’nin tepkisi ve aleyhine verilen karar yakından değerlendirilmeyi hak ediyor…

Öncelikle, temel itibarıyla olan bitene bakıldığında, Dr. Saiful Mahdi, yakın geçmişte kurulan Teknik Fakülteye 2018 yılında yapılan kadro alımında usulsüzlük karşısında sağduyuya ve meritokrasi olgusuna vurgu yapmıştı.

Mesaj aslında bölgede böylesine saygın bir yüksek öğretim kurumu Şah Kuala Üniversitesi’nin bilimsellik kriterleriyle çelişen bir yapılaşmaya konu olduğu tehlikesine dikkat çekmişti.

Ancak, söz konusu bu gelişmenin sadece Açe’de saygın olduğu belirtilen bir yüksek öğretim kurumunda gerçekleşmesiyle sınırlı değil.

Meritokrasi olgusunun apaçık ihlâli anlamına gelen gelişmenin de sadece, ‘saygın’ akademi kurumu yani, Unsyiah ile de sınırlı olmadığı ortada.

Saiful Mahdi kendisi gibi üyelerin Unsyiah akademisyenlerinin oluşturduğu whatsapp grubunda doğal bir hak ve araç olarak gündeme getirdiği paylaşımın hazmedilememesi de öyle sıradan bir gelişme değil. Ve sadece söz konusu whatsapp mesajında adı zikredilmemekle birlikte, tepki veren Teknik Fakülte Dekanı’yla da sınırlı olmadığı gayet aşikâr.

Sorunlu yasa UU-ITE

Yerel mahkeme davayla ilgili olarak kararını, 2016 yılında kabul edilen Elektronik Enformasyon ve İletişim Yasası’nın 27. Maddesi’nin 3 fıkrası (pasal 27 ayat 3 UU ITE) dayandırmış olsa da, uzmanlar mahkemenin bu yasayı yanlış yorumlandığını ileri sürüyorlar.

Öte yandan, söz konusu iletişim yasası hukukçular ve sivil toplum çevreleri tarafından ifade özgürlüğünü kısıtlayıcılığı nedeniyle eleştiriliyor. Söz konusu yasayla ilgili eleştirilere başkan Joko Widodo’nun da (Jokowi) katıldığı belirtiliyor.

Bu gelişme üzerine, Endonezya Adalet Derneği’nce yapılan açıklamada, Saiful Mahdi’nin üniversite öğretim üyeleri ile sınırlı whatsapp grubunda görüş beyan etme hakkının elinden alındığını belirterek karara itiraz etti. Söz konusu yaklaşım, sadece sıradan söz söyleme ile ilgili olmayıp, bundan daha da öte, üniversite bürokrasisinde “hesap verilebilirlik, şeffaflık ve yolsuzluk karşıtı” duruşla bağlantılı olduğuna dikkat çekiliyor.

Jokowi’ye çağrı

Ayrıca, devlet başkanı Jokowi’ye çağrıda bulunarak Saiful Mahdi’yi affı gündeme getirmesi talebinde bulundu. Dernek yetkilileri Saiful Mahdi’din tartışmalı yasa UU ITE’nin kurbanı olduğuna dikkat çekiyorlar. Başkan Jokowi’ye benzer bir talep daha önce uluslararası af örgütü tarafından da gündeme getirilmişti.

Saiful Mahdi, son dönem Açe akademi çevrelerinde, öğretim görevliliğinin yanı sıra, entelektüel faaliyetleriyle dikkat çeken bir isim. Uzun yıllar sivil toplum ve düşünce kuruluşlarında etkin olarak faaliyet gösteren Saiful Mahdi, Açe Eyaleti’nde üniversite yönetiminde yaşanan usulsüzlüklere sessiz kalmamasının karşılığını böylece hapis cezası alarak ödüyor.

Söz konusu gelişme, sadece Açe’de değil, Endonezya genelinde de dikkat çeken bir haber olurken, uluslararası af örgütü de bu gelişmeyi gündemine taşıdı.

Yolsuzluk ve çelişkiler

Bu gelişme çerçevesinde üzerinde durulması gereken birkaç konu bulunuyor. Bunlardan ilki, Açe’de yolsuzluk süreçlerine dair uzun süredir dikkat çekmeye çalıştığımız bağlam. Bir diğeri, Açe Eyaleti’nin 2005 yılındaki Helsinki Barış Anlaşması sonrasında kazandığı özerk statüye rağmen, bugüne kadar ilgili anlaşma maddelerinin yürürlüğe konmamasıyla yaşanan gerginlik sadece, ilgili tarafların masa başı kararlarının uygulanmaması şeklinde tezahür etmiyor.

Bu durum, özellikle Açe’de ekonomik yaşamı kötürüm bir hale kalmaya mahkum etmenin gizli adı olarak dikkat çekiyor. Açe’de gerek barış süreci gerekse ekonomik yaşamı geliştirilmesinde en önemli katkının eğitim kurumlarından ve elbette akademi çevrelerinden bekleniyor.

Tekelci network ve yönetim

Bununla birlikte, Açe’deki devlet üniversitelerinde yönetimlerin belirli çevrelerin tekeline terk edilmişliği konusundaki görüntü, sanki Açe’de bu yönde bilinçli bir çabanın sergileniyor olduğu düşüncesini akla getiriyor.

Helsinki Barış Anlaşması’na sahiplendiği konusunda bugüne kadar ciddi bir açılım ortaya koymayan üniversite çevrelerinde, tıpkı bürokraside karşılaşıldığı üzere yerleşik yolsuzluk söylemlerinin günlük konular arasında yer almasının en son örneklerinden biri olarak Saiful Mahdi davasını göstermek gerekiyor.

Bu noktada, üniversite yönetimlerine hakim olan tekelci zihniyetin usulsüzlükler içeren icraatlarına yönelik eleştirileri çeşitli bağlantıları ile sindirme girişimleri, akademisyenlerin kampüs yaşamında karşılaşılan usulsüzlüklerin üzerini örtme/görmezden gelme şeklinde geçiştirilmesine neden oluyor.  

Bugün Açe’de gündeme gelen Saiful Mahdi davası, sadece tekil bir hadise olmadığı gibi, bu eyalet ile de sınırlı olmayan kötü yönetim ve yolsuzluklar zincirinin sadece küçük bir halkası olduğunu söylemek mümkün. Tsunami sonrasında bölgede faaliyet gösteren ve özellikle  Helsinki Barış Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle paralel yürüyen süreçte bölgede faaliyet gösteren bazı uluslararası yardım kuruluşlarının yanı sıra yerel bürokraside çeşitli yolsuzluk iddiaları gündeme gelmişti.

Bugün Endonezya küresel medyada ve çeşitli uluslararası organlarda yolsuzluk ekonomisiyle anılmasına rağmen, ne Açe’de ne de genel itibarıyla Endonezya’da bu konuda kalıcı bir politika ve uygulamanın başarı ile gündeme getirilebildiğini söylenebiliyor.

Bu durum, söz konusu sorunun üstesinden gelinmesi konusunda herhangi bir çalışma yapılmadığı anlamı taşımıyor. Ancak bu konuda çaba sergileyen resmi, yarı resmi ve özel kuruluşların çabalarının yapısal değişim için yeter olduğu söylenemez. Ve bugün bunun en önemli göstergelerinden biri otonom bölge statüsüne sahip olmasıyla, diğer eyaletlerden daha iyi yönetilebileceği düşüncesini akla getiren Açe’de yaşanıyor olmasıdır.

Gerek devlet kurumlarının Açe Eyaleti’ndeki müdürlüklerinde, gerekse Eyalet’te akademik, entelektüel yaşamın merkezi konumundaki üniversitelerde genel itibarıyla adalet ilkesinin özelde de meritokrasi ilkesinin hayata geçirilmesi beklentisi gayet doğaldır.

Ancak bugüne kadar, bu yönde gerekli adımların atılmak bir yana, Eyalet yaşamının çeşitli kurumlarında dikkat çekilen usulsüzlükler ve yolsuzluklar geniş toplum kesimlerinde gidişata dair umutsuzluğu pekiştirmekten öte bir işlev görmüyor.

Saiful Mahdi’nin üniversite yönetiminin ve idaresinin meritokrasi temelli, rasyonel bir bürokratik işleyişe kavuşturulması konusundaki çıkışının bugün olmasa bile, hak ettiği olumlu karşılığı yakın gelecekte almasını ümit ediyoruz.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/05/saiful-mahdi-meritokrasi-ve-yolsuzluk-mucadele-saiful-mahdi-meritocracy-and-fighting-against-corruption/

Afganistan, Güneydoğu Asya güvenlik sorunu ve anlam sorunu

Mehmet Özay                                                                                                                            02.09.2021

ABD/NATO yönetiminin Afganistan’dan çekilmesinin hemen ardından, tüm dünyanın karşı karşıya kaldığı sürpriz hiç kuşku yok ki, sadece Afganistan açısından değil, küresel yönetim ve ilişkiler bağlamında yeni bir döneme girildiğini ortaya koyuyor.

Bu noktada, ABD ve NATO açısından hiç kuşku yok ki, soğuk duş etkisi yapan ve beklenmedik gelişme olarak Taliban’ın ülkede egemenlik tesisi ve bundan daha da önemlisi, çok güvendikleri resmi hükümet ve ordunun iki hafta içerisinde teslim bayrağını çekmiş olmasıdır.

Küresel hafıza ve yenilenme

Son bir aya yakın süredir olup bitenler küreselleşen zihinlerin, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) işgaline karşı Afgan ‘cihadını’; ardından iktidar mücadelesi ve iç savaşı; yüzyılın hemen başında gelen terör ve bombalamalar ile “dünya eskisi gibi olmayacak” söyleminin kök salmasını; geniş Ortadoğu’da değişimin düğmesine basılmasını; Afganistan’da 2001 Eylül saldırılarından sorumlu tutulanların ‘adalete teslimi’ için başlatılan operasyonun, yirmi yıllık süreye yayılarak gerçekleştirilmesini küresel kamuoyunun hatırlamasına neden oldu ve olmaya devam ediyor.

Tüm bu ve benzeri konu/olgu ve sorulara verilecek cevaplar tekil değil, aksine çoğulluk taşıyor. Bunun nedeni, aslında sorun neydi, nasıl gelişti, nereye ulaştı ve şimdi ne olacak gibi birbiriyle bağlantılı süreçlerin anlaşılması ve anlamlandırılmasıyla ilgili.

Ancak bu uzun süreçlere sağlıklı cevap verebilecek bir zihni yapının, yaşadığımız post-modern dönemin ulusal ve uluslararası siyasetlerde mevcut olup olmadığı da bir o kadar sorunlu aslında.

Bu kısa yazıda biz de bunlara cevap verme niyetinde değiliz. Aksine, ABD ve/ya NATO’nun Afganistan’dan çekilme sürecinin ilgi alanımıza giren Güneydoğu Asya ve özellikle de bu coğrafyadaki Müslüman toplumları nasıl etkileyebileceği üzerine bir iki görüş ortaya koymak olacak.

Terör ve nedensellik ilişkisi

Bugün zihinlerin gayet bulanıklaştığı bir ortamda, Afganistan ile ‘terör’ arasında kurulan doğrudan nedensellikte bir yanlış olduğu gibi, bu yanlışı düzeltmeye matuf olarak ne Afganistan içinden ne Afganistan’daki kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumun değerlerini paylaştığı düşünülen toplumların ve bunların siyasi temsilcilerinin ne de geniş küresel kamuoyunun bir düşünce ve eylem içinde olduğunu söylemek mümkün gözüküyor.

Bu durum, ne kadar ciddiye alınıp alınmadığı bir yana, Afganistan’daki gelişmelerin yeni bir küresel terör dalgasına işaret ettiğine dair gizli/açık yaklaşımlar ortaya konuluyor.

Bu durum hiç kuşku yok ki, hem 1979 sürecinden bu yana, aradan geçen kırk yıllık sürenin birincil aktörü olan Afganistan açısından; hem de bu sürece doğrudan müdahil olma azmi ve gücünü kendinde bulan Batı’nın özellikle de, ABD’nin ve onun peşi sıra sürüklediği NATO bağlamında, tam bir irrasyonel duruma tekabül ediyor.

Batı’nın tanıdığı ‘cihad’

1979 yılında, SSCB’nin işgaline karşı verilen mücadele sırasında oluşan ve meşruiyeti, başta Batı ülkeleri olmak üzere küresel kamuoyunca da tanınan bu yapıların, savaş sonrasında kendini sivilleştirerek ülke siyasal yaşamına katıl/a/maması öyle anlaşılıyor ki, teröre endemik bir yapının varlığına işaret ediyor. Bu durumu, Afganistan tarihine bakarak açıklamaya çalışanlar kadar, gelişmeleri Batı’nın aktörlüğü üzerinden değerlendirenlere de rastlanıyor.

İlkinde, sömürge sosyolojisi açısından değerlendirilecek olursa, her ne kadar yeryüzünde sömürgeleştirilmemiş birkaç ülke arasında adı geçse de, temelde bunun Afganistan coğrafyasındaki yaşayan halkların taşıdığı değerlerle bağından öte bir durum gündeme getirilebilir. O da, Afganistan’da belki de tarihin çok küçük bir evresi dışında siyasi güç tesisi açısından çatışmasız geçen az bir dönem olması gerçeğinden hareketle izah etmek mümkün gözüküyor.

İkincisin de ise, Batı’nın komünist Rusya’ya karşı Afgan ‘cihadını’ kullanarak kendine bir tür malzeme kılarak ürettiği ve bugün karşısına rakip olarak çıkan bir ‘Taliban’ olgusu söz konusudur.

ABD’den yanlış hesap

Son yirmi yılda, ABD önderliğinde NATO’nun Afganistan topraklarında, en azından merkez niteliği taşıyan bölgelerde sahip olduğu askeri egemenlik ve bunun Afgan siyasi eliti ile birlikte ürettiği ittifak olgusu, ABD’nin çekilme kararından günler sonra ortada ne bir ittifak ne bir düşünce, ne yatırım yapılan bir ordu olduğunu açık seçik küresel kamuoyuna göstermiş oldu.

Bugün karşı karşıya kalınan bu siyasal gerçeklik, en azından ABD’nin 2001 Eylül’ünde kendi modern tarihi içerisinde ilk kez kendi topraklarında bu denli ses getiren bir terör hadisesinin birincil aktörlerinin ele geçirilmesi adına başlattığı Afganistan ‘işgali’ ya da bazılarının anlayışıyla Afganistan’ı adam etme bağlamındaki siyasi-sosyal-kültürel-askeri yardımı sonrasında, bugün yaşananlar arasındaki çok temel ilişkisizlik ve kopukluk -henüz iç savaş niteliği taşıyan bir gelişme olmasa da-, ne ABD’nin ne de genel itibarıyla Batı’nın bölgede istediği siyasi sistemi kurabildiğini gösteriyor.

Güneydoğu Asya’da karşılık bulacak olan ne?

Birilerinin 1996-2001 yılları arasında ülkeyi yönetmesinden hareketle meşruiyetini ilk elden kabul ettikleri Taliban yönetimin varlığı, Güneydoğu Asya ülkelerinde yakından takip edildiğini söylemek gerekiyor.

Temelde, son kırk yılda yaşanan gelişmeler ve özelde ise, 2001 yılı sonrasında ABD’nin tüm dünya kamuoyuna verdiği “dünya eskisi gibi olmayacak” mesajı ile başlayan süreç, Güneydoğu Asya ülkelerinde -azınlık ve çoğunluk- Müslüman nüfusu barındıran ülkelerde yeni ulusal güvenlik sorunu olarak nükset/tiril/mişti.

Öyle ki, 2001 Eylül hadiselerinin ardından kısa bir süre sonra, Güneydoğu Asya’da ziyaret ettiğimiz bazı bölgeler ve tanık olduğumuz bazı gelişmeler durumun, ne kadar ciddi boyutta olduğuna işaret ediyordu. Örneğin, Patani gibi Tayland’ın güneyinde düşük yoğunluklu çatışmanın yaşandığı bölgedeki geleneksel dini okullara kadar ulaşan mesaj, bu okulların tahtalarına iliştirilmiş uluslararası terörle bağlantılı/içerikli haber ve duyurular bulunuyordu.

Bir diğer örnek ise, bölgenin demografik olarak en kalabalık nüfusunu barındıran ülkesindeki ABD büyükelçiliğindeki görevlilerin ülkenin taşra bölgelerinden birinde, yine geleneksel dini okullara yaptıkları ziyaretlerle “ABD’nin şeytan olmadığını” kanıtlamaya çalışmaları yönündeki icraatlarıydı. ABD’li yetkililer bunu söylem düzeyinde bırakmamış, bu taşradaki okullardaki “zeki” (pintar) çocukları ABD’ye ‘tatile’ götürmek suretiyle onlara, “ABD toplumsal gerçekliğini” bizzat gösterecek çalışmalar yürütmüşlerdi.

Söz konusu bu ve benzeri gelişmeler o dönem iki açıdan önemliydi. İlki, bu kendinden ve anlamlı ilişkiler ağına sahip toplumların mensubu olan daha ilkokul ve orta öğretim düzeyindeki fertlerinin maruz kaldıkları küresel terörle ilişkilendirilme yönündeki ithamdı(r).

Yukarıda verilen iki temel örnek bize şunu hatırlatıyor. Batılı ülkelerin ve özelde de, ABD’nin bölgedeki Müslüman kitleler üzerinde sergilediği politikaların doğrudan tesiri altındaki kesim, gelişigüzel seçilmiş bölgeler, kurumlar değil, aksine ilgili ülke yönetimleridir. Toplumları ile aralarında şu veya bu ölçüde mesafe olan ve temelde bazı iç politik anlaşmazlıklar/dengesizlikler üzerine inşa edilmiş siyasal sistemlerin açıklarını kullanmaya yönelik Batı’nın ortaya koyduğu, yeni politika geliştirme süreçleri, adına küresel medya denilen yapı ile bizatihi Batılı ülkelerin ikili ilişkiler adına ortaya koydukları yaptırımcı düzenekleridir.

Temelde bu durum, Batılı ülkeler ile Güneydoğu Asya’da halkın çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında siyasi bir yakınlaşma olduğuna bir işaret kabul edilse de, bir başka açıdan bakıldığında Güneydoğu Asya’daki söz konusu bu ülke yönetimlerini, kendi geniş Müslüman toplum kesimleri ile arasına şüphe üzerine inşa edilmiş ve mesafe koyma süreçlerine yol açmaktadır. 

Söz konusu bu propaganda mekanizması aslında, tıpkı 1970’lerin ikinci yarısında ve devamında Afganistan’da ortaya konulduğu gibi, Müslüman toplumları edilgen kılıcı ve onların değerlerini manipüle etme ile ilişkilendirilebilecek boyutlar taşımaktadır. Bu durum, 2000’li yılların başlarında ve devamında, yukarıda sadece birkaç örneği verilmiş olan ve toplumun en temel yapısı olan eğitim kurumlarını hedef alan yapılaştırıcı kuvvet şeklinde kendini ortaya koymuştu.

Küreselleşen her şey

1980’li yıllardan itibaren, mali piyasalar, üretim/lojistik/tüketim ilişkileri ile kapitalizmin aldığı yönelim, toplumsal ve ekonomik mobilizasyon vb. süreçler dünyanın bir yanında olan gelişmeden diğer tarafındakilerin de sorumluluğu ve ilgisini çekecek boyutta olduğunu ortaya koyuyordu. Bir zamanların öngörülerinin bugün can alıcı somut gelişmelerde gözlemlendiği üzere, gerçekleştiğini ortaya koyan, örneğin iklim değişikliği gibi tüm dünya toplumlarını etkileyen ve yanı başındaki gelişmeler artık ulusal güvenlik olgusuyla değerlendirilmektedir.

Adına küreselleşme denilen bu sürecin, artık hiçbir ülkenin dünyanın bir başka köşesindeki gelişmeden bigane kalamayacağıyla alâkalı olduğu ve bugün adına ‘din’ sıfatı kullanılarak gündeme getirilen terör ve terörle bağlantılı gelişmelerin ulusal güvenliğin tam da odağında yer aldığına işaret ediyor.

Bugün gelinen noktada, Güneydoğu Asya ülkelerinde, bir başka deyişle, çoğunluk ve azınlık bağlamında, sahip olduğu geniş Müslüman nüfus ile başta Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler olmak üzere bölge ülkelerinde yönetim ve ilgili kurumlar Afganistan’daki gelişmenin tek tek bu ülkelerde ve genel itibarıyla bölgede ne gibi sonuçlara yol açabileceği ve buna yönelik önleyici politikaları düşünüyor olmalılar.

Bundan sadece birkaç yıl öncesine kadar ortalığı kasıp kavuran sözde halifelik kurumu icrasıyla Ortadoğu eksenli gelişen ve terörle eşgüdümlü bir nitelik taşıyan yapının kendini tanımlama/temsiliyet gücü gibi hususları, bazı kendinde bireyler ve gruplar üzerinde sağladığı etki gücü Güneydoğu Asya topraklarından bölgeye sözde hicreti gündeme getirmişti. Bugün benzeri bir gelişmenin ve yukarıda zikredilen söz konusu yapıyla organik/inorganik ilişkileri olduğu anlaşılan Afganistan’daki yapının benzer bir süreci tetiklemesi ihtimalini de dikkate alacak olanlar vardır.

Bununla birlikte, bölge ülkelerinin ve özellikle Endonezya, Malezya gibi geniş Müslüman toplumun aynı toplumsal evreni paylaştığı Müslüman olmayan toplumsal/etnik gruplarla, kimi ve anlaşılabilir sorunlarına rağmen, iç içe/yan yana yaşaması pratiğinin gayet önemli olduğunu vurgulamak gerekir.

Her ne kadar, söz konusu bu değer donanımlı toplumsal ilişkiler bütününün bir örneklik teşkil edecek şekilde küresel olarak karşılık bulmasa da, Afganistan’da yaşananların doğrudan ve dolaylı yansımalarına maruz kalma ihtimali karşısında, güçlü bir sivil dinamizme ihtiyacı var. 

Bugün Güneydoğu Asya’da adını zikrettiğimiz ülkeler ve toplumlar için tehdit ve tehlike sadece Afganistan’da son bir ayda yaşanan gelişmelerle sınırlı olmadığını da hatırlatmak gerekiyor. Öyle ki, Güneydoğu Asya’daki bu toplumların, dünyanın farklı bölgelerinde özellikle de, Ortadoğu ve Batı Asya/Hint Alt Kıtası’nın kendine özgü siyasal ve toplumsal sorunları ve bunları üreten/doğuran/geliştiren Batı merkezli yapılaşmaların dışında kendi barışçıl karakterini ortaya koyacak mekanizmaları güçlü bir şekilde ortaya koyması gerekiyor. 

ABD istediğini almadı… Hatası yineledi

ABD yönetimi her ne kadar, başkan Joe Biden’ın ağzından, 2001 Eylül saldırılarından sorumlu tutulan terör yapısının liderini ortadan kaldırdıklarına atıfla, Afganistan’da yirmi yıllık askeri varlıkları sonucunda istedikleri sonucu aldıklarını ifade etmek suretiyle çekilmeyi meşrulaştırmış olsa da, ABD ordusunun çekilmesinden sadece birkaç hafta içerisinde, ülkenin ve bölgenin belirsizliğinin sorumluluğu sadece, Afganistan’daki yapılarla açıklanması mümkün gözükmüyor.

Afganistan’daki gelişmeleri, 2001 ve 2011 süreçleriyle değerlendirme eğiliminde olacak Güneydoğu Asya’daki zikredilen ülke yönetimlerinin, olası terör eğilimleri karşısında tedirgin olmaları doğaldır. Bununla birlikte, Afganistan’da olan bitenin Batılı bakış açısıyla anlama yerine, gerçekte orada neler olup bittiğini başlı başına öğrenmek ve toplumlarına aktarmak sorumluluğu da taşımaktadırlar.

Bunun yanı sıra, bölge ülkelerindeki başta Müslümanların içinde yer aldığı dini/sivil toplum yapıları ile diğer dini/sivil yapıların Afganistan özelindeki veya Ortadoğu’daki herhangi bir gelişme karşısında, aktif ve dinamik bir süreci yönetebilecek kapasiteye erişmeleri gerekmektedir.

Şayet ortada bir küresellikten bahsediyorsak, o zaman Güneydoğu Asya toplumlarının kozmopolit, heterojen sosyal ilişkiler ağının nasıl bir barışçıl zemin üzerinde yükseldiğini de hem kendilerine hem de dünya kamuoyuna kanıtlama sorumlulukları vardır. Bu hem bu toplumlar için, hem de terörle başı gayet belada olan dünyanın farklı bölgelerindeki toplumlar için bir umut ışığı anlamı taşıyacaktır.

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/02/afganistan-guneydogu-asya-guvenlik-sorunu-afghanistan-and-the-security-issue-in-southeast-asia/


Okullar açılırken… Eğitimle yaşam arasındaki bağ ve kopukluk

Mehmet Özay                                                                                                                            01.09.2021

Bugün okulların ilk günüydü... Minikler için eğitimin ilk adımı…

Yaşamlarının uzun ve meşakkatli öğretim sürecinin birinci ayağı kabul edilen birinci sınıf öğrencilerinin en azından farkında olan bazılarının merakla bekledikleri bir buluşma günüydü.

Minikleri okulla buluşturmanın olumlu bir adımı olarak, okulun olağan kalabalığından uzak, kendi yaşıtları ile birarada olmanın huzuru ve mutluluğunu yaşamak için gayet uygun bir ortamdı aslında... ,

Devlet okullarında, geçmişte sabahın erken saatlerinde başlayan ve okul sakinlerini oluşturan tüm sınıflardaki öğrencilerin koşuşturması arasında sıraya girme, kaybolma süreçleriyle artan stresin pek de hissedilmediği bir süreç beklentisi vardır.

Öyle ki, artık miniklerin uykularını almış bir şekilde saat 9.30 gibi başlayan bir yapıya kavuşturulan ders saati, öğrencilere ve ailelere bir tür kolaylık sağlamış gözükse de, sanki gevşek bir yapının varlığını da ortaya koymuyor değil.

Sabah ilk buluşma için okulunu yolunu tutan küçükleri ve velilerini şen şakrak bir ortamın beklentisi içinde olunmasa da, en azından velilerin yanı sıra, okul yönetimi ve öğretici kadrolar tarafından da ilgi ve alâkanın görünür ve samimi bir şekilde gündeme getirilmesi beklentisinin, adına eğitim denilen olguyla örtüşür bir yanı olduğuna şüphe bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, minikler ve veliler, güneşin tüm yüzünü sergileyerek sıcaklığını artarak hissettirmeye başladığı saat dokuz gibi bir vakitte boş okul bahçesinde toplaşmalarına rağmen, ortalıkla okul yönetiminden, öğretici kadrolardan onları karşılayan bir tek ferdin okul bulunmaması, ortaya çıktığı gözlemlenen bir tür heyecan trafiğinin sadece minikler ve yanlarındaki veliler arasında dönüp durduğunun habercisiydi.

Söz konusu bekleme seansının yanı sıra, minikler ve velileri için ümitlerini devam ettirmelerinin anlaşılabilir, rasyonel bir nedeninden bahsedilebilir… Bu noktada, resmi olarak ilân edilen okula giriş saati, ilk günün olası sürprizleri nedeniyle bir miktar gecikmeye konu olması anlaşılabilir bir husus hiç kuşku yok ki…

Öte yandan, beklemenin ve bekletmenin nedeni olarak, kaydolan/kaydolmayı bekleyen öğrencilerin durumu; hangi öğrencinin hangi sınıfta yer alacağı; hangi sınıfa hangi öğretmenin görevlendirileceği vb. gibi teknik ve bürokratik yapının öne sürülmesi rasyonel bir yaklaşım olabilir.

Ancak, bu sürenin giderek uzamasının, okul kurumuyla ilk karşılaşma sürecinde minik öğrencilerin, “Acaba öğretmenim, arkadaşlarım nerede?” buluşmasını ve beklentisini kaygıya/endişeye ve de giderek üzüntüye bırakmasına neden olacak şekilde uzaması, eğitimin temel ilkesi olan insana değer olgusuyla örtüşüp örtüşmediği sorgulanmayı hak ediyor.

Miniklerin algı ve heyecan süreçlerinin kısalığını da dikkate alacak olursak, bekleme sürecinde yaşanan uzama/uzatma, bunun nedenini öğrencilere ve velilerine aktararak bir iletişim imkânının ortaya konulmamış olması da okula, öğretmene, arkadaşa ve genel olarak eğitim/öğretim süreçlerine, bu süreçlerin yaşandığı eğitim/öğretim kurumlarına dair hiç de hesaplanmamış, bir gizli/açık öğrenmeyi kendinde ortaya koyduğunu ileri sürebiliriz. 

Söz verildiği saate yani, saatlerin dokuzu gösterdiği zaman dilimine ve bunun uzaması nedeniyle ilerleyen saate sarkan bekleme eylemine rağmen, kendini belli etmeyen, ortaya çıkmayan eğitimcilerin, okul yaşamlarının bu ilk gününde minikleri ve velileri bekletmenin hazzı içinde olduklarını da söylemek mümkün değildir.

Ancak bizatihi öğretim plânlaması ve yönetimi konusunun kendini gayet açık bir şekilde eğitim/öğretim sürecinin bu ilk gününde anlamlı ve başarılı bir şekilde ortaya koyması da en azından haklı olarak beklenir bir durumdur. Bu hazırlıklılık, minik öğrencilerin okul kurumu ile temaslarını, okulun, öğretmenin onlar üzerinde oluşturacağı yerindelilik, anlamlılık, zaman ve tutum birlikteliği vb. yaklaşımları -elbette bilinçli olmayacak bir şekilde de olsa- zihinlerine ve gönüllerine hatırlatılması anlamı taşıyacak(tı).

Kaldı ki, eğitim ve öğretim süreçlerinin en temel en birincil ilkesi olarak bu hazırlıklılık, miniklerin kendilerini dünden okulun ilk gününe hazırlamalarıyla, velilerinin onları motive etmeleriyle bütünleşecek bir anlamlılık oluşturacak(tı).

Ancak hazırlıklılık yerine hazırsızlığın, kendini daha okulun ilk gününde problem olarak ortaya koyması, sadece öğretici kadroların değil, okulun ve öğretim sürecine dışardan ancak katılımcılıklarıyla, giderek onun birincil aktörleri olacak fertler kabul edilen tek tek öğrencilerin ve onların velilerin de, nasıl bir bürokrasiye tabi olacakları ve bu bürokrasinin zamanla bir parçası haline geleceklerinin de işaretidir.

Miniklerin eğitim/öğretim sürecinin ilk günü karşı karşıya geldikleri ve kendilerine şu veya bu şekilde bir rol model olarak alacakları öğretici kadroları yani öğretmenleri bu hazırlıklılık ve/a hazırsızlıklık içerisinde değerlendirebileceklerini hatırlamak ve düşünmek gerekir(di).

Eğitim/öğretim süreçlerinin bürokratikleştirilmesi ile eğitim/öğretim sürecini öğrenciye ve de velisine sevimli/anlamlı/talep edilir kılma yönündeki kendinde ve istekli çabaları yadsımamak elbette çok daha iyi olur(du).

Yeni eğitim öğretim yılı minikler başta olmak üzere tüm öğrencilere, öğretici kadrolara ve velilere hayırlı olsun. Ve Ivan Illich’e selam olsun!

https://guneydoguasyacalismalari.com/2021/09/01/okullar-acilirken-egitimle-yasam-arasindaki-bag/