1 Nisan 2026 Çarşamba

Savaşın gerçekliği: Bölünmüş İslam dünyası mı, bölünmüş Batı mı? / The reality of the war: A divided Islamic world or a divided West?

Mehmet Özay                                                                                                                             01.04.2026

İran’a yönelik başlatılan savaşın sona ereceğine yönelik iddialar gündemde yer alırken, tarafların, bir ayı aşkın süredir olan bitenden çıkarmaya çalıştıkları sonuçlar da, hayli ilginç bir görünüm arz ediyor.

Yıllardır, Batı’nın siyasal ve ekonomik yaptırımlarına maruz kalması nedeniyle, kaynaklar noktasında elinde pek de bir şeyi kalmadığı ifade edilen İran’ın, bugüne kadarki savaş sürecinde, toprağa gömdüğü silahları teker teker çıkartarak neredeyse, çevresindeki tüm ülkeleri hedef alması, temelde İran’ın tahmin edildiğinin aksine, kolay bir lokma olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada, İran’ın ‘doğal’ jeo-stratejik’ konumundan öte, var olan ekonomik donanımını halkının refahı yerine, orduya yatırım yaparak gerçekleştirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken bir durum. Bu hususu burada ele almak yerine, bir başka yazıya konu etmek gerekiyor.

Lidersiz İran

Batı koalisyonu içerisinde yer alan, bununla birlikte, Batı’nın değil Ortadoğu’nun hakimi olmaya aday İsrail öncülüğünde geliştirildiği anlaşılan savaşta, ABD-İsrail işbirliği daha ilk günden, İran’ın önde gelen dini-siyasi liderlerini ortadan kaldırırken, bu gelişme üzerine, savaşın ikinci gün -lidersiz kalan- İran’ın teslim olacağını varsaymış olmalı.

Bugün gelinen noktada, İran teslim olmadı...

Ancak İran, uzun yıllardır, maruz kaldığı Batı’nın tüm yaptırımlarına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, bu gelişmeye adapte olmayı başarmış...

Öte yandan, yine İran, halkının kalkınması ve refahı için sarf etmesi gereken var olan ekonomik kaynaklarını çokça silaha yatırmış olmalı ki, liderlerini kaybetse de, savaşı yönetebilecek kadroları sayesinde silah depolarını ‘düşman safları’ üzerine boşaltmaya devam ediyor.

Bu gelişmenin, sadece hem ABD-İsrail koalisyon gücünü değil, aynı zamanda -içerde ve dışarda- İran halkını da şaşırttığını söylemek mümkün.

Gelişmiş süper teknolojik araç ve vasıtalarıyla İran’a yüklenen söz konusu koalisyonun, İran’ı “en kısa sürede” pes ettireceği düşüncesi bugüne kadar gerçekleştirebilmiş değil.

Halk varsıllığı-silah depoları

En yakın tarih itibarıyla söylemek gerekirse, savaş öncesinde birkaç aylık dönemde İran’da temelde, “ekonomik” nedenlere dayalı olarak baş gösteren toplumsal çalkantılara hükümetin verdiği “sert” tepkiye rağmen, İran halkının haklılığı -bir anlamda-, savaş sürecinde İran ordusunun bitmek bilmeyen silah depolarıyla kanıtlanmış oldu.

İran’ın, çevre ülkelere ve Hürmüz Boğazı güzergâhındaki tankerlere yönelik saldırılarının etki gücü sadece, bölgedeki Arap ülkeleriyle sınırlı kalmadı.

Bunun ötesinde, yaşanan karşı saldırılar doğrudan küresel düzeyde hissedilirken, İran yönetiminin silahla kurduğu ilişkinin, bizatihi “halkının ekonomik ve toplumsal refahını fedaya değer mi?” sorusunu da sormayı gerektiriyor.

Bu soruyu gündeme getirirken, İran’ın karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik, egemenlik vs. gibi koşullarını yadsıyor değilim.

Aksine, ulusal güvenliğin ve egemenliğin temel amili olan halkın güvenliğinin tesisinde, -ülkede yaşananlara dikkatlice bakıldığında- bir anlamda, süreci yönetememiş olmanın İranlı liderlere ne tür bir sorumluluk yükleyip yüklemediğini sorgulamayı gerektiriyor.

Bağımlı-bağımsız Körfez

On yıllarca, Batı’nın desteğiyle ekonomik modernleşmesini ‘ultra’ düzeyde gerçekleştiren Körfez Arap Ülkeleri, İran’ın, pek çoğu yarı yolda akamete uğrasa da, saldırı aracı olarak kullandığı füze ve dronları karşısında, “güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde, saldırmaktan çekinmeyiz” benzeri söylemlere veya naralara rağmen, eli kolu bağlı olarak ABD’nin karşılık vermesini bekliyor.

Nihayetinde, bu ülkelerin ekonomik varsıllığının temel dayanak noktasını oluşturan petrol’ün ve bu doğal kaynağın davet ettiği Batılı uzmanlar, insan işgücü, kurumlar ve sermayesiyle oluşturulmuş ve bir anlamda, suni denilebilecek monarşiler, kendilerini korumak için yine, bir Batılı ülkeye sığınmanın onurunu da (!) böylece tatmış oluyorlar.

Kazanan kim?

Bugün gelinen noktada, “savaşı biz kazandık!” naraları atan her çevrenin ilk etapta, dönüp kendisine ve çevresine bakması gerekiyor.

Öyle ki, savaş öncesi, savaşın devam eden yönü ve olası sonucu bağlamında olan biteni dikkatle izleyen gözlerden kaçmayan gelişme hem, İslam dünyasının hem de, Batı’nın kendi içlerinde bölünmüşlüğü gerçekliğidir.

Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, yaşanan savaş ortamı, bir yandan İslam dünyasının kendi içerisinde öte yandan, Batı dünyasının kendi arasında var olan kopuşları neredeyse, onarılamaz derinlikte ortaya koyması açısından da, önemli bir sonucu doğurduğunu ileri sürebiliriz.

İslam dünyası

Tam da bu nokta, yani, hem, bizatihi İran’ın hem de, İran’ın saldırılarına hedef olan ulus-devletlerin halklarının kahir ekserisinin Müslüman olması, İslam dünyası açısından bir travma niteliği taşıdığına kuşku yok...

Daha önceki yazılarımda, olan bitenin bir din savaşı olmadığını ileri sürmüştüm. Bu görüşümü devam ettiriyorum.

Bununla birlikte, din savaşı olmasa dahi, halklarının inanç noktasında aynı ve/ya benzer bir alanı paylaştığı ülkelerin yani, İran ve Körfez Arap Ülkeleri’nin ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler çerçevesin de bile, kendi aralarında kuramadıkları bir ilişkinin acısını bugün, sadece bu bölge toplumları değil, tüm küresel Müslüman toplum çekiyor.

Öte yandan, Hürmüz Boğazı çevresinde olan biten savaşı, ‘barış’la sonuçlandırma çabasındaki halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan örneğin Pakistan, Endonezya gibi ülkelerin, önce dönüp kendi ulus-devletlerinde Müslüman toplumun hali ve ahvalini ele alıp değerlendirmeleri gerekiyor.

Tabiri caizse, kendi evinin içini düzenleyememiş bu ülkelerin, ortaya koymak istedikleri barış çabalarının, uluslararası çevreler ve kurumlar tarafından ciddiye alınırlılığı gayet şüphelidir...

Yaşanan tüm bu gelişmeler, aynı zamanda adına Müslüman toplumların küresel kurumsal temsili yapısı kabul edilen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ne maddi, ne de manevi bağlamıyla bir temsiliyeti hak ettiğini ortaya koyuyor...

Batı öncülüğünde oluşturulmuş, küresel kurumsal yapıların işlevsizliğine yapılan atıfların benzerinin niçin Müslümanların sözde birliği, kardeşliği, refahı için kurulduğu öngörülen bu ve benzeri kurumlar için geliştirilmediği üzerinde durmak gerekiyor.

NATO’nun çöküşü

Batı’nın birliği, askeri ve güvenlik anlamında NATO üzerinden gerçekleştiğine kuşku yok...

NATO’nun, bir askeri birlik olmak özelliğiyle, gayet dikkat çeken varlığının temelde, Afganistan sürecinden sonra giderek önemini yitirmeye başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Her ne kadar, ABD öncelikli bir süreç yaşanmış olsa da, nihayetinde Afganistan, NATO’nun önde gelen ülkelerinin işbirliği ve koalisyonuyla hâl yoluna koyulmaya çalışılmıştı.

Ancak, diğer bazı nedenler bir yana, bölgenin topografik, iklim ve toplumsal dokusunun gerçekliği, NATO’nun plânlarının yanılgıya süreklendiğini açıkça kanıtladı.

2015 yılında, ABD’de iktidara gelen Donald Trump’ın diğer uluslararası alanlar kadar, özellikle de, NATO’yla işbirliği konusunda Avrupa ülkelerine karşı takındığı eleştirel tutum bugün, Trump’ın ikinci başkanlık sürecinde ABD ile NATO’nun Avrupalı önde gelen ülkeleri arasında kırılmaya ramak kalmış bir ilişki türüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

İslam dünyası ve ve Batı...

Bu kavramları her işittiğimde ve yazılarımda her kullandığında, dönüp kendine soruyorum: “Acaba, bunlarla anlatmak istediğimiz olgulara yönelik doğru kavramları mı kullanıyoruz?

Bir yanda, İslam Dünyası diyerek halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ulus-devletleri ifade ediyoruz.

Öte yandan, Batılı ülkeler veya Batı bloğu diyerek -dini paranteze- almış ya da yok saymış olmanın getirdiği ve bir önceki kullanımla yani, İslam dünyasıyla paralel olmayan bir karşılaştırmayla hareket ediyoruz.

Maddi kayıplar, küresel etkiler vs. gibi gelişmelerin dışında ve ötesinde, bir yandan Körfez Arap ülkelerinin şu veya bu şekilde, ABD-İsrail koalisyonu bünyesindeki varlıklarıyla, İran’ı doğrudan veya dolaylı hedef alan siyasal tutumlarıyla, İran’ın kendi teritoryal bölgesindeki ‘Müslüman’ ülkeleri askeri açıdan hedef alan açılımı, önümüzdeki süreçte epeyce akademik çalışmanın yapılmasına elverecek bir süreç anlamına geliyor.

Ancak, bunlar arasında en önemlilerinin, İslami bilimlerin sınırları içerisindeki alanlar olacağına kuşku yok.

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/savasin-gercekligi-bolunmus-islam-dunyasi-mi-bolunmus-bati-mi-the-reality-of-the-war-a-divided-islamic-world-or-a-divided-west/

Meninjau kembali idea Tengku Luckman Sinar

Mehmet Özay – Faisal Rıza                                                                                              14 March 2026

Jika saya tidak salah mengingat, saya pertama kali menemukan nama Allahyarham Tengku Luckman Sinar (1933-2011) dalam lembaran-lembaran kertas usang di Perpustakaan Ali Hasjmy, tempat yang sering saya kunjungi untuk penelitian sejak tahun 2005 hingga 2010. Pada masa itu, untuk penyelidikan saya di Aceh, saya telah menjadi pengunjung tetap perpustakaan tersebut, yang terletak kira-kira seratus meter di jalan raya setelah membelok ke kiri dari Jl. Soekarno-Hatta ke Jl. Jenderal Sudirman. Perpustakaan ini bukan sahaja terkenal dengan sumbernya tentang Aceh tetapi juga kerana pengetahuannya tentang Kepulauan. Salah satu karya ini ialah “Sari Sejarah Serdang”, yang ditulis oleh Tengku Luckman Sinar.

Buku ini akhirnya menemukan tempatnya secara langsung dalam kajian sejarah saya, dan saya kemudian mengutipnya dalam beberapa karya akademik saya. Didirikan sebagai sebuah negeri Melayu yang merdeka pada tahun 1723, Kesultanan Serdang tidak diragukan lagi memegang tempat yang penting dalam kalangan negeri-negeri Melayu di rantau ini. Dalam konteks ini, tiada masalah dengan hubungan Tengku Luckman Sinar dengan akar rumpun ini, kerana baginda membawa dalam dirinya kenangan dan legasi sejarah silam yang panjang ini.

Walaupun saya mengunjungi Medan pada tahun 2005 dan 2007, saya tidak berpeluang bertemu Tengku Luckman Sinar secara langsung pada masa itu. Bertahun-tahun kemudian, ketika saya kembali berada di Medan untuk pelbagai kajian akademik, nama Tengku Luckman Sinar segera menarik perhatian saya.

Kenapa T. L. Sinar

Dalam esai ini, kami akan secara singkat membahas mengapa penting untuk meninjau kembali wacana intelektual yang dikembangkan oleh almarhum Tengku Luckman Sinar. Mengingat perkembangan sosial-politik saat ini, kita melihat mengapa pemikiran dan kehidupan intelektual menjadi jauh lebih penting. Dan Sinar, melalui karya dan ide-idenya, memberi kita petunjuk tentang jenis alat budaya dan intelektual yang perlu kita miliki dalam menghadapi perkembangan kontemporer. Dalam hal ini, komitmen Tengku Luckman Sinar terhadap budaya istana yang berakar kuat bukanlah pasif. Sebaliknya, beliau adalah tokoh terkemuka di zaman kita, yang berupaya merekonstruksi berbagai aspek istana lama dan, khususnya, beberapa elemen pendukungnya, seperti tradisi Melayu dalam arti yang lebih luas, adat.

Upaya intelektualnya di bidang ini telah membuatnya dikenal oleh masyarakat umum, dunia akademis, dan pejabat pemerintah. Bahkan, dedikasinya terhadap pemahaman dan pemugaran budaya Melayu dan Istana Serdang telah memberikan kontribusi besar terhadap integrasi budaya Melayu, tidak hanya dalam konteks lokal—yaitu, terbatas pada wilayah pesisir Sumatera Utara—tetapi juga ke wilayah Melayu di kedua sisi Selat Malaka dan sekitarnya.

Kami percaya bahwa menelaah wacana Sinar akan memberi kita kesempatan untuk merekonstruksi pemikiran intelektualnya berdasarkan perspektif teoretis tertentu. Tidak diragukan lagi, beberapa akademisi telah menulis artikel dan buku tentang beliau sejak kematiannya (2011). Pentingnya karya-karya tersebut juga tidak dapat disangkal. Namun, saya percaya bahwa masih ada beberapa bidang, terutama dalam dimensi teoretis dan interpretatif, yang belum sepenuhnya dieksplorasi.

Perspektif baru dimungkinkan

Dalam konteks ini, perspektif metodologis dan teoretis tertentu akan memungkinkan kita untuk mendefinisikan ulang dan menafsirkan kembali karakteristik intelektualnya melalui konseptualisasi baru. Upaya ini juga berarti merekonstruksi gagasan Sinar. Di luar kehidupan pribadinya, setiap tema karya akademis dan intelektualnya, yang mencakup berbagai bidang sosial dan budaya, dapat menjadi subjek penelitian dengan meneliti karyanya secara detail. Pentingnya dan kontribusi masing-masing bidang ini juga memungkinkan studi perbandingan, dengan mempertimbangkan karya-karya intelektual terkemuka lainnya yang hidup pada periode yang sama.

Pertama-tama, mempelajari kehidupan dan karya intelektual Sinar sebagai studi kasus memungkinkan kita untuk menganalisis secara cermat dimensi sosial, budaya, politik, dan sejarah wilayah dan negara tersebut. Dalam hal ini, saya mengusulkan untuk menetapkan periodisasi tahapan kehidupannya. Periodisasi serupa juga dapat diterapkan pada Kesultanan Serdang, tempat ia aktif menghabiskan 80 tahun terakhir hidupnya.

Pada dasarnya, perpustakaan pribadi yang didirikan dan dikembangkan oleh Tengku Luckman Sinar masih memainkan peran penting sebagai pusat sumber daya yang tidak hanya berisi karya-karya akademiknya tetapi juga koleksi materi yang beragam dan multibahasa, termasuk dokumen arsip, makalah seminar, buku-buku sosial dan antropologi, novel, dan koleksi video. Beberapa elemen budaya nyata yang diperolehnya selama perjalanannya ke berbagai negara mengungkapkan minatnya dalam penelitian intelektual dari perspektif lain. Saya percaya bahwa semua elemen yang ditemukan di tempat yang sekarang dikenal sebagai ‘Perpustakaan Tengku Luckman Sinar’ menunjukkan cakupan latar belakang dan minat budaya dan intelektualnya. Lebih lanjut, mengamati, memeriksa, dan mempelajari semua sumber daya ini di tempat di mana ia menghabiskan seluruh hidupnya juga penting dalam hal merasakan semangat tempat tersebut.

Secara umum, beberapa penulis tidak secara langsung merujuk pada pendekatan filosofis ketika menyampaikan pandangan mereka di bidang studi masing-masing. Tentu saja, ada pengecualian. Misalnya, sudah sewajarnya dan terbukti bahwa mereka yang terlibat dalam karya filosofis akan menyajikan landasan filosofis. Namun, secara umum, penekanan pada perspektif filosofis tidak dianjurkan. Saya percaya ini adalah cara untuk menjangkau pembaca umum dan mengungkapkan pokok bahasan tanpa memperumit situasi. Namun, dimungkinkan untuk menyajikan landasan filosofis berdasarkan karya-karya tersebut yang telah menjadi subjek penelitian oleh peneliti lain di kemudian hari. Saya ingin mengatakan bahwa situasi ini juga berlaku dalam penelitian karya Tengku Luckman Sinar.

Situasi ini memberi kita dua wawasan mendasar. Pertama, hal ini memungkinkan klasifikasi sistematis karya Sinar di bawah perspektif filosofis tertentu. Singkatnya, ini berarti sebuah proses rekonstruksi. Seperti yang saya sebutkan di atas, hingga saat ini telah ada penelitian akademis atau semiakademis tentang Sinar. Lebih lanjut, kelanjutan proses ini, yang berarti bahwa karya Sinar di berbagai bidang sosial dan budaya dapat menjadi subjek penelitian baru, adalah mungkin. Alasan mendasar untuk ini terkait dengan keuntungan yang diberikan oleh perkembangan berkelanjutan dari perspektif, konseptualisasi, dan teori dalam ilmu sosial.

Solusi untuk Krisis

Ada beberapa alasan yang memungkinkan kita untuk meninjau kembali Sinar dan karyanya. Kekayaan informasi yang ditawarkan oleh Sinar sangat penting. Menurut saya, ini berasal dari upaya Sinar untuk meninjau kembali, mungkin dengan makna baru, unsur-unsur budaya Melayu yang terlupakan dan terabaikan di wilayah tersebut, yang merupakan hasil dari kondisi yang ditimbulkan oleh era modern. Karena ini bukan studi akademis, saya tidak akan menguraikannya di sini.

Namun, yang ingin saya katakan adalah bahwa upaya akademis dan intelektual Sinar, dalam arti tertentu, merupakan perjuangan melawan modernisasi. Secara umum, dalam menghadapi "modernisasi", yang menandakan perubahan yang signifikan dan berkelanjutan, Sinar mengingatkan masyarakat tempat ia tinggal akan realitas sejarah, budaya, dan sosialnya, sambil mengambil langkah-langkah untuk mencegah hilangnya makna, krisis identitas, dan keterasingan dalam masyarakat yang lebih luas yang biasanya disebabkan oleh modernisasi. Pada intinya, pendekatan ini merupakan upaya untuk membawa dinamisme baru ke masyarakat.

Namun, dengan risiko bertentangan dengan apa yang telah saya katakan di atas, usulan Sinar mungkin memberikan kesan bahwa ia sengaja mereduksi masyarakat Melayu dalam konteks tidak mengubahnya. Namun, bukan itu poin utamanya. Kenyataan bahwa perubahan ada di setiap masyarakat memiliki tempatnya dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar. Akan tetapi, konteks epistemologis perubahan yang ditimbulkan oleh modernisasi adalah paradigma mendasar yang ditantang dalam masyarakat dan budaya yang diusulkan oleh Sinar.

Dalam konteks ini, karya akademik dan nonakademik Sinar, yang menawarkan kemungkinan 'realitas kolektif', serta kehadirannya sebagai praktisi di bidang seni dan usulan-usulan yang dia ajukan, menandai penciptaan kembali dan pembaruan komposisi budaya regional. Hal ini, dengan sendirinya, menunjukkan pendekatan yang inovatif.

Dalam esai singkat ini, saya telah mengungkapkan pandangan saya tentang apa yang dimaksud dengan karya Sinar. Pada titik ini, isu utamanya adalah bahwa Sinar menyajikan teori pengetahuan (theory of knowledge). Saya percaya kita memiliki cukup materi untuk mendefinisikan dan membuktikan hal ini.

Waspada, 14 Maret 2026, Opini, Sabtu, B3.

https://epaper.waspada.co.id/reader?file=%2Fstorage%2Fepaper%2F2026-03-14.pdf

https://guneydoguasyacalismalari.com/tr_tr/meninjau-kembali-idea-tengku-luckman-sinar/